Yaşam Dersleri
Her birimizin içinde bir Gandhi ve bir Hitler var. Bunu sembolik olarak söylüyorum. Gandhi içimizdeki en iyiye, içimizdeki en merhametliye karşılık geliyor; Hitler ise içimizdeki en kötüye, olumsuz yanlarımıza ve küçüklüğümüze... Yaşamdaki derslerimiz küçüklüğümüz üzerinde çalışmayı, olumsuzluğumuzdan kurtulmayı, kendimizdeki ve birbirimizdeki en iyiyi bulmayı kapsıyor. Bu dersler, hayatın fırtınalarıdır; bizi olduğumuz kişi yapar. Birbirimizi ve kendimizi iyileştirmek için buradayız. Fiziksel açıdan iyileşmede olduğu gibi değil, çok daha derinlerde bir iyileşme. Ruhlarımızın, özlerimizin iyileşmesi... s. 15
Yarım kalmış iş hayattaki en büyük sorun olduğu için, ölümle yüz yüzeyken değineceğimiz öncelikli mesele de budur. Pek çoğumuz çok sayıda yarım kalmış işle birlikte göçüp gidiyoruz; birçoğumuzun en azından birkaç yarım kalmış işi var. Hayatta öğrenilecek o kadar çok ders var ki, bunların tümünü insanın yaşadığı süre boyunca iyice öğrenmesi olanaksızdır. Fakat ne kadar çok dersi öğrenirsek, yarım bırakmadığımız işler de o kadar çok olacaktır ve ne kadar dolu yaşarsak, hayatı da gerçekten yaşarız. Üstelik ne zaman öldüğümüz fark etmeksizin, “Tanrım, yaşadım!” diyebiliriz. s. 16
Çok eski günlerde insanlar belli yerlerde bir araya gelir, çocuklar ve yetişkinler yaşlıların hayatla, hayatın zorluklarıyla ve yaşamın kıyısından çıkarılabilecek derslerle ilgili anlattıkları hikâyeleri dinlerlerdi. İnsanlar en büyük derslerimizin kimi zaman en büyük acılarımızın içinde bulunduğunu biliyorlardı. Bu derslerin aktarılmasının, ölmek üzere olanlar kadar yaşayanlar için önemli olduğunu da biliyorlardı. Benim yapmayı umduğum da bu; öğrendiğim derslerin bir bölümünü aktarmak. Böyle yapmak, ölmüş olan kişilerin en iyi yanlarının yaşamaya devam edecek olmasını sağlar.
Hayat olarak gördüğümüz bu uzun, kimi zaman da garip yolculukta birçok şey buluruz, ama çoğunlukla kendimizi buluruz. Gerçekte kim olduğumuzu, bizim için en çok neyin önem taşıdığını... İyi ve kötü günlerden, sevginin ve ilişkilerin gerçekte ne olduğunu öğreniriz. Öfkemizi, gözyaşlarımızı ve korkularımızı zorla da olsa kabul etme yürekliliğini buluruz. Tüm bunların gizeminde, yaşama uğraşını halletmek -mutluluğu bulmak- için gereksinim duyduğumuz her şey bize verilmiştir. Kusursuz yaşamlar değil, çocuklar için yazılmış hikâye kitaplarındaki masallar değil, kalplerimizi anlamla doldurabilecek otantik yaşamlar... s. 18
Hastalıkla savaşanları izlemek, kim olduğumuzu görmek için otantik bir şekilde biz olmayan her şeyden sıyrılmamız gerektiğini açığa çıkarır. Ölmek üzere olanları görünce, daha önce odaklandığımız o kusurları, yanlışları ya da hastalıkları artık görmeyiz. Artık yalnızca onları görürüz, çünkü hayatın sonunda daha hakiki, daha dürüst, daha kendileri olurlar -tıpkı çocuklar ve bebekler gibi.
Gerçekte kim olduğumuzu yalnızca hayatın başında ve sonunda mı görebileceğiz? Yalnızca uç noktalardaki koşullar mı olağan hakikatleri açığa çıkarır? Diğer türlü, gerçek kendimize karşı kör mü kalırız? İşte bu, yaşamın temel dersidir: otantik kendimizi bulmak ve diğer insanlardaki otantikliği görmek. s. 28
Herkes büyüklüğün tohumlarını taşır. “Büyük” insanlar başka kimsenin sahip olmadığı bir şeye sahip değildir; onlar yalnızca kendilerinin en iyi haline ulaşacakları yol üzerinde duran şeylerin çoğunu kaldırmışlardır. s. 29
Bazı ilişkiler yürümez, dünyanın gerçeği budur; anlaşmazlıklar ve hayal kırıklıkları olacaktır. Kendinizi her sorunun üstesinden gelmekle sorumlu hissederseniz, yüksek bir bedel ödeyeceksiniz demektir, çünkü bu imkânsız bir görevdir. s. 33
Pek çoğumuz cezai suç işlemeyiz, kişiliklerimizin daha karanlık yanları üzerinde gerçekten çalışmamız gerekir. Siyah ve beyaz aşikârdır; çoğunlukla gizlediğimiz ve yadsıdığımız ise gri kısımlardır: “iyi” adam, kendini tecrit eden, kurban ve kendini feda eden. Bunlar gölge kendimizin gri kısımlarıdır. Olumsuz yanlarımız olduğunu kabul edemezsek, derinlerdeki olumsuzluk üzerinde de çalışamayız. s. 34
Kendimizi başkalarının gözünde değerli kılmak için bir şeyler yapıyorsak, kendimizdeki değeri görmüyoruzdur. s. 37
Bir şeyler çalardım diyorsanız, muhtemelen yeterince şeye sahip olmadığınızdan korkuyorsunuzdur.
Yalan söylerdim diyorsanız, muhtemelen gerçeği söyleyecek şekilde kendinizi güvende hissetmiyorsunuzdur. s. 37
Pek çoğumuz koşulsuz sevgiyi isteriz, ne yapıp yapmadığımızdan çok kim olduğumuzla alakalı olarak var olan sevgiyi... Şanslıysak, çok şanslıysak, bunu tüm ömrümüz boyunca birkaç dakikalığına yaşayabiliriz. Ne üzücüdür ki bu hayatta yaşadığımız sevginin çoğu, oldukça koşulludur. Başkaları için ne yaptığımız, ne kadar kazandığımız, ne kadar eğlenceli olduğumuz, çocuklarımıza nasıl davrandığımız ya da evi nasıl idare ettiğimiz gibi şeyler yüzünden seviliriz. İnsanları sadece oldukları haliyle sevmek bize zor gelir. Neredeyse başkalarını sevmemek için bahaneler arıyor gibiyizdir.
Sevgide huzuru ve mutluluğu, ancak birbirimize duyduğumuz sevgiye yüklediğimiz koşullardan kurtulduğumuzda bulabiliriz. Genellikle de en ağır koşulları en çok sevdiklerimize yükleriz. Koşullu sevgi bize çok iyi öğretilmiştir -tam anlamıyla koşullandırılmış durumdayız- ve bu durum bunu, güç bir öğrendiğini unutma süreci haline getirir. İnsanoğlu olarak bir başkasıyla tamam/eksiksiz bir koşulsuz sevgi yaşamak mümkün değildir, fakat genellikle hayatımız boyunca sadece dakikalarla ifade edilenden daha fazlasını bulabiliriz.
Çocuklarımızın çok küçük yaştaki halleri, koşulsuz sevgiyi gerçekten bulduğumuz az sayıdaki andan biridir. Onlar, günümüzün nasıl geçtiğini, paramızı ya da başarılarımızı umursamazlar. Yalnızca bizi severler. Gülümsedikleri, iyi notlar aldıkları ve olmalarını istediğimiz gibi oldukları için onları ödüllendirerek er geç sevgilerine koşullar yüklemeyi onlara öğretiriz. Fakat çocukların bizi sevme biçiminden yine de çok şey öğrenebiliriz. Çocuklarımızı sadece birazcık daha koşulsuz bir biçimde, birazcık daha uzun bir süre sevmiş olsaydık, içinde yaşayacağımız çok farklı bir dünya yaratabilirdik.
Sevginin üzerindeki koşullar ilişkilerimizin yükleridir. Bu koşullardan kurtulduğumuzda, mümkün olduğunu hiç düşünmediğimiz birçok biçimde sevgiyi bulabiliriz. ss. 44, 46
Koşulsuz sevgi vermenin önündeki en büyük engellerden biri, bu sevginin geri dönmeyebileceği korkusudur. Nitekim aradığımız hissin almakta değil, vermekte gizli olduğunu fark etmeyiz.
Aldığımız sevgiyi ölçecek olursak, asla sevildiğimizi hissedemeyeceğiz demektir. Bunun yerine kendimizi mahrum bırakılmış ve kandırılmış hissederiz. Gerçekte öyle olduğu için değil, ölçme eyleminin sevgiyle ilgili bir eylem olmaması yüzünden... Kendinizi sevilmemiş hissettiğinizde, bunun nedeni sevgi almıyor olmanız değil, sevgiyi esirgiyor olmanızdır.
Sevdiğiniz kişilerle tartıştığınızda, onların yaptıkları ya da yapmadıkları bir şeyler yüzünden altüst olduğunuza inanırsınız. Gerçekten altüst olursunuz; çünkü kalbinizi kapatmış, sevgiyi geri çekmişsinizdir. Yanıt ise kendilerine bir çekidüzen verene dek, asla sevgiyi onlardan esirgemek olmamalıdır. Ya çekidüzen vermezlerse, ya hiç çekidüzen vermezlerse? Annenizi, arkadaşınızı, kardeşinizi bir daha hiç sevmez misiniz? Fakat yaptıklarına rağmen onları severseniz, değişimleri göreceksiniz; bir evrenin tüm gücünün, zincirlerinden kurtuluşunu göreceksiniz. Onların kalplerinin yumuşayarak açıldığını göreceksiniz.
Sevginin bilgiyle, eğitimle ya da güçle hiçbir ilgisi yoktur; davranışın ötesindedir. Hayatta kaybolmayan tek armağandır da. Nihayetinde, gerçekten verebileceğimiz tek şeydir. ss. 47, 43
Kendimizi sevmeyi nasıl öğrenebiliriz? Bu bizim en zorlu mücadelelerimizden biri, bu mücadeleyi vermek de oldukça güç. Pek çoğumuz çocukken kendimizi sevmeyi hiç öğrenmemişizdir. Bize genellikle kendimizi sevmenin olumsuz bir şey olduğu öğretilir, çünkü kendilik sevgisi insanın sadece kendisiyle ilgilenmesiyle ve kendini beğenmesiyle karıştırılır. Bu yüzden sonunda, sevginin Bay Harika ya da Bayan Harika ile veya bize “tam da doğru biçimde” davranan biriyle tanışmaktan ibaret olduğunu düşünürüz. Oysa bunun sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur.
Pek çoğumuz sevgiyi hiç yaşamamışızdır. Yaşadığımız şey karşılıklardır. Çocukken terbiyeli olursak, iyi notlar alırsak, büyükanneye gülümsersek ya da ellerimizi sık sık ve yeterince yıkarsak “sevileceğimizi” öğreniriz. Sevilmek için kendimizi paralamışızdır, hem de bunun koşullu, dolayısıyla da yanlış sevgi olduğunun hiç farkına varmaksızın. Başkalarının onayını bu kadar çok gerektiriyorsa, sevmemiz nasıl mümkün olabilir? İşe ruhlarımızı besleyerek ve kendimize merhamet göstererek başlayabiliriz.
Ruhunuzu besler, onu doyurur musunuz? Yaptığınız hangi aktiviteler kendinizi kendiniz hakkında daha iyi hissetmenizi ve o şeyi yapmış olmaktan dolayı gerçekten de mutlu olmanızı sağlıyor? Kendimizi sevdiğimizde hayatımızı yüzümüzde gülücükler açtıran aktivitelerle doldururuz. Bunlar, kalplerimize ve ruhlarımıza şarkılar söyleten şeylerdir. Bunlar, yapmamız gerektiği öğretilen “iyi şeyler” olmaz her zaman -yalnızca kendimiz için yaptığımız şeylerdir. Kendimizi beslemek cumartesi günü erken kalkıp “üretken” olmaktansa geç saatlere kadar uyumak olabilir. Kendimizi beslemek hep çevremizde olan sevginin içimize dolmasına izin vermektir. ss. 52-53
Sevgi orada olmaktır
Hayatın inişleri ve çıkışları vardır. Sevdiklerimizin sorunlarının hepsini çözemeyiz, ama genellikle onların yanında olabiliriz. Sevginin en güçlü işareti, yıllar geçtikçe, bu değil midir?
Sevgi orada olmak ve umursamaktır. Kimi zaman, elimizde olmayan sebepler yüzünden fiziksel olarak orada olamayız. Fakat bu, sevgiyle bağlı olmadığımız anlamına gelmez. ss. 57, 60
Kimimiz o özel insanı hiçbir zaman bulamaz, ama bu, hayatımızda özel sevgiyi bulmayacağımız anlamına gelmez.
Romantik ilişkilerimizden çok şey talep ederiz: iyileştirme, mutluluk, sevgi, güvenlik, arkadaşlık, doyum ve yoldaşlık. Bu ilişkilerin hayatımızı “onarmasını”, bizi depresyondan kurtarmasını ya da bize inanılmaz bir keyif vermesini de isteriz. Bizi her bakımdan mutlu etmelerini bekleyerek özellikle bu ilişkilerden taleplerde bulunuruz. Birçoğumuz özel birini bulmanın, hayatımızı her anlamda düzelteceğine bile inanır. Bunu çoğu zaman açıkça ya da bilinçli bir biçimde düşünmeyiz, ama inanç sistemlerimizi incelediğimizde, bu düşüncenin orada durduğunu görürüz. Bir zamanlar, “Keşke evlenmiş olsaydım, her şey harika olurdu,” gibi şeyler düşündüğünüz olmadı mı hiç?
Romantik ilişkileri harika, bazen zorlayıcı olsa bile yine de arzu edilir bir deneyim olarak görmek kabul edilebilir bir durumdur. Bize dünyadaki eşi benzeri olmayan kusursuzluğumuzu, hiçbir şekilde bozuk olmadığımızı anımsatırlar. Sorunlar, yanlış bir şekilde bu ilişkilerin bizi “onaracak” olmasına inandığımızda ortaya çıkar. İlişkiler bizi onaramaz, onarmayacaktır da; böyle bir şeye inanmak masalsı bir düşünüştür. Bununla birlikte, birçoğumuzun masalsı bir düşünüşe kendini kaptırması hiç şaşırtıcı değildir. Ne de olsa peri masallarıyla yetiştirilir, o beyaz atlı prensi ya da ayağı camdan pabuca uyacak olan kızı bulmanın bizi bütün ve tamam yapacağına inanmaya teşvik ediliriz. Her kurbağanın bir prens olması gerektiği izlenimiyle kalırız. Alttan alta özel birini bulana dek sadece bir midye kabuğunun yarısı, tamamlanmayı bekleyen bir yapboz bulmacanın parçası olduğumuz öğretilir.
Masalsı düşünüş büyüleyicidir, eğlencelidir ve kendince yeri de vardır. Fakat çok fazlası bizi kendimizi daha mutlu ya da daha iyi yapma sorumluluğundan, kariyerimiz ya da ailemizle ilgili sorunları ele almaktan, hayatın diğer tüm sorunlarıyla ilgilenmekten kurtararak, bunların yükünü üstümüzden alır. Onun yerine bütünlük, tamamiyet ve çözümlerin özel birinden geleceğine inanmamıza izin verir. ss. 65, 67
Bütünlük ve tamamiyet içinizden gelmek zorunda. Özel birini bulmak yakınlık ve bağlanmayla ilgili sorunları iyileştirmeyecektir. Sizi işinizde daha mutlu yapmayacak, o zammı almanızı sağlamayacak, notlarınızı birdenbire yükseltmeyecek, muhitinizi ya da belediyenizi daha iyi bir duruma getirmeyecektir. Mutsuz bir bekârsanız, yine mutsuz bir eş olacaksınız. Bir kariyere başlayamadıysanız, özel birini bulmak sizi partneri olan kariyersiz bir insan yapacaktır. Yetersiz bir anne ya da babaysanız, bir ilişkide de yetersiz bir anne ya da baba olacaksınız. Bay ya da Bayan Doğru olmadan kendinizin bir hiç olduğunu hissediyorsanız, bu hiçlik duyguları ilişkide er geç yüzeye çıkacaktır. Aradığınız bütünlük ve tamlık içinizde, keşfedilmeyi bekliyor...
Sevecek birinde bütünlük arayışı yeterli olmadığımız, bütün olmadığımız, kendi sevgimizi üretemediğimiz, kişisel, sosyal ve mesleki hayatımızda kendi mutluluğumuzu oluşturamadığımız kavramına dayanır. Gerçek, yanıt aramaktan vazgeçmek ve kendimizi tamamlamakta yatar. Sevecek birini bulmaya çalışmak yerine kendimizi daha sevilmeye değer biri haline getirelim. Halihazırda birlikte olduğumuz partnerlerimizin bizi daha çok sevmesini sağlamaya çalışmaktansa, daha sevilmeye değer biri olalım. Almayı dilediğimiz kadar sevgi verip vermediğimizi ya da o kadar sevilebilir veya verici değilsek bile insanların bizi samimiyetle sevmesini bekleyip beklemediğimizi kendimize soralım. Dedikleri gibi, kendi tekneniz yüzmüyorsa, kimse sizinle birlikte okyanusa yelken açmak istemeyecektir. s. 69
Yürümeyen ilişkileri iki sebepten sürdürürüz. İlki bunların değişeceğini ummamız, İkincisi de bize her ilişkinin yürümesi gerektiğinin öğretilmiş olmasıdır. Kaç kez insanların yürümeyen eski ilişkilerine geri döndüğünü duymuşsunuzdur ya da böyle insanlar tanıyorsunuzdur... Kaç kez bir kadının, bağlanamayacağını kendisine söylemiş olan bir adama geri döndüğünü duymuşsunuzdur... Bir bağlılık arıyorsanız, niye bağlanmayla ilgili sorunu olan birine geri dönüyorsunuz? Niye kurumuş bir kaynağa geri dönüyorsunuz?
İnsanların sürekli, bozulup düzelen ilişkiler yüzünden kendilerini engellenmiş hissetmeleri, bir nalbur dükkânında süt aramalarına benzer. Aynı rafların arasında kaç kez gidip gelirlerse gelsinler, hiç süt bulamayacaklardır. İlişkilerinizde sevgi, hassaslık ve şefkat istiyorsanız, ama açıkça size bunları veremeyecek olan birini seçmişseniz, artık başka birini seçmenin zamanı gelmiş demektir. İnsanların sizin sevginize, kalbinize ve hassaslığınıza kayıtsız kalmalarına izin vermeyin. Eski tanımların şimdiki hayatınızı dikte etmesine de izin vermeyin. Kendinize ve başkalarına saygı göstermeyi öğrenerek ve eski bant kayıtlarının üzerine yeni kayıt yaparak kural kitabını yeniden yazabilirsiniz. s. 75
Geçmişte kalmış acılara tutunuyorsak, artık o kişileri sevme niyetimiz de yoktur.
Plan yapmak, savaşmak, mücadele etmek, manipüle etmek ve kontrol etmek zorunda değilsiniz. Artık, “Onu kontrol etmezsem, bunu yapmayacağından korkuyorum,” ya da “Bir şeyleri değiştirmezsem, olmasını istediğim kişi olmayacak,” yok. Hakikatlerimizi birbirimizle paylaşmayı öğrenmemiz gerek. Karşımızdaki kişiyi, üzücü olduğunu düşündüğümüz bir şeyle yüzleştirmede yanlış olan bir şey yoktur. Fakat beklentiyle yüzleştirme manipülasyondur. Paylaşmalıyız, kendi gerçeklerimizi anlatmalıyız, ama bunları sadece istediğimiz tepkiyi almak için yapmamalıyız.
Altta yatan planlarımıza ve yanılsamalarımıza sıkıca tutunduğumuz sürece gerçekten sevemeyiz. Değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğimizde, yanılsamalar olmaksızın sevginin gücünü hissedebiliriz. Karşınızdakine oldukları kişi olmaları için izin verin. Bırakıp giderlerse, belki de gitmeleri gerektiği içindir.
Kendimize göre altta yatan planlarımız var, hâlâ onları cezalandırmak ya da onlara geçmişte kalan acıları göstermek istiyoruz. Sevdiklerimize karşı topladığımız kanıtları bir araya getirip içerlemeleri biriktirerek o hislere tutunuyoruz. Geçmişte kalmış acılara tutunuyorsak, artık o kişileri sevme niyetimiz de yoktur. Bu acı duygulara tutunmaktansa, incitildiğimiz zaman “Ah!” demeyi ve bunu bizi inciten kişiye söylemeyi öğrenmeliyiz. Ondan sonra yolumuza devam edebiliriz. ss. 76, 77
Her ilişkinin bir ömür boyu sürmesi gerekmez; bazılarının bitmesi gerekir. Bazılarının elli yıl, bazılarının altı ay sürmesi gerekir. Bazı ilişkiler ancak kişilerden biri öldüğünde tamamlanır; bazıları ise kendini biz yaşarken tamamlar. Bir ilişkinin süresi ya da bitiş şekli asla yanlış değildir. O hayattır, o kadar. Sonuçta, ilişkilere tamamlanıp tamamlanmadıkları ve en iyi nasıl tamamlanacakları çerçevesinde bakmak zorundayızdır.
Nasıl ki ölüme bir başarısızlık şeklinde değer biçiyorsak, ilişkilerin de sürmemeleri halinde başarısız olduğu hissine kapılırız. Tıpkı tek tamam ve başarılı hayat, doksan beş yıl sürmüş olan hayattır dememiz gibi, tek başarılı ve tamam ilişkinin de sonsuza dek süren ilişki olduğunu düşünürüz. Gerçekse, ilişkilerin sadece altı ay sürse bile başarılı olduğu ve bizi iyileştirdiğidir. Kendilerinden bekleneni yaparlar. Artık ihtiyaç duyulmadıklarında, tamam ve başarılıdırlar. s. 77
Er geç, sahip olduğumuz her şeyi kaybederiz, ama nihayetinde önem arz eden şeyler kaybedilemez. Evlerimiz, otomobillerimiz, işlerimiz ve paramız, gençliğimiz, hatta sevdiklerimiz sadece ödünç olarak bizdedir.
Diğer her şey gibi sevdiklerimizi de kendimize saklayanlayız. Gelgelelim bu gerçeğin farkına varmak, bizi ille de üzmek zorunda değildir. Tersine, bize burada olduğumuz zaman süresince, sahip olduğumuz şeylere ve yaşadığımız harika deneyimlere yönelik daha büyük bir değerbilirlik kazandırabilir.
Hayat bir okulsa, kayıp, birçok biçimde, müfredatın önemli bir parçasıdır. Kaybı yaşarken, aynı zamanda sevdiklerimizin -hatta bazen yabancıların- ihtiyaç ânımızda bizimle ilgilenmelerini de deneyimleriz. Kayıp, kalbimizdeki bir boşluktur. Fakat bu, sevgiyi ortaya çıkaran ve başkalarının sevgisini tutabilen bir boşluktur.
Dünyaya annemizin rahminin, bizi oluşturan o kusursuz dünyanın kaybının acısını çekerek geliriz. Acıktığımızda her zaman karnımızın doyurulmadığı, annenin bebek karyolasına geri dönüp dönmeyeceğini bilmediğimiz bir yere atılırız. Birinin kucağında olmak hoşumuza gider, ama hop, birdenbire yere bırakılırız. Yaşımız ilerledikçe, ya biz ya da onlar taşındıklarında arkadaşlarımızı, kırıldıklarında ya da yitirildiklerinde oyuncaklarımızı veya bir futbol şampiyonasını kaybederiz. İlk göz ağrılarımız olur, ama kaybetmek dışında elimizden bir şey gelmez. Üstelik kayıplar serisi daha yeni başlamıştır. İzleyen yıllarda öğretmenlerimizi, arkadaşlarımızı ve çocukluk düşlerimizi kaybederiz.
Elle tutulamaz olan her şey -örneğin düşlerimiz, gençliğimiz ve bağımsızlığımız- er geç solup gidecek ya da sona erecektir. Eşyalarımızın tümü bize sadece ödünç verilmiştir. Hiç sahiden bizim olmuşlar mıydı? Buradaki gerçekliğimiz kalıcı değildir; herhangi bir şeye ilişkin sahipliğimiz de. Her şey geçicidir. Kalıcılığı bulmaya çalışmak imkânsızdır ve er geç her şeyi elinde “tutmaya” çalışmanın hiçbir kesinliği olmadığını öğreniriz. Kaybı önlemeye çalışmanın da hiçbir kesinliği yoktur.
Hayatı bu biçimde görmek hoşumuza gitmez. Hayat ve içindeki şeyler hep bizim olacakmış gibi davranmak hoşumuza gider. Ayrıca mutlak algılanan kayba, ölümün kendisine bakmak istemeyiz. Hayatının sonunda olan ve ölümcül hastalığı bulunan kişilerin ailelerinin takındıkları rolleri görmek de çok şaşırtıcıdır. Yaşamakta oldukları kayıplar hakkında konuşmak istemezler, sevdikleri o ölmek üzere olan kişiye de bundan bahsetmek istemezler. Diğer yandan hastane çalışanları da onların hastalarına herhangi bir şey söylemek istemez. Hayatlarının sonuna yaklaşan bu insanların bu durumun farkında olmadıklarını düşünecek kadar öngörü yoksunuyuzdur. Bu yaptığımızın aslında onlara yardımcı olacağını düşünecek kadar da budala.
Ölmek üzere olanlar neyi kaybettiklerini bilir ve onun değerini anlarlar. Çoğu kez kendilerini kandıran, yaşayanlardır.
**
Tıpkı kötü olmadan iyi ya da karanlık olmadan ışık olmayacağı gibi, kayıp olmadan da gelişme yoktur. Tuhaf bir düşünce gibi görünebilir ama gelişme olmadan da kayıp yoktur. ss. 81-83, 87
Tıpkı kötü olmadan iyi ya da karanlık olmadan ışık olmayacağı gibi, kayıp olmadan da gelişme yoktur. Tuhaf bir düşünce gibi görünebilir ama gelişme olmadan da kayıp yoktur.
Hayatlarımıza ve kayıplarımıza ilk bakışta, ne kadar geliştiğimizi pek göremeyebiliriz. Fakat gerçekten gelişiriz.
Kayıpların acısını yaşayanlar en sonunda daha güçlü, daha bütün olurlar.
🔹Orta yaşa gelince saçımızı, döküldüğü için kaybedebiliriz,ama içeride olan şeyin en az dışarıda olan şey kadar önemli olduğunu fark edebiliriz.
🔸Emekli olunca gelirimizi kaybedebiliriz, ama daha
fazla özgürlük buluruz.
🔹Yaşlanınca, bağımsızlığı bir parça kaybedebiliriz, ama diğer insanlara verdiğimiz sevginin kısmen karşılığını görürüz.
🔸Çoğu kez hayattan kazandıklarımızı kaybettiğimizde, yas döneminden sonra, bu dünyada daha özgür olduğumuzu görür, bu dünyadaki yolculuğumuzu yanımızda daha hafif bir yükle yapmamızın beklendiğini keşfederiz.
🔹Bazen ilişkiler bittiğinde kim olduğumuzu öğreniriz
-diğer insanlara istinaden değil, sadece kendimiz
olarak.
🔸Belki de sahip olduğumuz bazı eşyaları ya da yetenekleri kaybetmemizin sebebi, elimizde kalanın bizim için ne kadar değerli olduğunu fark etmektir. s. 87-88
Kayıp/lar bizi birleştirir. Birbirimizi daha derinden anlamamıza yardımcı olur. Başka hiçbir yaşam dersinin yapamayacağı bir biçimde bizi birbirimize bağlar. Kayıp deneyimine katılınca, birbirimizle ilgilenir ve birbirimizi yeni bir şekilde, içtenlikle ve anlayarak hissederiz. s. 90
Sahip olduğumuz çoğu eşya bize, sadece gerçekten bu eşyaların kendilerinden kaynaklı bir şey yüzünden anlam ifade etmez. Daha ziyade temsil ettikleri şey yüzünden -ve temsil ettikleri şey sonsuza dek bizim olduğundan- bizim için bu kadar anlamlıdırlar. s. 92
Gerçek gücümüz hayattaki konumlarımızdan, yüklü bir banka hesabından ya da etkileyici bir kariyerden kaynaklanmaz. Güç daha ziyade içimizdeki o otantikliğin, kuvvetimizin, doğruluğun ve gözle görülür inayetin bir ifadesidir. Her birimizin, içimizde evrenin gücüne sahip olduğunun farkında değilizdir. Çevremize bakar ve başkalarını güçlü görürüz, doğayı güçlü görürüz, bir tohumun çiçeğe dönüşmesine ya da güneşin her gün gökyüzünde yolunu izlemesine tanıklık edebiliriz. İçimizde, bizden yaratılmış hayatı bile görürüz. Gelgelelim kendimizi tüm bu güçten kopuk görürüz. Tanrı doğayı güçlü, insanı zayıf yaratmadı. Gücümüz, benzersiz olduğumuzu bilmekten ve diğer tüm yaratıklar gibi bizim de aynı doğuştan gelen güce sahip olduğumuzu anlamaktan gelir. Gücümüz, içimizin derinliklerinde yatmaktadır. O, birlikte doğduğumuz güçtür. Unutulmuşsa yapılması gereken tek şey yeniden farkına varmaktır. s. 104
“Daha Çok” Oyunu
Biz insanız ve çoğu zaman yolumuzu kaybederiz. Hatalarımızı ve eksikliklerimizi gözden geçirir, sonra da, “Yapmış olduğum hatalar yüzünden mutsuzum. Yeterince iyi değilim, bu yüzden değişmeye çalışacağım,” deriz. Fakat sadece hatalarımızı ve yetersizliklerimizi görmek bizi bunlara bağlar. Kendimize, “Önceden ‘yeterli’ değildim, ancak bu andan başlayarak ‘daha çok’ yeterli olacağım,” der, böylece o tehlikeli “daha çok” oyununa başlarız. Kendimize daha çok paramız olduğunda, işte daha çok otoriteye sahip olduğumuzda ya da daha çok saygı gördüğümüzde mutlu olacağımızı söyleriz.
Neden yarın, bugünden çok daha fazla mutluluk ya da güç imkânına sahipmiş gibi görünür? Çünkü oyunu nasıl oynadığımızın bir önemi olmaksızın gücümüzü kaybederek bu “daha çok” oyununda kendimizi aldatırız. Üstelik “daha çok” oyunu yeterince iyi olmadığımız duygusunu uyandırarak bizi bir eksiklik noktasında tutar. İstediğimiz şeyi elde edecek olsak, kendimizi daha kötü hissederiz, çünkü hâlâ yeterli değildir. Hâlâ mutsuzuzdur. Keşke biraz daha fazlasına sahip olsaydık deriz. Asıl önemli olanın basitlik olduğunu fark etmeyiz. s. 110-111
Minnettarlık hayata muazzam bir anlam ve güç katar.
Minnettarlık duyan bir kişi güçlü bir kişidir, çünkü minnettarlık gücü meydana getirir. Bütün bolluk, sahip olduğumuz şeyler için minnettar olmaya dayanır.
Gerçek güç, mutluluk ve esenlik, o minnettarlık güzel sanatında bulunmaktadır. Sahip olduğunuz şeyler için minnettar olmak, olaylar oldukları gibi olduğu için minnettar olmak... Olduğunuz kişi için minnet duymak, doğumunuzla birlikte dünyaya getirmiş olduğunuz şeyler için minnet duymak... Benzersizliğiniz için... Bir milyon yıl sonra asla başka bir siz daha olmayacak. Hiç kimse dünyayı tam da sizin gibi görmeyecek ve sizin gibi tepki vermeyecek. Diğer yandan, şu an sahip olduğunuz şeylerin ve yanınızdaki insanların değerini nasıl takdir edeceğinizi bilmiyorsanız, elde ettiğinizde daha çok şeyin, insanın ve gücün değerini nasıl takdir edebilesiniz ki? Takdir edemeyeceksiniz, çünkü “minnettarlık meleke”nizi hiç çalıştırmadınız, minnettar olmayı hiç öğrenmediniz ya da bu duyguyu hiç hayata geçirmediniz. Onun yerine, “Bu ikinci eş, bu ikinci milyon dolar, bu daha büyük ev hâlâ yeterli değil. Daha fazlasına ihtiyacım var,” diye düşüneceksiniz. Üstelik sürekli olarak daha fazlasını ya da işlerin olduğundan farklı olmasını isteyerek, sahip olduğunuz her şey için minnettar olmaktansa “daha çok” oyununu oynayarak yaşayacaksınız.
Kendi yollarımıza, bizi paradan ve maddi zenginlikten daha büyük ve daha görkemli şeylere götüren yollara odaklanırız; “daha çok” oyununu “yeterli” oyunu ile değiş tokuş ederiz. Ardından, “Yeterli mi?” diye sormayı bırakırız, çünkü son günlerimizde yeterli olduğunun farkına varacağız. Umarım bunu hayatımız sona ermeden önce anlayabiliriz.
Hayat “yeterli” olduğunda daha fazlasına ihtiyaç duymayız. Günlerimiz yeterli olduğunda yaşadığımız ne güzel bir duygudur. Dünya yeterlidir. Ancak çoğu kez bu duyguyu içeri almayız. Genellikle hayatımızı yeterli olmadığını hissederek yaşadığımız için bu bize yabancı bir duygudur. Fakat bu algıyı değiştirebiliriz. “Hayat işte... ve benim daha fazlasına ihtiyacım yok,” demek harika bir minnet ve güç ifadesidir. Daha fazlasına ihtiyacımız yoksa, her şeyi kontrol etmemiz gerekmiyorsa, hayatın yavaş yavaş kendini göstermesine izin verebiliriz.
İçimizde çok büyük bir güce, ama bunun nasıl kullanılacağı konusunda çok az bilgiye sahibiz. Gerçek güç kim olduğumuzu ve dünyadaki yerimizi bilmekten gelir. Bir şeyler biriktirmemiz gerektiğini hissediyorsak, kim olduğumuzu gerçekten tümüyle unutmuşuzdur. Gerçek gücümüzün her şeyin iyi olduğunu ve herkesin tam da olmaları gerektiği gibi kendisini gösterdiğini bilmekten geldiğini hatırlamak zorundayız. s. 112-113
Bazen olaylar, hatta son derece trajik olaylar meydana gelir ve bu kimsenin hatası değildir. Hiçbirimiz birinin ölürken bir başkasının hayatta kalmasının sebebini bilemeyiz.
Bir kişinin ölüp de diğerinin yaşamasının sebebini sormak bize düşmez; bu kararları Tanrı verir, evren de uygular. Bununla birlikte sorumuzun hiçbir yanıtı olmamasına karşın, olup bitenlerin bir nedeni vardır: Hayatta kalanların canları, yaşamaları için bağışlanmıştır. Asıl soru şudur: Madem canınız yaşamanız için bağışlandı, peki yaşıyor musunuz?
Suçluluk duygusunun psikolojisinin kökenleri, kişinin kendini yargılamasında, bir şeyleri yanlış yapmış olduğumuz duygusundadır. Bu, inanç sistemlerimizi ihlal ettiğimizde ortaya çıkan içe yönelik bir öfkedir. Genellikle bu nahoş kendini yargılama, çocukken bize öğretilen şeylerden kaynaklanır. Suçluluk duygumuz çoğu kez çocukluğumuzdan gelir, çünkü “kendimizi satacak kişi” olacak biçimde yetiştiriliriz. Bu ifade sert ve kaba görünüyor ama doğru. Açıkçası, kendini satma sözcüğünü kullanırken, çocukken sembolik bir biçimde diğer insanların sevgisi için kendimizi nasıl sattığımızdan söz ediyorum. Bizlere genellikle kendimizle ilgili güçlü kimlikler oluşturmaktansa karşımızdaki kişilerin isteklerine önem vererek iyi birer kız ve erkek çocuk olmak öğretilir. Aslında bağımsız olmaya ya da birbirine bağlı olmaya özendirilmeyiz. Başkalarının ihtiyaçlarını ve hayatlarını önemli görüp kendimizinkileri ihmal ederek eşbağımlı olacak biçimde yetiştiriliriz. Bu bilinçli bir seçim değildir; çoğu kez kendi mutluluğumuza yönelik ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımızı bilmeyiz.
Bu eşbağımlılığın açık bir göstergesi hayır deme becerisinin olmayışıdır. Karşımızdaki kişilerin isteklerine razı olarak onları memnun etmemiz öğretilir. Birçok anne baba çocuklarının hayır demesinden mutsuz olur. Aslında, çocukların uygun olduğu anlarda hayır demeyi öğrenmeleri harika bir şeydir. Hepimiz hayır demeyi öğrenmeliyiz -gecikmeden, yüksek sesle ve anlaşılır bir şekilde. s. 117-118
Bir dereceye kadar suçluluk duygusuna gereksinim duyarız. Toplum bu duygu olmaksızın kaotik olurdu. Bize durmamızı söyleyen hiçbir kırmızı ışık olmazdı. Araçlarımızı yoldaki tek kişi bizmişiz gibi sürerdik.
Suçluluk duygusu insan deneyiminin bir parçasıdır. Suçluluk duygusu bazen bize bir şeylerin yanlış, yakışıksız olduğunu söyleyen bir yol gösterici olabilir. Kendi inanç sistemlerimize uymadığımızı, kendi doğruluğumuzun sınırlarının dışında olduğumuzu gösterebilir. Suçluluk duygusunu arkada bırakmak için inançlarımız ile eylemlerimizi uyumlu hale getirmeliyiz. s. 120
Suçluluk duygusu bizi, kendimizin en karanlık yanlarına bağlar. O, zayıflığımızla, utancımızla ve bağışlamamamızla aramızdaki bağlantıdır. En küçük parçamız ondan beslenir. Eylemsizlik onu büyütür. Kendimizi suçlu hissettiğimizde çok küçük düşünen biri olarak kalırız, kontrol daha alt düşüncelerimizde olur. Bir süre sonra utanç duyarız. Bunun çaresi harekete geçmek ve hislerimizi paylaşmaktır. Gerçek siz, suçluluk duygusunu bilmez. Gerçek kendiniz bu dünyadan kaynaklı suçluluk duygusunun ötesindedir.
Utanç ve suçluluk duygusu derinden bağlıdır. Utanç, eski suçluluk duygusundan kaynaklanır. Suçluluk duygusu yaptıklarınızla ilgiliyken, utanç kim olduğunuzu düşündüğünüzle alakalıdır. Bilincinize saldıran suçluluk duygusu, ruhunuza saldıran utanç haline gelir. Utanç da kendinden önceki suçluluk duygusu gibi genellikle çocuklukta, kim olduğumuzu bilmeden öncesinde köklenir. Kendi hatalarımızdan sorumlu olduğumuzu, ayrıca bu hataların birçoğunu yapacağımızı ama bizim bu hatalardan ibaret olmadığımızı bilmemizden önce büyümeye başlar. İhtiyaçlarımız ile anne babalarımız çakışınca, bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız diye hissetmişizdir. Kendimizin yanlış olduğuna inanmaya başlamışızdır. Acımızı, öfkemizi ve küskünlüğümüzü gömmüşüzdür. Artık sadece kendimiz hakkında kötü hissediyoruzdur. s. 123
Birçok ruhsal inanç sistemi suçluluk duygusunu daha alt bir düşünce sisteminin parçası olarak görür -Tanrı’dan ayrı bir düşünüş ya da sevgi taşımayan bir düşünüş. İlk içgüdümüz, çok acı verici oldukları için suçluluk duygusundan kurtulmaktır. Bunu, bu duyguyu başka birine yansıtarak bilincinde olmadan yaparız. “Benim için kendimi suçlu ve yanlış hissetmek çok zor olduğundan, seni suçlu ve yanlış olarak göreceğim.” Başka bir deyişle o ben olamam, bu yüzden sen olmalısın. Ancak bu yansıtmada gizlendiğimiz zaman, çözemeyeceğimiz suçluluk duygularının oluşturduğu bir döngüde sıkışır kalırız.
Huzur ve suçluluk duygusu zıt duygulardır. Huzur ve suçluluk duygusunu aynı anda yaşayamazsınız. Sevgiyi ve huzuru kabul ettiğinizde, suçluluk duygusunu yadsırsınız, ama tersi de doğrudur: Suçluluk duygusuna yapışıp kaldığınızda, yolunuz sevgiden ve huzurdan uzaklaşır. İyi haber şu ki bu bir karardır. Sevgiye bağlanabilirsiniz, suçluluk duygusunu huzur duygusuyla değiştirebilirsiniz.
Kimimiz bizi kötü ve sevilmez olarak gören bir Tanrı’ya inanır. Fakat yaşamın kıyısındaki birçok kişi bizi koşulsuz seven, bizi suçsuz gören bir Tanrı bulur. Elbette hatalar yapmışızdır, bu insan deneyiminin bir parçasıdır. Bizi Tanrı ve hakiki sevgi gerçekliğinden ayrı tutan şey suçluluk duygumuzdur.
Suçluluk duygusuyla zaman da birbiriyle yakından bağlantılıdır. Suçluluk duygusu daima geçmişten kaynaklandığı için, geçmişi canlı tutar. Suçluluk duygusu şimdinin gerçekliğinden kaçınmanın bir yoludur. Geçmişi geleceğe sürükler: Suçluluk duygusuyla ilişkili bir geçmiş, suçluluk duygusuyla ilişkili bir gelecek yaratır. Ancak suçluluk duygunuzdan kurtulursanız yeni bir gelecek oluşturmak için geçmişinizden gerçekten kurtulabilirsiniz. Ayrıca, hâlâ başkalarının sevgisine layık olduğumuzu da öğrenebiliriz. İyileşmenin anahtarı bağışlamadır. Bağışlama, geçmişi kabul etme ve onu bırakma anlamına gelir.
Suçlusu olduğunuzu düşündüğünüz şeyler bağışlamayla temizlenip arındırılabilir. Bütün hayatınız boyunca başkalarına sert davranmışsınızdır, hatta kendinize karşı daha da sert davranmışsınızdır. Şimdi artık tüm bu yargılardan kurtulmanın zamanı. Tanrı’nın bir kulu olarak kendinizi böylesine cezalandırmayı hak etmiyorsunuz. Bir kez kendinizi ve karşınızdakileri bağışladığınızda, saklayacağınız suçluluk duygusu da artık olmayacaktır. Suçluluk duygusunu hak etmiyoruz, bağışlamayı hak ediyoruz. Bu dersi öğrenince, gerçekten özgür oluruz. ss. 126-127
Zamanla her şey değişir. İçimizde değişiriz, dışımızda değişiriz, görünümlerimiz değişir ve içsel benimiz değişir. Hayatlarımız sürekli olarak değişir, ama biz genellikle değişimi sevmeyiz. Kendimizi değişime hazırlamış olsak bile çoğunlukla ona direniriz. Bu arada, çevremizdeki dünya değişir. Temposu bizim tempomuzla aynı değildir -değişimler ya çok yavaş ya da çok hızlı gerçekleşir gibi görünür.
Değişim bizim daimî yol arkadaşımız olabilir, fakat genellikle onu arkadaşımız olarak düşünmeyiz. Değişim bizi korkutur, çünkü onu kontrol etmeyi beceremeyebiliriz. Yapmaya karar verdiğimiz değişiklikleri daha çok tercih ederiz. Bizi rahatsız eden, hayat yanlış bir yönde gidiyor olabilirmiş gibi hissettiren şey, başımıza gelen değişimlerdir. Fakat hoşunuza gitse de gitmese de değişim meydana gelir ve yaşamdaki pek çok şey gibi aslında bizim başımıza gelmez -meydana gelir, o kadar.
Değişim eski, bildik bir duruma hoşça kal demek ve yeni, bilinmedik bir durumla yüz yüze gelmektir. Bazen cesaretimizi kıran eski ya da yeni değildir, ikisinin arasındaki zamandır. Spinning Straw into Gold [Samanı Altına Dönüştürmek] adlı kitabın yazarı, iki kez meme kanseri atlatmış bir kişi olan Ronnie Kaye şöyle diyor: “Hayatta, bir kapı kapandığında hep başka bir kapı açılır ... ama koridorlar fenadır.” İşte değişim böyle işler; genellikle kapanan bir kapıyla, bir sona eriş, bir tamamlanma, bir kayıp, bir ölümle başlar. Daha sonra, bu tamamlanma için yas tutulan ve sırada ne olacağının belirsizliği içinde yaşanılan rahatsız edici bir döneme gireriz. Bu belirsizlik dönemi çok zordur. Fakat tam da ona artık daha fazla dayanamadığımızı hissettiğimizde, yeni bir şey ortaya çıkar: bir yeniden bütünleşme, bir yeniden yatırım, yeni bir başlangıç. Bir kapı açılır. Değişimle savaşırsanız tüm yaşamınız boyunca da savaşıyor olacaksınız. İşte bu yüzden değişimi kucaklayacak ya da en azından onu kabullenecek bir yol bulmamız gerekir. s. 131-132
Batı kültüründe yaşa değer vermeyiz. Yüzdeki kırışıklıkları hayatın parçası olarak görmeyiz; onlar önlenmesi, gizlenmesi, yok edilmesi gereken şeylerdir. Yine de gençliğin enerjisini ve canlılığını özlesek de pek çoğumuz adımlarımızı gerisin geri izlemek istemeyiz, çünkü o yılların karışıklıklarını da net bir biçimde hatırlarız. Hayatın ne ile ilgili olduğuna dair daha bilgili bir şekilde orta yaşlı oluruz, konu dışı boş sözlere ayıracak zamanımız da yoktur. Kim olduğumuzu ve bizi neyin mutlu edeceğini biliriz. Bu dersi bir kez öğrendikten sonra, onu yeniden gençliğimizle değiş tokuş etmek istemeyiz. Gençliğin birçok şey demek olduğunu ve bu şeylerin hepsinin kolay şeyler olmadığını bilmede ve hatırlamada bir rahatlık vardır. Gençlik masumiyet çağı olabilir ama aynı zamanda bilgisizlik çağıdır. Güzellik çağı olabilir; aynı zamanda acı verici bir kendine düşkünlük çağıdır. Çoğunlukla bir serüven çağıdır ve bir o kadar da aptallık çağıdır. Birçok kişi için gençlik hayalleri yaşlıların hayıflandığı bir şey olur; bunun sebebi hayatın sona ermesi değildir, yaşanmamış olmasıdır. Zarif bir şekilde yaşlanmak her günü, her mevsimi dolu dolu yaşamaktır. Hayatımızı gerçekten yaşarsak, onu bir daha yaşamak istemeyiz. Pişmanlık duyduğumuz şey yaşanmamış olan hayattır.
Kaç yıl yaşamak isterdik? Bize iki yüz yaşma kadar ya da sonsuza dek yaşama şansı verilseydi, kaçımız bunu kabul ederdi? Bu konuda düşünmek ömrümüzün anlamını idrak etmeye yardımcı olur. Zamanımızın ötesinde yaşamak istemeyiz: işlerin ve olayların bizim kavrayışımızın ötesine geçtiği ve sevdiğimiz herkesi kaybettiğimiz bir dünyada yaşamaya devam etmek insana çok beyhude gelirdi. s. 132-133
Korku
Korku primitif düzeyde işimize çok yarayan bir uyarı sistemidir. Gece geç saatlerde şehrin tehlikeli bir bölgesinde yürüyorsak, korku bizi gerçek bir sorun olasılığına karşı tetikte olmamız için uyarır. Potansiyel açıdan tehlikeli durumlarda, korku bir sağlık belirtisidir. Bir koruyucudur. O olmaksızın uzun süre hayatta kalamazdık. Gelgelelim tehlike yokken de korku yaşamak kolay bir şeydir. Bu tür korku, oluşturulan bir korkudur, gerçek değildir. His gerçek gibi görünebilir ama gerçeklikte hiçbir temeli yoktur. Yine de bizi geceleri uyanık tutar, bizi yaşamaktan alıkoyan Hiç amacı, hiç acıması yok gibi görünür, başıboş kaldığında ruhu zayıflatır ve bizi felç eder. Bunu şöyle özetleyebiliriz: FEAR: False Evidence Appearing Real / KORKU: Gerçek Gibi Görünen Sahte Kanıt). Bu tür korku geçmişe dayanır ve gelecekteki korkuyu tetikler. Bu uydurulmuş korkular da gerçekten bir amaca hizmet ederler: Bize sevgiyi seçmeyi öğrenme fırsatını verirler. Bu korkular ruhumuzun gelişme, iyileşme haykırışlarıdır. Yeniden seçim yapma fırsatlarıdır. Farklı bir biçimde yapma, korku yerine sevgiyi, illüzyon yerine gerçekliği, geçmiş yerine şimdiyi seçme fırsatı... Bu bölümün amaçları doğrultusunda, ayrıca mutluluğumuz için, korku derken hayatımızı yaşamaya daha az değer kılan bu uydurulmuş korkulardan bahsediyor olacağız.
Korkularımızın arasında kendi yolumuzu bulabilirsek, bunca fırsattan yararlanabilirsek, ancak o zaman hayalini kurduğumuz hayatları yaşayabiliriz. Yargıdan kurtulmuş şekilde, başkalarının onaylamamasından korkmaksızın, kendimizi tutmaksızın yaşayabiliriz.
Korkunun olmadığı bir dünya. Buna inanmak çok zor olabilir ama kendimize deneyimleme izni verdiğimizden yaşanacak çok daha fazla şey var. Korku artık bizi elinde esir tutmayınca çok daha fazlası mümkün. Dışımızda ve içimizde -korkunun daha az olduğu- sadece keşfedilmeyi bekleyen yeni bir dünya var. s. 144-145
Kültürümüz korku satıyor.
Hayatın bize verdiklerinin büyük çoğunluğu, korku ve üzüntü prelüdü olmaksızın gelir. Korkularımız ölümü durdurmaz, hayatı durdurur. Kabul etmek istediğimizden, hatta düşündüğümüzden de fazla, hayatlarımız korkunun ve onun etkilerinin üstesinden gelmeye adanmıştır. Korku her şeyi engelleyen bir gölgedir: sevgimizi, gerçek hislerimizi, mutluluğumuzu, varlığımızın ta kendisini.
Bir çocuk bir koruyucu aile evinde, kendisine kötü davranan bir çiftin himayesinde büyümüştü. Çocuk sonunda kendisini sevecek bir anne babayla yeni, harika bir eve gideceğinin haberini aldı. Güzel bir evde yaşayacak, kendi odası, hatta televizyonu olacaktı, fakat korkuyla ağlamaya başladı. İçinde yaşadığı koşulları biliyordu; ne kadar kötü olursa olsun, burası artık bildiği bir yerdi. Diğer yandan, yeni ev bilinmeyen tehlikelerle doluydu. O kadar uzun zamandır korku içinde yaşamıştı ki korkunun olmadığı bir gelecek göremiyordu.
Hepimiz bu çocuk gibiyiz. Korku içinde büyüdüğümüz için gelecekte ete yalnızca korkuyu görüyoruz. Kültürümüz korku satıyor. Yerel akşam haberlerinde verilecek haberlerin tanıtıldığı tanıtım yayınlarını bir izleyin: “Neden yediğiniz yiyecekler tehlikeli olabilir?” “Neden çocuğunuzun giydiği giysiler güvenli olmayabilir?” “Neden tatiliniz bu yıl sizi öldürebilir? -özel haber saat altıda.”
Fakat korktuğumuz şeylerin ne kadarı gerçekleşecek? Doğrusu, korktuğumuz şeylerle başımıza gelen şeyler arasında aslında büyük bir korelasyon yoktur. Gerçek, yediğimiz yiyeceklerin çoğunun güvenli olduğu, çocuklarımızın giysilerinin aniden alev almayacağı ve tatilimizin eğlenceli olacağıdır.
Yine de hayatlarımızı çoğunlukla korku yönetir. Sigorta şirketleri kaygılandığımız şeylerin büyük çoğunluğunun asla gerçekleşmeyeceği konusunda bizimle bahse girerler. Üstelik kazanırlar, hem de her yıl milyarlarca dolar tutarındaki bir bahsi. Mesele, sigortaya gerek olmaması değil. Mesele şu: Muhtemelen zorlu ve tehlikeli sporlara katılmaktan büyük zevk duyacağız. Birkaç risk almamıza ve arada sırada sendelememize karşın, büyük olasılıkla iş dünyasında hayatta kalacak, hatta büyük bir gelişme göstereceğiz. Sosyal etkinliklerde iyi insanlarla tanışacağız ve bundan keyif alacağız. Yine de pek çoğumuz hayatımızı, ihtimaller aleyhimizeymiş gibi yaşarız. Buradaki en büyük zorluklarımızdan biri, bu korkuların üstesinden gelmeyi denemektir. Bize çok sayıda fırsat sunulur, bizim de bu fırsatlardan olabildiğince yararlanmayı öğrenmemiz gerekir. s. 146-148
Ne yazık ki birçoğumuz korkuyla doluyuz.
Her korkunun kökü ölüm korkusundadır.
Hayatta, insanların önünde konuşmak, biriyle buluşmak, hatta kimi zaman yalnız olduğumuzu kabul etmek gibi pek çok şeyden korkarız. Birçok durumda, reddedilmekten ve bunun altında yatan duygularla uğraşmaktansa denememek daha kolaydır. Aslında korkular alengirlidir, üst üste, katmanlıdır. Her biri en alttakine, yani diğer tüm korkuların kendisine dayandığı temele inene dek kat kat soyulabilir. Sözü geçen temelse genellikle ölüm korkusudur.
Örneğin, işteki bir proje hakkında aşın derecede kaygılandığınızı varsayın. Bu korkuyu soyduğunuzda altında becerememe korkusunu bulursunuz. Onun altında da alt alta diğerlerini görürsünüz: zam alamama korkusu, işini kaybetme korkusu, en sonunda da aslında ölüm korkusu olan varlığını sürdürememe korkusu. Varlığını sürdürememe korkusu finansal ve işle ilgili korkularımızın birçoğunun temelini oluşturmaktadır.
Bir arkadaşınızı buluşmaya çağırmaktan korktuğunuzu düşünün. Bu korkunun altında reddedilme korkusu, onun altında da sizinle birlikte olacak birini bulamayacağınız korkusu vardır. Bunun altında sevilebilir biri olmadığınız korkusu yatar; peki sevilmezseniz, varlığınızı sürdürmeniz mümkün olur mu? İnsanların yetersizlikleri olduğunda esas korku, “Ben yeterli değilim”dir. Diğer insanlar yeterince
alımlıdır, diğer insanlar yeterince iyidir, yeterince sevimli, yeterince ilgi çekicidir, ama bu insanlar kendilerinin böyle olmamasından korkarlar.
Tüm bunlar, muhtemelen mutsuzluğumuzun çok büyük bir bölümünün kaynağı olan ölüm korkusuna kadar indirgenir. Korku yüzünden sevdiklerimize farkında olmadan zarar veririz; aynı sebepten dolayı kişisel ve mesleki açıdan kendimizi tutarız. Her korkunun kökü ölüm korkusunda olduğu için, ölümü çevreleyen korkuyla ilgili olarak gevşemeyi öğrenmek, diğer her şeyle daha büyük bir kolaylıkla yüz yüze gelmemizi sağlayacaktır.
Ölmek üzere olan kişiler bu mutlak korkuyla, ölüm korkusuyla yüz yüze gelirler. Bu korkuyla yüz yüze gelir ve onun kendilerini ezmediğini, üzerlerinde hiçbir gücü olmadığını fark ederler. Ölmek üzere olan kişiler korkunun önemli olmadığını öğrenmiştir; ama geri kalanımız için bu hâlâ çok gerçektir.
Kelimenin tam anlamıyla içinize ulaşabilsek ve bütün korkularınızı -her birini- çıkarıp alabilsek hayatınız ne kadar farklı olurdu? Hayallerinizin peşine düşmenizi hiçbir şey engellemeseydi, hayatınız büyük olasılıkla çok daha farklı olurdu. Ölmek üzere olanların öğrendikleri şey budur. Ölüm en kötü korkumuzu doğrudan yüz yüze geleceğimiz bir biçimde ortaya çıkarır. Mümkün olan farklı bir hayatı görmemize yardımcı olur ve bu görme sırasında korkularımızın geri kalanını uzaklaştırır.
Ne yazık ki korkunun yok olmasıyla birlikte pek çoğumuz, korkmamış olsaydık daha önce rahatlıkla yapabildiğimiz şeyleri artık yapamayacak kadar hasta ya da yorgun oluruz. Gizli tutkularımızı gerçekleştirmeyi bile deneyemeden, gerçek işimizi bulamadan ya da olmak istediğimiz kişi olamadan, yaşlı ve hasta biri olup çıkarız. Yapmayı dört gözle beklediğimiz şeyleri gerçekten yaparsak, bir gün yine yaşlı ve hasta olabiliriz -ama pişmanlıklarla dolu olmayız. Yarım yaşanmış bir hayata nokta koymayız. Böylelikle bir ders belirginleşiyor: Hayalini kurduğumuz şeyleri hâlâ yapabilir durumdayken korkularımızı aşmak zorundayız.
Bununla birlikte, korkuyu aşmak için duygusal olarak başka bir yere geçmeliyiz; sevgiye taşınmalıyız.
Mutluluk, kaygı, sevinç, küskünlük -ömrümüz boyunca yaşayacağımız birçok duygu için birçok sözcüğümüz var. Fakat derinlerde, özümüzde, yalnızca iki duygu bulunuyor: sevgi ve korku. Olumlu duyguların tümü sevgiden, olumsuz duyguların tümü korkudan gelir. Sevgiden mutluluk, hoşnutluk, huzur ve sevinç akar; korkudan öfke, nefret, kaygı ve suçluluk duygusu gelir.
Yalnızca iki asıl duygu, sevgi ve korku, olduğu doğrudur, fakat yalnızca sevginin ya da korkunun olduğunu söylemek çok daha doğru olacaktır, çünkü bu iki duyguyu tam olarak aynı anda birlikte hissedemeyiz. Bunlar karşıttır. Korkudaysak, sevgide olmayız. Sevgideysek, korkuda olamayız. Hem sevgide hem korkuda olduğunuz bir zamanı düşünebiliyor musunuz? Bu imkânsızdır.
Bu ikisinden birinde olmak için bir karar vermek zorundayız; bu konuda tarafsızlık yoktur. Aktif olarak sevgiyi seçmezseniz, kendinizi ya korkuda ya da onun bileşen hislerinden birinde bulursunuz. Her an, bize birini ya da diğerini seçme tercihi sunar. Özellikle korku yerine, sevgiye bağlılığımıza meydan okunan zor koşullarda, sürekli olarak bu tercihi yapmak zorundayızdır.
Sevgiyi seçmiş olmak bir daha asla korku duymayacağınız anlamına gelmez. Aslında birçok korkunuzun, sonunda iyileştirilecek olduğu anlamına gelir. Bu devam eden bir süreçtir. Tıpkı yemek yedikten bir süre sonra acıkmamız gibi, sevgiyi seçtikten sonra korku hissedebileceğinizi de unutmayın. Ruhlarımızı beslemek ve korkuyu defetmek için sürekli olarak sevgiyi seçmemiz gerekir, tıpkı bedenlerimizi beslemek ve açlığı gidermek için yemek yememiz gibi.
Uydurulmuş korkularımızın hepsi ya geçmişi ya da geleceği içerir; yalnızca sevgi şimdidedir. Şimdi sahip olduğumuz tek gerçek andır, sevgi de tek gerçek duygudur çünkü yalnızca şimdiki anda ortaya çıkan tek duygu odur. Korku daima geçmişte olmuş bir şeylere dayanır ve bizim gelecekte de olabileceğini düşündüğümüz bir şeylerden korkmamıza sebep olur. Öyleyse şimdide yaşamak, korkuda değil sevgide yaşamaktır. Amacımız budur: sevgide yaşamak. Kendimizi sevmeyi öğrenerek bu amaç doğrultusunda çalışabiliriz. Kendimize sevgiyi aşılamak korkularımızdan arınmayı başlatır.
İyilik daima korkunun üstesinden gelir. Korkuyu işte böyle yenersiniz; sevginin dengi yoktur. Korkunun gücü boş bir temele dayanır, yalnızca öne doğru bir adım atarak bozguna uğratılabilir. ss. 151-154
Hepimiz için ölüm bir olabilirliktir, bununla yaşarız, ama ölmek üzere olanlar için ölüm bir olasılıktır, bu olasılıkla yaşarlar. Bu yükselmiş farkmdalıkla ne yaparlar? Daha çok risk alırlar, çünkü artık kaybedecek bir şeyleri yoktur. Yaşamın kıyısındaki hastalar size korkacak bir şey olmadığını, kaybedecek bir şey olmadığını fark etmede inanılmaz bir mutluluk bulduklarını söyleyeceklerdir. Hayata bu kadar mutsuzluk katan korktuğumuz şeyler değil, korkunun kendisidir. Korku birçok kılığa bürünür: öfke, koruma, kendine yetme. Korkumuzu bilgeliğe dönüştürmeliyiz. Her gün birazcık daha öne doğru adım atın. Yapmaktan korktuğunuz küçük şeyleri yapma alıştırması yapın. Korkunuz sizin üzerinizdeki muazzam gücünü, ancak ona meydan okunmadığı sürece sürdürür. Korkunun üstesinden gelmek için sevginin ve iyiliğin gücünü kullanmayı öğrenin.
Merhamet duymak ve göstermek, korkuyla yüz yüze geldiğinizde sevginizi ve iyiliğinizi kullanmanıza yardımcı olur. Korkuyu bir dahaki hissedişinizde, kendinize merhamet duyun ve bunu gösterin.
Kendinizin ya da yaptığınız şeylerin yeterince iyi olmadığından korktuğunuz için duruyorsanız, kendinize merhamet duyun ve gösterin. Yeni, harika fikrinizle ilgili bir rapor hazırladığınızı ama bunu patronunuza göstermekten korktuğunuzu düşünün. “Korkarım rapordan hiç hoşlanmayacak, yeterince iyi değilim, işten kovulacağım,” diye düşünüyor olabilirsiniz. Dikkatinizi bu korkulara verirseniz, büyürler ve yayılırlar. Fakat kendinize merhamet duyduğunuzu ve gösterdiğinizi düşünün. Elinizden gelenin en iyisini yaptığınızı ve raporu dikkatle, özenerek hazırladığınızı -bütün sorun da budur zaten- kabul ettiğinizi düşünün. Aklınız patronunuzun tepkisine kayarsa, onun sadece işini iyi yapmak istediğini ve elinden gelenin en iyisini yaptığını bilerek ona karşı da merhamet duyun ve gösterin. Bunu yaparsanız korkunuzu yok etmek için merhamet ve sevgiyi ortaya koyuyor olacaksınız. Merhametin korkuyu nasıl eritip yok ettiğine şaşıracaksınız.
Arkadaş toplantılarında ya da iş toplantılarında diğer kişileri tanımadığınız için konuşmaktan korkuyorsanız, onların çoğunun da aynı durumda olduğunu aklınızda bulundurun. Onlar da orada bulunan herkesi tanımıyorlar, kimsenin kendileriyle konuşmak istemeyeceğinden korkuyorlar, bazıları gizlice oradan çıkıp evine gitmeyi yeğliyor. Tıpkı sizin gibi onların da kendilerine merhametli davranılmasım isteyeceklerini kendinize hatırlatın. Onlara merhamet duymak ve göstermek sizi korkunuzun dışına çıkarır. Kendinizin yanı sıra insanlara da merhamet duyar ve gösterirseniz, onlara daha kolay yaklaşabildiğinizi göreceksiniz.
Başkalarının da tıpkı bizim gibi, içlerinde bir parça korkmuş olduklarını anlayabilirsek, daha fazla merhamet ve daha az korkuyla yaşamaya başlayabiliriz. Patron olsun, hasta olsun ya da partiye giden kişi olsun; o da kendi içinde aynı sizin gibi korkuları olan ve tıpkı sizin gibi merhamete layık biridir.
Korku içinde yaşıyorsanız gerçekten yaşamıyorsunuzdur. Aklınızdaki herhangi bir düşünce ya korkunuzu pekiştirir ya da sevginizi çoğaltır. Sevgi ise daha çok sevgi büyütür, kendini genişletir. Korku, özellikle gizli olduğunda, daha çok korku büyütür. Korkuyu temel alarak hareket ettiğinizde de daha fazla korku yaratırsınız.
Gerçek özgürlük, bizi en çok korkutan şeyleri yapmakta yatar. Bir hamle yapın; kaybetmeyeceksiniz, hayatı bulacaksınız. Bazen tüm korku, üzüntü ve kaygılarımızı fazlasıyla esas alarak güvenli bir hayat yaşamak, yapabileceğimiz en tehlikeli şeylerden biridir. Korkuyu yaşamınızın kalıcı bir parçası haline getirmeyin: Korkuyu bırakmak ya da en azından korkuya rağmen yaşamak, şaşırtıcı ve paradoksal bir şekilde sizi güvenli bir yere götürür. Duraksamadan sevmeyi, sakınmadan konuşmayı ve kendini savunmaya geçmeden umursamayı öğrenebilirsiniz.
Bir kez korkularımızın diğer yüzünde olunca, yeni bir hayat buluruz. Er geç sevgi, korkularımızdan kurtulmak olur. ss. 156-158
Öfke ve İnsan
Öfkenin birikip güçlenmesine izin vermek, hayatımızda hiç azımsanmayacak bir olumsuz güç oluşturabilir. Öfkemizi, o bizi kontrol etmeden önce bizim onu kontrol edebilmemiz için sağlıklı bir biçimde ifade etmeyi öğrenmeliyiz.
Öfke, doğal halinde, dışavurumu yalnızca birkaç saniye ile birkaç dakika arasında süren doğal bir duygudur. Örneğin sinemada sırada beklerken birisi aradan girmeye çalışırsa, bu kişiye bir dakikalığına öfkelenmek bizim için sadece doğal bir şeydir. Öfkemizi onu ifade ederek doğal biçimde yaşarsak -bir dakika bekleyip bu duygunun kendi olağan akışı içinde geçmesine izin verirsek- sorun yaşamayız. Ancak öfkemizi uygun olmayan bir biçimde patlayarak ifade ettiğimizde ya da öfkemizi birikecek biçimde bastırdığımızda sorunlar ortaya çıkmaktadır. Sonunda bir duruma ya hak ettiğinden daha fazla öfkeleniriz ya da hiç öfke göstermeyiz.
Bastırılmış öfke öylece yok olup gitmez, yarım kalmış iş haline gelir. O minnacık öfkeyle ilgilenmezsek, bu öfke giderek büyür ve sonunda bir yere, genellikle de yanlış bir yere gitmek zorunda kalır.
Öfkenin birikmesiyle ilgili diğer sorun, bizi inciten insanlar hareketlerinin sorumluluklarını üzerlerine almaya istekli olsalar bile bunun yeterli olmamasıdır. Özür dileseler ve biz bu özrün içten bir özür olduğuna inansak bile öfkeli halimiz devam eder, işte bu eski öfkedir. Üstelik bu öfke değişik ve beklenmedik biçimlerde tekrar tekrar yüzeye çıkabilir.
Birçok kişi öfkeyi göstermenin yanlış olduğu ailelerde yetişmiştir. Bazı kişiler ise en küçük sorunun bile hiddet boyutuna yükseldiği ailelerden gelir. Bu doğal duyguyu ifade etmek için hiç iyi bir rol modelimiz olmaması şaşırtıcı değil. Öfkenin neyle ilgili olduğunu anlamak yerine onu sorgular, geçerli olup olmadığını merak eder, yanlış yere koyar, yani yapabileceğimiz hemen her şeyi yaparız -onu yaşamak dışında. Gelgeldim öfke normal bir tepkidir ve doğru zamanda, doğru yerde, uygun ölçülerde olursa yararlıdır. Örneğin araştırmalar tekrar ve tekrar göstermiştir ki öfkeli hastalar daha uzun yaşar. Bunun sebebinin duygularını dışa vurmaları mı, yoksa daha iyi bir bakım talep etmeleri mi olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şey öfkenin eyleme yol açtığı ve çevremizdeki dünyayı kontrol etmemize yardımcı olduğudur. Ayrıca hayatımıza uygun sınırlar koymamıza da yardımcı olur. Yersiz, şiddetli ya da istismarcı olmadığı sürece öfke yararlı ve sağlıklı bir tepki olabilir.
Bedenin en önemli uyarı sistemlerinden biri olarak öfke, otomatik olarak bastırılmamalıdır. Öfke bizi incitildiğimiz ya da ihtiyaçlarımıza kulak verilmediği konusunda uyarır; birçok durumda normal ve sağlıklı bir tepki olabilir. Diğer yandan, suçluluk duygusu gibi, o da bir şeylerin inanç sistemimize uymadığının bir işareti olabilir. Arada sırada ortaya çıkan, zarar verici boyutları ayarlanmış öfke sağlıklıdır -bazen sorunlara yol açan bu duyguyla ilgili olarak ne yaptığımızı ya da yapmadığımızı gösterir. Çoğunlukla kendi öfkemizden öylesine korkar ve onu öyle derinden yadsırız ki artık onun farkında olmayız.
Öfke hayatımızı tüketen korkunç bir canavar olmak zorunda değildir. Sadece bir duygudur. Onu aşırı analize etmek ya da doğru, uygun veya haklı olup olmadığını sormak üretken değildir. Böyle yapmak, duygularımız olup olmaması gerektiğini merak etmektir. Öfke sadece budur - bir duygu. Yargılanacak değil, deneyimlenecek bir duygudur. Diğer tüm duygularımız gibi öfke de bir iletişim biçimidir, bize bir mesaj getirmektedir.
Ne yazık ki birçoğumuz öfkenin mesajını işitmeyiz. Çoğu zaman onu nasıl hissedeceğimizi bilmeyiz. Öfke içindeki kişilere, “Ne hissediyorsunuz?” diye sorulduğunda yanıta, “Sanırım...” diyerek başlarlar. Bu, duygusal bir soruya verilen entelektüel bir yanıttır. İçimizden değil aklımızdan gelmektedir.
İçimizdeki duygularla bağlantı kurmalıyız. Bazen insanlar için bunu yapmak çok zordur; böyle zamanlarda gözlerini kapatıp bir ellerini karınlarına koymak işlerine yarayabilir. Bu basit hareket, muhtemelen duygunun sadece beyni değil bedeni de kullanmasından dolayı, onlara hissettikleri şeylerle bağlantı kurmaları için yardımcı olur. Duygularımızla bağlantı kurmak bizim toplumumuzda neredeyse yabancı bir fikirdir: Bizler bedenlerimizle hissetmeyi unutmuşuzdur. Genellikle düşüncelerimizi duygularımızdan ayırırız. Düşüncelerimizin egemen olmasına izin vermeye o kadar alışmışızdır ki bu yüzden hislerimizin ve bedenlerimizin üstünde durmayız. Bir cümlede kaç kez "... hissediyorum ifadesi yerine "... düşünüyorum” ifadesini kullandığınıza dikkat edin.
Öfke bize sızılarımızın üstesinden gelmemiş olduğumuzu söyler. Sızı o anki acıdır, öfkeyse çoğu kez süreğen bir acıdır. Bu sızıları biriktirdiğimiz ve üzerlerine eğilmediğimiz sürece öfkemiz büyür. Çok sayıda sızı biriktirebiliriz, bu da onları bir düzene koymamızı çok zorlaştırır -hatta en sonunda öfkeyi neredeyse ayırt edemeyiz. Bu hisle birlikte yaşamaya öyle alışırız ki onu kim olduğumuzun bir parçası olarak düşünmeye başlarız. Kendimizi kötü insanlar olarak görme eğiliminde oluruz. Öfke, kimliğimizin bir parçası haline gelir. Eski duygularımızı kimliğimizden ayırma işine başlamalıyız. İyiliğimizi anımsamak ve kim olduğumuzu hatırlamak için bu öfkeyi serbest bırakmalıyız.
Başka insanlara öfkeli olmanın yanı sıra kendimize öfkeli, yaptığımız ya da yapmadığımız şeylere çok kızgın olabiliriz. Öfkeleniriz, çünkü çoğunlukla kendi duygularımız pahasına başkalarını memnun etmeye çalışırken kendimize ihanet etmiş olduğumuzu hissederiz. Kendi ihtiyaçlarımıza ve isteklerimize saygı göstermeyi başaramayınca öfkeye kapılırız. Bize hak ettiklerimizi vermedikleri için “onlara” çok kızdığımızı biliriz, ama ilk önce hak ettiklerimizi kendimize vermediğimiz için kendimize öfkelendiğimizi her zaman fark etmeyiz. Toplumumuzda ihtiyaç duymak zayıflıkla eşit görüldüğü için, bazen ihtiyaçlarımız olduğunu kabul etmeyecek kadar dik kafalı oluruz.
Öfkemizi içe döndürdüğümüzde, bu öfke kendini çoğu kez depresyon ya da suçluluk duygularıyla ifade eder. İçeride tutulan öfke geçmişle ilgili izlenimlerimizi değiştirir ve mevcut gerçekliğe ilişkin görüşlerimizi çarpıtır. Tüm bu eski öfke sadece diğer kişilerle ilgili olarak değil, kendimizle ilgili olarak da yarım kalmış bir iş haline gelir.
Öfkemizi içeride tutarak ve “patlamasına izin vererek”, diğer insanları suçlayarak ve kendimizi suçlayarak genellikle aşırı bir uçtan bir diğerine atlayıp dururuz. Öfkenin kendisini doğal olarak ifade etmesine izin vermiyoruz, bu yüzden öfkenin kötü bir şey olduğunu düşünmemizde şaşılacak bir şey yok. Bağıran insanları huysuz diye görmemizde şaşılacak bir şey yok; fakat bizim bağırmıyor olmamız da huzuru bulduğumuz veya öfkeden arınmış olduğumuz anlamına gelmez. ss. 160-163
“Herkes kederle değişik biçimlerde başa çıkar. En önemli şey ondan bahsetmek ve öfkenizi atmanın yollarını bulmak. Birçok kişi, ‘Artık bunu geride bırakmalısın,’ ya da ‘Bu öfkeyi hallet,’ der, ama sizin yaşadığınızı yaşamamışlardır. Başından böyle bir şey geçmiş biri olarak size hayatınız boyunca yapabileceğiniz en zor işlerden birinin bu olduğunu söyleyebilirim. Uzunca bir süre öfkeli olduğum gerçeğiyle mücadele edip durdum. Çocukları büyütmede bana yardımcı olacak kimsenin olmayışının öfkesi... Benim için işlerin üstesinden gelecek bir kişinin olmasına alışıkken kendi başıma işlerin üstesinden gelmek zorunda kalışımın öfkesi... Tony’ye bizi bırakıp gittiği için öfke duyduğumu artık anlayabiliyorum. Temelde yatan bir öfke bu. Kendimi öfkelenmiş buluyordum ve sebebini bilmiyordum. Hırsımı tabak çanaktan çıkardığımı fark etmiştim ya da kendimden. Bir gün bundan tamamen kurtulmayı umuyorum. Sanırım insan öfkeyle daha çok mücadele ettikçe onu bir o kadar dışarı çıkarıyor. Kocama mektuplar yazdım ve öfkeyi ortaya çıkarıp yönlendirecek bir sürü şey yaptım. Ayrıca o insana hissettiğiniz güzel duyguları ortaya çıkarmak da önemli, bu sayede öfkeyi dengeleyebilir ve kendinizi hep öfkeli hissetmeyebilirsiniz.
Onun ölümünden sonra şoke olmuştuk, şaşkına dönmüştük. Öfkemizi bastırdık, bu da depresyona döndü. Onu çok seviyordum ve hiçbir şey için suçlamak istemiyordum, ama bu bazen elinizde değildir. Öfkeyle ilgili birçok ders öğrendim. Öfkemle hiçbir zaman bağlantı kurmadığımı öğrendim. Pek çok evli çift zaman zaman öfke yaşar. Bizim hiç öfkeli tartışmalarımız olmadı, aile olarak bundan sakınıyorduk. Diğer kişiyi incitebilecek kötü şeyler söylemek istemezdik hiç. Birbirimize karşı çok iyiydik. Öfke meselesinden imtina ettik. Fakat öfke ile ilgilenmemişseniz bağışlamak zordur. însan öfkeden ne kadar çok kurtulabilirse, o kadar bağışlayıcı oluyor.”
[Ünlü aktör Anthony Perkins’in eşi Berry Berenson Perkins] s. 164-165
İşlenmemiş korku öfkeye dönüşür. Korkularımızla bağlantı kurmadığımızda -ya da korktuğumuzu bile bilmediğimizde- bu korku öfkeye dönüşür. Bu öfkeyle ilgilenmezsek, hiddete dönüşecektir.
Korkumuza kıyasla öfkemizle daha çok ilgilenmeye alıştırılmışızdır. Bizim için eşimize, “Sana öfkeliyim,” demek, “Terk etmenden korkuyorum,” demekten daha kolaydır. Yanlış giden şeyler hakkında öfkelenmek, “korkarım yeterince iyi değilim”i itiraf etmekten daha kolaydır.
Hepimiz ilk adımı atmada çok iyiyizdir: “Öfkeliyim, çünkü…”
İkinci adımı nasıl atacağımızı, yani bunun altında yatan korkuyu bulmak için kendimizi nasıl inceleyeceğimizi öğrenmemiz gerekir.
Aşağıda aslında neler olup bitiyor olabileceğine dair bazı ipuçları var:
🔸Öfke: Öfkeliyim, çünkü orada değildin.
🔹Altta yatan korku: Sen orada olmayınca, beni terk ettiğinden korktum.
🔸Öfke: Öfkeliyim, çünkü geç kaldın.
🔹Altta yatan korku: Senin için işin kadar önemli değilim.
🔸Öfke: Öfkeliyim, çünkü iyi bir iş bulmadın.
🔹Altta yatan korku: Yeterince para kazanamayacağımızdan ve faturalarımızı ödeyemeyeceğimizden korkuyorum.
🔸Öfke: Söylediğin şeyler yüzünden öfkeliyim.
🔹Altta yatan korku: Beni artık sevmediğinden korkuyorum. s. 165-166
Öfkeyi karşıdaki kişinin yüzüne vurup durmak, korkunun üstesinden gelmekten daha kolay bir iştir, fakat bunun altta yatan sorunları çözmeye bir yardımı olmaz. Aslında insanlar öfkeye karşı güzel tepkiler vermedikleri için, çoğu kez sadece “yüzeydeki” sorun daha da kötüleşir. İnsanlara bağırmak nadiren onları yanlış yaptıklarına ikna eder. Birinin hiç, “On dakika boyunca bana bağırıp durdular, ama ben hâlâ haklı olduğumu düşünüyordum. Ancak sonraki yirmi dakikalık bağırıp çağırmaları sırasında, anlatmak istedikleri şeyi cidden anladım,” dediğini duydunuz mu?
Haklı korkularımız olduğunda bile, bu korkular fazla öfke yüzündeırhaksız hale gelebilirler. Örneğin bir iş arkadaşınıza sürekli olarak devamlı geç kaldığını hatırlatmanın bu duruma bir yardımı dokunmaz. Fakat, “Yapılacak çok iş var, korkarım yetiştiremeyeceğiz,” derseniz, arkadaşınız da öfkeniz yüzünden yanlış hislere kapılmaksızın korkunuzu anlayabilir.
Öfkeyi içte tutmak çok fazla enerji gerektirir, yine de hepimiz ruhlarımızı karartan acılar taşırız.
Toplumumuz öfkeyi kötü ve yanlış bir şey olarak görür, bu yüzden bizler de öfkeyi dışa vurmanın sağlıklı bir yolunu bilmeyiz. Öfkemiz hakkında nasıl konuşacağımıza ya da onu nasıl içimizden atıp rahatlayacağımıza dair fikrimiz yoktur. Onu biriktiririz, yadsırız ya da zapt ederiz. Pek çoğumuz sonunda patlayana kadar öfkeyi içinde tutar, çünkü hiçbir zaman, “Ufak tefek şeylere öfkeliyim,” demeyi öğrenmemişizdir. Pek çok kişi ânm içinde nasıl kalacağını, “Ben buna öfkeliyim,” demeyi ve ertesi gün bir şeyler olduğunda, “O konuda öfkeliyim,” demeyi bilmez. Onun yerine diğer insanların son birkaç ay içinde yaptığı, kendilerini öfkelendiren yirmi tane şeyi listeleyen ve sonunda patlayana kadar da asla öfke göstermeyen iyi bir insan gibi davranmayı bilir. s. 167-168
Hepimizin öfkemizi dışarı vurabileceği bir güvenli odası olsa mükemmel olmaz mıydı?
Çünkü öfkenizin dışarı çıkmasına izin vermezseniz, birine bağıracaksınızdır. Birine bağırmak da kendi sonuçlarını beraberinde getirir. Öfkeli bir kişinin çevresinde olmak kimsenin hoşuna gitmez. Öfkeli bir kişi çoğunlukla yalnız bir insandır.
Birçok kişi bazen öfkesini tutar, çünkü öyle yargılanmak istemez. İyi bir insan olsalardı, sevgi dolu ve manevi değerlere önem veren biri olsalardı öfkeli olmayacaklarına ve öfkeli olmaları gerekmeyeceğine inanırlar. Gelgelelim bu öfke normal bir tepki olabilir. İnsanların kendilerine ya da başka kişilere, hatta Tanrı’ya yönelik duydukları herhangi bir öfke duygusunu etraflıca ele almalarına yardımcı olmak önemlidir. Bazı kişiler için Tanrı’ya kızmak, bir yastığa bağırmak, hatta bir beysbol sopasıyla hastane yatağına vurmak öfkelerini dışarı vurmalarına yardımcı olan şeylerdir. Bu kişiler çoğu kez bu eylemlerin ardından nihayet öfkelerini dışarı vurmuş olmanın ne kadar iyi geldiğinden söz edeceklerdir. Öfkelendiklerinde söyledikleri sözlerden dolayı Tanrı’nın tepelerine yıldırım düşüreceğinden ya da onları bir başka biçimde cezalandıracağından korktuklarını, ama artık kendilerini Tanrı’ya daha önce hiç olmadığı kadar yakın hissettiklerini fark ederler. Bir kadının dediği gibi, “Tanrı’mın öfkemi idare edecek kadar büyük olduğunun farkına vardım; öfkemin zaten O’nunla ilgili olmadığının da.” s. 169
İyileşmek ve duyguları tam olarak yaşamak için buradayız. Bebekler ve küçük çocuklar kendi duygularını hisseder, bu duyguları tam olarak yaşarlar. Ağlarlar, sonra geçer; öfkelenirler, o da geçer. Ölmek üzere olan insanlar da çoğu kez dürüstlükleri sayesinde bir zamanlar oldukları o küçük çocuklara benzemeye başlar. Ölmek üzere olanlar “korktum” ve “çok kızgınım” demeyi hatırlar. Onlar gibi bizler de daha dürüst olmayı ve öfkemizi ifade etmeyi öğrenebiliriz. Öfkenin bir olma hali değil, geçip giden bir duygu olduğu hayatlar yaşamayı öğrenebiliriz. s. 171
Sevdiğiniz şeyleri yapmayı bırakmak tükenmişliğe çıkarılan bir davetiyedir. s. 171
Sabır ve Doyumun Ertelenmesi
Bu modern dünyada insanlar, rahatsızlık ve sıkıntıyla yaşamaya alışık değiller.
Sonuç ve doyum bekliyoruz, hemen şimdi! Verilebileceklerinden daha hızlı yanıtlar istiyoruz. Yirmi dört saat açık tamir ve bakım servisleri, gece gündüz çalışan dükkânlar var. Acıktıysak, her an yiyecek bir şeyler bulabiliyoruz; mikrodalgada yapılacak yemeklerden tutun da bütün gece açık market ve restoranlara kadar. Ofis malzemeleri satan yirmi dört saat açık dükkânlar ve nalburlar var, kaldı ki internetin sabırsızlığımızı ne kadar körükleyeceğini de kimse bilmiyor. Neticede kitap almak için bile bir mağazaya gitmek zorunda değiliz, satılık evleri görmek için bir emlakçıyla birlikte sokaklarda arabayla bir aşağı bir yukarı dolaşmak zorunda değiliz: her şey ânında elde edilebilir durumda.
İnsanlar artık nasıl bekleyeceklerini, hatta beklemenin ne demek olduğunu bilmiyor. İstediğiniz şeye istediğiniz anda sahip olmak güzel bir şey, ama doyumun ertelenmesi becerisi de önemli. Araştırmalar, çocuklara ya hemen bir kurabiye ya da bir saat sonra iki kurabiye yeme seçeneği sunulduğunda, bekleyebilmiş olan çocukların, hayatın ileri dönemlerinde daha başarılı olduklarını göstermiştir. Sabır açıkça önemli bir değerdir, yine de bunca insan mikrodalga fırınlarının önünde, “Hadi, çabuk ol!” diyerek durur ya da fotoğraflarını banyo ettirmek bir saatten fazla sürecekse sinirlenir.
Sorun, beklemek zorunda olmanın getirdiği sıkıntının ötesine geçer. Birçoğumuz bir şeylerle veya olaylarla sadece oldukları gibi, değiştirmeye çalışmadan nasıl yaşanacağını bilmiyoruz. Bize onu değiştirmek, daha iyi yapmak zorundaymışız gibi gelir; işleri kendi haline bırakırsak düzeleceğini düşünmeyiz. Bir şeyin yeterince çabuk olmaması ile onun, bizim olması gerektiğini düşündüğümüz biçimde gerçekleşmemesi arasında bir fark olduğunu düşünürüz. Fakat bu iki düşünce aklımızın aynı köşesinden, durumun, olduğu haliyle yanlış olduğu yargısından gelmektedir. Sabırsız olmak bize ne kazandırır ki?
Sabrın anahtarı her şeyin iyi olacağını bilmek, bir amaç, bir plan olduğu inancını edinmektir. Bunu unutmak kolaydır, bu yüzden de birçok kişi, kendi kusursuz zamanında, gerektiği gibi sonucuna varacak olan durumları kontrol etmeye çalışır. Hayatın sonunda bile bazıları ölümün yaklaştığını kabul ederken, bazıları sabırsızlaşır ve bunun ne zaman gerçekleşeceğini bilmek ister. Hazır olmadan önce ölmeyeceklerini duymak, kendilerini güvende ve huzurlu hissetmelerini sağlar. s. 190-191
Bağışlamanın Büyüsü
Bağışlamadığımız zaman kendimize köle oluruz.
Bağışlama, sızılarımızı ve yaralarımızı iyileştirmenin yoludur, kendimizle ve diğer kişilerle yeniden bağ kurma şeklimizdir. Hepimiz incitilmişizdir -acıyı hak etmeyiz, ama yine de yaralanmışızdır. Üstelik, doğrusunu söylemek gerekirse, çok büyük bir olasılıkla biz de başkalarını incitmişizdir. Sorun bu sızının meydana gelmesi değildir, bizim bunu unutamamamız ya da unutamayacak olmamızdır. İçimizi sızlatmaya devam eden şey budur. Hayatı bu sızıları biriktirerek yaşarız; bunlardan nasıl kurtulacağımız konusunda hiçbir eğitimimiz ya da alabileceğimiz bir danışmanlık yoktur. Bağışlama burada devreye girer.
Bağışlayarak ya da bağışlamayarak yaşama seçeneğimiz var. Bağışlama, gariptir, bencilce bir eylem olabilir; çünkü yaralama işini yapandan çok yaralanan için önemlidir. Ölmek üzere olan kişiler çoğu kez hayatlarında eksik olan bir huzuru bulurlar, çünkü ölüm bırakmaktır, dolayısıyla bağışlamaktır da. Bağışlamadığımızda, eski yaralarımıza, sızılarımıza ve üzüntülerimize sımsıkı tutunuruz. Geçmişin mutsuz parçalarını canlı tutar ve küskünlüklerimizi besleriz. Bağışlamadığımız zaman kendimize köle oluruz.
Bağışlama, kabahatlinin bizden kalıcı olarak aldığına emin olduğumuz bütünlük duygusu da dâhil olmak üzere bize çok şey sunar. Bize tekrar olduğumuz kişi olma özgürlüğünü sunar. Hepimiz kendimize ve ilişkilerimize yeni bir başlangıç şansı vermeyi hak ederiz. Bu şans, bağışlamanın büyüsüdür. Bir kez başkalarını ya da kendimizi bağışladıktan sonra, tekrar iyiliğin olduğu yere ulaşırız. Tıpkı kırık bir kemiğin iyileştiğinde, kırılmadan önceki halinden daha sağlam olması gibi, bağışlama yaralarımızı iyileştirdiğinde, ilişkilerimiz ve hayatlarımız da daha sağlam olabilir.
Bağışlamanın önünde birçok engel vardır. Bunların arasında en başta, bağışlayarak, bizi inciten davranışlara göz yumduğumuz duygusu gelir.
Fakat bağışlamak, “Sorun yok, beni incitebilirsin,” demek değildir. Kine tutunmanın bizi mutsuzluk içinde yaşamaya zorladığını fark ettiğimizde, kendi iyiliğimiz için bu acıyı bırakmamız anlamına gelir. Bağışlamaya isteksiz olan kişilerin, kendilerinden başka hiç kimseyi cezalandırmadıklarını unutmamaları gerekir.
Bağışlamak insanların bizi çiğneyip geçmelerine izin vermek demek değildir. Kelimenin tam anlamıyla insanlık sevgisiyle ilgilidir. Bağışladığımız zaman, insanların bizi incittikleri sırada en iyi durumlarında olmadıklarını hatırlarız. Yaptıkları hatalardan ibaret olmadıklarını hatırlarız. İnsandırlar, hata yaparlar, tıpkı bizim gibi onlar da yaralanmıştır. Nihayetinde bağışlama içimizde meydana gelir. Kendimizi iyileştirmek için bağışlarız.
İntikam isteği bağışlamanın önündeki bir diğer engeldir. Ödeşmek bize olsa olsa sadece geçici bir rahatlama ya da doyum duygusu verir. O durumda, ilk bakışta yanlış olduğunu düşündüğümüz bir seviyede davrandığımız için suçluluk duyarız. Bizi inciten her kimse ne kadar incindiğimizi bilmesini isteriz, bu yüzden de sert ve ani bir tepki gösteririz -böyle olunca da sadece kendimizi daha fazla incitmiş oluruz. İncindiğimizi anlatmanın hiçbir zararı yoktur; ama tekrarlamak gerekirse, bu acıya sıkıca tutunursak bu bir kendini cezalandırma haline gelir.
Bağışlamak çok güç olabilir. Kimi zaman durumu görmezden gelmek daha kolaydır. Çoğu kez bağışlamayı çok isteriz ama pasif kalarak bir gizem selinin hayatımızın içinde damla damla akmasına izin vererek bunu erteleriz. Bu şekilde yaşamak istemediğimizi ve sonsuza dek o suyu temizlemek zorunda olmayabileceğimizi fark edene kadar bu affetme gerçekleşmeyebilir.
Bağışlamama bizi saplanıp kalmış bir halde tutar. Bu eski bölgeleri iyi biliriz ve buralarda oldukça rahat olabiliriz; öyle ki bağışlama bilinmeyene cüret etmek gibi gelebilir. Çoğu zaman birilerini suçlamak, bir ilişkiyi onarmaktan daha kolaydır. Gözlerimiz o kişilerin hatalarına odaklandığı için, kendimize ve sorunlarımıza bakmak zorunda kalmayız. Bağışlayınca, kırıcı bir olayın ötesine geçip gelişme ve yaşama gücümüzü geri alırız. Bu acıda yaşamak bizi ebedî kurbanlar olarak tutar; bağışlayınca bu acıyı aşarız. Sürekli olarak başka biri ya da başka bir şey tarafından yaralanmak zorunda değiliz. Bu farkındalıkta büyük bir güç bulunmaktadır.
**
Çocukken, incindiğimizde ya da başkalarını incittiğimizde, biri genellikle, “Özür dilerim,” der. Fakat artık yetişkin olduğumuz için bu özürler o kadar sık dile gelmez. Kaldı ki dile geldikleri bazı zamanlarda da yeterli olmadıkları sonucuna varırız. Çocuklar yanlış yaptıklarında, korkularını, şaşkınlıklarını, bilgisizliklerini görürüz. Onları insan olarak görürüz. Gelgelelim yetişkinler olarak genellikle bizi incitenleri, bize yaptıkları şey olarak görürüz. Sadece sebep oldukları acının belirlediği tek boyutlu karakterler haline gelirler. Bağışlamadaki ilk adım, onları yeniden insan olarak görmektir. Hatalar yaparlar; kimi zaman zayıftırlar, duyarsızdırlar, kafaları karışıktır ve acı içindedirler. Kusurlu, kırılgan, yalnız ve muhtaç, duygusal bakımdan noksandırlar. Başka bir deyişle, tıpkı bizim gibidirler. Onlar da iniş ve çıkışlarla dolu bir yolculuktaki kişilerdir.
Bir kez onların da insan olduklarını kabul edebildikten sonra, öfkemizin farkına vararak onları bağışlamaya başlayabiliriz. Bir yastığa bağırarak, bir arkadaşımıza ne kadar öfkelendiğimizi anlatarak, çığlık atarak ya da bunu dışarı çıkaracak başka bir şeyler yaparak bu bloke edilmiş enerjiyi boşaltmak zorundayız. Bunu yapınca, çoğunlukla, öfkenin altında yatan üzüntü, acı, nefret ve incinmişliği buluruz. Bulunca, kendimize bu duygulan yaşama izni vermemiz gerekir. Daha sonra ise en zor bölüm gelir: bu duyguları bırakmak. Bağışlama sizi inciten kişilerle ilgili değildir; onlar için endişelenmeyin. Yaptıkları şey ne olursa olsun, bu bizden çok, muhtemelen, kendileriyle, dünyalarıyla ve sorunlarıyla ilgilidir. Onların bu problemlerini bıraktığımızda, biz özgürlüğü bulacağız. Herkesin üstesinden geleceği sorunları vardır, bunların hiçbiri bizi ilgilendirmez. Bizim işimiz kendi huzurumuz, kendi mutluluğumuzdur. ss. 215-219
Kimi zaman bağışlamak imkânsız gibi görünür, çünkü işlenen kabahat oldukça ağırdır. Hayatımızda yine de bağışlamamamız gerekiyormuş gibi hissettiğimiz şeyler vardır.
Hepimiz bağışlamayı her zaman gerçekleştirebilmek isteyebiliriz, ama bu göz korkutan bir iştir. Kaldı ki insan olduğumuz sürece, tek tek her şey için herkesi tümüyle bağışlamak da imkânsız olabilir.
Bağışlamam gerek ama bunu yapmak istemiyorum. Daha değil. Üzerinde çalışmadım bile. Açıkçası, henüz hazır değilim.
İşe bakın ki en çok bağışlamamız gereken kişi kendimizizdir. Yapmış olduklarımız ve yapmamış olduklarımız için kendimizi bağışlamak zorundayız. Her hata yaptığımızı düşündüğümüzde, kendimizi bağışlamalıyız; bir dersi öğrenmediğimizi hissediyorsak, öğrenmediğimiz için kendimizi bağışlamalıyız. Kendimizi bağışlamamız gereken şeyin her zaman anlamı olmayabilir -o şey gerçek bir hata bile olmayabilir. Çoğu kez, özellikle gençsek, kendimizi çevremizdeki olaylardan -genellikle olmamız gerekenden daha fazla- sorumlu hissederiz.
Hatalar yapmak, birini yanlışlıkla incitmek, zaman zaman kendimizi kaybetmek için burada, bu hayattayız. Kusursuz olsaydık hiç burada olmayabilirdik. Kendimizi bağışlamayı öğrenmenin tek yolu da birkaç hata yapmaktır. İnsan olduğumuz için yaptığımız şeyleri yapmışızdır. Kendimizi bağışlayamayacağımız kadar kötü bir şeyler yapmışsak, bunu her zaman Tanrı’ya bırakabiliriz. “Tanrım, henüz kendimi bağışlayamıyorum. Beni bağışlayabilir, içimde bağışlamayı bulmama yardım edebilir misin?” diyebiliriz.
Bağışlamanın hayatta bir kez yapılacak bir iş olmadığını, süregiden bir şey olduğunu unutmayın. O bizim ruhsal bakım planımızdır. Bağışlama bizi huzur içinde ve sevgiyle temas halinde tutmaya yardımcı olur. Bizim tek görevimiz, yeniden kalplerimizi açmaya çalışmaktır. ss. 219, 221, 223-224
Jonas Salk’un 1950’lerde çocuk felci aşısını bulması kesinlikle tarihteki en büyük anlardan biridir. Salk’a tedavisinin patentini alıp almayacağı sorulmuş. Bu patenti almak onu dünyadaki en zengin insanlardan biri yapacak. “Güneş ışığının patenti bende değil, bunun da,” diye yanıtlamış.
Pek çok kişi, “Ah! Ne büyük bir fedakârlık, ne büyük bir an. İnsan hayatta böyle şeyler için bekliyor. Keşke ben de böyle bir an yaşasaydım, bu kadar yüce ve bilge olma şansım olsaydı, gerçek hayatın, hakiki hayatın, önem taşıyan hayatın tam ortasında olurdum. Son derece güçlü ve mutlu olurdum,” diye düşünecektir.
Gerçekten “hayatı yaşamak” için genellikle böyle büyük anlar olmasını bekleriz. Ancak 1980’lerde Dr. Salk ile bir panelde birlikteydim ve onunla küçük kararlar üzerinde kafa yorarken, onun en küçük durumlara bile büyük bir sevgi, büyük bir önem, büyük bir ilgi, büyük bir güç katışını izledim. Hayatın en küçük alanlarında, o en büyüğünü bulmuştu. Sıradan olanda, özeli bulmuştu. s. 234
Zihinlerimizi, dünyanın bize öğretmiş olduğu yollardan 180 derece farklı olan yollarda düşünecek şekilde eğitmeliyiz.
Boğuştuğumuz en büyük paradokslardan biri, kendi karanlık ya da gölgeli yanlarımızdır. Çoğu kez bunlardan kurtulmaya çalışırız, ama “karanlık yanlarımızı” ortadan kaldırabileceğimiz inancı gerçek dışıdır ve otantik değildir. Karşıt kuvvetlerimiz arasında bir denge bulmamız gerek. Dengeleme eylemi zordur, ancak hayatın bir parçasıdır. Bunu, gündüzün ardından gecenin gelmesi kadar doğal bir deneyim olarak görebilirsek, gece hiç gelmeyecekmiş gibi davranmaya çalıştığımızdan daha büyük bir hoşnutluk buluruz. Hayatın fırtınaları vardır. Fırtınalar daima geçer. Nasıl ki asla geceye yol vermeyen bir gün ya da sonsuza kadar süren bir fırtına yoksa, bizler de bu hayat sarkacında ileri geri hareket ederiz. İyiyi ve kötüyü yaşarız, gündüzü ve geceyi, yin’i ve yang’ı. Çoğu kez tam da öğrenmemiz gereken şeyi öğreniriz.
Bu paradokslarda yaşarız, birçoğu iter ve çeker. Mutluluğumuzun dış koşullara bağlı olmadığı doğru olmakla birlikte bu doğruyu bu dünyanın gerçekliğiyle dengeleriz. Çevremizde olup bitenlerden etkileniriz. Trajedi yaşayan birine, “Bu seni etkilememeli,” demek gerçekçi olmayacaktır. Bu elbette durumu kötüleştirecektir. Aynı zamanda, en kötü durumumuzdayken, bazen en iyiyi buluruz. Trajedilerin gerçekten üstesinden geliriz, mutluluğu bulmaya gerçekten devam ederiz. Güneş gerçekten karanlığı delip geçer. Ölümün ortasında bazen hayatı bulduğumuz da olur.
Mutluluğu bulma konusunda bazı şeyleri öğrenmeliyiz -öğrendiğimiz bazı şeyleri de unutmalıyız. Zihinlerimizi, dünyanın bize öğretmiş olduğu yollardan 180 derece farklı olan yollarda düşünecek şekilde eğitmeliyiz. Öğrendiğimiz olumsuz düşünüş biçimlerini unutmalıyız. Öğrendiklerimizi unutma alıştırması yapmalıyız. Alıştırma derken açık, güzel bir havada doğa yürüyüşü yaparken mutlu olma alıştırması yapmayı kastetmiyorum. Her zaman mutlu olma alıştırması yapın, özellikle de koşulların keyif almaya hiç elverişli olmadığı bir dahaki sefere. Birilerinin sinirinizi bozduğu bir dahaki sefere, mutluluk alıştırması yapın: Onlarla birlikte ânın içinde kalın, söylediklerini duyun, değerli bilgiler içerip içermediğine bakın. Fakat bunun ruh halinizle çatışmasına izin vermeme alıştırması yapın.
Örüntülerinize bir bakın. Kendinize hangi davranışın size mutluluk getirdiğini, hangisinin sizi umutsuzluğa götürdüğünü sorun. İçinizde ve dışınızda, değişiklikler yapın. Kıskançlık hissetmek size mutluluk getiriyor mu? Birine bağırmak ya da gerçekten o kişiye kırıcı sözler söylemek kendinizi uzun süre iyi hissetmenizi sağlıyor mu? Minnet dolu olduğunuzda, kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Bir kişiye güzel bir davranışta bulunduğunuzda kendinizi mutlu hissediyor musunuz?
Kendinizi trafikte bulduğunuzda, sövüp saymak yerine çevrenize bakıp herkesin aynı gemide olduğunu görün. Karşınızdaki kişilerin neler hissettiğini düşünün. Onlara karşı iyi olma alıştırması yapın. Bu konuda ileri düzey kurs almak isteyenler için, anonim kalarak iyilik alıştırması yapın. Asla kimseye söylemeksizin birileri için yardımseverce davranın ve merhametli bir şeyler yapın. s. 234-236
Çoğu insan mutlu olması için gereken her şeye sahiptir -ama mutlu değildir. Büyük ya da küçük olsun, başardıklarımızdan mutlu değiliz. Görünüşümüzden hoşnut değiliz. Fakat işin doğrusu asla hissettiğimiz kadar albenisiz değiliz. Eksik olan şey içsel deneyimlerimizdir. Doyurucu, anlamlı ve mutlu bir hayat deneyimimizin olması için gerek duyduğumuz her şey hepimize verilmiş durumda. Bizler sadece armağanlarımızın, bize bağışlananların ya da iyiliğin farkına varmıyoruz.
İnsanlar çoğunlukla kendi iyiliklerini hesaba katmazlar ya da yadsırlar. En kendini adamış, vermeyi bilen ve sevgi dolu kişilerin bazıları kendilerinin dünya üzerindeki etkilerinin farkında değil gibi görünürler. Yardım derneklerinin başkanlarından tutun ruhban sınıfına, hoşgörüsüzlüğü önlemek için bıkmadan usanmadan çalışanlara kadar bu insanlar ne acıdır ki kendi iyiliklerinin farkında değildir. Aslında kim oldukları hakkındaki hakikati görme yeteneğinden yoksun gibidirler.
Böyle kişilerle şu öyküyü sıkça paylaşıyoruz: Bir zamanlar iyilikler yapan kalbi saf bir adam varmış. Hatalar da yapmış ama bu sorun değilmiş; sadece bir sürü harika şey yaptığı için değil, hatalarından ders aldığı için de. Ne yazık ki yaptığı iyiliklerin o kadar farkındaymış ki kendini bir şey sanır olmuş.
Tanrı, hatalar yapan ama gelişmeye devam eden iyi bir insan için bir sorun olmayacağının; kibirli hale gelen birininse mutluluğu asla bulamayacağının farkındaymış. Bu sebeple bu adamın yaptığı iyilikleri görme yeteneğini almış ve fâniliği tamamlanana dek bu bilgiyi saklamış. Bu adam iyilikler yapmayı sürdürmüş, çevresindeki herkes onu takdir etmiş, ama adamın kendisi bunları hiç hissetmemiş ya da ne kadar çok iyilik yaptığını hiç anlamamış. Nihayet adam hayatının sonuna geldiğinde, Tanrı ona yapmış olduğu bütün iyilikleri göstermiş.
Çoğu kez hayatın sonuna kadar iyiliğimizin farkına varmayız. Şunu unutmamalıyız; iyiliğimizi hatırlamaya ve birbirimize değerliliğimizi ve mucizelerimizi hatırlatmaya çalışmak için buradayız. s. 240-241
Kaynak: Yaşam Dersleri, Elisabeth Kübler-Ross & David Kessler, Profil Kitap, 2021 Basımı