Saturday, 21 March 2020

Babil Kulesi - Nicholas Rescher

Babil Kulesi 


Herhangi bir felsefi sorgulamaya Kutsal Kitaptaki Babil Kulesi kıssası ile başlamak gayet yerindedir. 

Sonra ''Kendimize bir kent kuralım'' dediler. ''Göklere erişecek bir kule dikip nam salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.'' Rab, insanların yaptığı kent ile kuleyi görmek için aşağıya indi. ''Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar'' dedi. ''Gelin aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.'' Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı. (Yaratılış 11: 49)

Bu iyi bir başlangıç yeridir; çünkü felsefenin en çarpıcı olgularından birini, anlaşmazlığın gerçekliğini ve fikir birliğinin yokluğunu gözler önüne serer. Bu neden böyle olmalıdır ki?

Belki de neden farklı şeylerden bahseden ama aynı şeyden bahsettiklerini düşünen farklı filozofların varlığında, karşılıklı anlaşmazlıkta yatmaktadır, kim bilir? İngiliz filozof ve tarihçi R. G. Collingwood'un görüşleri bu yöndedir. Ona göre, birbiriyle uyumsuz felsefi konumları olan farklı filozoflar, farklı ve bağlantısız düşünce dünyalarında yaşamaktadır. Birbiriyle çatışan teorilerin yandaşları, kelimenin tam anlamıyla ''farklı bir dil konuşmaktadır'; bu yüzden biri ortaya bir iddia atıp öteki onun reddederken, gerçekte mesele ettikleri şey aynı değildir. Collingwood şöyle der: 

''Şayet daimi bir sorun. P olmuş olsaydı, ''Kant, Leibniz ve Berkeley P hakkında ne düşünüyordu'' diye sorabilirdik ve şayet bu soru yanıtlanabiliyorsa, o zaman ''Kant'ın, Leibniz'in ya da Berkeley'in P hakkındaki düşünceleri doğru muydu?'' sorusunu sorabilirdik. Ama daimi bir P sorunu olduğu düşünülen şey aslında bir sürü P1, P2, P3,...  geçici sorunudur... bunların tekil özgünlükleri, hepsini P kefesine koyan kişinin tarihsel miyopluğu yüzünden bulanıklaşmıştır.'' 

Bu görüşe felsefi anlaşmazlık birbirine anlamamaktan gelir: Farklı yerlerden ve zamanlardan düşünürler basitçe, farklı şeyleri tartışırlar; aynı meseleler hakkında görünüşteki fikir ayrılığı bu ayrılığa düşen kişilerin bir yanılsamasıdır.

Ne var ki Collingwood'un önermesi şeylerin gerçekliğiyle örtüşmemektedir. Filozoflar aynı meseleleri tartışmaktadır; Kant'ın ilgilendiği ahlaki yükümlülük meseleleri, bugün hala boğuştuğumuz meselelerle tıpatıp aynıdır. Spinoza'nın kafasını meşgul eden özgür irade sorunu, William James'in uğraştığı sorunun aynısıdır. Aslında, bizatihi Collingwood'un sözünü ettiği mesele -felsefi uyuşmazlık sorunu- Immanuel Kant'ın uzun yıllar önce üzerine kafa yorduğu ve ''felsefenin skandalı'' olarak adlandırdığı meseleden farklı değildir. 

Felsefe, demek oluyor ki, farklı değerlendirmelerin ve inanışların çatışması için bir savaş alanıdır. Ve felsefenin kavgalarını, farklı öncelikler ve farklı değerlerden doğan gerçek fikir ayrılıkları olarak görmek için yeteri kadar neden vardır. Bir çok kez görüldüğü üzere, bu görüş ayrılıkları dilsel anlaşmazlık olarak alınabilecek sahte yanılsamalar değil, kanıta dayalı düşüncelerin değerlendirilmesi ve yorumlanmasındaki, öncelik ve ağırlık bakımından farklılıklardır. Machiavelli uluslararası ilişkilerde ahlakının önemini reddederken, Kant bunun aksine ahlakın önemine vurgu yaptığında, onlar karşılıklı olarak anlaşılması imkansız koşullarda farklı meseleleri tartışmamıştır. Ortaçağın alimleri haklı olarak, tartışmayı tam anlamıyla, doğal bir felsefeye dökme süreci olarak görmüştür; çünkü felsefi konumlar içkin olarak tartışılabilir şeylerdir. Felsefi sorular neredeyse şaşmaz bir biçimde, çatışmalı ama bütünüyle anlaşılmaz olmayan alternatif yanıtları kabul eder. 

Felsefe biraz mühendisliğe benzetilebilir; ama burada materyallerle değil kavramlarla yapılan bir mühendislik faaliyeti söz konusudur. Günümüzde hava taşıtı yüz yıl önce olduğundan çok daha karmaşıktır. Otomobil de öyledir. Ve elbette felsefe de. Çünkü mühendislik alanında olduğu gibi felsefede de şu ya da bu sorunu çözmek için tasarlanmış her ''yenilik'' kendi başına farklı yeni sorunlar yaratır. Ve her iki alanda da mükemmelliğin erişilemez bir şey olduğu görülmüştür. Mevcut malzemeyle elimizden gelenin en iyisini yapmak zorundayız. Meselelere bulduğumuz çözümlerin hiçbiri sorunsuz değildir ve nerede karmaşıklık varsa orada fikir ayrılığı olacaktır. 

Peki fikir ayrılıkları yapıcı bir amaca hizmet eder mi? Kesinlikle edebilir; etmelidir de. Zira fikir ayrılığı, tartışan tarafların her biri açısından, inandırıcı nedenler bulma arayışı içinde bilgiyi genişletmek ve derinleştirmek için bir teşvik unsurudur. Mantıklı ve anlaşılır fikir ayrılıklarıyla uğraşmak, açıkçası araştırmayı dürtükleyen bir şeydir ve hepimizin en başta meylettiği, düşüncelerimizi tartışılmaz doğrularla özdeşleştirme yanılgısına düşmemizi engeller. 

Kaynak: Nicholas Rescher - 101 Anekdotta Felsefe Tarihinde Yolculuk, 18-21

Friday, 20 March 2020

Fil Hakkında ya da Dinî Sembolleştirmeyi Anlamayan, Din Hakkında Çok Az Şey Anlamış Olur - Peter L. Berger

Fil Hakkında ya da Dinî Sembolleştirmeyi Anlamayan, Din Hakkında Çok Az Şey Anlamış Olur.


Filler daima, insan hayalinde özel bir yere sahiptirler. Ve elbette; dev sürüngenlerin nesli tükendiğinden beri, fil yeryüzünün en büyük hayvanıdır. Filler insan zihninde iri boyutlarıyla, güçleri ile ve garip şekilleriyle kendilerine hayranlık yaratmışlardır. İlk defa Avrupa’da ortaya çıkmışlardır bildiğim kadarıyla, Hannibal savaş filleriyle Alp’lere tırmandığı zaman, terör Romalıların kalplerine korku salmakta ve bir dizi Latin kökenli dillerde “fil gibi” sıfatının bulunmasında payı olmaktaydı. Öyle görünüyor ki, Avrupalılar, bu hayvan hakkındaki hemen her şeye inanma­ya istekliydiler. 

Kuşkusuz Avrupa dışında, fillerin nadir bir istilacı olmaktan fazlası olduğu yerde, fil ile ilgili tasvirler çok daha fazla öne çıkmaktadır. Fil Afrika kültürlerinin çoğunda kutsal bir hayvandır. O günümüze kadar da Taylandlıların paltolarının kollarını şereflendiren bir figürdür. Tüm Güney ve Güneydoğu Asya’da Filler hakkında efsaneler ve mitler bulunmaktadır. Aynca Hindistan’da fil, kutsallardan biri ve en sevilenidir, Ganesh veya Ganesha, ikisi de Hindistan sanatında önemli ve yinelenen temalardandır.

Fillerin iriliği huşu uyandırıcıdır. Tüm iri şeyler gibi, o da aynı zamanda gülünçtür. Gerçekte, bizim İngilizcemizde, “enormity” (büyüklük) kelimesi hem dev boyutu hem de gülmeye ne­ den olacak acayipliği ima eder. Sırası gelmişken bir gözlemimi aktarayım, insan anatomisinin bir bölümünün şişerek iri bir boyuta ulaşması hastalığı için... “elephantiasis” (fil hastalığı) teriminin kullanılması bir tesadüf değildir. 

Fillerin iri vücudu, sıradan sosyal hayatın çeşitli büyüklüklerinde onların etkisinin artırmasında gülünç bir araç olarak vazife görmektedir. Mesela, reklam yapımcılarının büyüklüğü, anlamsız olmakla beraber, ürünü için herhangi bir iddia ortaya atmaya hazırlanan: bir Wolkswagen’de bir koltuğa dört fil nasıl sığar? Basit; ikisi öne, ikisi arkaya. Veya yaygın Kapitalist etiğin büyüklüğü, Hindistan’daki bir Amerikalı turistin fıkrasında olduğu gibi. Bir Hindistanlı ona bir fil satmaya çalışmaktadır, sözde 800 dolar üzerine büyük bir pazarlık yapılır. Amerikalı, New York City de yüksek bir binada on sekizinci katta ve iki odalı küçük bir apartman dairesinde yaşadığı gerekçesiyle satın almak istemez, Hindistanlı fiyatı aşağı çeker, 750 dolar, 700 dolar, 600 dolar, Amerikalı hala hayır demektedir. Sonunda “ah beyefendi, seni çok sıkı pazarlıkçı gördüm. Sana son teklifimi yapıyorum: iki fil 650 dolara. Ve Amerikalı cevap verir: “Ha şöyle!”

İyisimi izin verin asıl fil fıkrası olarak kaybolduğuna inandığım, Ramayana’nın sekizinci kitabında bulunan fıkrayı anlatayım size; Rama ve Sita arasındaki ölümsüz aşk macerası hakkındaki ünlü Hindu destanı. Bir fare bir fille karşılaşır. Fare erkektir, fil ise dişi. Filin keyfi yerindedir ve merhametli bir şekilde fareyi küçük görerek: “Merhaba küçük fare, ben ne kadar büyüksem, sen de o kadar küçüksün, bu çok gülünç bir durum. Senden hoşlandım küçük fare.” Fare bundan cesaretini alarak şöyle der: “Ey bayan fil, sen gerçekten çok hoşsun. İzin ver uzun yıllardır taşımakta olduğum bir arzumu sana bildireyim. Daima bir fil ile aşk yaşamak istedim. Bana izin verecek misin?” Fil kahkaha ile güler, hortumu ile arka ayaklarına vurur ve: “elbette, ilerle küçük fare.” Fil bir Hindistan cevizi ağacının altına uzanır ve fareye en iyiyi sağlayabilecek şekilde kendisini yerleştirir. Fare heyecanla eski arzusunu gerçekleştirmek için işe girişir. Fil ise tabii ki orada ne olduğunun pek farkına varamaz ve nihayet uykuya dalar. Fakat bir dakika veya bir dakikadan fazla bir süre sonra rüzgârın esintisi ağacı hareket ettirir. Ve bir Hindistan cevizi filin kafasına düşer. Fil uyanır ve “Ahh!” diye bağırır. Bunun üzerine fare endişeli bir sesle: Aman affedersin. Canını yaktım mı?” der.

Bütün bunlardan ne elde edebiliriz? Peki, Modern Batı Düşüncesinde tüm bu fil ile ilgili sembolizmi aydınlatacak olan merkezi bir gelenek vardır. O da tüm sembol sistemlerini, tüm beşeri durumun planlanması olarak anlamak geleneğidir. Ludwig Feuerbach, bu anlayışı klasik modele hamletmektedir. Fakat onun birçok çeşidi bulunmaktadır. Temel olgu, dünyanın anlamını telkin eden ve daha kesin olarak, insani hakikatlerin, gayr-ı beşeri hakikatlerin insani hakikatleri temsil etmesine (yani simgelemesine) meydan veren beşeri kabiliyettir. Bu yüzden, fil fıkralarımızın her birinde, fil şu veya bu insani hakikati temsil eder veya simgeler. Böyle bir insani gerçeklik, kolektif veya bireysel olabilir ve gülünç olanın sembolleri hem sosyal hem de psikolojik bağlantıların bir yansıması olarak başarıyla anlaşılmış olabilirler. 

Feuerbach, Marksistlerin yanı sıra Freudçuların da büyükbabasıdır. Onun temel anlayışına göre, insan gerçekte, sembol-yaratıcı olması ile muazzam bir gösterimcidir. Kendi bireysel ve toplumsal hayatını sembolik temsil terimleri ile düzenlemekten hoşnut olmayarak (kuşkusuz en temel olanı beşeri lisandır) insan, evrene kendi sembollerini yansıtmaktadır. Bu -sadece insanoğlunun evreni insanileştirdiğini söylemenin başka bir yoludur- veya daha eski bir terim kullanırsak insan kâinatı, antopomorfik açı­dan görmektir.

Fıkralar, kâinatı da dini de beşeri kılmaktadır. Feuerbach bunu açıkça anlamış ve o, son yüz elli yıldır filozoflara, psikologlara ve sosyal düşünürlere gündem sağlayan bir plan olarak, teolojiyi antropolojiye indirgeyen bir şekilde kendi planında bu anlayışı takip etmiştir. Muhtemelen Feuerbachçı indirgemenin, programı onaylasalar ya da reddetmeye çalışsalar da aynı dönem boyunca Hıristiyan özellikle de Protestan teologların temel teması olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Bu konuda hiç kimsenin şüphesi olmasın, her halükarda, mizah ve efsanevi filler insan zihninin ürünleridirler; onlar bizim fillerimizdirler. Biz onlar üzerinde fikir üretip, kafa yorduk ve böyle yaparak biz onları kendi durumumuzdan ve kendi varlığımızdan elde edilen içeriklerle doldurduk. Diğer bir ifade ile Ganesh karakteri, beşeri bir semboldür. Onun neyi sembolize ettiği tartışılabilir, ancak hiç kimse, bu karakterin bir sembol olduğu konusunda münakaşa ederek zamanını boşa harcamamalıdır.

Benim burada ulaştığım nokta hakkında ne düşünürseniz düşünün, teolojiyi bir yol gösterici olarak ele almam konusunda hemfikir olmak zorunda kalacaksınız. Böylece, ulaştığım nokta­ yı daha özlü ifade edeyim: Tanrılar insan zihninin tasarımlarıdır. Tanrılar beşeri durumun sembolleridir. Dolayısıyla dinin, ancak tarihsel, sosyolojik, psikolojik ve linguistik bir beşeri sembol sistemi olarak başarılı bir analizi yapılabilir. Böylece bunu inkâr eden her teoloji (Ortodoks olsun, neo-Ortodoks olsun veya bildiğiniz diğerleri) çıkmaz bir sokaktır. Diğer uğraşılarda olduğu gibi teolojide de, kanıtlanabilir deneysel gerçekliğin inkârını başlangıç noktası edinen kimse bir adım ilerleyemez.

Fakat bütün hikâye bundan ibaret değildir. Dinin beşeri semboller yığını olup olmadığı sorusu tamamen ve mutlak bir şekilde cevaplandırılmalıdır. Bu anlamda, Marks Feuerbach’ın isminin anlamı üzerinde dururken tamamen haklıydı, o herkesin “fiery brook” tan (coşkun ırmaktan) geçmesi gerektiğini belirtmiştir. Marks’ın din teorisi ile problemi, onun ırmaktan geçmemiş olması, fakat dahası dereye saplanmış olmasıdır, Freud’un ve Nietzche’nin geçmemiş olduğu gibi ve çağdaş Hıristiyan teolog gruplarının hala yaptıkları gibi. Fakat ilave bir soru daha bulunmaktadır: aslında çok basit olan bir soru: Eğer din bir beşeri semboller yığını ise, tamamen bundan mı ibarettir?

İzninizle bir hikâye daha anlatayım. Marco Polo’nun maalesef daha az tanınan meslektaşlarından biri Venedikli büyük gezgin Giacomo Granbocca’dır.  Granbocca'nın, Miracoli deli’ India adlı eserinin 81. bölümü, Hindistan filleri hakkında uzun bir bilimsel incelemeyi içermektedir. Burada o, bize diğer şeylerin yanı sıra, dişi fillerin döllenmeden hemen sonra erkek fili öldürdüğünü ve fillerin kendini diğer fillere karşı lider ilan eden fili ölene dek tekmelediklerini bildirmektedir.

Granbocca’nın fillerle ilgili açıklamalarının bir Marksist ve Freudçu yorumuyla karşılaşmanız zor olmamalı. Granbocca’nın filleri, Granbocca’nın psiko-seksual ve sosyo-po- litik problemlerinin sembolleri veya yansımalarıdır. Aslında, eğer bir miktar daha uğraşırsanız onun bütün çalışmasını bu ifadeler içinde yorumlayabileceksiniz. Diğer bir ifadeyle, sanki o Hindistan ile değil de yazarının düşüncesiyle ve hayatıyla ilgilenmiş gibi siz bu işle ilgilenebilirsiniz. Bu hususta, her halükarda, aşırı genişletilmiş bir yoruma sahip olacaksınız. Bana inanın ki, Granbocca tarafından Hindistan hakkında yapılan başka açıklamalar bulunmaktadır, yine onun filler hakkındaki diğer bazı açıklamaları, başka raporlarla da desteklenmektedir. Yani Granbocca’nın bize bildirdiği, gerçekmiş gibi karşımıza dikilen (onun cinsel ve politik fantezilerini saymazsak) bazı şeyler bulunmaktadır. Aşırı sembolist yorumunuz şu hususu ihmal edecektir: Hindistan gerçek bir yerdir ve Granbocca oradaydı ve Hindistan’da filler bulunmaktadır.

Bunu daha genel ifadelerle açıklayayım: Güldürü (mizah, fıkra) ve dinin her ikisi de beşeri sembolleştirmelerdendir, fakat yine her ikisi de varoluşsal ve erekseldirler. İkisi de insan zihninin ötesindeki  dünyada bulunan nesnel gerçekliklere ulaşmayı amaçlarlar. Dinî ve mizahî iki alanın birbiri ile son derece bağlantılı olduğunu düşünmekteyim. Her halükarda, Tanrıların beşeri semboller olduğunu söylemek onlar hakkındaki düşünce sürecinin başlangıcı olup sonucu değildir. Her varlık, diğer bir varlık için bir sembol olarak görev yapabilir. Fakat sembolleştirme kapasitesi sadece bu nedenle varoluşu sembolize etmenin varoluşsal konumları hakkında hiçbir şey bildirmez (bu meselede sembolize edilen için de bir şey bildirmez). Şayet bu kabul edilirse, gayet yeni bir araştırma yolu geliştirilmiş olur. Biz şimdi sorabiliriz; Tanrılar, onların insani durumu sembolize etme gücünden ayrı olarak var olur mu? Öyleyse, onlar hakkında verilmiş olan açıklamalara nasıl değer biçmekteyiz?/ nasıl belirlemekteyiz? Dahası, tanrılar aslında kendilerini, beşeri durum içinde gösterebilirler miydi? Bu soruya farazi bir olumlu cevap Feuerbach’a, Marx’ın Hegel’e yaptığının aynısını yapacaktır- yani onun tam anlamıyla yanlış olduğunu gösterecektir. Ansızın, sembolize eden sembol olarak, yansıtıcı da yansıtılan olarak görünecekti. Bu önemli anda benim iddiam, bir parça güçlü hale geldi. Şimdi fillere geri dönmemin tam zamanı.

Bu fil fıkralarından bazılarını anlattığımda, fillerin büyüklüğüne vurgu yapmıştım. Asıl fil fıkralarından başka birine göre: bir fil ile bir fare, bir köprüden geçmektedirler. Karşılaştıklarında fare bağırır: bayım! Biz köprüyü sarstık! Fakat büyüklük daima görecelidir. Fil bir fare ile veya bir insan ile karşılaştırdığında büyüktür. Ancak bu fıkralarda insanın fil ile değil de fare ile temsil edildiği yorumlarına cüret ederim. Ve fil o halde, bu deneysel özel hayvandan bile daha büyük bir devasalığı temsil etmektedir. Bir kez daha Ganesh’i düşünelim ve burada ben boynumu uzatacağım. Filin, insanın kendini içinde bulduğu dünyanın genişliğini temsil ettiğini iddia etmekteyim. Söz konusu irilik, öyleyse, sonuç itibariyle evrenseldir. Bu bağlamda biri fillerin diğer yönlerini de, onun tuhaflığını hatta saçmalığını da görmelidir. Eğer bu böyle ise, bütün bunlardan, sadece bu zaman zarfında insan hakkında değil bilakis evren hakkında bir şeyler öğrenebilir miyiz?

Bir zamanlar uluslararası bir felsefeciler kongresi yapılmıştı. Hindistanlı bir felsefeci bir Amerikalıyı azarlayarak: “Siz batılılar kâinat hakkında tamamen yanlış bir düşünceye sahipsiniz. Siz dünyanın güneşin etrafında dönen bir küre olduğuna inanmaktasınız. Bu büyük bir hata. Gerçekte, dünya kocaman bir filin sırtı üzerinde bulunan bir dairedir.” Amerikalı “Peki bu çok ilginç” diyerek şöyle sordu: “Fakat fil neyin üzerindedir?” Hintli cevap verdi: “bu filin altında ikinci bir fil vardır”, Amerikalı “İkinci fil neyin üzerindedir.” Hintli “Evet, İkinciyi destekleyen üçüncü bir fil vardır.” Ve Amerikalı Hintliye itiraz etmek üzere : “benim güzel arkadaşım! Öyleyse şöyle bir durumla karşı karşıyasın: Yol boyunca filler bulunmaktadır.”

Ve hemen oracıkta, hayatın gizemini keşfetmek üzere doğuya yolculuk yapmakta olan Amerikalı bir genç vardı, ona Himalaya’ların zirvesinde cevapları verecek olan mübarek bir zatın olduğu söylenmişti. Zor bir tırmanış ve birçok güçlüğün ardından, haftalar sonra genç Amerikalı sonunda, mübarek zâtın sürekli bir vecd halinde hareketsiz oturduğu doruğa ulaştı. “Efendi!” diye seslendi Amerikalı genç: “Adım, John P. Schulze, Ohio, Cleveland’lıyım ve hayatın gizemini keşfetmek için tüm dünyayı dolaştım. Gizemi sizin bildiğinizi anladım. Lütfen onu bana söyler misiniz? Mübarek zat, vecd halinden çıktı ve cevap verdi: “Hayat kocaman bir fil dışkısıdır.” Genç Amerikalı bunun üzerine bir anlık şaşkınlıktan sonra sordu: “Kocaman bir fil dışkısı mı? Bundan emin misiniz?” “elbette değil” dedi mübarek zat: “Peki başka önerin var mı?” diye devam etti.

Bu kavrayışsal nitelik içinde, mizah, din ile çok yakından alakalıdır. Çünkü dinî olguların merkezinde, insan ve kâinat arasındaki farklılığın deneyimi de bulunmaktadır -mutlak bir bağımlılık meselesi (Schleiermacher), görünmeyen bir düzene uyum sağlama (William James), mysterium tremendum/ürpertici sır ile şok karşılaşma (Rudolf Otto) veya basitçe gerçekliğin kutsal ve kutsal dışı şeklinde ikiye ayrılması-. Fakat dinî olan ile mizahî olan arasındaki benzeşme bu kavrayışsal yapıyı aşar. Bu iki örnekte de kavrayışsal sezgilere yönelik hem bir özgürleştirme, hem de kurtancı bir nitelik mevcuttur. Gülmek kurtarır. Aslında ben her bir fıkranın kendi özünde, bir kurtuluş hikâyesi olduğunu söylemeye cesaret ederim. Gülme kesilir, fıkra bir sona ulaşır. Mizahın kurtarışı geçicidir/anlıktır, fanidir ve kırılgandır. Fakat mizah ile yönetilen geçici anlarda, o, aniden, insanın evrenle ilişkili olan nihai kaderini aydınlatır. Kader gülmeyi özgürlüğüne kavuşturur. Bu anlayış, elbette, kelimenin tam manasıyla dinîdir.

Aslına bakacak olursak, evren ile uzlaşmaya çalışan insanın, bir fil ile aşk yapmaya çalışan bir farenin sahip olduğundan daha iyi görüntüsü/imajı var mıdır? Fillerin, zoolojik alandaki kendilerine özgü konumları nedeniyle, insanın hem yüzleştiği ve hem de eriştiği sonsuzluğun doğal bir sembolü olarak adlandırılması yerinde olabilmektedir. O çok büyüktür, güçlüdür, oranları yönüyle garip şekilli, gerçekliğin diğer unsurlarını anlamsızlaştırıcıdır. En önemlisi önce, o bütünüyle insandan farklıdır, insan-ötesidir vs.

 Veya Otto’nun kutsalın tecrübesinin fenomenolojisinde ortaya koyduğu gibi fil, ex toto aliter’dir (tamamen bambaşka). Oysa (ve burada tüm dini tecrübelerde derin bir paradoks bulunmaktadır) bu diğer göstergeler bizzat burada mevcutturlar, hem de bu dünyada. (Mircea Eliade‘ın ifadesiyle “here below”/ burada aşağıda.) Ve şayet dini düşüncenin uzaysal ötesi sembolcülüğünün, dünyevi kategorilerini tercih edersen, (sembolik ifadenin bu iki türü arasındaki farkın büyük oranda mübalağalı olduğunu düşünmekteyim) öteki, bütün zamanın kendisine doğru hareket ettiği öteki, o şimdi kendisini “bu sonsuzluk içinde” ilan eder. Bütünüyle başka olan sonsuzluk/Allah, burada ve hemen şimdi aşikâr olmuştur, insanın varoluşunun deneysel dünyası içindeki sonsuzluk, bütünüyle öteki, şimdi burada ortaya konmuştur ve bu ortaya çıkma bir kurtuluş taahhüdüdür. Bu, homo ridens/ gülen insan ve homo religiousus/dindar insanın, dinî ve mizahî olan yaygın tecrübesidir.

Bu düşünceler, belki şimdi daha anlaşılır olacaktır ki, Ganesh’i farklı bir yere koymaktadır -ve Ganesh ile birlikte Hindu tapınaklarındaki tüm diğer garip figürleri ve de insanın sonsuzluğun imalarıyla uzlaşmaya çalıştığı diğer bütün mitolojik anlamları da-. Ve yine belki, o, benim bir süre önce Feuerbach’ın kendi düşüncesi konusunda ısrar etmesi gerektiğini söylerken kastettiğimi açıklayıcıdır. Kuşkusuz fil-tanrı, beşeri bir tasarımdır. Fakat bir fil Tanrı aynı zamanda başka bir şeydir de; deneysel dünyanın sonluluğu içinde sonsuzluğun varlığının bir sembolüdür. Biri neredeyse, bu bakış açısından, tanrıların hayat sürdüğü cennetlerden yeryüzüne atılmış olan şeyin, bir istila karakterine sahip sonsuzluğun tezahürleri için onu bir itici olarak adlandırması için cezp edilmiştir.

Bütün bunlan özetlemeye çalışayım: eğer kişi dinden sembol sistemi diye bahsederse, kişi ikisi de önemli olan ve birbirinden oldukça farklı olan iki meseleyi adlandırmış olmaktadır. Tüm benzer beşeri sembolleştirmeler gibi din, insan dünyasına, onun psikolojisine, sosyolojisine ve dahasına atıfta bulunur. Dini semboller beşeri gerçeklikleri temsil ederler. Fakat dinin özü, başka bir referansa/kaynağa sahiptir: din insanoğlu tarafından, insan-üstünü ve ötesini sembolize eden bir girişimdir. Dinî semboller, beşer ve beşerî dünyanın deneyimini aşan gerçeklikleri temsil eder. Kişi dini sembolleştirmenin bu iki özelliğini anlamazsa, din hakkında çok az şey anlamış olur. Dahası var: eğer kişi din hakkında bunu anlarsa, o zaman, beşeri konumun özel dini düşüncesine (en azından kuramsal olarak) giriş yapabilir. Bu düşüncede, insan bizzat kendisi bir semboldür, deneysel dünya bir semboldür, böylece, hem insan hem de dünya kendilerinin ötesinde olana ve aynı zamanda kendilerinin nihai temeline/ zeminine/sahasına dayanırlar. İzin verirseniz, benzer bir öneriyi bana ait bir cümle ile ifade edeyim: deneysel dünya içinde aşkınlığın işaretleri mevcuttur.

Ben bu konuda görevimi tamamlayabildim mi? Zekice davrandığımdan emin değilim. Ama kesinlikle teolojik tavır içinde bulundum. Aslında benim düşünceme göre, bugün teolojik girişim için hayati olan iki meseleye değindim: dinin tam olarak bir sembol sistemi şeklinde anlaşılması ve kendisinin dışındaki dini geleneklerden kaynaklanan sembollerle karşılaşması. Ben çok dar bir odağa sahip olmakla suçlanamam. Hatta gerekirse, benim buradaki gözlemlerim bir tür teorik fil hastalığından muzdariptir! 

İnsanlık tarihi Tanrı’nın/Sonsuzun sembolleştirmeleriyle doludur. Modern düşüncenin karşı konulmaz yönelimi bunları, sonluluğun sembolleştirmelerine indirgemiştir. Modern düşüncede, sonlu olan sonsuz olmaya muktedir değildir -onu yok eder-. Modernliğin temel önerisi (modern sekülerliğin özü) şunu söylemektir: Burada sadece biz insanlar varız, her birimiz küçük sembol mekanizmamızı yanımızda taşıyarak- ve bazen deliye dönüp, ateş edip sembollerimizi havaya uçururuz-. Ve bazen çılgınlaşırız ve heyecanlanırız gökyüzüne sembollerimizle ateş ederiz. Bu modern öneri tartıştığım kadarıyla, oldukça makuldür, fakat o, hikâyenin sadece yarısını ifade etmektedir. Çünkü sonsuzluk kendisini sonlulukta aşikâr eder. Böyle olunca, sonlu, sonsuzluğun bir sembolü olarak ifşa edilir. Hatta bizim küçük sembol mekanizmalarımızın, mütevazı hatta bazen can sıkıcı olarak büyük sembolü yani evreni taklit etmeye teşebbüs edecek şekilde mütevazı oldukları açığa çıkarılmıştır. Dahası, sonsuzluğun, sonlu içindeki ifadeleri, ister istemez, egzotik, garip ve saçma oldukları görülmelidir. Bu yüzden, onlar algılama organları ve anlatım tarzlan deneysel gerçeklik dünyasının sonluluğuna ayarlanmış olan bizlere böyle görünmelidir. İki boyutlu varlıklar sanki kendilerinin uzay boşluğuna ısrarla giren bir üçüncü boyutla başa çıkmaya çalışmaktadırlar. Bazen bu zoraki sokulmalar, o kadar güçlüdür ki, onları tecrübe eden insanoğlu deneysel dünyanın mucizevî olarak dönüştürüldüğünü hisseder. Bu Mircea Eliade’ın, Batı Asya’nın vahiy kategorileri altında sınıflandırılan monoteist gelenekleri olan, hierophanies (kutsalın tezahürleri) diye adlandırdığı deneyimlerde meydana gelmektedir. İnsanoğlunun çoğu için, her halükarda, tanrının varlığı daha örtülü ve daha az baskındır. Geleneğin ritüelinde ve sıradan hayatın tecrübesinin sinyallerinde ona rastlanır. Diğer bir ifade ile çoğu zaman, Sonsuzluk/Tanrı genel gerçekliğin unsurlarını dönüştüren bir mucize olarak değil, bilakis sonsuzlukla bu unsurların “içinde, onlarla birlikte ve onların altında” olarak yüz yüze gelinir.

Belki de, bu sunuşta istemsiz olarak mizahi bir tavır sergilenmiştir, istenmedik bir fıkra bile... Yeter!/ Bıktım!. Sonu ayinsel kılalım: Filleri methedelim.

Kaynak: Peter L. Berger - Melekler Hakkında Söylenti, Modern Toplumda Tabiatüstünün Yeniden Keşfi, ss. 139-152

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...