Friday, 26 July 2024

Gelmekte Olan İnsan İçin - Abdulkâdir El-Murâbıt / Ian Dallas

 Gelmekte Olan İnsan İçin

GİRİŞ

İnsan soyunun ve bizatihi gezegenin kendisinin, insan türünün eylemleri sonucunda tükenme tehlikesi içinde bulunduğu, aşırıya kaçan bir görüş olmaktan artık çıkmış durumdadır. Kendi kendini yok etme akla aykırıdır ve bütün bir insanlığın ve insanın yaşam alanı olan Dünya gezegeninin istemli yıkımı haydi haydi öyledir. İzan sahibi hiç kimse bugün bu önermeyi yadsıyamaz, olsa olsa buradaki "istemli yıkım" ibaresine itiraz edilecektir, ne var ki kimsenin yıkımı istemediği ve bu yıkımın kişilerin istemine karşı gerçekleşiyor olduğu itirazında bulunulduğunda, sorumluluğun nerede yattığı rahatsız edici ve üzerinde durulması gereken bir mesele olarak kalır. Eğer bu yıkım istemine karşı direnmek durumundaysak bu yok oluşun kimlerin eliyle gerçekleştiğini bulmamız gerekir, çünkü ancak böylece karşılarına dikilebilir, onlara karşı durabilir ve böylece zamanımızdaki beşeri projeyi koruyabiliriz

Bu son derece önemli meseleler hakkında net bir şekilde düşünebilmemiz için tarihsel bakış açımızı denetleyen şartlandırma ağından kendimizi kurtarmamız ve bu tehlikeli var olma buyrultuları önünde bizleri öylesi bir çaresizlik duygusuyla baş başa bırakan akıl yürütme yönteminden kaçınmaya çalışmamız yaşamsaldır.

Halihazırdaki ideolojinin bir sonucu olarak Batı uygarlığının yüz yüze kaldığı son derece önemli ikileme işaret etmek için, can alıcı bir politik gerçekliğe bakalım. "Uygar" ve adil olduğu için tanım gereği kabul edilebilir olan ve kalkınmakta olan talihsiz ülkelere nihai hedef olarak sunulan görünürdeki tek politik sistem demokrasidir. Bütün bir insan topluluğunun yüz yüze olduğu en can alıcı mesele bir nükleer silahlanma endüstrisinin, nükleer temelli bir askeri donanımın ve iki süper güç tarafından ve İsrail ve Hindistan gibi şüphe götürür ve tehditkar bir devletler kulübünce desteklenen bir nükleer karşı-karşıyalığın varlığıdır. Ama meselelerin bu en yaşamsalı üzerinde demokratik hükümet mekanizması hangi silahların üretilmekte olduğunu, bunlardan kimlerin kar ettiğini, bunları kimlerin yerleştirdiğini, kimlerin bunları kullanabileceğini seçmenlerin bilmesine izin vermez. Onlara üretim, dağıtım ve kullanım konusunda danışılmaz. Güvenlik diyalektiği bütün anlamlı enformasyonun ve aynı zamanda da bütün karar mekanizmasının üzerinin örtülmesini sağlar. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu nükleer pasifisttir, ama yine de nükleer kumar incelikli bir şekilde süregitmektedir. Göreceğimiz gibi, ne var ki, insanlara söz hakkı verilmeyen biricik mesele bu değildir.

İnsanları hayal kırıklığı ve korku içinde bırakan bu çıkmaza-saplanmışlık durumunun arkasında, son elli yıl boyunca önce basın, sinema ve radyo ve daha sonra televizyon yoluyla kitlelere satılagelmekte olan bütün bir birbirine-kenetli politikalar ve öğretiler dizisi yatar. Daha derin bir düzeyde, insanların farkına vardığından çok daha fazla bütünlenmiş bir yapısı olan üniversite sistemi, kabul görme ve başarının koşulu olan akademik unvanları alabilmek için benimsenmesi zorunlu hale gelen ortak bir dünya tarihi görüşünü akademisyenlere satıyor olmuştur. Bu üzerinde ortak kabule varılmış olan öğretinin sınır-ölçüleri son derece ince ve sıkıdır. Öyle ki, bir seferinde, seçkin bir Fransız üniversitesinde yeni dünya görüşüyle çelişen bir doktora tezi verildiğinde ve inceleme kurulunun tezin geçerliliğini ve böylece, dolaylı olarak tezin bilimsel yöntembiliminin ele aldığı meseleyi kanıtladığını kabul etmesi üzerine, verilen diplomanın geri alınması için Fransız hükümeti araya girmiştir - Fransa'nın yüzlerce yıllık entelektüel tarihinde hiç duyulmadık bir şeydir bu!

Konuşma özgürlüğü, bu demokrasinin göklere çıkarılan ilkelerinden biridir ve ikilemimizden bir çıkış yolu bulmak durumundaysak, bu özgürlük de dahil olmak üzere her şeyi sorgulamadan geçirmek zorundayızdır ve bununla da kalmayıp basın, yayınevleri, radyo ve televizyon hem bu yüzyı­ lın olaylarını hem de toplumumuzun değer sistemini açıkla­ yan bir diyalektik dizisinin desteklenmesine kendilerini hasretmiş bir personelce katı bir şekilde denetim altında tutuluyorken teknolojik bir toplumda gerçekte herhangi bir anlamlı diyalog açıklığının var olup olamayacağını bilimsel araştırma adına ve dolayısıyla uygarlığımızın üzerine kurulduğu akıl ve felsefi gelenek adına sormak zorundayız. Eğer meseleyi daha bir derinlemesine inceler ve uygarlığımız ve uygarlığımızın tarihi yoluyla anlaşıldığı şekliyle beşeri projenin nüvesini oluşturan felsefi söylemin bizatihi kestirilip atıldığını ve onun yerine, düşünmek isteyenlerin toplumun ahlaki temellerine meydan okumaksızın, sadece dilbilim, yazınsal metin otopsileri ve yorumbilim hakkında anlamsız tartışmalarla eyleşmelerini sağlayarak eleştirel düşüncenin yerine geçen bir incelikli sözde-bilimler dizisi koyulduğunu keşfettiğimizde, artık muhalif bir görüş ortaya koymak için ne bir yol ne de bir alan bulabileceğizdir. Karşı koyma, geniş insan kitleleri için hiçbir önemi olmayan son derece sınırlı ve ayrıntı kabilinden bir politik diyalog olarak ortaya çıkacak biçimde köşeye kıstırılmıştır ve bundan dolayı da gereken karşı koyuşun sinik bir taklidinden ibarettir.

Eli kolu bağlanmışlık duygumuzun bir diğer nedeni yalnızca politik kurumlara ve politikacılara güvenmememiz değil, ama sunulan diyalektikteki gerçek karşıtlığa ikna olmamamızdır. Doğu-Batı karşı-karşıyalığı bize hemen hiç inandırıcı gelmiyor. Onların, hem yaşam biçimleriyle, hem de toplumların örgüsüyle bize fazlasıyla benzediklerini görüyoruz. Doğulu devletin kapital üzerine temellendiğini algıladığımızda; kapitalist ülkelerdeki "sosyalistler" tarafından monetarist politikaların yürürlüğe konduğunu gördüğümüz gibi, yine kapitalist ülkelerin bu kez "sağ-kanat" partiler tarafından yönetiliyorken iç politikalarında sosyalizmin hüküm sürdüğünü gördüğümüzde kapitalist-komünist diyalektiği konusunda, hayli şüpheye düşmekteyiz. Komünist Polonya'da sendika adına sürdürüldüğü öne sürülen işçi mücadelesinin arkasında Komünist devletin Batı'daki kapitalist bankalara borcu olması gibi daha derin bir mesele olduğunu son derece iyi biliyoruz. Dahası, Batı komünizm sultası altındaki Polonya için duyduğu üzüntüyü ifade ederken, aynı Polonya'nın Alman işgalinden kurtarılmak için girişildiği öne sürülen bir savaştan sonra bu aynı sultaya, komünizm sultasına teslim edildiğini hatırlayalım. Üstelik de Almanya'nın açıkça ifade edilmiş olan politik doktrini kesinlikle Sovyet komünizmini ortadan kaldırmak değil miydi? Şeyler, görüldüğü üzere, göründükleri gibi değiller.

Böylece bu araştırmanın başında kabul etmek durumunda olduğumuz şey, bu yüzyılda başımıza ne geldiğini bilmediğimizdir. Olayların köklerini ve nedenlerini ve kabul edilmiş örüntülerin anlamlarını yeniden gözden geçirmeliyiz. Yalnızca özgül tarihsel bunalımları değil, ama asıl olarak olayların örüntülerini ve toplumsal yapıların örüntülerini de. Ola ki, olayları anlamlandırmak için oluşturduğumuz işlerlikli modeller bunu gerçekleştirmek şöyle dursun bizi hiçbir şekilde kabullenilemez bir politik çaresizlik ikilemine sürükleyen bir fantezi ağı örmüştür kafamızda. Eyleme geçebilmek için hem olaylar hem de tarihin itici güçleri hakkında yeniden düşünmeye veya yeni bir yoldan düşünmeye hazır olmalıyız. Bizatihi politika "tasarımı"dır ve "ekonomi"dir sorgulamamız gereken. Bu kutupsallık ve bu diyalektik bizi şeylerin gerçekte nasıl işlediğini görmekten alıkoyan bir diğer tuzağa düşürücü masal değil midir? Eğer kandırılagelmişsek ve şeyler göründükleri gibi değillerse, bu bir rastlantı değildir ve bizler de aptal değiliz, ama insan türünün hiç sınır tanımaksızın kandırma ve kurnazlığa ancak bunlar için başvurduğu şeyler olan servet ve gücü de içeren belirli gerçek saikler konusunda oyuna getirildik. Biz tarihi revizyondan geçirmeyi önermiyoruz, bu istenen sonuçları vermeyecek olan ve kendi içinde geri dönülmezcesine yitirilmiş bir maziyi savunmaya ve yıkıma sürükleyici ve kurtulunamaz bir bozgunu etkisiz kılmaya yönelik romantik bir girişimdir.

İlk olarak, olaylar ve yapıların incelenebileceği tarihsel bir perspektif ve yöntem ortaya koymamız gerektiği sonucu çıkıyor buradan. Varolan bunalım diyalektiğinin irrasyonel doğası ortada olduğuna göre, diyalektik yönteme başvurmaksızın, dinamik dönüştürücü terimlerle şeyleri inceleye­ bileceğimiz yeni bir yol bulabilmemiz olanaklı olmalıdır. Bir kez "dünya sorunları"nın halihazırdaki senaryosunu çözdüğümüzde, işte o zaman hem eleştirel hem de yapıcı bir şekilde önümüzde duran meselelere, tümüyle yeni bir iktidar anlayışıyla bakmamız olanaklı olacaktır ve bu yeni iktidar anlayışı sayesinde meselelerin üstesinden gelecek ve toplumu değiştirebileceğizdir ki varolan politik yapıların sultası altında bulunduğumuz şu anda olanaksız bir şeydir bu.

İkinci ödevimiz o halde tehdit altındaki şimdiyi incelemek ve en büyük tehlikelerin nerede yattığını ve var olmayı sürdürmemiz için gerekli olan en köktenci önlemlerin vakit kaybetmeksizin nerede uygulama alanına sokulması gerektiğini saptamaktır. İşte bu çözümleme, bütün dünyayı sarmış bir hastalık olan faiz cürmünün, kıtlık, ekolojik yıkım ve nükleer nevrozun sorumlusu olan bu organik hastalığın temel-biçim görüngülerine ulaştığımızda bize yol gösterecektir.

Bu akıl yürütme bizi, faizin ortadan kaldırılmasını zorunlu kılacak buyrultuları incelemeye götürecektir. Ancak bu özgürleştirici kararlılığımızın ışığı altında temel ilgimizin ne olması gerektiğini ve eğer geleceği bir olanak haline getirebilecek durumdaysak o halde geleceğin meydan okuyuşuyla cesur bir şekilde en iyi nasıl yüzleşebileceğimizi düşünebileceğizdir.

Kararlılığımızın meydan okuyuşu halihazırdaki değerlerin değiştirilmesinden ve halihazırdaki insandan gelmekte-olan-insana bilinçli bir uyarlanımdan başka bir şey değildir. Yeni köle seçkinler ne kadar şikayet ederlerse etsinler, üstünlüklü insanların reddedilmesine dayalı tepkisel enerji içerisinde toplumu işler kılamayacaklarını bilerek; teknik toplumdan yeni bir insanın ortaya çıktığını görmektense -eğer bu insanın ortaya çıkışı, topyekun borç yoluyla parlak ama süfli bir şekilde elde ettikleri dünya egemenliklerinin sonu anlamına geliyorsa- dünyayı yok edeceklerini bilerek, Üst-insan'ı yaratmak zorundayız. Garip belki ama özgürlüğe ve dönüşüme giden yol zor değildir. Belirsiz olan şey, yarına uzanan bu köprüyü kurmaya hazırlanmış üstünlüklü bir avuç insanın kalıp kalmayacağıdır.

***   ***   ***

3

Nietzsche'nin eleştirilerinin modern tarihe tümüyle yeni bir gözle bakılmasına yol açtığı ortadadır. Boer Savaşı'na bakalım. Güney Afrika'daki monetarist hegemonyanın yaratılmasına bakalım. Altın ve elmas madenlerinin artan servetine dayanan bu monetarist hegemonya ulus-üstü yapıların bütün bir dünya üzerinde yeni örgütlenişinin başlangıcını oluşturuyordu. Aynı zamanda ise, var olan toplumların kuvvetleri git­ gide eli kolu bağlı hale geldi ve son derece akıl dışı niteliklerinden dolayı kendilerini kaçınılmaz bir çöküşle yüz yüze bırakan bir dizi katı milliyetçi sisteme sokuşturuldular.

İşte büyüyen bu krize karşı Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı olarak bilinegelen olaylar ortaya çıktı. Naif "güçler dengesi" masalına ve ulus devletlerin bir "kimliği" olduğu -Almanya dünyayı fethetmek istemektedir, Rusya'nın bir ruhu vardır, İngiltere dalgaları yönetmektedir- fantezisine dayalı bir tarih görüşüne sahip politik "önderler"iniz var. Politikacılar bir dizi anlaşmalar ve protokolleri görüşürken, hanedan yöneticileri görünüşte "yönetirler". Bu hem bir fantezi, hem de "büyük oyun"dur. Buna kimse inanmıyor.

Büyük diyalektik ne var ki oyun değildi. Bütün insanların eşit olduğunu beyan etti, ortada herhangi bir oylamayla kabul edilmiş olmayan İnsan Hakları Bildirgesi vardı. Yeni bir politik insan iddiasının yeryüzünün pek çoğunda hiç veya hemen hiç anlam ifade etmediği hiçbir zaman göz önünde bulundurulmamıştır. Dahası, bunun insanın belli aşamalardan sonra ulaştığı bir şey olduğu düşüncesi daha da bir gülünçtü. Kendisini, devrimin gücünü bütün var olan devletlerde yeniden üretmek üzere ortaya koydu. Fransız monarşisi işin başlangıcıydı. İtalya Garibaldi'nin önü sıra çöktü. Bir sonraki hedefi olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun göbeğinde bir dizi ayaklanma körüklendi. Bu imparatorluğu vurmak, Orta Avrupa'daki bütün monarşik yapıların ardı ardına yıkılması anlamına geliyordu. Birinci Dünya Savaşı denilen şey, gerçekte Hapsburg İmparatorluğu'nun, Alman İmparatorluğu'nun, Rusya İmparatorluğu'nun ve İslam Hilafeti'nin çöküşüyle sonuçlanmıştır.

Politik bönlük, Birinci Dünya Savaşı'nın nedeninin veliaht Ferdinand ve karısının öldürülmesi ve İkinci Dünya Savaşı'nın da Polonya'nın özgürlüğe kavuşturulması yolundaki mutabakat nedeniyle çıktığına inanmak biçiminde tanımlanabilir. Ülkelere Büyük Güçler adı verildi ama onlar gerçekte olayları denetim altında tutma gücünü bütünüyle yitirmiş durumdaydılar. Yüzyılın ilk dönemindeki savaş-öncesi dünyada yalnızca bir avuç seçkin ve büyük aileler tümüyle yeni bir yapılar ve gruplaşmalar dizisinin tarihsel hareketin emrinde olduğu yolunda bir fikre sahipti. Daha ilginci, diyalektik hanidir bilinçli bir şekilde kamu üzerinde işliyor ve yıkıcı güçlerin iş başında olduğu yolundaki uyanıklığı dağıtmaya yönelik çalışıyordu. Güçlerin sismik kaymasını açıklayan diğer diyalektik marxist diyalektikti. Bu, halkı "iktidarların" bozulmuş, çürümüş, zorba ve devrilmeyi hak ettikleri düşüncesine hanidir hazırlıyordu. Şu iki unsurdan, diyalektik rahip ve suçlu taraftan oluşan burjuva uygarlığının trajedisi Hıristiyan monarşik sisteminin, eleştirel suçlama karşısında çökmek durumunda olmasıydı. Bütün "ahlaki argüman" "ezilen"den yanaydı. Tolstoy, aristokratik zorbalığın eleştirel reddine devasa bir çabayla karşılık vermeye çalışırken, suç diyaloğunun kucağına düştüğünden dolayı işin başında yenildi ve Hıristiyan görüşü onu eziyet görenlerin dayanılmaz saflığı ve özgürlük çığlıkları karşısında umarsız bıraktı.

Marxizmin İngiltere'den doğusu gerçekte neler olup bittiğine ilişkin pek çok ipucu verir. Hem Marx'a hem de Engels'e Rothschilds tarafından mali destek sağlanmış oluşu rastlantı değildir. Komünist Manifesto'nun Illuminati denen gizli bir dernek tarafından yazdırılmış olması rastlantı değildir. İngiltere'nin faizcileri desteklemekte uzun bir geçmişi vardır. İngiltere'deki monarşinin sonunu görmüş olan eski devrimci Cromwell faizin dönüşünün yolunu açtığı gibi, büyük bir muhalefete karşın, Yahudi varlığının yasallaşmasını da sağladı. İngiltere Bankası ulusal düzeyde kendini gösteren ilk faizci kurumdu. Monarşinin restorasyonu İngiltere'nin Hollandalı tefeci ve elmas tacirlerine açılması anlamına geliyordu. Waterloo, belirtmiş olduğumuz gibi, Rothschild'i City'de bir kuvvet olarak yerleşik kıldı. Victoria zamanında İngiliz hükümetine faizci ve ölümcül bir borç verme kurumuydular, Süveyş Kanalı'nın yaratılması, parlamento kanadındaki Disraeli sayesinde oldu. Yüzyıl sonra bir diğer İngiliz hükümeti, bu kez Disraeli değil ama İsrail tarafından çekip çevrilen bir operasyonda, Süveyş Kanalı'nı elinde bulundurmak için ken­ disini işbirlikçi bir çaba içerisinde bulacaktı.

Boer Savaşı Britanya İmparatorluğu'nun iktidar kimliğinin kuyusunu durmamasıya kazdı ve aynı zamanda da bankacılık seçkinlerinin ve enternasyonalist seçkinlerin servetindeki ve yapısal sofistikasyonundaki sıçramayı gördü.

 Yüzyılın sonunda İngiltere, bütün Avrupa'da monarşik yönetimlerin yıkılması yönünde inanılmaz bir maharetle çalışmış olan yıkıcı güçlerin geçici karargâhı haline gelmiştir. Gizli topluluklar kavramı her ne kadar ağıza alınmıyor olursa olsun belgelerle saptanmış gizli terör örgütlerinin varlığı inkar edilemez. (Bu örgütler Stern Çetesi ve benzerlerinde doruğa ulaşırlar. Bir dizi terörist eylemle İngiltere'nin Filistin'den çekilmesini amaçlayan aynı teröristler, İsrail'in yasal hükümeti haline geldiler; böylelikle Amerikan Başkanı'nın "Teröristlerle ilişki kurmam:' sözü "İsrailli olanların dışında" biçiminde okunmalıdır.) Ve bütün bir Avrupa'ya yayılmış olan bu örgütler Avrupa'yı bir iç kargaşaya ve sonra da savaşa sürükleyen çökmekte olan kuvvetler arasında yaşamsal görevlerini yerine getirdiler. İster Sırbistan'daki "Kara El" olsun, isterse Türkiye'deki "Jön Türkler;' milliyetçi bir diyalektik kisvesi altında bunlar ulusal özgürlük gibi "şerefli" bir gerekçeyle harekete geçirdikleri güçleri kandırdılar. Kandırdılar, çünkü korkunç bir öfkeyle Hıristiyanlık'ın Avrupa iktidar yapısının yanı sıra, İslam'ın politik birliğinin ortadan kaldırılmasından başka bir şey istemeyen enternasyonalist entrikayı sürdürme yolundaki daha karmaşık ve daha geniş bir programa hizmet ediyorlardı.

Niçin Hapsburg ailesi kendi çöküşlerinin gerekçesi olarak hiç de gizli olmayan elle tutulur güçleri suçlamak yerine bu gizli toplulukları suçlamakta ısrar etti? Tarihçiler bu olayın "Müttefikler"in Amerikan destekli güçleriyle gerçekleştiği konusunda ikna olmuşlarken, niçin bu konuda ısrar ettiler? Her şeyinizi yitirdiğinizde kimi suçlayacağınızı bilirsiniz. Bu durum aynı şekilde Beyaz Ruslar, Türk seçkinleri ve Almanya'nın büyük aileleri için de geçerlidir. Bütün bu sözümona "gerici unsurlar" kendilerine karşı dolap çevirenlerin kimler olduğunu çok iyi biliyorlardı ama onları, diyalektik içerisinde kendi önyargılarının ve anti-hümanist oluşlarının kanıtı olarak kendi aleyhlerine çevrilecek bir kabalıkla nitelendirdiler. Ne var ki, değişen iktidar sahnesine ilişkin bir diğer veçhe vardır ve bu da eski iktidar seçkinlerinin iş­ birlikçi boyutudur.

Gelişen ve karmaşıklaşan Avrupa bankacılık kuruluşları iki grup insandan oluşuyordu: bir yanda zengin sanayiciler ve öte yanda, hâlâ hareketli ve Batı'ya doğru göç etmekte olan Doğu Yahudilerinin seçkinlerinden olan büyük bankacılık ve borsa kralları. Dışlanmış ve hakir görülmüş Yahudi seçkinlerinin monetarist iktidar yönünde attığı her adım, bir kap yemek ve yağlanmış Hıristiyan eli sayesinde oldu. Grandes Familles'in bu konudaki ikiyüzlülüğü, artık üstünlüğe sahip olamadıkları bugün bile hâlâ süregelmekte olan bir toplumsal yüzkarasıdır. Bu, her seferinde gizli ekonomik kurumlarla işbirliği içerisindeki kişisel kazanç ve gücün, "ulusal çıkar" denen şeyin daha bir ele gelmez seçeneğine yeğlenebilir olduğu son yüz elli yıl boyunca Avrupa'daki toplumsal yaşamın, zaman zaman sanatta su yüzüne çıkmış ama ender olarak kitlelere ulaşmış olan bu zengin dokusunun parçasıdır. Bu, hadisedeki, anti-semitizm diyalektiğine ve atası olan diyalektik ırkçılığa karşı en ciddi faktörlerden biridir. Süreç içerisinde kaç Yahudi acı çekmiş olursa olsun, diyalektiğin faizcilerin işine geldiği kuşkusuzdur, çünkü bu, gözlemcinin dikkatini, işlemin bütün anahtarını oluşturan paranın hareketinden başarılı bir şekilde uzaklaştırmıştır.

İşte burada, diyalektiğin mantıksal yetersizlikleri olayların gerçek akışına göz atmamızın yolunu açar. Anti-semitik diyalektiğin temel önermelerine bakalım.nsanlar Yahudilere akıl dışı bir şekilde karşı dururlar. Toplumsal davranışlarından veya dinlerinden dolayı değildir bu. Bunlar yalnızca ikincil karakteristiklerdir. Anti-ırkçı bir saldırıdır bu, onları başka herhangi bir faktörle değil, ''Yahudi" olarak tanılamaktadırlar. Irksal bir saldırıdır bu. Bundan dolayı, Yahudi sami olduğundan, anti-semitiktirler. Bir anti-sami olmanın karşıtı, bir pro-sami olmaktır. Ne var ki bir Arap da semitik ırktandır. Anti-sami zorunlu olarak anti-Arap değildir. Böylece, o halde anti-semitizmi anti-Yahudi hassasiyetiyle, yalnızca bununla denk tutmamız gerekir. Bir kimseden pro-semitik olması istenmiyor (bu pro-Yahudi olarak yeniden tanımlanmıştır) gerçekte anti-anti-semitik yani anti-anti-Yahudi olmak daha önemlidir.

Şimdi, Arapların anti-sami hadisesinde karşıya alınmıyor olmaları meselenin ırk olmadığına işaret etmelidir. Tarihsel olarak İsrail'in Güney Afrika'yla ittifakı böylesi ırkçılığın kendi taraflarında hakim olmadığını teyit etmelidir. Böylece bu, tek bir ırksal adlandırma içerisindeki yalnızca bir grup insan için koruma sağlayan bir mekanizmaymış gibi görülmektedir. Yahudilerin soykırıma uğradıkları ve dolayısıyla da özel bir durumları olduğu iddiasına çok daha dikkatli bir şekilde bakmamız gerekir. Soykırım ırksal olarak tanımlanabilir pek çok grubu tehdit etmiştir; böylelikle girişilmiş olan herhangi bir soykırım hiçbir topluluğa en-eziyet-görmüş halk statüsünü vermez, bir ırksal üstünlük kavramı yeniden devreye sokulmadığı sürece bütün halkların aynı trajik çizgilere sahip olduğu görülmelidir. Yok edişteki ne sayı ne de yöntem, bir grubun beşeri acı çekişinin bir diğer grup üzerindeki statüsünü yükseltmesine izin vermez. Yahudilerin teknolojik yöntemle eziyet gören ilk grup olması gerçeği, kendi içerisinde, onları eziyet görmüş diğer gruplar karşısın­ da ayrıcalıklı bir konuma oturtan niteliksel bir ayrım yapılması için yeterli değildir.

Diyalektikteki kaçınılmaz faktör, kendini doğuruyorluğudur. Süregiden bir anti-semitizm "samiler"in özel bir statüleri olduğunu iddia etme ve düşmanlarını insan dışı ve barbar olarak kınama yönündeki tepkisel ve savunmacı hareketlerini güvence altına alır. Böylece toplumdaki herhangi bir gruba; kapitalistlere, Almanlar'a, Araplar'a, faşistlere haklı olarak karşı durulabilir, ama Yahudilere yönelik herhangi bir karşı durma anti-semitizmdir ve böylelikle bir suçtur ve kabul edilemezdir. İsrail'e yönelik bir saldırı, kendi tanımlarıyla, bir anti-semitizm edimidir. Bundan dolayı, anti-semitizm kuvvetlerine yardımcı olacağı gerekçesiyle, herhangi bir şekilde İsrail'i eleştirmeye veya zayıflatmaya izin verilmez. Dahası Yahudiler gururla, artık korkmadıklarını göstermek üzere Einstein'in bir modern bilim dahisi ve Yahudi dünyasının yüceliği olmasıyla böbürlenirler. Ama bir baş­ ka biri onun insanlık suçu işlemiş bir suçlu olduğunu ve Atom Bombası'nın babası olduğu için bütün zamanların en kötü insanı olduğunu söyleyecek olursa, kendisinin Bomba projesinin yürütülmesi yönünde salık vermede açık politik yönlendirimleri olduğunun bilinmesine rağmen, suçlamada bulunan kişi, Einstein'in bir Yahudi olmasına işaret ettiği için anti-semitik olacaktır. Bu "ırk"ın veya ırksal alt-grubun, politik düşmanları olan Filistinlilere, Almanların kendilerine uygulamış oldukları aynı yöntemleri; terör ve tahliye ve bütün köylerin soykırım niteliğinde silinip süpürülmesi ve mülteci kamplarındaki sakinlerin katledilmesi gibi yöntemleri kullandıkları gerçeği ortada dururken, özel bir statüleri olduğu iddia edilebilir mi?

Hıncın eleştirel yöntemiyle anti-semitizm diyalektiğini incelersek, bunun bir köle grubuna; seçkinlerin, Hıristiyan seçkinlerinin yere çalınması ve onlara, sürekli olarak anti-semitik olma suçunu işleme tehdidi altında bir gurursuzluk rolü verilmesi yönünde süregiden bir ideoloji sağladığını görürüz. Ve bu anti-semitik kavramı temanın düzenli aralıklarla gündeme getirilmesi yoluyla canlı tutulur - geçmişte görülen eziyetin hatırlanması, biçimselleşmiş yas ve her yıl geçmişte çekilen acının anılması ve görülen davalarda kovuşturmaya uğrayan yaşlıların bunamış tanıklarla yüzleştirilmesiyle sonuçlanan süregiden yargılamalar yoluyla yerine getirilir. Böylesi bir durum, herhangi uygar biri için tiksindirici değil midir? Daha ciddi olan şey diyalektiğin, işleyişini sürdürdükçe - ve temel mantıksal çatlak işte buradadır - Yahudilerin geri kalan insan soyundan ayrı tutulmasını kesinliyor olmasıdır. Yahudi acı çekişinden dolayı veya Seçilmiş ırk olma yolundaki kanıtlanamaz iddiası sayesinde özel bir statüsü olduğu iddiasını bir kenara bırakırsa, ancak o zaman uluslar ailesindeki yerini alabilir. Orta Avrupa'daki Yahudi halkın Seçilmiş bir ırk olma yolundaki merkezi doktrinlerinin, Batı Uygarlığının gözeticileri olarak Aryan miraslarıyla gerçekte Efendi Ulus olduklarını iddia eden bir halktan karşılık bulması tarihin uç noktada bir ironisidir. Nazilerin merkezi iddiası, Yahudilerinkinden başka değildi.

Bu metinde sunulan doktrin, kendini ortaya koyabilmek için anti-semitik diyalektiğe gereksinim duymaz. İddiası, diyalektiğin hem tezi hem de anti-teziyle birlikte reddedilmediği sürece meselelerle yüzleşilemeyeceğidir. Hayıflanılması gereken bir şey olarak, modern Avrupa tarihine ilişkin pek çok kurgu dokunmuş, olayların pek çok yanlış versiyonu, pek çok söylence, ana karakterlerin kimliklerine ilişkin pek çok kurgusal görüş yansıtılmıştır. Öyle ki, öncelikle, bu hiç­ bir şekilde savunulamaz nitelikteki tartışmanın lehinde ve­ ya aleyhinde yer alanların duygusal ve çoğu kez histerik iddialarını kesinkes ve soğukkanlılıkla reddetmeksizin gerçek meselelerin üzerine gitmek mümkün değildir. 

Akıl dışı ve beşeri projeye derinlemesine aykırı olduğu için, tam da bu nedenle, bunun ötesine geçmeli ve hiç de ırksal olmayıp yapısal olan önemli meseleleri gözden geçir­ meliyiz. Modern yapısal iktidardaki anahtar unsurlardan biri bankacılık ve simsarlık sisteminde yatar. Anti-semitik diyalektiğin doğrudan sonuçlarından biri hiçbir şekilde kabul edilemez bir önerme olmuştur. Buna göre, İkinci Dün­ ya Savaşında Batı Uygarlığındaki başlıca ulus (Almanya) birdenbire tümüyle akıl dışı bir tutkuyla, diyalektiğin sevimsiz bir şarlatan olarak tanımlandığı bir adama bağlanmış, onu önderleri olarak başa geçirmiş, dünyanın fethedilmesini öngören vahşi bir militarist programa körlemesine dalmıştır.

Bunun anlamı yok. Bunun hiç, ama hiçbir anlamı yok. Yüzyıl, iki savaş sırasındaki olaylar, Alman halkının nitelendirilmesi, yüzyıl ortası yıllarına olaydan sonra yeniden değer biçilmesi - bütün bunların hiçbir anlamı yok. Kişisel politikalara dayanarak açıklanan yüzyılın bir anlamı yoktur - ister kötü adam olarak Bismark ve Hitler, ister kahraman olarak Churchill ve Stalin olsun, bu böyledir. Kapitalizme karşı komünizm diyalektiğinin de bir anlamı yoktur.

Komünist Rusya'nın yaratılışına göz yumulması, Doğu cephesinin düşmesinden sonra Lenin'in Almanya tarafından gizlice sokulduğu şu tuhaf hadise, Amerikalıların Bolşevikleri finanse etmeleri, komünist devrimin, 1919'da ve Weimar'ın sonuna değin Almanya'da kanıtlandığı gibi, Avrupa'ya yönelik açık bir tehdit oluşturması, İkinci Dünya Savaşı'na götüren olaylar, Hitler'in savaşı durdurmayı başaramayışı, Almanya'ya karşı komünizmle yapılan işbirliği, savaşın Rusların Orta Avrupa'nın yarısını ele geçirmelerine izin verilmesiyle bitmesindeki şaşırtıcı durum, hiçbir zaman (politik olarak) bir yere oturtulamaz olan Yalta Konferansı, Demir Perde konuşmasında imlenen mantık-dışı makas-değişimi, Rusya'ya nükleer teknoloji verilmesinde içerilen unsurlar, utanç verici Nükleer yumuşama ve statüko aldatmacasına yol açan Soğuk Savaş masalı - bütün bu şeyler görünürdeki tarihin kabul edilemez ve çelişkilerle dolu olduğuna işaret etmektedir.

Bu yüzyıldaki olayların akışına bakmada daha ileri gitmeden önce, anti-semitik diyalektik üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde durmalıyız. Pro-semitik veya daha doğrusu an­ ti-anti-semitik kutup, Yahudilere eziyet edilegelmiş olmasının nedeninin Yahudi olmaları ve Hıristiyanların onları İsa'nın ölümünden dolayı suçlu tutmaları olduğu iddiasında bulunur. Bu durum Yahudiler için iyi haberler getiren İslam tarafından İsa'nın çarmıha gerilmediği ve böylece onların suçlu olmadığı biçiminde çözülür. Ne var ki tezin karşı-iddiası, kendilerine eziyet edilmesinin faiz karşılığında borç vermeleri yüzünden olduğudur ve İsa onları Tapınak'tan aynı nedenle dışarı atmıştır. Karşı-tez o halde Avrupa'da bu etkinliğe bulaşmalarının biricik nedeninin, yalıtıldıkları ve asimile olmayı reddettikleri için bütün diğer işlerin kendilerine kapanmış olması iddiasında bulunur. Faiz Hıristiyanlara yasaklanmıştı, böylelikle kendi kirli işlerini yaptırmak için Yahudilere ihtiyaçları vardı. Musevilere de faiz yasaktı ama sonraları Yahudi-olmayanlara (ırkçı bir terim) yönelik olarak faiz karşılığı borç vermelerini mübah kılan izinler elde ettiler. Bankacılık ve ödünç para vermeyle ayaktakımı olmaları yüzünden uğraşıyor oldukları işin başında doğru olabilirdi, ama unvan sahibi, onurlandırılmış ve Avrupa yöneticilerince peşlerinden koşulan milyonerler olduklarında bu görüş ne ölçüde kabul edilebilirdir? Wagner şöyle yazıyordu: "Rothschild Yahudilerin Kralı değildir (yani, politik bir kişi değildir) ama o Krallar'ın Yahudisidir (yani güç sahibi bir kişidir." Burada, kendisine bütün zamanların en büyük kişilerinden biri olarak ve patalojik bir anti-sami olarak bir yer kazandıran görümsel keskinlikle meseleyi algılamıştır. Diyalektiğe indirgenemeyeceğinin kanıtı hem büyük bir sanatçı olarak Evrensel İnsan olması, hem de kendisini seven ve savunan son derece kültürlü Yahudilerle çevrelenmiş olmasıdır. Wagner, profesyonel yaşamının gösterdiği gibi Yahudiler için bir tehlike değildi, ama faizciler için ölümcül bir tehlike oluşturuyordu - faizci psikolojinin mitik boyutunu açığa vuran ufuk açıcı metni, "Niebelungen Yüzüğü"nü yaratmıştı çünkü.

Faşist olarak yaftalanmak, Batı'nın yeni demokratik sistemlerinde toplumsal bir sürgün biçimi haline gelmiş durumdadır ve elli yıldır Yahudiler hakkında herhangi kötü bir şey düşünmeye karşı uyaran Amerika'dan gelen telkinin ön­ yargılı arka planı, monetarist seçkinlere karşı muhalefet şöyle dursun, asla herhangi ciddi bir entellektüel eleştiri olmayacağını güvence altına alır. Çünkü şurası yadsınamaz bir gerçektir ki, halihazırdaki iktidar seçkinlerinin hayli önemli bir oranını Yahudiler oluşturmaktadır ve ortak çıkarlara sahip olmanın yanı sıra kendi imajlarını yansıtmak için aynı kitle medyasını kullanan bu iktidar seçkinleri karşılıklı bağıntılar içerisinde kenetlenmiş sofistike bir grupturlar. Bu çağdaki dünya bankacılığı, finans kurumları ve moneter örgütleniş üzerine ciddi bir toplumbilimsel analiz ve politik eleştiri yapmak isteyen kişileri bekleyen problem ve "konuşma ve düşünce özgürlüğü" mitlerine rağmen tehlikeli bir problemdir bu, süregiden ırkçı diyalektiğin harekete geçirilmesiyle susturulmaktır. Bu ırkçı diyalektik kitle medyasınca sahneye konulan, artık seksenini geçmiş Nazilerin yargılandığı gösteri-duruşmalarla ve acımasız Nazilerin yönetimi altındaki soylu Yahudiler için yaşamın nasıl olduğuna ilişkin çoğu kez gerçeklerle hemen hiçbir ilgisi bulunmayan versiyonlarla dolu propaganda materyalinin Hollywood'dan sürekli akmasıyla beslenmektedir. Çağdaş bir Almanın televizyon veya film seyretmesi ve kendi halkına ilişkin bu fantastik versiyonu öfke duymaksızın kabul etmesinin nasıl mümkün olduğunu tahayyül etmek zordur, ama bu medya propagandasını yönlendiren elin psikolojik sofistikasyonunun bir işaretidir, ki hiç değilse şimdilik, Alman halkı ve gerçekte bütün bir dünya yatıştırılmış ve herhangi bir eleştiri fısıltısından uzak tutulmuştur.

Monetaristlerin kimler olduklarını tanılayabilmeli ve finans sultasının yapısalcı örülüşünü analiz edebilmeliyiz; değilse egemenliğe ilişkin bir iktidar konumu benimsememiz olanaksız olacaktır ve dünya, borç sistemi yoluyla köleleştirilmeyi sürdürecektir. Ve ırksal diyalektiğin amacı, önemsiz bir ırksal alt-grubun korunması değil, budur.

Bankacılık ağının nasıl geliştiğini incelememize ve bu konuda çalışmamıza izin veren tanılanabilir tarihsel kanıtlar vardır. Yöntembilimsel olarak baştan itibaren yapmamız gereken şey, monetarist yapıların büyüklüğünü ve son iki yüz yılda bu yapıların gelişimini ve karmaşıklaşan davranışlarını gözlemlememiz için bize yer açan bir model tasarlamamızdır ve bu, politikayı politika çerçevesinde ve para sistemlerini ekonomi çerçevesinde inceleyen tarihbilimsel yaklaşımdan kaçınılması anlamına gelir. Gerçekte, göreceğizdir ki, Fransız Devrimi'nden önce "ekonomi" diye bir şey yoktur. Ne var ki, yolumuzun önünde duracak olan şey, dünya görüşümüzdeki feci çarpıklıkları bertaraf etmek için inceliyor olduğumuz diyalektiktir.

Faiz karşılığı borç verme işine ve dünya piyasasına gitgi­ de daha çok Yahudiler tarafından egemen olunduğu gerçe­ ğinden kaçılamaz - ama bunu altın satıcısı veya elmas taciri olmanın yanı sıra, aynı zamanda da Yahudi olan bir avuç kişi olduklarını imlemek için söylüyor değiliz - göstermek iste­ diğimiz şey, ortak arka plandan gelen ve ortak bir ideolojiye sarılan ("Gelecek yıl Kudüs'te!" Rus Yahudilerinin veda sö­ züydü) bu insanların uluslar-üstü mali güç ağı yaratmak için ideal bir konumda olmalarıdır. Ulusal sınırlardan para-akı­ şını sağlama yönündeki dehaları başlangıçtaki dışlanmışlık konumlarından kaynaklanıyor olabilir, ama bir kez Batı top­ lumunun dokusuna sızdıklarında yaşamlarını sürdürmeleri­ ni sağlayan şey, kendilerine güç sağlayan bir şey haline geldi.

Bu nedenle diyalektiğin Nazileri canavar ve Alman halkını ya barbar veya kolayca aldatılabilen ahmaklar ve sadistler olarak resmetmesi monetaristlerin yeni iktidar seçkinleri olarak ortaya çıkmasıyla sonuçlanan can alıcı yılları incelemede bir engel haline gelmektedir. Belli bir insanlar grubunun tüm beşeri adalet niteliklerine sahip özgürlük kahramanları olarak dururken, diğer bir grubun barbar ve kötülük peşinde olması akla aykırı olduğundan, bütün bir yüzyıl tarihinin yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Fakat bu metnin başında belirtmiş olduğumuz gibi tarihin revizyondan geçirilmesi bir şey, ama olayların değerlendirilmesinde bir diğer yöntemin kullanılması başka bir şeydir. 

Ne var ki, yüzyılın kaydı -ve bu Weimar-sonrası Almanya'daki tarihsel olayların ve kişilerin utanç verici bir şekilde çarpıtılmasını imler- düzeltilmedikçe çağımızı hiçbir şekilde anlamlandıramayacağızdır. Bu finans merkezlerinin büyümesini ve kurumlar olmaktan çıkarak, ulus-ötesi para hareketi ve tedavül manipülasyonunun akış-sisteminde doruk noktaları haline gelişlerini ölçmek mümkün değildir. Yeni paranın yaratılışı ve kurumların, vasıtaların ve insanların onu yaratma ve değerini anlama kabiliyeti - bunun hepsi, zamanımızın materyalini, ya anti-hümanist diye itham edilmeyi veya gerici olarak reddedilmeyi harekete geçirecek olan, düşüncemize yönelik müdahale olmaksızın, yansız inceleyebilmemize dayanır.

Kişiliğe yapılan saldırıların katmanları aslolanlara göz atmak üzere bir kez kaldırılıp atıldığında saik ve olaylardaki çarpıtılmalar bertaraf edilmek durumundadır. Bütün senaryo, tarafsız gözlemci için iyiden iyiye işkillendiricidir. Hitler bir psikopattır. Stalin ayyaş, (sempatik, ama hayra alamet olmayan) babacan bir kimsedir. Churchill özgürlük yolunda kahramanca savaşan örnek bir İngiliz'lir. Roosevelt titiz, yaşamını özgürlüğe hasretmiş bir Amerikan aristokratıdır. Weimar Almanyasının gösterişli ve özgür bir sanatsal ifade ve kültür ortamı olarak görülmesi, olancasına alçaltıcı ve kargaşık olan koşulların utanmazca çarpıtılmasıdır. Bu koşullar yenilenmek durumundaydı ve Naziler, ekonomik ve kültürel kaos içerisinden çıkararak kendine olan saygısını kazandırdıkları Almanya'yı şaşırtıcı bir hızla Avrupa'nın önde gelen endüstriyel ulusu haline dönüştürdüler. Hitler'in, dünya egemenliği peşinde koşan bir şarlatan olduğu yolundaki halihazırdaki görüş, bu çağın gerçeklerine ilişkin belki de en kötücül yeniden-değerlendirmedir. Bundaki ironi, İngiltere'nin önceden olduğu gibi, o zaman da dünya egemenliğine sahip bir ülke olmasıydı. Hitler'in işaret ettiği gibi, "45 milyonluk bir İngiliz azınlığı, Britanya Krallığı'nın 600 milyonluk sakinlerini yönetiyor." Ama Hitler'in "dünya egemenliği" isteği şarlatanca bir tasarıydı ve durdurulması gerekiyordu. Gerçekte Führer ne istedi? Dünya görüşü neydi? Eleştirisi neydi? Ne ölçüde haklıydı? Yanlışlık neredeydi? Bütün bu sorular, uluslar-üstü para gücünün nasıl ve hangi yapısal yöntemlerle ve akış-sistemi yöntemleriyle egemenlik kurduğu ve politik teşekkülleri denetim altına aldığı yolundaki gerçekten can alıcı meseleyi açıklığa kavuşturmamıza izin veren bir çerçeve içerisinde cevaplanmalıdır.

Nasyonel Sosyalist Parti'nin ünlü 20 Hedef'i arasında "Faizin neden olduğu köleliğin ortadan kaldırılması" taahhüdünün bulunduğunu belirtmek burada yeterli olacaktır. Yirmiler ve otuzların Orta Avrupasını sarsan çalkantıların altında yatan budur. Hangi kuvvetlerin iş başında olduğunun ve kendi servet sisteminin efendisi olması yönünde ulusal devlet gücünün yolunu açmak için ilk ciddi girişimle hangi kuvvetlerin yerli yerinden edildiğinin fark edilmemiş olması da söz konusu çağın başarısızlığıydı. Yüzyıl tarihinin bir diğer ironik boyutu Hitler ve yenilgisi sayesinde, 1945'te Batı'nın efendileri olarak ortaya çıkan can düşmanının, kendisinin hayal bile edemeyeceği bir yıkım gücüne sahip bir bombanın yaratıcıları ve sahipleri olarak ortaya çıkmasıydı. Aynı zaman­ da dünya, Hitler'in Yahudinin yurtsuzluğu içerisinde belli bir noktaya geldiği ve ne denli kusursuz bir fikir olursa olsun, bir yurt sahibi olmanın, yaşamını dünya para piyasalarını denetim altında tutarak sürdüren göçebe bir kuvvetin "problemi"ni çözmeyeceği yolundaki iddiasının doğru çıktığını gördü. Dünya Yahudileri uluslar arasında bir ulusal devlete sahip oldukları ve aynı zamanda da, bütün ülkelerdeki bütün Yahudilerin efendileri ve onların kendinden menkul gözeticileri ve cezalandırıcı polisi oldukları bir konuma geçtiler.

İngilizler ve Fransızlar Almanya'ya "Batı uygarlığını kurtarmak için" savaş ilan etmiş değildirler, ama sonradan, sınıfta ve Üniversite'de anlatılan versiyon haline geldi bu. Bundan daha utanmazca olanı, bu makas değişiminin kılgısal uzanımıydı. Bu defalarca belirtilmelidir, çünkü yüzyıla yanlış bir gözle bakılması, bu olayların değerlendirmesindeki bir başarısızlıktan kaynaklanmaktadır - Ekim 1939'da Britanya ve Fransa tarafından savaşın ilan edilmiş olmasının gösterilebilir nedeni, bir zamanlar Alman şehri olan Danzig'i Prusya'ya ve Alman ana-karasına bağlayan bir koridor açmayı reddeden Polonya'nın Almanya tarafından işgaliydi. Banker-kredicileri elinde kokuşmuş Leh hükümetinin vermeye yanaşmadığı bir toprak şeridi yüzünden Polonya yerle bir oldu ve halkı hem Almanya hem de Rusya tarafından öldürülerek yıkıma uğratıldı.

İmparatorluğun sonu kaçınılmaz bir yıkım olacak bir savaşa sürüklenmesini önlemeye çalışan kişilerce Münih'te, adı gibi ikili bir varlık olan, Versailles'da alelacele birbirine iliştirilmiş sözde-ülke Çeko-slovakya bölünerek Almanya'ya ödün olarak verildi. Münih antlaşması Avam Kamarası'nda okunduğunda Churchill'in salonda yankılanan gürlemesi, "Ne olacak Çekoslovakya şimdi?" bundan on yıl sonra, 1948 yılında ülke Komünistler tarafından açık bir darbeyle ele geçirildiğinde kesinlikle tekrarlanmadı. Polonya herhangi bir homurdanma olmaksızın teslim edildi. Keza Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Baltık Devletleri.

Britanya herhangi bir yabancı askeri gücün gelişmesine ateş püskürürken kendisi deniz egemenliğini çoktan sağlamıştı. Britanya bir imparatorluktu ve bu imparatorluk hiç­ bir şekilde doğuya yayılan bir Reich tarafından tehdit edilmiyordu. Yüzyılı eski güçler dengesine göre ve müttefikler ve devletlerin güç baskı sistemine göre istediğiniz kadar anlamaya çalışın, bu bir anlam ifade etmeyecektir. Avrupa devlet sistemini, kapital birikimlerine ve para akışına ve piyasaların manipülasyonuna dayanan yeni bir güç sisteminin karşısına oturtan yeni bir model tasarlamadıkça kendi çağınızı hiçbir zaman anlamlandıramazsınız. Mesele kapital değildir, ne de düşman kapitalizm olabilir, çünkü kapital, servet gibi, kişilerin, değilse devletin ellerinde bir gerçekliktir.

1919'da başlamış ve Nasyonel Sosyalist Parti'nin himayesiyle Almanya tarafından önü alınmış olan şey, o halde, yeni bir yöntembilimle, şu anda faizcilerin lehine olan bütün unsurları hesaba katan bir yöntembilimle yeni baştan oluşturulmalıydı. Hıristiyan devletlerin çökertilmesi artık askeri güç kullanılmaksızın gerçekleştirilebilirdi. Diğer silahlar mahirane bir şekilde tasarlanagelmişti. Kültürel olarak izini sürebileceğimiz şey, bir zamanların militan ve aktif egemenliğinin uysal, pasif ve itaatkar kılınmasıdır, böylelikle dünün efendileri takatsiz, baştan aşağı­ ya cinselliğe gömülmüş, hastalıklı, çalan şey her ne olursa olsun ona ayak uydurup oynayacak olan ve önüne her ne uzatılırsa onu satın alacak olan çocuklara dönüşmüşlerdir.

Bir kez Batı Hıristiyan dünyası iflah olmaz bir biçimde hem denetim altında tutulabilir hem de zayıf düşürülmüş olduğunda, bu, dünyanın borçlandırılması yönündeki monetarist şemanın yerini alması anlamına geliyordu. Bir kez dünya ekonomileri tek bir bankacılık hegemonyası altında birleştirilebildiğinde denklemin öbür yarısına geçilmesi, doğu komünizminin kapısının çalınması gerekli olacaktı. Sonra, yeni baştan oluşturulmuş yeni tür bir Komünist devletin önderliğinde kapitalist Amerika'nın çökertilmesine ve gırtlağına kadar borca batmış bir dünyanın faizci seçkinler tarafından yönetildiği, "rasyonelleştirilmiş" tek dünya hükümet sisteminin başlangıcına sıra gelecekti.

Ama komünizm, kapitalizm gibi, işte o zaman miadı dolacak bir diyalektikteki, sahte bir ideolojidir. Her ikisi birden kullanım-dışı bırakılacaktır. Sonra, bir birim sistemi üzerinden hanidir prova edilmekte ve kredi kartı ağında yer almakta olan bir birim sistemi üzerinden hükme bağlanan kompüterize edilmiş itibari servetin para-sonrası dünyasına gireceğizdir.

Olayların yeni görünümünü bir bütün halinde görebilmek için odak bir kez değiştirildiğinde ve sunulan diyalektiğe katılması bir kez reddedildiğinde, yeni bir araştırma, yeni analizler ve yeni sonuçlarla karşılaşılacaktır. Buradan bakıldığın­ da, Bretton Woods toplantısı Yalta'dan daha önemlidir. Bu görüşte politikacıların ne oldukları, şimdiki egemen seçkinlerin hizmetçileri oldukları görülür. Churchill yeterince ironik olarak savaş-sonrası politikacı modeliydi. Hiçbir zaman devlet sisteminin bir siması değildi. Şöhret sahibi babasının hakir duruma düşürülmesi ve bir kenara atılması yüzünden İngiltere'ye karşı kafasına koyduğu bir tür tarihsel öçle başından beri bir asiydi. İdeolojisi doğrultusunda yapıcı tek edimi olan, kendi efendileri için Osmanlı İmparatorluğunu yıkma girişimi Gelibolu kıyılarında bir fiyaskoyla sonuçlandı. Otuzların sonlarında paçavrası çıkmıştı, ama faizciler için oynayacak son derece önemli rolü olan anahtar biriydi. Bir kez İngiliz Kralını bertaraf ettiklerinde, Churchill çok açık bir şekilde gücün nerede yattığını gördü. İflasına ve parlamento dışı kalmasına neden olacak borçlarını ödediler ve o günden sonra ceplerindeydi. Barış önerilerini reddetmede ve savaşı kışkırtmada kendine düşen rolü oynadı ve zamanı geldiğinde oyunun ikinci sahnesini -Soğuk Savaşı- açan yeni dönemi başlattı. Bunu Fulton konuşmasında bildirdi. Churchill söylediy­se, doğru olmalıydı. Ve insanlar buna inandılar.

Önce bir forumun, Birleşmiş Milletler'in yaratılması ve sonra, kurulması için oluşturulduğu tek ulusun, İsrail'in, şu pek kimsenin bilmediği satın alınmış oylarla yaratılması teşebbüsü, modern toplumun resmi temeli olarak egemen devleti alaşağı etmek durumundaydı. Bir güç gerçekliği olarak devlet işte tam bu noktada fiilen ortadan kalktı. "İnsanlığa karşı cürümler" yasası, Yahudilere karşı işlenen cürümlerde akla geldi. Filistinlilere karşı işlenen cürümlerde hiçbir zaman akla gelmeyecekti. İnsan hakları, İsrail'in sınırlarını genişletme ihtiyacı yönündeki diyalektiği açmak üzere ki Reich'i peşinde olmakla suçladıkları şeyin aynısıdır bu, İsrail'e göç etme özgürlüğü bulunmayan hapsedilmiş Yahudi azınlığı korumak durumundaydı. Rusya'da­ ki milyonlarca Müslümanın dinleri gereği Mekke'ye haccetme haklarında ısrar eden tek bir ses bile olmayacaktı.

Olaylara bu yeni bakış açısında İsrail'in, dikkatlerin başka yöne zekice kaydırılmasından başka bir şey olmadığı açığa vurulabilir. Dikkatler neden uzaklaştırılmaktadır? İsrail, dikkatin, dünyanın iktidar seçkinlerinin gerçek işlevinden, yani, yeni iletişim teknolojisinin kullanılmasıyla para-akışının sistematize edilmesinden ve ağır ağır bütünleşen dünya bankacılığı modelinden ve onun üst-banka yapılanmalarından başka yöne kaydırılmasından başka bir şey değildir. Borç durumunun mutlaklaştırılması kaçınılmaz olarak bütün gücün faizcilerin ellerinde toplanacağı coup de globe'la sonuçlanacaktır.

Dolayısıyla bu bir komünist entrika değildir. Ne de hatta bir Yahudi entrikasıdır bu. Yahudilerin olaylarda ağırlıklı bir yeri olduğuna kuşku yoktur. Bunu Hıristiyan faizcilerin işbirliği olmaksızın yapamayacakları da açıktır. Hakir görülmüş ve aşağı olanın hıncının tarih sahnesinde açıktan açığa boy göstermesi ve bir yüzyıl önce aksiyon ve dinamizm ve yaratıcılık yönünden hayranlık uyandıragelmiş olan efendilerin ve eski seçkinlerin gerici diye tanımlanması dehşete düşürücü bir ölçektedir. Polonyalı Papa tarafından, Roma'da bir sinagoga tarihte ilk kez olarak girilmesi şeklindeki alçakgönüllü pişmanlık edimiyle simgesel olarak teyit edilmek durumundaki tarihsel bir danışıklı dövüştür bu. Haham Vatikan'a giriyor değildir. Eski rejimdeki diplomatların de­ diği gibi "kimin kime gittiği her şeyi anlatır.

Eski efendilerin dönüşünü düşlemek faydasızdır. Kuvvetleri tükendi. Hıristiyanların son kanlı haçlı seferi yapıldı ve yenilgi büyüklüğü ve sonucu itibarıyla dehşet vericiydi. Sonunda haç kırıldı, ama hâlâ bir haçtı bu. Tarihsel olarak bu bizim için hınç paktındaki Hıristiyan egemenliğinin sonuna işaret eder. Modele göre, Hıristiyanlığın mazoşizmi, cezalandırıcı hahamlara boyun eğmeliydi. Eğer öykü burada bitiyor olsaydı, kaçınılmaz bir kötümserlikle karşı karşıya kalabilirdik. Hınç nevrozu ve yeni köle-efendilerin kendini yıkıcı karakterinin göz önünde bulundurulması insanların bir nükleer intihardan korkması için yeterlidir. Ama denklemin bütünü bundan ibaret değildir. Tarihsel süreçte zafere adanmış, yenilgi kaldırmaz bir halk vardır. Bu halk, kendileri ve kuvvetlerinin, işlerin tartışma götürmez efendisi olduğu bir iktidar sistemi oluşturmaya kendini hasretmiştir. Bu, Müslümanların tarihsel rolü ve tarihsel buyrultusudur. İktidar olmalı ve yönetmelidirler. Bu iktidarı ve doğruyu reddedenler, kendilerini tanım gereği Müslümanların egemenliği altına yerleştiren bir vergi vermekle yükümlüdürler. Eğer ödemeyi reddederlerse, o halde, boyun eğinceye kadar kendileriyle savaşılır. Bu kuvvet ve bu güç gelmekte olan yüzyıla damgasını vuracak doğmakta olan kuvvettir. Faizi ortadan kaldıracak olanlar bu insanlardır, çünkü faizin kökünü kazımak onların amentüsü ve onların gururu ve onların kaderidir. Gelmekte olan insan - Müslüman insan olacaktır.

***   ***   ***

4

Yüzyılın en ünlü Yahudisine, Lenin'e rağmen, hâlâ bir Yahudi sorunu olduğu ortadadır. Öncelikle, araştırmada mantık ve akla cevaz veren ve öznedeki ateşi ve bu ateşi çevreleyen suçlayıcı savunmayı, ki hınç psikolojisinin temel bir boyutudur bu, ber­ taraf eden belli bir ciddi dilbiliınsel çerçeve ortaya konmalıdır.

Irk, açıklığa kavuşturulması gereken ilk unsurdur. Diyalektiği önerildiği üzere reddederken, ırk meselesinin tam olarak ne olduğu anlaşılmalıdır. Tarihsel arka plan çelişkilerle doludur. Ondokuzuncu yüzyıl Almanlarına göre, ülkeleri ve kültürleri, doğudan, yani Rusya'dan gelen ve kendileriyle birlikte yabancı bir dil ve yaşam tarzı getiren Yahudilerin akınıyla istilaya uğramıştı. Ayrı ve hakir görülmüş olarak yerleştiler. Kendileri için yapay bir iletişim aracı olarak Slav dilleri, İbranice ve Almancanın bir karışımından oluşan karma bir dil olan Yidiş (Aşkenazi) dilini oluşturdular. Yavaş yavaş toplumsal yaşama egemen olmaya başladılar. Toplumun yaşamsal unsurlarındaki egemenlikleri Alman halkının kimliğini politik ve ekonomik yönden tehdit eder hale geldi. Bir zamanların yoksul göçmenleri bir kez mali piyasalara ve akademik dünyaya egemen olmaya başladıklarında, kendilerine yönelik muhalefet farklı bir renk kazandı. Şimdi, bu kişileri tanımlamanın tek yolu ırklarıydı ve kendileri de, şimdi olduğu gibi, bu tanımı benimsi­ yordu. Bunların arasında, Hıristiyanlığa dönerek veya "Yahudi" olma rolüne bilimsel olarak ilgisiz kalma iddiasında bulunarak asimile olmaya çalışanlar vardı. Bilimsel ortamın, kültürel ortam gibi, bugünkünden köklü bir şekilde farklı olduğu da bu arada unutulmamalıdır. Bu, Darwinizm'in yeniyetmelik çağıydı ve biyoloji henüz emekleme dönemindeydi. Söz konusu politik meselenin tırmandığı bu çağ boyunca, ırkla ilgili bilimsel çerçevenin üç ayrı aşamadan geçtiği söylenebilir.

1. Wagner ve Nietzsche zamanında ırk kavramı, ırkın, bir dizi ana tanımlayıcı işaretler yoluyla ve en çok da yüz ve kafatası biçimi yoluyla kaba bir şekilde tanımlandığı ilkel biyolojizme dayanıyordu. Kültürel boyut gerçekte bir diğer tanımlayıcı unsurdu.

2. Yüzyılın ortasında, Nazilerin ırksal üstünlük ve dolayısıyla semitik aşağılık görüşünün yadsınmasını ideolojik olarak gerektiren bir atmosferde dünyaya yeni bir referanslar dizisi sunulur. Birey, zekasının kendi doğuştan nitelikleriyle ve kendi çevresinin belirleyimleriyle tanımlanmak durumundaydı. Gerçekte bu, saf "biyolojizm"in dış görünüşe ilişkin kaba bir tanımlama olduğu görüşünü insanların kafasına işleyen Marxist öğretilerde ortaya konmuş olan çevresel boyuttu.

3. Yüzyılın sonuna doğru biyoloji ergenlik çağına ulaştı. İşe bakın ki, önceki görüş tersine çevrildi. Irkların gerçekten de tanımlanabilecek ayırıcı özellikleri vardı, çünkü biyoloji mikro-biyoloji ve genetiğin ilk yeni enformasyonunun hesaba katılmasını gerektirecek şekilde kendini dönüştürmüştü. Irkların eşit olmadıkları, farklı niteliklere sahip oldukları ciddi olarak tartışıldı. Şimdi, her bir ırkın genetik bir kimliği ve "imzası" olduğu yadsınamaz bir şeydi. Sözgelimi, orak hücreli aneminin yalnızca zenci tipler arasında ortaya çıktığı görüldü. Önceki çağların ırkçı olarak suçlanmasının modern bir bakış açısının farklı bir kültür üzerine yansıtılması olduğu ortadaydı. Ama daha da garibi, şurası da doğruydu ki, anti-ırkçı retoriğin çoğu, ırk meselesi hakkında söyleyeceği rahatsız edici pek çok şey olan yeni biyolojinin varlığının reddedilmesiyle, ancak o zaman mümkündü.

Sanki bu yeterince kafa karıştırıcı değilmiş gibi, bir diğer unsur daha göz önüne alınmalıydı. Tam da ırksal kimlik ve dolayısıyla görece değer hakkında konuşmanın meşru göründüğü noktada ortaya çıkan bir şey daha vardı ve bu da baskın "semitik" grubun belki hiç de sami olmadığıydı! Tarihçiler, Filistin'deki arsız saldırganlığı haklılaştırmaya yönelik araştırmaları sırasında çağdaş Yahudiler hakkında pek çok şeyi gün ışığına çıkardılar. Politik etkiler barındıran arkeoloji "bilimi" Yahudilerin Orta Doğu'daki yüzyıllar süren varlığı efsanesini yazıyorken, modern tarihçiler bu eziyet gören Yahudilerin gerçekte kimler olduğu hakkında bir fikir edinmeye başladılar. Orta çağların hemen başlarında, Hazar Denizi'yle Karadeniz arasında bulunan göçebe Hazarlar kuzeyden Hıristiyanlar ve güneyden Müslümanlar tarafından saldırıya uğrayınca, Museviliği benimsemişlerdi - böyle yapmakla, her ikisinin de kökenindeki dini benimsedikleri için, her iki taraftan da kabul göreceklerini düşünüyorlardı.

Hazarlar, aynı zamanda, Arap tarihçiler tarafından Yecüc ve Mecüc halkı olarak bilinirler ve onların bulundukları bölgeleri gösteren bütün haritalar bu ibareyi taşır. Onlar, dünyaya yayılacak ve dünyanın sonundan önceki son çağda yıkıma neden olacak insanlardır! Bir tarihçi onlar hakkında şöyle demiştir: "Bunlar yeryüzüne yıkım getirecek bir halktır, çünkü develerini bağlayacakları hiçbir yer yoktur." İşte bu halk, Orta çağlardan beri Çarlık yönetiminin Hıristiyan yöneticileri tarafından ağır ağır Rusya'dan doğru batıya sürüldükçe Polonya'dan Almanya'nın göbeğine akmaya başladı. Cambridge Üniversitesi'ndeki, Musevileşmiş Hazarlar'ın hareketini kaydeden bir dizi önemli belgenin, İsrailli otoriteleri telaşa düşürdüğünü belirtmek ilginç olacaktır -önce bu belgeleri satın almak istediler, ama bunu başaramayınca belgeleri geçersiz ilan ettiler. Şimdi, duruma hiçbir ciddi meydan okuma yoktur. Buradaki en önemli unsur, elbette ki, Avrupa'daki Yahudilerin Hazarlar olması durumunda Yahudilerin "ırksal temel"inin tümüyle yerle bir olmasıdır. Genetik olarak bu Rus Yahudileri sarışın ve mavi gözlüdür, şimdi pek çoğunun yerleşmiş olduğu New York bölgesindeki herhangi bir caddede yürümek bunu teyit eder. Ateşli bir yazar bunun Nazi eziyeti travmasının neden olduğu Darwinci bir mutasyon olduğunu bile öne sürmeye çalışmıştır.

Yahudiler Orta Doğu'dan kopup gelerek geniş bir alana yayılmış oldukları için, gettoların varlığına rağmen saf bir ırksal kimliğin korunabilmiş olması hiçbir şekilde mümkün görünmemektedir. Böylelikle ırkçı boyut eziyet edenlerden çok eziyet edilenler için gerekli gibi görünmektedir! Diğer yazarlar Yahudi topluluğu içerisinde derin ve insafsız hiyerarşik ayrışımlar gözlemlemişlerdir. Bu görüş Seçilmiş Irk'ı oluşturan Yahuda kavminin gerçekte merkezi bir nüvesi olduğuna ve bunların, "büyük siyon" üyeliğine ancak hizmet ve itaat için kabul edilmiş olanları yönetmesi gereken ve onlara egemen olması gereken seçkinler olduğuna işaret eder görünüyor. Derin ve keskin anlaşmazlıklar olduğu kuşkusuzdur. Bazıları teolojik ve diğerleri hiç kuş­ kusuz politiktir. Yahudilerin çetin bir nüvesi, Arapların iddiaları doğrultusunda, İsrail devletinin gayrı meşru olduğunda diretir. Mesih'in gelişine kadar Kudüs'e dönüş olmayacağına inanırlar.

Böylece, inanç olmasa bile arka plandaki dinin bir araya getirdiği; sınırlı bir karma dil olarak Yidiş kullanan ve Vadedilmiş Topraklar'dan Tanrı tarafından sürgün edildiğini düşünen ve yine sünnet, kadınların baskı altında tutulması ve karmaşık perhiz yasalarının ritüelleşmiş antropolojisiyle bir araya gelmiş bulunan bir halkın, altında yer aldıkları ev sahibi Hıristiyan toplumun zararına ve kendi güç ve kazançları doğrultusunda, borç para verme işi, altın ve elmas ticareti ve bankacılık (faiz) kurumu ve sonradan sistemlerinde artan bir etkinlik peşinde olduğu yavaş yavaş anlaşıldı.

Güçleri arttıkça ev sahibi toplulukla ilişkileri de arttı. Avrupalı yönetici evlerin işbirlikçi çabaları olmaksızın Rothschild Evi olamazdı, Victoria olmaksızın Disraeli olmazdı. Yapılan sözleşmeler ve evlilikler yoluyla Hıristiyanların önde gelen güçlü aileleri Yahudilerin moneter seçkinlerinin önde gelen aileleriyle iç içe geçtiler. Bazıları onurlu bir şekilde uzakta kalmayı tercih ettiler.

Avrupa'daki Yahudi varlığının çok yavaş bir göç dalgasıyla gerçekleştiği yadsınamaz ve bunların pek çoğu Rusya'dan gelen Türki Hazarlar'dı. Önceden buraya yerleşmiş olan bölgesel Yahudi azınlıklarıyla karışarak, Batı uygarlığının parçası olduklarını iddia ettiler ve ondokuzuncu yüzyıl boyunca para piyasalarına, üniversitelere ve politik sisteme sızdılar. Avrupa toplumunun içerisindeki kendilerine özgü kimliklerinin katıksız kuvveti anti-semitik hareket olarak bilinegelen şeyi doğurdu. Yahudi dini, Yahudilerin seçilmiş ırk olduğu iddiasındaydı. Öte yandan, antropolojik ve fizyolojik olarak tanılana­ bilir bir ırksal gruptular ve gerek Yahudiler gerekse Hıristiyan Avrupalılar bu tanımı teyit ettiler. Bu anlamda Nazizmin ırka ilişkin doktrinleri, alternatif bir ırksal tehdide karşı geliştirilmiş bir tepkiydi. Aralarındaki din-temelli bağ, gettolarda topluluktan fiziksel olarak ayrı durmaları, güç merkezlerinden dışlanmaları (buralara yavaş yavaş sızmış olduklarından önemini yitiren bir faktördür bu), faiz karşılığında borç para verme işinde uzun bir geleneğe sahip olmaları; bütün bunlar kendilerine, tanrısal onaylanmışlıklarıyla hakları olduğunu düşündükleri hegemonyayı ele geçirmede kullanabilecekleri bir uluslar-üstü para sistemi oluşturma ve denetim altın­ da bulundurma fırsatını verdi.

Böylelikle Yahudi topluluğun politik ifadesi kendini iki şekilde göstermeye başladı. Birincisi, kendilerini dünyayı yönetmede tanrısal bir yazgı yüklenmiş bir halk olarak gördükleri politik bir kimlikte; ve diğeri, önce bütün bir Avrupa'ya ve sonra Birleşik Devletler'e yayılan bankacılık ve simsarlık Evleri'nin gizli ittifaklarında. İlki Siyonizm olarak tanımlandı ve ikincisi sayıları hızla artan bir dizi şirket yapılarının arkasına dikkatlice saklanıyor kaldı - bunlardan bazıları Rothschild, Lazard, Lo­ eb, Sachs ve benzeri büyük Yahudi ailelerin adlarını taşıyorken, diğerleri özgül bir şirketin adını taşımaktadır yalnızca.

Bu ortaya çıkan gelişimin doruk noktası 1939'da Avrupa'yı harap eden dehşet verici savaşın sonucudur. Aklın kabul edebileceği bir şey olmayan şu caniler ve kahramanlar, şeytanlar ve haçlılara ilişkin halihazırdaki mitik tarih versiyonunun baştan aşağı reddedilerek olayların dikkatli ve eleştirel bir gözle incelenmesi, Almanya'nın ne savaş niyetinde ne de dünya egemenliği peşinde olduğunu gösterir. Britanya İmparatorluğu dünyaya hükmetme rolünü zaten yerine getiriyordu. Avrupa'nın savaşa, kendisini mali borçtan ve politik düşüşten kurtaranlara politik borcu olan biri, yani Churchill tarafından zorlanmış olması 1939'da Avrupa'nın dehşet verici yıkımına ve Almanya'ya karşı cezalandırıcı bir saldırıya dayanan uzun vadeli bir plana sahip kişilerin var olduğuna işaret ediyor gözükmektedir.

Sonuç, eziyet görmüş kurbanlar olarak Yahudilerin, ABD'de sürgünde mali ve politik güç sahibi kardeşleriyle nihai yıkım silahını, atom bombasını üretmeleridir. Bu, Yahudi halkını boyun eğişten kurtarmak için düşünüldü ve oluşturuldu. Böylelikle Yahudi ırkının kurtulması insan soyunun yıkımıyla sonuçlanabilecek kumarın parçası haline geldi. En zayıf azınlık, egemen seçkinler haline geldi.

Savaş bittiğinde Yahudilere muhalefeti; sonsuza dek ırkçı, faşist ve dolayısıyla barbarca ve hiç de öyle olmadığı halde el çabukluğuyla kendilerine ait olduğunu iddia ediyor oldukları Batı uygarlığına ilişkin bütün beşeri değerlerin yadsınması olarak yaftalayan diyalektik oluşturuldu. Tarih yeniden yazılmaya başlandı. Freud, Klimt, Kokoshka, ve Schönberg gibi dahi Yahudilerin hüküm sürdüğü Hitler öncesi Viyana Avrupa kültürünün tepe noktası olarak sunuldu. Öte yandan, Weimar Berlin'i de aynı şekilde görüldü - ama gerçekte irkiltici bir yozlaşma, yoksulluk ve zafiyet yuvasıydı burası.

Savaşın hemen sonrasında İsrail devleti kuruldu ve bütün bir halkın serveti ve toprağı ellerinden alındı. Terör, bütün dünyanın gözleri önünde bütün bir Filistin halkını topraklarından söküp attı ve mülteci kamplarına sürükledi. Köyler silinip süpürüldü, işkence ve soykırım o günden bugüne politik araçlar olageldi. Acı çekmiş olmasından dolayı var olma hakkı olduğunu öne süren ülke, yalnızca başkalarına bu acıyı çektirmekle kalmadı ama kendilerine Naziler tarafından uygulanan aynı polis terörü yordamlarını açıktan açığa oluşturdular. Çok geçmeden, acı çekmişliğinden dolayı başkaları üzerinde kibirlice ahlaki üstünlük iddiasında bulunan bu ülke, dünyadaki beş büyük silah satıcısından biri, dünyadaki ikinci büyük işkence teknolojisi ihracatçısı ve dünyanın en acımasız ve en etkili gizli servisine sahip ülkesi haline geldi.

Ama İsrail mesele değildir ve mesele olmamalıdır. İsrail enternasyonalist bankacılık hareketinin askeri koludur yalnızca. Çünkü öne sürdüğümüz gibi, siyonistlerin ve böylelikle özgül olarak Yahudilerin oluşturduğu politik organizmanın ve Yahudiler tarafından egemen olunmakla birlikte, yalnızca Yahudilere ilişkin bir görüngü olmayıp, tersine Yahudi ve Hıristiyan güç faktörlerinin bir amalgamı olan enternasyonalist bankacılığın işbirlikçi kuvvetiyle yüz yüze durumdayız.

Rasyonel bir tutumla, siyonist programa bağlılık göstermeyen ve kendini monetarist seçkinlerin parçası olarak hissetmeyen Yahudi, kahredici bir karar vermek durumundadır. Ya iktidar seçkinlerine katılacak ve onlara hizmet edecek veya halkına ihanet etmekle nitelenecektir. Kendisi için bu ikilemden bir çıkış yolu var mıdır? Irkçı diyalektiği reddettiğini, Yahudi ırkına değil de insan soyuna ait olduğunu söyleyebilir. Tarihsel olarak, kendi Musevi (siyonist değil) kimliğini koruyabileceği tek bir yol vardır - ve bu da İslami bir devletin yönetimi altında bulunmaktır. Bu devlet belirli bir vergi karşılığında kendisini savaşma yükümlülüğünden kurtararak onu Yahudi inançları içerisinde kabul edecek ve koruyacaktır veya bu kişi İslam'ı seçerek kadim peygamberlerin yeni topluluğuna katılacak ve bunun nihai politik biçimi olan İslam devleti içerisinde yerini alacaktır.

Yahudi sorununa İslami çözümü reddeden bir Yahudi, kendisini gerisingeri Yahudi-Hıristiyan zıtlaşmasının ortasında bulur. Ve bunun en son ve en vahşi senaryosu doğu Avrupalı Yahudilerin Almanya'daki gamalı (Hıristiyan) haç ordularının vahşetiyle yüz yüze gelmeleridir.

Aslına bakılırsa, ırkçılığın anti-rasyonel diyalektiği bir kez reddedildiğinde, artık Yahudi problemi kalmayacaktır. Bu bir kez yapılmayagörsün, gerçek meseleyle yüz yüze gelinir ve bunun haddi zatında Yahudilikle hiçbir alıp vereceği yoktur ama hınç psikolojisiyle ve faizci piyasa modellerinin yıkımıyla bir alıp vereceği bulunmaktadır. Eğer varlığımızı sürdüreceksek, kendimizi yöneltmemiz gereken şey budur. Toplumun bu dönüşümüne karşı olan herkese, ayrım gözetilmeksizin karşı olunmalıdır.

Bu meseledeki en şaşırtıcı unsur belki de çağdaş Yahudilerin, dünyanın kendilerini reddedip duruyor olmasında kendilerinin de bir nebze olsun sorumlulukları olabileceği olasılığını hiçbir zaman ciddi olarak göz önüne almamış olmalarıdır. Almanya'nın 1945'teki yenilgisinden sonra, tümüyle masum ve eziyet görmüş bir ırk oldukları aksiyomatik hale geldi. İrrasyonel anti-semitik diyalektikten bir kez kurtulunmayagörsün, faiz cürmünün önceden olduğu gibi bugün de eninde sonunda yüz yüze gelmeleri gereken tarihsel bir cürüm olduğu açıktır.

Yeni toplumdaki egemen seçkinlerin bütün politikasının hınç üzerine dayandığını bir kez anladığımızda, önceden hiç­ bir anlam ifade etmeyen pek çok mesele o anda aydınlık kazanır. Bu bakış açısından, uysal tutulması için, suçun kitlelerin başına durmaksızın kakılması gerekir. Bağışlamak ve unutmak şöyle dursun, düsturun "Bağışlamayacağız ve unutmayacağız!" olduğu açıkça beyan edildi. Bir güçlülük beyanı olmak şöyle dursun, bu, hıncın intikam almaya ve karşıdakini itham etmeye yönelik kaçınılamaz vaadidir. Nuremberg Duruşmaları yargı yordamına yapılan bir saldırıdır ve Eichmann duruşması engizisyonvari bir görünüm taşır, ama bundan yarım yüzyıl sonra Barbie duruşması gerçekleştiğinde durum o kadar gülünçtü ki ancak hınçla ilişkilendirilerek anlaşılabilirdi. 50 milyon dolara yapılması planlanan Birleşik Devletler Holokost Anma Müzesi'nin Washington'da inşa edilmesi başka nasıl açıklanabilir ki? Yahudi mimar, niyetinin "gizem, korku ve bir inanmazlık duygusu"nu harekete geçirmek olduğunu söyledi. Çünkü açıklık, umut ve idrak, hıncı ve böylelikle faizci seçkinlerin süregiden egemenliğini sona erdirecektir. Geriatrik duruşmalar ve Disneyland Dachau'lar elbette ki aklın ve aklıbaşındalığın ve faizin köleleştirici düzeneğinden kendini kurtarmış bir dünya yaratma yönündeki açık pozitif enerjinin kuvvetini sonsuza dek dizginleyemez.

Böylelikle ırkçı diyalektiğin kaldırılıp atılmasıyla, siyonizmi sarmalayan ayrıksı ve inandırıcılıktan yoksun ilahi onay öğretilerinin dünyanın sıkıntılarından sorumlu tutulmasının kabul edilir olmaktan çıkacağı sonucuna gönül rahatlığıyla varabiliriz. İsrail nasıl ki ulusal bir çerçeveyse, siyonizm de halka sunulacak politik bir çerçevedir yalnızca. Tanımlanmak ve sökülmek durumundaki esas önemli çerçeve, faizci para-akışı ve piyasa yönteminin örgülenmiş çerçevesidir.

Çağdaş olaylara ilişkin ırkçı-olmayan tarihsel yeniden değerlendirmelerimiz, ilk kez Fransız ve Amerikan Devrimlerinde tanımlanan devrimin en derin ideolojik kökenlerinin Kral'ın ritüel katliyle doruğa ulaşan bir süreç içerdiğini ortaya koyar. Hükümdarların döngüsel olarak tekrarlanagelen katlinin Hazar kültürünün başlıca uygulaması olduğunu ve Avrupa'ya ihraç ettikleri ve devrimin toplumsal diyalektiğin­ de bedenlendirdikleri şeyin bu olduğunu görürüz. Başarısı, Bourbon ve Romanoff monarklarının infazını ve İslam Hilafeti'yle birlikte Avrupa'nın neredeyse bütün monarşik yapılarının ortadan kalkmasını güvence altına alır. Dünyanın monetarist ulus-üstü haritasının çıkarılmasının gerçekleştiği nokta; sürecin kesinlikle adım adım gücüne ulaştığı unutulmaksızın, Bretton Woods Anlaşması'nın tarihi olarak belirlenebilir. Bernstein ve diğerleri, ulusal hükümetlerin kendi servetleri üzerindeki egemenliğini tümüyle ortadan kaldırarak dünya piyasalarının etkili bir şekilde yönetilmesini sağlayan ilk kaba dünya monetarist yöntemini burada yarattılar. O günden bugüne sistemde sürekli bir karmaşıklaşma ve yöntemde önemli yapısal değişimler ortaya çıktı. Önce, sıradan insanın cebindeki bozukluklara hükmeden, ama bir bütün olarak, bireysel satıcı ve alıcıların hareket eden parası üzerinde hükümranlık sağlayan bir bankacılık varlığının savaş-sonrası çoğalmasında ve daha sonra IMF, Dünya Bankası gibi süper-bankalar ve Paris Kulübü gibi kredi veren kulüplerin güçlenmesinde bu durum yaşandı. Günümüz ekonomi gazetelerinden biri Paris Kulübü'nün, kuşkusuz pek çok etkinliklerinden yalnızca biri olarak, Mısır hükümeti ve IMF arasında Mısır'a 18 aylığına 327 milyon dolar borç verilmesi yönünde yapılan bir anlaşmanın ertesinde, Mısır'ın borç geri ödemesini on yıllığına, beş yıl da mühlet dönemi olmak üzere uzatan bir yeniden-düzenlemeye gittiğini bildiriyor. Bu organizasyonların yöneticilerini iş başına getiren hangi seçim bölgesidir? Demokrasinin gücüne bakın! Elliler ve altmışlarda demokratik hükümete durmadan övgüler düzülmesi diye bir şey olmadığını belirtmek ilginç olacaktır. Gerçekte, demokratik sistemin monetarist sistem karşısındaki gücünü yitirdiği oranda kendini-öven propagandasını artırdığı söylenebilir. Bunun ışığında Mısır halkı, seçilmiş hükümet yoluyla ülkede olup bitenler üzerinde egemenliğe sahip olduğunu düşündüğünde aptal durumuna düşürülür ve politikacılar ortaya üçkağıtçı veya ahmak olarak çıkarlar.

Bir kez kendimizi hıncın tuzağından kurtardığımızda ve köleleştirici faizcileri hanidir korkutan güç dalgasını içimizde kabarttığımızda, bu uyanış edimiyle o anda zafere ulaşmışız demektir ve insan soyunun geleceği temin edilmiş ve hatta Yahudi bombasından bile kurtarılmış olacaktır, çünkü yumuşama politikası karşılıklı korkuya, denk güce sahip iki savunma sisteminin karşıdan karşıya yan gözle bakışmasına dayanmakta ve halklarından hiçbiri savaş istemediği halde öğretinin mantıksızlığından dolayı bunun kaçınılmazlığını bilmektedir.

Bir kez insanlar gerçek para kullanmaya var güçleriyle azmettiklerinde, gerçek güvene dayalı bir toplum inşa edeceklerdir. Kağıt paranın alt tarafı kağıt parçası olduğu görü­ lecek ve altın ve gümüş, toprakta gömülü olduğu yerden alınacak ve kullanıma sokulacaktır. Faizci-olmayan bir altın, gümüş ve mal serveti sisteminin doğasında, yapılması gereken eğitsel ve eleştirel bir inşa işi vardır ama bu, kuramsal "ekonomi"nin kuşağında yapılamaz, yalnızca pazar-yerinin dönüştürücü ve kuşatılmış kuşağında yapılabilir. Faizcilerin para-sistemi dışındaki ticari girişimlere, faizle feleği şaşmış kölelerin kendi kendini yıkıma uğratan diyalektiği olan terörizmin en vahşisi karşısında duyulandan daha büyük bir korkuyla bakılacaktır. Bizim savaşımız, terörizmin ötesindedir. Eylemimiz dünyayı dönüştürmek durumundadır.

Hıncın hile ve tuzaklarından paçamızı sonsuza dek kurtarabilmek için herhangi idealist bir ütopyacı projeye bel bağlamaksızın hareket etmeliyiz. Çünkü bu, özellikle, faizle köle­leştirilmiş soysuz kitlelerin diyalektik yaklaşımıdır. "Godot'yu Beklemek" borçlandırılmış kitle89-lerin Gulag dünyasının dinidir - ister Mesih'i, Mehdi'yi veya Mitra'yı bekliyor olsunlar, bu böyledir. Ütopyacılık, ertelenmiş şimdinin hazzıdır. İdealizm şu an hata yapmaktan duyulan korkudur. Bu ayak bağlarından kendimizi kurtarmış olarak, hatayla değil, güçlü yaratıcı niyet ve onun şimdi gerçekleştirilmesiyle ilgileniyoruz.

Şimdi, gerek duyduğumuzda kullanabileceğimiz dönüş­ türücü modele kabaca işaret edelim.

***   ***   ***

5

Başkalarını bekliyorum ben bu dağlarda; ve onlarsız bir adım atmam buradan; daha üstün kişileri, daha neşeli kişileri, beden ve ruhça levent yapılı kişileri bekliyorum ben: Gülen aslanlar gelmelidir:' (Nietzsche, Zerdüşt Böyle Diyordu)

Dünyanın, hıncın gereci olan diyalektik yöntemle nasıl felce uğradığını gözlemledik. Temelde, 1945 barışı köle sınıfının amansız ve korkunç intikamıyla sonuçlandı. Medya yoluyla, her türlü erkeklik ve soyluluk anlayışı barbarca diye dayatılıncaya ve reddedilinceye dek, zayıf ve çaresizin yüceltilmesi savaş-sonrası kuşaklara hakim oldu. Yumuşaklık politikası monetarist topluma ilişkin derin meselenin hiçbir zaman etkili bir eleştirel reddedişe maruz kalmamasını sağlar. Yeni insan tasarlanmış bir insansıdır; ceket omuzları, felsefesi gibi harap durumdadır. Hiç kimse için bir tehdit oluşturmaz, ama dünyayı hepten rehin bırakmıştır.

İnsanlığa yönelik ilk eldeki tehlike nükleer savaş riskidir ve Yahudi bombasının ürünü olan nükleer silah tam da hıncın silahlanmasıdır, çünkü korkakların silahıdır bu. Eğer çarpışma sırasında düşmanınızla yüz yüze gelmeye cesaret edemiyorsanız, o halde, ortadan kaldırmanın bir düğmeye basmakla neredeyse fantastik bir şekilde gerçekleştirilmesi biçilmiş kaftan olacaktır. Ve bu silahı Yahudiler icat ederken, onu atanlar Hıristiyanlar oldu - cezalandırıcı hahamlarla suçlu rahiplerin en üst noktada denkleşmesi. Ama nükleer senaryonun temel nedeni sahte-para'ya dayanan ekonomik sistemden başkası değildir. Eğer para gerçek olsaydı, akıl dışı bir şekilde şişirilmiş silah endüstrisini güçlendirmek için nükleer şantaja hiç gerek kalmayacaktı. Bu çağın trajedisi, doğası gereği yerle bir olması kaçınılmaz olduğundan akıl dışı olarak işlediğini söylemek durumunda olduğumuz para-sistemiyle, mantıksal olarak yapılanmış teknik çatkıya girmiş olmamızdır. Nükleer cephaneliğin değil, borç-sisteminin infilak etmesi yaşamsaldır. Bu bir tercihtir ve bir üçüncü yol yoktur.

Ama eğer nükleer senaryo, içerisinde bulunduğumuz tek kriz olsaydı; politikacıların, psikoloji şöyle dursun, tarihi hesaba katmayan caydırıcı öğretileriyle kitleleri yatıştırmada uğradıkları başarısızlığı ve savaşın da barışın da bu kişilerin ellerinde olmadığını bilmekliğimizi bir kenara bırakıp akılcı çözümlere gidebilirdik. İzan sahibi insanların dikkatini tetiği çeken parmaktan iyiden iyiye uzaklaştırabilecek belki daha ciddi bir saptırma "terörizm" olgusudur. Terörizm, kölelerinin ellerini, ahlaki adaleti kendine yok edilemez bir kalkan haline getirmiş olan bir düşmana en iyi tepkinin akıl dışı şiddet olduğu yolundaki kötümser kanıda birleştiren tepkici gayenin nihai sığınağıdır. Terörizm, hıncın en alt basamağıdır, Holokost Anma kültünde yanan mumu üzerinde gözyaşı döken Yahudi bankerinkinden de aşağıdadır.

Geriye baktığımızda otuzların Almanya Nasyonel Sosyalist Devletinin çağdaş insan tarafından teknolojik projeye katılabilecek bir Devlet yaratma yolundaki ilk temel girişimi olduğu görülebilir. Teknolojik bir projeydi bu. Dünya faiz kuvvetlerince acımasız ve zamansız bir sona sürüklenmiş olsa bile, bu projenin tarihsel olarak kayda değer bir başarı olduğu şu anda görülebilir. Faizciler, faizci yönteme ilk saldırıların gelecek için bir örüntü haline gelmemesine karar verdiler ve onları anakronistik olarak sundular. Bunda başarılı oldular ve Yeni Çağ gelmedi. Tam tersine dünya ellilerin korkunç karanlığına itildi, insanlığın şimdiye dek hiç görmediği ölçüde derin bir ruhani zillet ve uyuşmuşluk dönemiydi bu. İnsanların dikkatlerini çelmek için gösteriş, göz kamaştırıcılık ve plastik servet sunuldu. İnsanlara, her şey için izin olduğu söylendi ve gerçekten de durum buydu. Modern dünyaya doğru yol alındıkça eski Hıristiyan kültürünün baskıcı kalıntılarının artık silinip süpürülebileceği söylendi ve nitekim öyle de oldu. Hollywood-TV bütün bir dünya çapında toplumsal töreleri tanımladı ve yönlendirdi. Freud, Adler'e "Farkında değiller -onlara vebayı getiriyoruz!" diyordu New York limanına doğru yol alırlarken. Freud, Nazilerin Kara Listesi'nde bir numaradaydı. Elli yıl sonra, Amerikalı psiko-analistler tecavüzün yasal yeniden-tanımının "gecikmiş ensestcil cinsel saldırganlık" biçiminde yapılmasını önereceklerdi - böylece, bütün toplumun ahlaki görüşünün yeniden-yapılanmasıyla, kadınlara yönelik bu şiddet edimine artık bir cürüm olarak değil acıyacağımız bir hastalık olarak bakmak durumunda kalacaktık.

Yüzyıla gerisingeri baktığımızda, büyük bir dehaya sahip kimselerin neler olup bittiğinin çok iyi farkında olduklarını görüyoruz; oysa şimdi, hemen hiç kimse bir şeyler olup bittiğinin farkında değil - TV tarihine inanıyorlar ve hümanizm-olarak-hınç kafalarına tümüyle kazınmış durumda. Ezra Pound, bütün bir dünyaya bulaşmış keyifsizliğin kökeninin hiçbir değeri olmayan kağıt para olduğunu beyan eden görüm gücüne sahip bir şair olmanın bedelini korkunç bir şekilde ödedi ve acımasızca cezalandırıldı. Kınandı, aşağılandı, İtalya kışında gündüzleri kavrulup, geceleri donduğu bir maymun kafesine kilitlendi. Bir hayvan gibi hapsedildiğinde Sofokles'in bir oyununu eski Yunancadan ve Konfüçyus'tan Seçmeler'i Çinceden çevirdi ve bunların yanı sıra ünlü Pisa Kantoları'nı kaleme aldı. Bir hain olarak yargılanmak üzere Birleşik Devletler'e getirildi. Kendini savunmaya hazır olduğunu gördüklerinde deli olduğunu öne sürerek bir akıl hastanesine kapattılar - psikiyatristi işte yine cezalandırıcı rahip olarak görüyoruz! Antik Günışığının Kronolojisi adlı on dört ciltlik anıtsal romanı Adolf Hitler'e ithaf etmiş olan Henry Williamson, ithafını geri almaya zorlandı, ama metin dikkatli bir şekilde okunduğunda; kırklı yıllarda, savaşın gösterildiği gibi olmadığına ve yeni kuvvetlerin olayları yönettiğine ilişkin ne denli derin bir uyanıklığın var olduğu görülür. Zamanımızın felsefecilerinden ve büyük Avrupa geleneğinin devlerinden biri olan Heidegger yargılandı, akademik görevinden uzaklaştırıldı, kamuya açık öğretim yapması ve konuşması yasaklandı, yakından izlendi ve sonradan Nasyonel Sosyalist Parti'yle olan ilişkilerinden dolayı suçlandı ve hakarete uğradı. Neo-marxistlerin Frankfurt Okulu hıncın savaş-sonrası efendileriydi. Adorno Wagner'in müziğini aşağıladı - bestecinin evrensel çekiciliğini hiçbir şekilde azaltamayan bir edimdi bu. Öte yandan Hei­ degger'in bizatihi öğrencisi olan Marcuse, düşüncelerini felsefi söyleme yükseltebilmekten aciz olarak, Heidegger'i Avrupa'nın yeni efendileri önünde diz çökmeye ve barbarlığı utanmazca desteklemekten vazgeçmeye çağırma yolunu seçti. Nietzsche'yi yaşayan herkesten daha iyi bilen Heidegger hınç diyalektiğinin ve Hazar antropolojisinin gözde rolüne, yani günah keçiliğine soyunmadı ve saldırılardan uzak kaldı, elbette ki kibir olarak kınanan soylu bir davranıştı bu. Soyluluğun ayırdına ancak soylu olanlar varabilir.

Faizcilerin savaş sonrasında yarattıkları edilgen tüketicilik ve sahte-para dünyasında, piyasa kuvvetleri yavaş yavaş kamusal veya kişisel değerlerin yerine geçti. Sonuçta her şeyin bir fiyatı vardı, fiyat sürekli yükseliyordu ve gerçek değer romantik bir kavram ve neticede bir nevroz haline geldi. Eğer bir kimse kafasından politik bir düşünce geçiriyorduysa bu ya güçten yoksundu ya da münasebetsizdi. Eğer bir kimse felsefi olarak düşünmeye çalışıyorduysa bu yalnızca ya yapılar ya da sözcükler hakkında olabilirdi. Eğer bir kimse yaşamın niteliğini yükseltmeye çalışıyorduysa, bunun hiçbir toplumsal etkide bulunmaması sağlanmak durumundaydı. Kafa yor, ama değiştirme. Sonuçta aptallardan başka hiç kimse demokrasinin politik çerçevesinin halkı gerçekten temsil ettiğine ilişkin en ufak bir inanç taşımıyor. Sonuçta, görünüşte buyuranların gerçekte buyuranlar olmadığını biliyor. Sonuçta zenginler bile köledir. Sahra'nın göbeğinde göçebe Tuaregler vize olmaksızın 20 kilometreden fazla gidemezken Yahudi kapitalist pasaport olmaksızın komünist Rusya'ya ve oradan New York'a uçar. Yeni seçkinler dünya onların adlarını bilmeksizin dünyanın efendileridir. Yeni köleler ise dünyada­ ki kitlelerdir ve seçkinler hepsinin adlarını bilir.

Bu karanlık, yenilmiş Avrupa'da Martin Heidegger, yaşamının son yıllarını karısıyla birlikte, olabilecek en yalın biçimde Kara Ormanlardaki küçük bir kulübede; çağın bunalımı üzerine, zaman ve ölümün doğası üzerine, Varlık ve varlıkların Varlık'ı üzerine derinlemesine kafa yorarak geçirdi. Düşünüşüne hükmeden kayda değer ve esasen basit sözlükçe içerisindeki bir sözcük onu ve onun beşeri değerlere bakışını en iyi şekilde tanımlar - otantik (eigentlich). Eğer kültürümüzün ve toplumsal alış-verişimizin otantikliğini ihya etmek durumundaysak, bunu yapmak için de parasal alış-verişimizin otantikliğini ihya etmek zorundaysak, o halde, insanlara, bu işlere odaklanmamızı sağlayacak temel bir görüş sunmamız son derece önemlidir ve böylelikle güçlü eylem ve köktenci etkide bulunabiliriz ve bunun için de altta-yatan felsefi görüşümüzün otantiklik üzerine temellenmesi gerekir.

Heidegger'in 1927'de oldukça genç bir yaşta yazmış olduğu başyapıtı, Sein und Zeit, felsefe sahnesinde sivrildi ve sonraki Nietzsche kitabıyla birlikte Batı düşüncesine egemen oldu. Hem kendisine savaş sonrasında eziyet edilmesinden dolayı, hem de dikkatin başka yöne saptırılmasına yönelik propagandacı buyrultular nedeniyle yalnızca şimdi ve yavaşça, felsefi topluluk veya ondan geri kalan içerisinde, başlıca fikirleri hakkında ilk ciddi değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Felsefecinin çalışmaları, kendisinin de işaret ettiği gibi, felsefi söylem sahnesi dışında da kullanışlı ve aydınlatıcı olabilmelidir ve aynı zamanda da kendi kendine konuşmamalı ama tersine, onu bizatihi kendilerinin görebilecekleri şey "yoluyla" görebilecek ötekiler için ulaşılabilir olmalıdır.

Heideggerci çerçeve doğrudan doğruya politik kuşağa uygulanabilir. Bu çerçeve, onu hınç ruhbanlığı denetimini öngören Freudcu tezde kapsamak isteyen psikiyatrist tarafından başarısız bir şekilde "ele geçirilmiş" olmakla birlikte, Heidegger'in insan modeli, üzerine derin bir psikoloji oturtulmayı beklemektedir, ama Gide'in Freudcu analizi yadsıyıcı terimlerini kullanırsak "bebekler ve kafadan sakatlar" için bir terapi niteliğinde değil ama tersine güçlü olanlar için yeni bir tür dönüştürücü psikolojidir bu, böylece seçkinler bilinç sahibi oldukları bu noktanın ötesine geçerek bir diğer insan modeline doğru açılabilirler.

Heidegger'in çalışması, insanın, yeni doğmakta olan bir teknolojik bütünsel süreç içerisindeki varlığının doğasını incelemede can alıcı bir arka plan sağlamış durumdadır - bu meseleyi ilk kavrayan kişi olduğu gibi, insanın "mekanize olmasının" veya bu teknolojik süreç içerisinde tek unsura indirgenmesinin Batı düşüncesindeki, felsefeyi Descartes'tan Kant'a yiyip bitiren süregiden parçalanmadan kaynaklandığını fark eden tek kişidir aynı zamanda da. Batı düşüncesinin tarihsel mirasını saygı ve şevkle kucaklarken, bu krizin ötesini görebiliyordu, öyle ki gerisingeri pre-Sokratikler'e, uygarlığımızın ilk düşünürlerine giderken, aynı zamanda da eğer kazanılabilecekse geleceğe uzanan yolu işaret ediyordu.

"Piyasa kuvvetleri"ne boyun eğen teknik sürecin insanı anlam veya derinlikten yoksun yitik bir yaratığa indirgediği, can alıcı boyutlarından birini iletişimin oluşturduğu teknolojik projeyle birlenmiş bir toplumda, bir dünya-toplumunda bulduk kendimizi. Heidegger'in sözleriyle, ''Jeder ist der ande­ re und Keiner er selbst'' Herkes ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir. Aynı şekilde, ikinci-dünya-savaşı-sonrası ulus devleti yeni monetarist seçkinlerin pragmatizmince tanımlandı, böylelikle insanları, ekserisi akıl dışı ve antropolojik olarak kabul edilemez olan "uluslar"a böldüler. Bir ulus olan Basklıların egemenliği esirgendi, çünkü onlara egemenliklerinin verilmesi Çekoslovakya, Hindistan, İsrail, Suriye, Irak ve sairenin temel akıl dışılığını açığa vuracaktı. Aynı nedenle, bu, yalnızca Basklıların devlet olmaklıklarının mütemadiyen esirgenmesini değil, birkaçını sayarsak, Sihlerin, İrlandalıların, Filistinlilerin, Tibetlilerin, Navahoların, Kürtlerin ve Almanların devlet olmaklıklarının da esirgenmesini imler. Eğer devletler coğrafya, kültür, dil, ırk ve saireden oluşan akılcı faktörlere dayalı bir kültürel kimliği yeniden oluşturmak durumundalarsa, insanlığın geleceğine ilişkin amaçlarımızdan biri de dünya haritasının baştan sona yeniden çizilmesi olacaktır. Anayasacılık bilimsel devlet-olmaklığın düşmanıdır.

Ama politik sahnenin yeniden biçimlendirilmesiyle karşı-karşıya kalmadan önce modern insanın görüşünde ne olduğuna daha bir derinlemesine bakmalıyız. Bir yanda Heidegger modernitenin kutupsallıklarından birinin öznelliğin kutsallaştırılması olduğunu, böylelikle homo sapiens türünün her durumda, içselliği ve gerçekliğe tepkisi en üst düzeyde önem taşıyan bu yüceltilmiş yaratık, yani insan haline geldiğini ve öte yanda insan da dahil olmak üzere dünyada­ ki her şeyi maddi dünya programına hizmet koşuluna indirgeyen bilimsel projenin analitik süreçleri yoluyla dünyanın nesnelleştirildiğini belirtir. Böylelikle insan, doğayı, kendini yüce öznelliği içerisinde özgür kılmak için kullanır ve bir de bakar ki, doğanın denetim altına alınması için gereken nesnelleştirmeyle kendini köleleştirmiştir.

Heidegger için, teknolojinin ellerimizde edilgen bir alet olduğu düşüncesi tahammül edilemez bir bönlüktür ve teknolojinin doğasına ilişkin tehlikeli bir kavrayışsızlıktır. Teknoloji, kendi kendine işleyen ve insana gereksinmeyen bir iç mantığa ve dinamiğe sahiptir. Kendi kendinin varoluş amacı haline gelir. Böylelikle, öznelliğin efendiliği, yani insan; görünüşte edilgen olan teknoloji tarafından köleleştirilmiş hale gelir. Anlamlı bir şekilde Heidegger doğayı teknolojikleştirme dürtüsünün insanın dünyada evsiz olma duygusundan kaynaklandığı ve böylelikle doğayı ehlileştirme yönündeki teknolojik projenin bu yuvayı sağlamak durumunda olduğu gözleminde bulunur. Sonunda insan her yeri evi kılar ama sonra kendini evinde hissettiği hiçbir yer bulamaz. Kültüre bugün egemen olan Hazar devletsizlik ve dolanıp durma antropolojisinin egemenliği bu temada merkeziliğini bulur. Pekin, Denver gibidir ve Denver'ın da Paris'ten pek bir far­ kı yoktur. Bir tarihe özgü olan mobilya şimdi "uluslararası"- dır, otelin içerisini ve evi dünyanın her yanında özdeş kılar.

Böylelikle yeryüzünü ehlileştirmiş olmakla insan kendini öncekinden daha yabancılaşmış hisseder ve geleneksel kültür "farklılıkları"nın süreç içerisinde yıkıma uğratılmış olduğunu görür. Geçmişi nesnelleştirmenin fonksiyonu olan tarih, süregiden dünya denetim sistemine yönelik hiçbir eleştiriye tahammül edemeyen bir görüş resmetmiştir. Bu anlamda polemikçi ve savunmacı hale gelmekte ve böylelikle ideolojiye dönüşmektedir. İdeolojiye gelince, o da her ger­ çek felsefi söylemi, politik yenilenmeyi veya sanatsal görümü yok etmektedir. İdeoloji toplumsal yaşama propaganda, medya ve kişiler yoluyla hükmeder. Sonuçta, bütün toplumsal ve bilimsel süreçlerin nesnelleştirilmesi yoluyla köleleştirilmiş öznel insan türünün dünya egemenliği için mücadelesi, kendisini ancak dünya savaşlarıyla ifade edebilecek ideolojik zıtlaşmayla sonuçlanır. Bu, nükleer felaketi değil ama bizatihi barışı en büyük tehlike kılar. Nükleer imhanın karşıtları olarak barış ve ilerleme, katlanılmaz "soğuk savaş" ve korku psikozu haline gelir. İçerisine gömülü yaşadığımız kasvetli senaryonun imlediği şey, refah elde etmenin, buyurucu teknolojinin korkunç ve boş nihilizmine ulaşılması demeye gelmesidir. Eğer insan yeryüzünü (humus) yok ederse, o halde bizatihi insanı (humanus) yok eder.

Çağa egemen olan üç güçlü ve tehditkar ideoloji vardır: Amerikancılık, Komünizm ve Nazizm. İlki, ideolojisi olarak liberalizm ve demokraside ısrar etmez, bu terimlerin hiçbir anlamı yoktur, ama tersine ideolojisi, Batı uygarlığının (Avrupa'nın) bütün beşeri çalışmalarını matematiksel fiziğin yöntemi altında toplayan mantıksal emprisizmdir. Bunun sonucu olarak psikoloji ve sosyoloji, insanı özgürleştirmek şöyle dursun, liberal özgürlük dilini ve ideolojisini kullanırken, onu yapısal olarak teknolojik projeye gömer. Komünizm'e gelince, o da Amerikancılık gibi bir öznelliktir. Yapısalcılık yaşama hükmeder ve teknolojik programın arılaştırılması nihai anlam kazanır. Her ikisi de bundan dolayı, teknolojinin nihilizminin güçlendirilmiş kuvvetinin tuzağına düşmüştür.

Bizatihi bir devrim olan Nazizm, önceden belirttiğimiz gibi, teknolojik alanın egemenliğini kırmayı denedi ve bunda da başarılı oldu. Burada, çözüm olarak, öznel kendini Führer Prensibi'ne ve dolayısıyla da güç istemine teslim etmiştir. İşe bakın ki, önder tarafından ırk bir kez bedenlendirildiğinde, geriye, otorite alanının genişlemesiyle, hakimiyetini maddi düzen üzerine doğru genişletmesi kalıyordu. Ama Nazilerin acımasızlığı, bu kaçınılmazken, öğretideki çatlak değildir - bu acımasızlık, başarılı teknolojik ve nesnel sistemler denetiminin beraberinde kaçınılmaz olarak getirdiği insanın köleleştirilmesine bir hal çaresi bulmadaki başarısızlıkta yatar.

Yahudilerin acı çekişinin marazi bir şekilde abartılması ve tekrarlanmasıyla anti-Nazizm kültünü sürdürme ihtiyacı, siyonist hırsa ilişkin bir zaruret olmayı aşar, "ideolojik dünya-görüşü"yle çözümlenemeyeceğini görmekten bizi alıkoyduğu için halihazırdaki egemen kültür açısından buna gerek duyulmaktadır.

Böylelikle Heidegger'in görüşünde, doğa karşısında efendilik yoluyla özgürlüğü ve bilimin sağladığı bilgiyi hedefleyen modernite, ne var ki nihilizmle, dünya teknoloji sistemi ve savaşla yolun sonuna gelme korkusuyla sonuçlanmıştır. Yeni bir duruma açılmak için Heidegger, düşünce dinamiğimizin derinlerine gider ve metafiziği ve bizatihi düşünmeyi sorgular. Ona göre, metafiziği reddetmek yeterli değildir ama tersine onun özünü oluşturan şeyin karşısına çıkmamız ve böylece onun insan üzerindeki yıkıcı gücünden kendimizi özgür kılmamız gerekir. Bunu yapmak için Heidegger, yaşamı boyunca, proje-yönelimli bir varlık olarak insanın (Dasein) ve bizatihi Varlık'ın doğası üzerine bir söylemle ilgilenmiştir.

Eğer büyük düşünür doğru anlaşılacak olursa, Dasein'ın projesini korumak ve işe bakın ki, bizi bu dar vakte getirmiş olan (veya en nihayetinde kavranması gerektiği gibi, çözebilelim diye bizi bu açmaza Varlık'ın kendisi getirmiştir ve isteği özgürleşmemiz yönündedir) büyük Batı geleneğini korumak için bizatihi Batı'yla mücadele etmenin zamanı gelmiş görünmektedir.

Baş başa bırakıldığımız bu dünyada Heideggerci görüm ve düşünüşten istifade etmek için karşı karşıya gelmemiz gereken güçlü ve özgürleştirici iki kavram vardır. Birisi dünya bölgesinde, yani teknolojik projenin işlemsel kuşağındadır ve diğeri insanın kendisindedir.


Teknolojinin kötü işleyişi ve yıkıcı nitelikteki uyutucu etkisine karşı hâlâ yapılması gereken şeyin, teknolojinin kendini mutlaklaştırma ve böylelikle beşeri projeyi yıkıma uğratma yönündeki hareketini etkisizleştirmede bize umut ve açıklık verecek bir eleştiri olduğunu söyleyebiliriz. Heidegger'in kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde gösterdiği gibi, teknoloji bizatihi kendini-akılsallaştıran mantıksal bir program bütünselliği iken, (bir alet değildir, işte bu nedenle Üçüncü Dünya ona sahip olamamakla ve onun-olmadığı-şeyi istemekle köleleştirilmiş olarak kalır) kendisine, ne var ki, kendi içerisindeki bir harekete geçirici kuvvet yoluyla hükmedildiğini görüyoruz ve bu harekete geçirici kuvvet matematiksel olarak mantıksal ve manipüle edilebilir olmakla birlikte, aslına bakılırsa tümüyle akıl dışıdır. Elbette moneter sisteme ve onun piyasa süreçlerine işaret ediyoruz (borsalar, yaratılmış servet-olmayan paralar -kağıt para ve kredi imkanları­ ve kâr elde etmenin faiz yöntemi). İşte bu ve yalnızca bu, bütün bir teknolojik sistemi çalışamaz, Frankeştaynvari ve en üst düzeyde kendi kuyusunu kazıyor kılar. Savaş-korkusu senaryosuna duyulan ihtiyaç, savunma diyalektiği ve güvenlik miti sayesinde hükümetlerce müdahale edilmeme güvencesine sahip tek piyasa etkinliği olan silah endüstrisini güçlendirme gereksiniminden başka bir şey değildir. Şimdikinden daha fazlasını besleyebilecek bir dünyada Afrika'daki açlığı yaratan dehşet verici akıl dışılık, bununla da kalmayıp, krizle; yeni kuşağa tüketimci gücünü daha bir dayatmak için kendini göstermeye ve itibara gereksinen ve aynı zamanda yeni kuşağı Afrika'daki açlığın nedeni üzerinde bir an olsun düşünmekten alıkoyan rock müzik endüstrisi yoluyla global olarak acıma duygusu uyandırarak ilgilenmektedir.


Heidegger'in ısrarla öne sürdüğü bir diğer unsur, insanın ölümlülüğün ve ölümlülüğü kabullenmenin ve sükunetin anlamına ve derin uyanıklığına sahip olması gerektiğidir ve Dasein, (Varlık'ın), düşünülemeyen, ne de kaçılamayan ve aydınlatan Varlık'ın gerçekliğiyle yüz yüze geldiğinde bu, keyife dönüşür. Bu deneyimi ne toplumsal ne de kişisel olarak Hıristiyan geleneği içerisine oturtmayı reddetmesi, Hıristiyanlığın sahte tanrıbiliminin ve tuhaf ayinlerinin ve sairesinin sinsi doğası konusunda Nietzsche'ye katılmasından değildir yalnızca, ama bizatihi Varlık'ın Batı için yeni bir yazgıya sahip olduğuna kanaat getirmiş olmasındandır. Ve hatta tıpkı Nietzsche'nin esinleyici bir şekilde Zerdüşt'te yaptığı gibi, bunu bulmak için öteye bakmamız gerekmeyebileceği ama bunun zaten burada bizi beklemekte olabileceği yolunda ipucu vermiştir. Bizim kanaatimize göre, Heideggerci gereği karşılayan tek model İslam'dır. Ve Heidegger'in Varlık'ın kendisine ilişkin derinlemesine düşünceleri Allah hakkında söylenebilecek şeylerin saf ve doğru bir şekilde resmedilmesinden başka bir şey değildir.


İslam demekle, sakın ola ki, bugün doğuda var olan çökmüş Hindu putperestliği veya dönüştürücü ve destansı bir yolu cinsel yönden günahkarlık duygusuna gömülü, dayatılmış, hahamların bile düşlediğinden daha kötü bir hınca doğru döndürmüş olan çağdaş mollaların ve ulemanın anti-entellektüel dar kafalılığını kastettiğimiz düşünülmemelidir. Ne de, kasırgayla yüz yüze olan şu çerden çöpten barakayı yani, Kuzey Afrika'da öğretilen ve Batı'nın şimdi düzeltmemiz gereken düalizminin haramzadesi olan modernist İslam'ı kastediyor olmamız mümkündür. Onların İslam versiyonu (böyle denir ama hiçbir yerde öyle değildir) Batı'nın kabul edebileceği şekilde biçimlenmiştir ve herhangi bir ciddi düşünür tarafından derin bir şekilde üzerine kafa yorulmamıştır, hiçbir zaman teknolojik projeye ve faizin kaldırılması ve gerçek tedavüle dönülmesi gereğine ilişkin günümüzün can alıcı meselelerine ilişmez.


İslam, Medine'de ortaya konmuş olan özgün modeli içerisinde, ilkel olmak şöyle dursun, bir iletişim teknolojisinde global ölçekte kullanılabilir görünen, büyük incelmişlik ve yöntem kesinliğine sahip alım-satımsal bir ekonomi önerir. İslam, Kur'anı modeli içerisinde insana, Sein'ın (Varlık’ın) kendisiyle içli-dışlı yakınlık içerisinde olan Dasein'a (Varoluş’a) ilişkin bir görüş ve kendisinden hareketle, nihayet kendi kuyusunu kazmayan bir türce hükmedilen bir bilimle uyumlu yeni bir toplum yaratabileceğimiz bir temel sunar.


Yapılması gerekiyor olarak duran iş, yeni insanın yaratılmasıdır ve bu, halihazırdaki demokrasi ve sosyalizm köleliğinin kaldırılıp atılması ve Nazizme yönelik bir arzunun kesilip atılması yönündeki toplumsal dönüşüm dışında mümkün değildir. Nazilerin hatası, faize karşı olmalarına rağmen, geleceğin olanaklı kılınması için ne tür bir insan oluşturulması gerektiğini anlamamalarındadır. Sığınakta, üçüncü Reich'ın son günlerinde, Adolf Hitler Ring ideolojisine bağlılığı içerisinde, yaverine kendisinin ve karısının cesedinin ortadan kaldırılmasına ilişkin sıkı sıkıya talimatlar verdi. Yüreği burkulan yaveri şöyle sordu: "Ama eğer ölürsen, kim için savaşılacak?" Führer cevapladı: "Gelmekte olan İnsan için!"


Richard Wagner, "Toplu Eserleri"nin ikinci cildinde yer alan "Efsaneye Göre Dünya Tarihi" adlı denemesinde, Hıristiyan efsanesindeki Kutsal Kase'nin antik Nibelungen Hazinesi'nin mitik dönüşümünden başka bir şey olmadığını yazar. Ona gelince, o da Doğu'dan geldi. Wagner bu antik efsanenin kökeni hakkında uzun uzadıya düşünür. Hıristiyanların Kase'ye dönüştürdükleri şey, özgün hikayede, gökten düşen bir taştı. Antik taş elbette ki Mekke'deki Kabe'nin Kara Taşıdır. Ve bu taş Kabe'nin, yani, insanlık tarafından insan­ biçimsel bir tanrı olmayan saf Varlık için, Sein için inşa edilmiş ilk Ev'in köşe taşına yerleştirildiğinde Ademi başlangıçla İbrahimi öğreti arasında bağlantı sağladı. Yazgısı, nihai biçimini almış en eski din olarak İslam'ın mesajını insanlığa getiren kişi tarafından yerine oturtulmaktı. Ama taşa tapınılıyor değil, tıpkı kan kurban etmekle yatıştırma olmadığı gibi. Rahiplik ruhbanı olduğu için kaldırılmıştır, herkes bir başına kendi benliği önünde durur, kendi Dasein'ı bizatihi Sein'ın karşısında durur. Tıpkı büyük üstad Heidegger'in, Nietzsche'nin öteyi görmeye yönelik kahramansı mücadelesiyle uzun diyaloğunu sona erdiren nihai sözlerinde dediği gibi:


Varlık en boş olandır ve aynı zamanda çokluktur ve bundan, bilinen ve yaşantılanan veya bilinmeyen ve henüz yaşantılanmamış olan bütün varlıklar, her biri kendi bireysel Varlık'ının temel biçimine sahip olarak bahşedilmişlerdir.


Varlık en evrensel olandır, her varlıkta karşılaşılır ve bundan dolayı en ortak olandır: her farkı yitirmiştir veya hiçbir zaman sahip olmamıştır. Aynı zamanda, Varlık en tikel olandır, O'nun biricikliğine herhangi bir varlık tarafından ulaşılamaz. Biçimleri ne ölçüde değişkenlik gösterirse göstersin, göze çarpabilecek her varlığın üzerinde ve karşısında her zaman için tıpkı onun gibi bir diğeri, yani bir diğer varlık bulunur. Ama Varlık'ın dengi ve benzeri yoktur.


Varlık kendisini bize rastlantısal olamayacak olan bir karşıtlar değişkeni içerisinde açığa vurur, çünkü bunların yalnızca alt alta sıralanması bile içsel bağıntılarına işaret eder: Varlık hem tümüyle boştur hem de en çok olandır, en evrenseldir ve en biriciktir, en akledilebilirdir ve her kavrama en direşken olandır, en kılgın olandır ve bununla birlikte gelecektedir, en istinad edilebilir ve en uçurumsal olandır, en unutulmuş olan ve en hatırlayan­ dır, en sözü edilmiş ve en sessiz olandır.”


İşte Martin Heidegger. İslam'ın Tevhid dediği şeydir bu

İslam, son vahyedilmiş din olarak, geçmişe değil geleceğe dönüktür. Herhangi bir meta-tarih inancı içermez, temelleri tarihseldir ve sahih bir şekilde kaydedilmiştir. Nihai temeli Kur'an'dır ve vahyedilmiş bir metin olarak çok iyi bilinen ayırt edici yönü, özgün olarak gönderilmiş olan neyse onun harfi harfine aynısı olduğunun teyit edilmesidir ve bu anlamda Hıristiyanların (çoğu muvahhid dört yüz taneden rastgele seçilmiş dört teslisçi İncilden oluşan) Yeni Ahit'inden veya Hıristiyanlar'ın Vulgata'yı bir araya getirmelerinden sonra apar topar derlenip toplanmış ve hala hahamların denetimi altında olan Yahudi Torah'ının su götürür kalıntılarından tümüyle farklıdır. Bir Kurtarıcı veya Mesih beklemiyorlar. Din Kur'an'ın ve ruhani ibadetlerin beşincisinin, Arafat ve Kabe'nin bulunduğu yere yapılan Hacc'ın bütünlenme­ siyle tamamlanmıştır.


Bağlayıcı yükümlülükleri, Bir'den başka ilah olmadığına ve Muhammed'in, O'nun Elçisi olduğuna şehadet edilmesi, günde beş vakit namaz kılınması, her yıl Ramazan ayı boyunca oruç tutulması, her yıl zekat, yani servet vergisi verilmesi ve beşinci olarak da Mekke'ye Hacc'a gidilmesidir.


Müslümanlar topluluğu beşeri deneyimin merkezinde ve doruğunda durur. Tek bir vücud, tek bir ümmettirler. Birey olarak bakıldığında, birbirine kenetlenmiş iki el gibidirler. Çöldekinin çektiği acı, şehirdekince hissedilir. Hiç kimse ırk veya soyca üstün değildir, üstünlük ancak takvadadır. Müslümanlar, Müslümanların ellerinden ve dillerinden emindirler. Bu nedenle, onlarınki, tümden sapkınlığa düşebilecek bir topluluk değildir - çünkü birbirleri için birer hatırlatıcıdırlar.


Aslına bakılırsa, İslam'da tanrıbilim yoktur. Gereği yoktur bunun. Varlıklar'ın Varlığı, yani Allah'ın varlığı, Kur'an'da Kendisi tarafından tasvir edilmiştir. Daha derin bilgi, O'nun Adının ve Adlarının zikredilmesiyle elde edilir. Dünyanın ve varlıkların doğasının entellektüel olarak kavranması yolundaki araştırma, yani felsefe ve bilim serbest bir alandır; Müslümanlar, hangi biçimde olursa olsun bilgilenmeye yöneltilmiştir - ama her seferinde en büyük bilgi'nin O'na ilişkin bilgi olduğu hatırlatılmıştır. Dahası, basit insanın Birlik'i/Tevhid’i beyan etmesi yeterlidir. Bu kimse çapraşık düşünürden daha aydınlanmış bir konumda olabilir, ama bilgi sahibi olarak yapılan ibadet, bilgisizce yapılan ibadetten daha hayırlıdır. Böylelikle karşılıklı saygıya dayalı bir toplum, doğal davranış ve başkalarına ilgi gösterme sınırları içerisinde sürekli arındırılmak durumunda olan kişisel edep üzerine bina edilir.


İslam'ın öğretisine sımsıkı sarılıyor olmakla, bugün dünyayı yöneten görünüşteki çok güçlü yapılardaki Aşil'in topuğunu keşfediyoruz. Medine'de, servet ve ticaret örüntüsü temel ilkeleriyle ortaya konduğu ve bir ilksel sözleşmeler ve yöntemler modeliyle arındırıldığı için ve Medine'de ilk toplulukların zamanında olmuş olanlar bizim için her konuda bir temel olduğundan, bizim için geri kalan şey, bu değiş-tokuş sistemlerine gerisingeri gitmek ve faiz kıskacından kurtulmamız için bize gerekenleri uyarlamaktır - bu işe Alman ulusu şerefli bir şekilde girişmiş ama sonuca ulaşmada başarısız olmuştu.


Tevhid'in değişmez doğruluğunu beyan etmenin ve namazı yerleşik kılmanın yanı sıra iki madene (altın ve gümüşe) dayalı ticaretin ve doğrudan değiş-tokuş içerisinde mal ticaretinin faizci olmayan modeline göre ticaret sistemleri oluşturulmalıdır. Kağıt para, yasak olduğu beyan edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Gerçek-serveti servet-olmayan piyasa ekonomisine sokmanın pragmatik gücüyle, faizci kandırmacaların "kralın elbisesi" modelini tepetaklak edecek olan adil ve dürüst ticari işlemlerin ortaya konulması yoluyla yayılmadıkça, halihazırda dünyayı yıkıma sürüklemekte olan başarısız Yahudi-Hıristiyan hınç kültürünün yerini alacak herhangi bir İslam uygarlığı olamaz.


Bu, insan soyu için iyi bir haberdir. Bu dünyada ve Görünmez'de. Bu, Afrika için ve aynı zamanda da köleleştirilmiş Güney ve Orta Amerika kıtası için bir özgürlük ve yenilenme sözüdür. Avrupa uygarlığı için gelecek burada yatmaktadır. Bir kez daha, derin felsefi söylemi başlatılabilir - İbn Rüşd'ün katkıda bulunduğu ve Tevhid'in aydınlanmış izleyicilerinden çok hahamlara yakışan tanrıbilimsel oyunlar için Müslümanlar tarafından utanılası bir şekilde bir kenara bırakılmış bir söylemdir bu. Müslümanların bir diğer doğrudan ödevi de sinik kökenlerini şimdi biliyor olduğumuz mitik "insan hakları" öğretisini kesin bir şekilde reddetmek ve köleleştirilmiş ve hakları yadsınmış, Rusya ve Çin'deki Müslüman kardeşlerimize dönmektir. Ne var ki, basit bir şekilde hınç diyalektiğini benimseyemeyiz ve Müslüman haklarını Yahudi haklarının yerine koyamayız. Bu bizim yolumuz değil. Müslüman kardeş­ lerimizi Doğu'daki Yahudi denetimli faizci Rus İmparatorluğunu bırakmaya hazırlamak için mücadele etmeliyiz ve onların özgürlüğünü bir Müslüman gücü olarak ortaya çıkarmalıyız. Aynı şekilde, şimdi reddettikleri bir önderce Rusya'dan getirilen Yahudi hıncının dünya-kültü önünde öğreti­lerinin yarısı silinip gitmiş olan, Çin'deki aşağılanmış Müslümanlar için de mücadele etmeliyiz.


Bugünlerde yapıyor olduğumuz şey güç istemini ve bunun araçlarını Müslümanların eline geri vermektir. Batılı bir demokrasi veya yeni bir sosyalist devlet olma yolundaki sonsuz özlem bitti. Bu hedeflere trajik ve utanç verici sonuçlarla ulaşılmıştır. Müslümanlar hıncı kabul etmişler ve kendisini İslami olarak adlandıran ve gerçekte politik kimlik ve­ ya parasal temel yoluyla değil, bireysel kanaat ve kimlik yoluyla Müslüman olan her ülkede bunun kurbanı olmuşlardır.


İslam, kendi tanımı gereği bütün dünya için bir dindir ve bütün bir dünyada en hızlı büyüyen din durumundadır. İslam'ın denetim altında tutulduğu, işe yaramaz tartışmalara saptırıldığı ve düşmanlarının ellerinde tuttuğu dünya üniversite sistemince yeniden-tanımlandığı yolundaki savların doğru olmadığı görülmektedir. Terimlerde bir çelişki olan "İslami bankacılık"ın icat edilmesi yönünde çevrilen gösterişli dümen ve zorunlu Cihad öğretisinin yadsınması veya bunun yalnızca savunma için olduğunda ısrar edilmesiyle İslam'ın pasifist olarak yeniden-tanımlanması bir zaman için İslami uyanışı etkili bir şekilde felce uğratmış göründü. Daha ötesi, İslami hükümete denk olduğu yolunda yoğun propagandası yapılmış demokratik hükümet önerisi bütün ülkeleri aldatıcı ve kısır bir etkinliğe yöneltiyor göründü. Demokrasi bugün Yunan modeli değildir. Önce Hıristiyan Avrupa'nın ve sonra İslam Hilafeti'nin kaldırılmasındaki ilk aşama olarak çok zaman önce tasarlanmış devrimci hareket olan Amerikanizm'in Anayasal modelidir. Bunu bu aşamada benimsememiz gülünçtür. Bunu silip atmamız gerektiği gitgide daha bir muhtemeldir, biz ona ulaşmadan önce kendi çatırdayan moneter sistemi gibi kendi kendini yıkıma uğratmazsa tabii. Eğer Müslümanlar bu meseleler karşısında gözlerini açarlarsa ve canlılık/enerji ve kanaatle eylemde bulunur ve Müslümanların en ciddi düşmanları olan münafıkların silahı olan karşılıklı kara çalmayla saptırılmayacak olurlarsa hızla başarıya ulaşacaklardır. Eğer bunu yapmayacak olurlarsa Allah, hikmet ve güçle karşılık verecek bir diğer topluluk gönderecektir.


Ve O'nun her şeye gücü yeter.


                                                                       ***   ***   ***

Diğer Bölümlerden Alıntılar


Politikanın teatral sahnesi ve ulusal önderler, monarklar, devlet başkanları vesaire, yalnızca bugün dünya iktidarına ve servetine egemen olan gerçek yönetici seçkinlerden "ateşi uzaklaş­ tırmak" için oradadırlar. s. 40

Kölelerin efendilerini alaşağı ettiği doğrudur ve bu alaşağı edişle birlikte Antik Yunan olarak başlayan, sonra Romalı olan ve nihayet çağdaş zamanlarda Alman idealist burjuva uygarlığı biçiminde kendini gösteren Batı uygarlığının yaratılması süreci sona ermiş oldu. Köleler kazandı. Ama yeni bir kültürün efendileri olamadılar. Onların işlevi efendilerin yönetimini yıkmak ve eski efendilerin etkinliklerinin ortadan kalkmasını ve projelerinin sona ermesini sağlamaktı. Köleler yönetiyor· ama eski ve yüce bir projenin sona erdirilmesi konumundan yönetiyorlar, yoksa onun yerine daha iyi olanın geçirilmesi konumundan değil. Hayır, tersine, bugün yönetiyor olan köleler, önceki şeylerin hiçbirinin yeniden doğuşuna ve uyanışına hiçbir yerde izin vermeksizin, önceden ne varsa bütün bunları ticarileştirerek ve istismar ederek yönetiyorlar. s. 44


Dünyayı tehdit eden çok-ulusluluğun doğası değildir; dünyayı tehdit eden oluşturulmuş ulusal devlet yapılarına boyun eğmeyen şu sistemler dizisi ve aynı zamanda da daha karmaşık alış­ verişleri yönetmek anlamına gelen "uluslararası" kurumlar­dır. s. 45


Bilindiği gibi Almanlar, ortak bir devlet, kültür ve coğrafyaya sahip olarak kendilerini bir ulus halinde yeniden bir araya getirme girişiminde bulundukları ve daha ciddi olarak kültür ve dilin yitirilmesi olarak tanımladıkları, zengin yaşamlarını bütün yerel kimlikten yoksun bir tek biçimli örüntüye indirgemeye çalışan bir etkilenimi reddettikleri için geçen yüzyıl içerisinde en acımasız şekilde cezalandırılmışlardır. Bu nedenle yıkıma uğratıldılar. Yeni bir yaşam istemleri barbarlık olarak yeniden tanımlandı. s. 45


Eğer istatistiksel olarak bile bu insanların dünyanın köleleştirilmesi demek olan faize dayalı sistemin bilinçli uygulamasında dünya ölçeğinde şebeke kurmuş insanlar olduklarını ve bu uygulamanın uzun zamanlar boyunca tarihsel olarak onların elinde bulunduğunu görmüş olmasaydık, bu meselenin kendi içinde böylesi bir önemi olmazdı. Eğer bu geçmişteki eziyet yüzündense, bu eziyeti görmüş olmalarındaki neden araştırılmalıdır. Kendilerine saygı gösterilmesi konusunda ısrar eden ve belki de aşırı bir saygı gösterilen bir seçkinler grubuyken, niçin hâlâ faize dayalı öğretiyi sürdürdükleri ve bununla da kalmayıp onu bankacılık dünyasında, ticarette ve borsada ve en çok da para piyasalarına, dünyanın altın ve elmas borsalarına egemen olan denetim sistemlerinde ye­ ni ve katlanılmaz boyutlara tırmandırdıkları araştırılmalıdır.

Böylece çağdaş tarihsel manzarayı değerlendirirken yalnızca gerçekleri yeniden değerlendirmek değil ("Gerçekler yoktur, yalnızca yorumlar vardır!") ama dünya ikilemimizi yapıcı bir şekilde analiz etmemizi olanaksız kılan bir konuma düşüren bu can alıcı diyalektiklerden kaçınmak da önemlidir.

Kendi hümanizmimizi terk ettiğimizi imleyen tatsız öğretilere tutunuyor olarak veya günah keçileri arayan insanlığın paranoid bir bakışının kurbanları olarak yaftalanmayı inatla reddetmeliyiz. İşin doğrusu, ne o kadar aptal, ne de o kadar deliyiz.

Hayır. Kölenin; üstünlüklü insanı ve onun kültürünü alaşağı etme mekanizması olan diyalektik yöntemin kendisinin reddedilmesinde ısrar ediyoruz, hiçbir ülkeye değil ama yalnızca kendileri gibilere sadakat borcu olan tefeci baronlara para kazandırılmasının, bu tefecilerin dünya servetini açgözlü bir şekilde gasp etmelerinin reddedilmesinde, türün çaresiz tüketiciliğe zorlanmasının reddedilmesinde ısrar ediyoruz. Aynı nedenlerle, insanların bir grubunun çektiği eziyetin, eğer insan soyuna mensup olmayı kabul edeceklerse, diğerlerinin çektiği eziyetten bir şekilde niteliksel bir farklılığa sahip olarak tanımlanamayacağında ısrar ediyoruz. Özel bir durum yoktur.

**
Şimdi soyunun tükenmesinden korktuğumuz insan soyudur ve bu duruma gelinmesi kendi varlığını korumak amacıyla -bedeli ne olursa olsun- top­ yekun yıkım aracını icat etmiş olan ırk sayesinde olmuştur. ss. 47-48


***

Bir kez dünya ölçeğindeki borç mutlaklaştırıldığında geri kalan tek iş denetimin ele alınması ve bu denetimin kalıcı hale getirilmesidir, böylece para seçkinleri bütün bir dünyanın efendisi olacaktır. Böylesi bir dünyada artık geri kalan herkes kalıcı bir kaçınılmaz borç-içindelik içinde doğar ve ölür ve böylece insanlığın acı çeken bütün insan yığınlarının ideali olarak uzunca bir süre kafalarda yer etmiş Tek Dünya Hükümeti'ne itaatkâr hale gelir ve artık ellerinden alınmış olduğu için, yaşam veya gelecek karşısında hiçbir sorumluluğa sahip olmadıkları teminatıyla sonsuza dek güvenli bir şekilde acı çekebilirler. Nihai evcilleştirmeye başlanabilir ve geçmişin soruşturan, dövüşen, dönüştüren kahramanı, dünya barışı diye yeniden-adlandırılan süreğen köleliğin güvenli ve rahat koltuğundan seyredilen bir video efsanesi olacaktır.

Bu monetarist egemenliğin katediyor olduğu yolun yerel bağlılıktan tümüyle uzak, milliyetçi olmayan bir grup tarafından yönetilen birleştirici bir dünya devletine doğru olduğu anlaşılmalıdır ve medyanın, üniversitelerin ve kamusal diyaloğun bütünleşmiş pedagojik etkinliği yoluyla hem politik, hem de kültürel olarak eğitilegelmekte oldukları mitik diyalektik düşünüşten kendilerini bir kez kurtardıklarında, insanlar tarafından okunmaya hazır bekleyen işaretler orada duruyor olacaktır. Bu belirlenmişlik son derece derin olduğu ve insanlar meseleler karşısında neredeyse Pavlovcu bir tepki gösterdikleri için, vurgu bu yeniden-değerlendirmeyi yapacağımız derin felsefi temeller üzerine olmalıdır. İnsanlara, ne nükleer ne de parasal kaderlerini hiçbir şekilde denetleyemedikleri "demokratik" olarak tanımlanan bir dünya sunan bir tarihsel açmazla karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz. İnsanlar, politik kuramların hiçbir gerçek gücü olmadığına ilişkin muazzam bir kanıt işte önlerinde duruyorken, sunulan politik söyleme körcesine inanmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Amerikan Devlet Başkanları'nın suikaste kurban gitmeleri, görevden çekilmeleri, iftiraya uğramaları ne piyasa üzerinde ne de dünya sahnesinde hiçbir etkide bulunmamıştır. İki güç unsuru, ekonomi ve politika biri tersine çevrilmiş iki üçgen gibi eşit gerilim içinde bir arada dururlar, böylece tersine çevrilmiş olan diğeriyle simetrik kuvvet içerisinde kenetlenirken, politik dünya, topyekün denetim içerisinde yönetilen bir tek dünya sisteminin yaratılışı doğrultusundaki monetarist stratejilerden kitleleri uzaklaştırmak için göz önünde durma işini, bu yüksek risk taşıyan işi görev duygusuyla yerine getiren kukla bir dünyadır. ss. 50-52


Kaynak: Abdulkâdir El-Murâbıt - Gelmekte Olan İnsan İçin, (Diyalektiğin Sonu),  Çev. Ersin Balcı, Kopernik Yayınları, İstanbul, 1. Baskı, Mayıs 2017, ss. 27-32, 77-88, 89-107

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...