Tarih Felsefesi Açısından Kur’an Kıssaları
Kur’an’ın yaklaşık üçte biri, peygamberler ve milletlerden, tabii ve tarihi hadiselerden, bu hadiselerin aktörleri ve bu aktörlere ait olağan/olağanüstü hâllerden bahsetmektedir.
Bu olaylar ve şahıslardan bahseden pasajlara bakıldığında, Kur’an’ın söz diziminin (mantûk ve melfûzunun) Allah merkezli bir dil dizgesine sahip olduğu görülür. Bu bakımdan onun böylesine hâkimiyet ifade eden bir dil dizgesinin etkisinde kalarak, Kur'an'ı teosentrik, lâhûti bir yoruma tabi tutanlar, Kur'an'da hikâye edilen bu tarihi olayları, bu olaylardaki aktörleri ve bunların edimlerini Tanrı’nın tarihe olağanüstü, mucizevi bir müdahalesi olarak ele almışlardır.
Bununla beraber, Kur'an'ı nâsûti, tarihi ve vakiî okumaya tabi tutanlar ise bu tür olayların fevkalade, harikulade hadiseler değil tabii, alelade (ma'hûd ve me'lûf) olaylar olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Birinci okuma biçimi, antroposentrik (insan merkezci) biçimin mugayiri olan teosentrik/lâhûti yaklaşım, bir olguyu, bir süreci, bir durumu; Tanrı/Yaratan merkezli okuma, anlama, anlamlandırma, inceleme ve değerlendirme perspektifidir. Bu okuma biçiminin en temel nedeni de Kur'an'da kullanılan dilin teosentrik (Tanrı merkezci) bir dil ve anlatım üslubuna sahip olmasıdır. Şöyle ki kımıldayan bir yapraktan, toprağı yarıp çıkan bir tohumdan, gökyüzünde çakan şimşeklerden, hareket eden bulutlardan ve yağan yağmurlardan, esen rüzgarlardan, basan sellerden, yıkılan barajlardan, gecenin gelip gitmesinden, güneşin doğup batmasından tutun da tüm insan eylemlerine, fil ordusunun helak edilmesine, Hz. Salih'in kavmine devenin gönderilmesine, Hz. Musa'nin elindeki asâya, gökten bıldırcın eti ve kudret helvası indirilmesine, İsrailoğullarına çekirge gönderilmesine, sularının kan rengine dönmesine, Hz. Meryem'in doğurduğu çocuğa, Hz. Zekeriyanın yaşlıyken sahip olduğu evlada, Hz. Nuh'un gemi yapması ve Tufandan kurtulmasına, Hz. İbrahim’in Nemrut ateşinden korunmasına, Hz. Yusuf’un kardeşlerinin tuzağından, kuyudan ve zindandan kurtulmasına, Mısır’ın hazine sorumlusu olmasına, Hz. Âdem'in yaratılışına, balığın Hz. Yunus'u ağzından dışarı atmasına, arının bal yapmasına, savaş ordularının arkasından uçuşan leş yiyici kuşların gönderilmesine hatta savaşta atılan bir oka kadar, tabiata, insana ve diğer canlılara ait daha nice tabii ve tarihi olay, Tanrı iradesi ve ihtiyarının, onun demesi, emretmesi, buyurması, nidası/seslenmesi, sevk ve irsalinin yahut onun müdahalesinin mukadder bir sonucu olarak Kur'an'da tasvir ve tahkiye edilmiştir.
Buna, hâkimiyet dili ve bu dilde dile gelen otoriteryan, merkeziyetçi ve mutlakiyetçi tasavvur, tahayyül demek de mümkündür. Bu tür bir dilin kullanımı sadece Kur'an'a özgü değildir. Bu, aslında bütün ilahi dinlerin dini teolojik metinlerinde var olan bir hitap tarzı hatta kadim toplumların akıl yapısına egemen olan, etraflarında cereyan eden hadiseleri anlamlandırma ve değerlendirme, varlığı dile getirme biçimidir. Şöyle ki tarihi olayları ve aktörlerini, insan ve doğa eylemlerini kendi nesnel, tabii çıplak gerçekliğiyle ya da tarihi sebep-sonuç ilişkisiyle değil de bir anima/ruh yahut idea, aşkın metafizik bir güç ve semâ ile açıklama hatta bunları mitolojik unsurlarla örme âdeti, Sâmi, İbrâni, Arami, Arap vb. halkların, dahası antik Grek kadim toplumların kısmi azaminin akıl yapısına egemen olan bir husus idi. Söz gelimi İbrâni teolojik metinlerine bakıldığında bunun bütün varlıkların hareketi için kullanılan hâkim bir dil dizgesi olduğu ilk etapta hemen fark edilir. Peygamberlerin nübüvvetine dair teolojik metinlerdeki bu anlatım her ne kadar muhtemel bir maksat ve mesaja yönelik olsa da bunun, abartılı yahut teşbihi, temsili, mecazi bir dil ve anlatım, başka bir deyişle o günkü toplumların varlığı dile getirme tarzı olma ihtimali gözardı edilemez. İşte peygamber metinlerinin anlatımına hâkim olan iptidai, kıssacı dönem toplumlarının, olayları hayalde büyütme, idealize etme, nesnel gerçekliklerinden soyutlama âdet ve itiyatlarından dolayı, Tevrat’ın mübalağalı, abartılı bir dil ile konuşma üslubuna sahip olduğu ileri sürülmüştür. Şöyle ki İsraillilerin vardıkları şehirlerin kocaman, kalelerinin ise neredeyse göğe değdiği (Yasanın Tekrarı, 1/28), Adem’den Nuh’a kadar kimi peygamber ve onların soylarından olanların üç yüz, yedi yüz, sekiz yüz ve dokuz yüz küsur yıl yaşadıklarına dair vb. Tevrat anlatıları bu kabildendir. (Yaratılış, 5/1-32). Bu ifadeler, tarihi gerçekliğe mutabık ve muvafık tabii ve mutat olan ömür sürelerini değil, daha ziyade bıraktıkları izlerden dolayı onları zihinde ve gözde büyütmeyi ifade eden anlatılardır Teolojik metinlerin bu abartılı dil dizgelerinin yanı sıra teşbihi, temsili, mecazi, metaforik anlatıma sahip oldukları da yorumcular ve okuyucular tarafından kuşkusuz gözardı edilmemelidir. Mesela, Eski Ahit'te geçen "Dağlar, tepeler önünüzde sevinçle çığıracak, kırdaki bütün ağaçlar alkış tutacak", "Lübnan’ın selvi ve sedir ağaçları bile kralın yok oluşuna seviniyor" (Yeşeya, 55/12; 14/8), ifadeleri, Tanrı’nın Yakub'u koruyup kolladığına dair "Onu yeryüzünün yüksekliklerinde gezdirdi. Tarlada yetişen ürünlerle doyurdu. Onu kayadan akan balla, çakmak taşından çıkardığı yağla besledi. İneklerin yağıyla, koyunların sütüyle, besili kuzularla, Başan cinsi en iyi koçlarla, tekelerle, en iyi buğdayla onu besledi." sözleri bu kabildendir. Bu ifadelerde geçen, ne dağların ve tepelerin sevinçle çığlık atması, ağaçların alkış tutması ne de Tanrı’nın Yakub'u gezdirmesi, kayadan akan balla, çakmak taşından çıkardığı yağla hayvanların ürünleriyle "gerçek anlam"da beslemesi söz konusu değildir. Tam aksine bunlar tamamen mecazi, müstear, metaforik ve temsili anlatımlardır. Yine "Rab, ülkenize yağmuru zamanında yağdırmak ve bütün emeğinizi verimli kılmak için göklerdeki zengin hazinesini açacak" (Yasanın Tekrarı, 32/13-14; 28/12), "Rab buyruk verdi bulutlara, kapaklarını açtı göklerin; Man yağdırdı onları beslemek için, Göksel tahıl verdi onlara". (Mezmurlar, 78/23-24), "Otuzuncu yılda, dördüncü ayın beşinci günü Kevar Irmağı kıyısında sürgünde yaşayanlar arasındayken gökler açıldı, Tanrı'dan gelen görümler gördüm." (Hezekiel, 1/1), ifadeleri bu kabildendir. Gerçekte Tanrı’nın gökte yağmurun depolu bulunduğu ne bir hazinesi ne de göğe ait kapıları ve pencereleri, bulutlarına emrettiği zaman da bu kapıların açılması ve Man yağdırması söz konusu değildir. Yine doğada meydana gelen pek çok tabiat olayı da Tanrı’nın irade ve ihtiyarının bir sonucu olarak ele alınmıştır. Örneğin "Yapağı gibi kar yağdırır, kırağıyı kül gibi saçar. Aşağıya iri iri dolu savurur, kim dayanabilir soğuğuna? Buyruk verir, eritir buzlar, rüzgârını estirir, sular akmaya başlar." "Çünkü O buyurunca şiddetli bir fırtına koptu, dalgalar şaha kalktı. Göklere yükselip diplere indi gemiler, ... fırtınayı limanlığa çevirdi, yatıştı dalgalar;" (Mezmurlar, 147/16-18; 107/25-29), "Viraneye çevireceğim onu; budanmayacak, çapalanmayacak; dikenli çalılar bitecek her yanında. Üzerine yağmur yağdırmasınlar diye bulutlara buyruk vereceğim." (Yeşeya, 5/6), şeklinde hava soğuduğunda kar ve iri dolunun yağması, ısındığında ise karın erimesi, rüzgârın esmesi, fırtınanın kopması ve dinmesi, yağmur yağdırılmaması için bulutlara emir verilmesi gibi doğa olaylarının Tanrı’nın buyruğuyla gerçekleştiğini ifade eden bu metinlerin dil dizgesi de bu kabildendir.
Benzer şekilde insanın özgür iradesine bağlı tarihi eylem ve olaylarda da bu anlatım tarzı, bir başka ifadeyle tanrı merkezli dil dizgesi hâkimdir. Söz gelimi "Rab, seçtiklerine buyruk verdi, O'nun yüceliğiyle övünen yiğitleri, öfkesinin gereğini yapmaya çağırdı... Her Şeye Egemen Rab, bir orduyu savaşa hazırlıyor." "Asur'u tanrısız ulusa karşı salacağım; Soyup yağma etmeleri, sokaktaki çamur gibi onları çiğnemeleri, öfkelendiğim halkın üzerine yürümeleri için buyruk vereceğim." (Yeşeya, 13/3-4; 10/6), "Tahıl savuranları göndereceğim Bâbil'e; onu savurup ayıklasınlar, ülkesini boşaltsınlar diye. Yıkım günü her yandan saldıracaklar ona." (Yeremya, 51/2), şeklinde ulusların birbirlerine musallat olmalarının Tanrının buyruğu olarak anlatılması ve yine "Kral adam gönderip Yusuf’u salıverdi, halklara egemen olan onu özgür kıldı." (Mezmurlar, 105/20), "Beni buraya gönderen siz değilsiniz, Tanrı’dır. Beni Firavun'un baş danışmanı, sarayının efendisi, bütün Mısır ülkesinin yöneticisi yaptı." (Yaratılış, 45/8), "Rab, onlar için kur'a çekti, ülkeyi ölçüp aralarında pay etti." (Yeşeya, 34/17), ifadelerinde belirtildiği üzere Yusuf’un, Mısır’a gitmesi, hapisten özgürlüğüne kavuşması, Firavun'un baş danışmanı olması, aralarında çekmiş oldukları kur'ayı Tanrı’ya nispet eden dil dizgesi de bu kabildendir. Yine hayvanlarla ilgili içgüdüsel hâller de bu metinlerin dil dizgesinde Allah'a nispet edilerek anlatılmıştır. Örneğin "Rab, balığa buyruk verdi ve balık Yunus'u karaya kustu." (Yunus, 2/10), ifadelerinde Allah'ın balığa buyruk vermesi neticesinde balığın Yunus'u karaya atması, benzer şekilde Eski Ahit'te Mısır'ı basan çekirgelerin ceza olarak Tanrı tarafından gönderildiğini ifade eden dil dizgesi (Mısır’dan Çıkış, 10/1-20), bu kabildendir. İki kişinin evliliği gibi (Yaratılış, 24/51) kişi yahut kişiler arası karşılıklı ittifakla yapılan fiiller de bu metinlerde, Tanrı'ya nispet edilir. Bunlar, o dönem toplumların özellikle de tanrı adamlarının/peygamberlerin teolojik metinlerinin anlatımına hâkim olan temsili, teşbihi, mecazi ve edebi üsluplardır. Çünkü tarihi, tabii ve toplumsal olarak meydana gelen her şeyin, kendisini meydana getiren elle tutulur, gözle görülür yakın bir sebebi vardır. Bu yakın sebep de nihayetinde her şeyin ilk sebebine yani Allah'ın irade ve ihtiyarına dayanır. İşte benzeri anlatım biçimlerini Kur'an'da da gördüğümüz peygamberlere nispet edilen teolojik metinlerin anlatımında, bu yakın sebeplerin tamamı hazfedilir ve meydana gelen bu tikel tarihi olaylar Tanrı’ya nisbet edilir ve bunu Tanrı’nın yaptığı söylenir. Bu elle tutulur gözle görülür nesnel yakın sebepler ister zâti tabii/doğa olayları, ister zâti ihtiyari/insan edimleri, isterse de 'arazi ittifaki/hayvanların içdürtüsel fiilleri olsun fark etmez, peygamber metinlerinde bütün bu fiiller, Allah'a nispet edilir. Onların ifade ve ibarelerinde "Bu fiili, Allah yaptı; Allah emretti; Allah dedi..." denilir. Bu tür bir anlatım ve üslupta, "fiil", "kavl", "kelam", "emr", inzal "nidâ/çağrı" ve "irsâl/gönderme" lafızlar yer alır. Her ne kadar dil, üslup, anlatım, bir başka deyişle metnin ifade ve ibareleri lâhûti bir yapıda ifade ediliyor olsa da gerçekte bu metinlerin işarette bulunduğu tabii ve tarihi olayların aşkın bir varlığın müdahalesiyle gerçekleştiğini ileri sürmek doğru değildir. Bununla birlikte nübüvvet metinlerinin bu dil dizgesi, bu tür bir okuma biçiminin doğmasına da engel olamamıştır. O nedenle, İslamiyet öncesi dönem nübüvvete dair teolojik metinlerin dil ve anlatım yapısından mülhem olarak "ilahî Yorum Ekolünün" temsilcileri olan St. Agustinus (ö. 430) ve diğer Hıristiyan azizleri, tarihi ve tarihteki hadiseleri, hadiseyi kuşatan tabii, mutat nesnel şart ve sebepler ile diğer belirleyici unsurlardan soyutlayarak ilahi yorumla (lâhütizm) ele almışlardır. Bu okuma hareketi, lâhûtizmin belki de en somut ve en nesnel tarihi bir göstergesi idi. Büyük oranda bizim Kur'an yorum geleneğimizin de bu çizgide seyrettiğini söylemek mümkündür. Bu tür bir okuma tarzı, geleneğimizde daha çok müfessirler, mütekellimler ve onların intaç ettiği tefsir ve kelam literatüründe ilk etapta fark edilir. Şöyle ki geçmişten günümüze yorum haritasına baktığımızda efsanevi, hayali, mitolojik türden rivayetlerin ve bu rivayetlere bağlı anlama biçimlerinin yuvarlanıp yapılandığı yerin, büyük oranda teosentrik, lâhûti okuma haznesi olduğu görülür. Bu okuma biçiminde, bütün tarihin akışı için genel geçer söylenecek bir şey söz konusu değildir. Özellikle de tarihin ilahi hitap dilimlerine rastlayan olaylarının kurgu ve yapımında başrol, Tanrı’nındır. Çünkü bu anlayışa göre Allah gönderdiği harikulade gizil güçlere sahip karizmatik şahsiyetlerle (peygamberlerle), onlara verdiği harikulade güçlerle tarihe müdahil olmuş, aslında tabii seyrinde gidecek olan tarihe müdahale ederek, yeni bir tarih yaratmıştır. Bu anlamda tarih, insani yapım ve edimlerinin bir tarihi değil, Tanrı’nın tarihi, Tanrı’nın iradesinin bir tecellisi ve ifşasıdır. O bakımdan bu okuma, anlama ve anlamlandırma biçiminde evren kozmoz ve bu kozmozdaki her şey, oluş ve bozuluş (kevn ve fesat) tanrısal tinin bir açılımı olarak görülmüştür. Dolayısıyla teosentrik okuma yönteminde, Kur'an'daki tarihi olaylar, ne kendi zaman ve mekân koşullarıyla, ne o dönem muhatapların dillerindeki anlatılarla, ne de akıl yapılarına egemen olan tasavvur ve tahayyüllerle, illiyet bağı, neden sonuç diyalektiği içinde okunmuştur; aksine nazımdaki dil dizgesinden güç alınarak, daima üstten bir el, bir ruh (anima) ve tin (idea) ile tâlil edilerek, ilahi hikmet-nazar-ı ibret çerçevesinde ele alınmıştır.
İkinci okuma biçimi ise geleneğimizde daha ziyade filozoflar ve tarihçiler tarafından temsil edilen, tarihi ve toplumsal olayları, tabii hadiseleri büyük oranda içinde akıp gittikleri, kendilerini kuşatan içtimai ve tabii nedenler zinciri içinde, dahası metnin ait olduğu dönem toplumların efsanevi, mitik muhayyile ve mütearifesi çerçevesinde, bir başka ifadeyle tarihi, toplumsal olayları ve tabii hadiseleri aşkın, müteâl, metafizik bir animaya/ruha dayandırmadan tarih, toplum ve tabiat yasalarıyla açıklayan nâsûti, tarihi, olgusal ve vâkii bir okuma yöntemidir. Bu okuma biçimi, ne Allah'tan topluma, toplumsal hadiselere, tabiata ve tabii hadiselere doğru seyreden merkeziyetçi ve mutlakiyetçi bir okuma; ne de hadiseyi kendi tarihi ve nesnel çıplak gerçekliğinden kopararak idealize eden ruhçu bir okumadır. Aksine tikelden tümele, cüzden külle, özelden genele seyreden tarihi, toplumsal ve tabii hadiselerde evvel emirde mündemiç bulunan yasaları/sünnetullahı keşfetmeye yönelik bir okuma ve anlama eylemidir.
Bu metot, Kur'an'ın, tarihin belli bir evresinde indiğini, ilk muhataplarının dil ve düşünce kalıplarını kullandığını, ilk etapta onların zihin dünyasını hedef aldığını, dolayısıyla anlaşılmasının da aynı tarihi evreyi bilmekle mümkün olabileceği realitesini hesaba katan, Kur'an'ın sadece mantûk ve melfûzundan, Arapça söz dizimi (sentaks) veya kelime bilgisinden hareketle salt semantik ve linguistik, yapısalcı tahlillerle anlaşılamayacağını dillendiren bir okuma anlayışıdır. O nedenle bu okuma biçiminde bir tarihi hadiseden bahseden ilahi metnin anlamı, salt kelimelerde değil, aksine simgesel, göstergesel olarak bu kelimelerin kendilerinin de tikel bir parçası oldukları ilgili özgül tarihinde ve bağlamındadır. Bu okuma metodolojsi, ilahi metnin göndermede bulunduğu hadiseleri, bu hadiselerin aktörlerini, öncelikli olarak hadiseyi kuşatan, zaman, coğrafi mekân ve o günkü şart ve koşullar, muhatapların tasavvur ve tahayyülleri çerçevesinde ele aldığından ilk etapta pozitivist/empirist ya da rasyonalist bir okuma biçimi gibi algılansa da aslında o, Allah'ın topluma ve doğaya yerleştirdiği genel geçer külli/tümel tabii yasalar/sünnetullah çerçevesinde bir okuma olduğundan, ilahi metnin ve bu metinde geçen tarihi olayların özgün, otantik anlamını gömülü ait olduğu tarih ve bağlamda aradığından, bu okuma usûlünün daha reel ve hakikate daha yakın olduğunu ilk etapta söylemek mümkündür.
Ne var ki, Kur'an'ın böyle bir anlatım üslubu, gerçekte Allah'ın tarihe, her şeye olağanüstü müdahale etmesinden dolayı mı, yoksa eskilerin ifadesiyle kevn ve fesat ile harekât ve sükûnâta tâbi ve toplumsal yasaların hakiki etken faili, ilk muharriki olmasından dolayı mı, başka bir deyişle bu tür bir anlatım, reel ve rasyonel yani eşya ile birebir örtüşen nesnel, vakiî/olgusal gerçeklikler mi, yoksa remzî/sembolik ve mecazi, teşbihi/temsili bir anlatım mı olduğu yönündeki tartışmalar, bu olayların tarihsel eleştiri (historical critisizm) bağlamında yeniden ele alınma ihtiyacını doğurmuştur. Benzer şekilde Kur'an'ın, o günkü Arapların dil, düşünce, elfâz, ahkâm ve mantık kalıplarında indirildiği söylemi ile, tarihi, tabii ve beşeri olayları Tanrı’nın irade ve eylemiyle, müteal metafizik bir güç ile izah eden onun bu üslup ve dil dizgesinin, daha genel bir ifadeyle doğal olaylar umumiyetle gaybi/metafizik nedenlerle ilişkilendirmeyi ve onlara abartılı bir gizem atfetmeyi alışkanlık haline getirmiş o günkü toplumların/ortaçağ insanının doğa eylemlerini, tarihi ve toplumsal olayları açıklama tarzlarının yahut bunlara dair fikir, tasavvur ve tahayyüllerinin bir tezahürü ve teşekkülü ya da bir devamı ve aktarımı/ yansıması olduğu yönündeki yaklaşımlar, doğru anlama ve anlamlandırma bakımından Kur'an'daki tarihi ve tabii olayların yeniden ele alınmasını ilzam etmektedir.
Bu kitapta, lâhûti okuma biçiminin ileri sürdüğü gibi Kur'an'ın bahsettiği bu tarihi/tabii hadiseler, gerçekten bilfil tarihin belli evrelerinde Tanrının, yer yer tarihi ve toplumsal olaylara mucizevi, olağanüstü bir şekilde müdahalesinin mukadder bir sonucu mu, yoksa tabii yorum metodolojisinin öncelediği gibi tabii, tarihi ve toplumsal koşulların alelade bir iktizası mı olduğu, bir başka deyişle Kur'an'daki bu harikulade anlatımlar, o dönem toplumların Tanrı, insan ve doğa ilişkisine dair, dillerinde dolaşan, akıl ve hayal dünyalarına egemen olan tasavvur ve tahayyüllerin ibret verme amacına matuf bir tahkiyesi mi olduğu hipotezi, Ashâbu'l-Fil, Seylü'l-Arim, Hz. Salih'in devesi, Hz. Musa’nın Asası, Tûr-i Sinâ, Hz. Meryem ve Hz. Âdem kıssaları özelinde irdelenmeye çalışılmıştır. Buradaki başlıklar, meseleyi, tarih felsefesi bağlamında geleneksel hâkim okuma biçiminin dışında bir okuma/anlama/anlamlandırmayla ele almaktadır. Bu yazılar, her ne kadar kısmen polemik tarzında olsa da, tarihi okuma denemesini okuyucularla paylaşmayı, dahası onlara farklı ve alternatif bir okuma yöntemi sunmayı hedeflemektedir. Kur'an'ın siyerle ve tarihle, o dönemin düşünsel/tinsel ve toplumsal kültürüyle birlikte okunması gerektiği hususundaki ısrarımız, Kur'an'ın anlaşılabilmesi için indiği bağlamın hiçbir zaman gözardı edilmemesi gerektiğine ilişkin olan inancımızdan kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan teolojik metinlerin ve bu metinlerde geçen tarihi ve tabii olay ve aktörlerin kendi özgün dönemlerine ait bilgilerimiz ne kadar artarsa, bu bilgilere bağlı olarak orijinal ve otantik hâline uygun fotoğrafı, ne kadar geniş ve zengin bir bütünlük içinde görme imkânı bulursak, Kur'an'ın doğru anlaşılması hususundaki oranın da, o derece artmış olacağı kanaatindeyiz. Yani tarihsel empati, Kur'an'ın muhataplarının/sahabenin/müşriklerin pozisyonuna/konumuna, tarihsel varoluş ve yaşantılarına, içinde bulundukları tüm hâllere bürünmek suretiyle yapılmalıdır. Çünkü onların kendi tinselliklerinin temessül, tecessüm ve tasvir edildiği Kur'an'ı, doğru ve tam anladıkları bizim için şüphe götürmezdir.
Kıssaların örneklendirildiği ve anlama/anlamlandırma problemini aynı biçimde çözmeyi düşünen ortak bir zihnin ürünü olarak tezahür etmiş olan bu çalışmanın benzerlerinin, Kur'an'ın inanç, ahkâm vb. alanlarını içine alan konuları hakkında da yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Bu tür çalışmalar, sadece ilahiyat alanlarından değil, tüm sosyal bilimlerden istifade edilerek disiplinlerarası çalışmalar yapmak suretiyle gerçekleştirilmelidir.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Prof. Dr. M. Hanefi PALABIYIK
***
Kur'an bir tarih içinde doğmuştur, Tanrı, kelamını bir tarih içinde irad etmiştir. Bu kelam, belli bir zaman ve mekân, aynı zamanda belli bir tarih ve kültür tarafından kuşatılan toplumların eylemlerine dairdir. O bakımdan her şeyden evvel Kur'an tarihi bir hitaptır. Bu hitabın zemini, zamanı ve bu zemin ve zaman içinde rol oynayan aktörleri, onların tarihi ve tabii koşullarını dikkate almadan bu hitapta mündemiç bulunan murad-ı/kasd-ı ilahîyi salt merkeziyetçi söz diziminden hareketle sağlıklı anlamak ne kadar çabalarsak çabalayalım asla mümkün olmayacaktır. Başka bir ifadeyle tarihi, vakiî metot, tarih bilimi ve felsefesi olmadan Kur'an'ın bahsettiği tarihi, tabii ve toplumsal olayları kendi zaman, mekân ve toplumsal konjonktür ve koşullarından büyük oranda soyutlayan, hadiseleri teosentrize eden mucizevi, efsanevi ve mitik bir yapıya büründüren lâhûti bir perspektifle anlamak her ne kadar idealist, romantik dindarlığımızı okşasa da şeylerin hakikatine dair bizi gerçeklere ulaştırıp ulaştırmadığı daima kuşkuludur. s. 17
Teosentrik ve Tarihî/Tabiî Okuma
Nâsutî (Tarihî Vakiî/Olgusal) Okumanın Mahiyeti
Nâsûtî yaklaşım, tarihi ve toplumsal olayları, tabii hadiseleri içinde akıp gittikleri, kendilerini kuşatan içtimai yahut tabii nedenler zinciri içinde, bir başka ifadeyle tarihi, toplumsal olaylar ve tabii hadiseleri aşkın, müteâl, metafizik bir animaya/ruha dayandırmadan tarih, toplum ve tabiat yasalarıyla açıklayan bir okuma biçimidir.
Bu okuma biçimi, Allah'tan topluma, toplumsal hadiselere, tabiata ve tabii hadiselere doğru seyreden ne merkeziyetçi ne de hadiseyi kendi tarihi ve nesnel gerçekliğinden kopararak idealize eden bir ruhçu okuma değildir. Aksine tikelden tümele, cüzden külle, özelden genele seyreden tarihi, toplumsal ve tabii hadiselerde evvel emirde mündemiç bulunan yasaları keşfetmeye yönelik bir okuma ve anlama eylemidir. Bu metot Kur'an'ın bir tarihin içinde indiğini, ilk muhataplarının dilini kullandığını, ilk etapta onların zihin dünyasını hedef aldığını, dolayısıyla anlaşılmasının da aynı tarihi evreyi bilmekle mümkün olabileceği realitesini hesaba katan, Kur'an'ın sadece mantûk ve melfûzundan, Arapça söz dizimi veya kelime bilgisinden hareketle anlaşılamayacağını dillendiren bir okuma anlayışıdır. O nedenle bu okuma biçiminde bir tarihi hadiseden bahseden ilahi metnin anlamı kelimelerde değil, aksine bu kelimelerin de kendisinin simgesel, tikel bir parçasi olduğu ilgili tarih ve bağlamdadır. O nedenle bu okuma metodolojsi, ilahi metnin göndermede bulunduğu hadiseleri, öncelikli olarak hadiseyi kuşatan, zaman, coğrafi mekân ve o günkü şart ve koşulların muhatapların tasavvur ve tahayyülleri çerçevesinde ele aldığından ilk etapta profan/laik, seküler ve pozitivist bir okuma biçimi gibi algılansa da aslında Allah'ın topluma ve doğaya yerleştirdiği genel geçer külli/tümel tabii yasalar çerçevesinde bir okuma olduğundan daha reel ve hakikate daha yakın olduğunu söylemek mümkündür.
Geleneğimizde bu tür bir okumayı yapanlar genellikle tarihçiler ve onların uğraştığı tarih bilimi olmuştur. Mesela, Bedir savaşında Müslümanların galibiyeti tersi bir durum Uhud'da mağlubiyetleri Allah'ın bu tarihe, bu tarihi olaya esrarengiz, gizemli tabiatüstü müdahalesinin kaçınılmaz, mukadder bir sonucu muydu yoksa bütün tarih ve toplumları kuşatan genel geçer tarihi yasaların yani zafer için gereken reel, nesnel ve tabii şartlar gerçekleştiğinde galibiyet, değilse mağlubiyeti ilzam eden tabii bir durumun iktizası mıydı? şeklinde soracağımız soruya, ebetteki teosentrik okuma usûlünde bunun Bedir'deki zaferin de Uhud'daki mağlubiyetin de her iki sonucun da ilahî muratla, tanrısal bir tin ve ruhla ilişkilendirilmesi kaçınılmazdır. Çünkü bu okuma, anlama ve anlamlandırma biçiminde evren, kozmoz ve bu kozmoz'daki her şey oluş ve bozuluş (devinim) tanrısal tinin bir açılımı olarak görülür. Tarihî/tabiî okuma usulünde ise ne Müslümanların Bedir'deki zaferinin ilahi bir hak ne de Uhud'daki mağlubiyetlerinin ilahi bir ceza olmadığı, bunun tamamen zafer şartlarının Müslümanlar tarafından yerine getirilmiş olup olmamasıyla bağlantılı tabii/tarihi bir yasa olduğu ifade edilir. (M. Bakır es-Sadr, Kur’an Okulu, ss. 50-51)
Benzer şekilde, "Seni o yerden (Mekke'den) sürüp çıkarmak için neredeyse seni sıkıştıracaklardı. Bunu yapabilselerdi senin ardından orada pek az kalırlardı. Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun böyledir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın" ayetinde bahsedilen tarihi hadiseyi de örnekleyebiliriz. Bu ayet, müşrikler Peygamber'i Mekke'den çıkarmazdan önce nazil olmuştur.
Nihayetinde Müslümanlan Medine'ye hicrete zorlayıp yurtlarından çıkarmışlardır. Dolayısıyla teosentrik okuma usulüne göre, "senin ardından orada pek az kalırlardı" ayetinin melfûz ve mantûkunun da ihsas ettiği gibi gökten ilahi bir ceza, müdahaleyle cezalandırılmış olmaları gerekirdi. Maalesef ne siyer ne de tarihi kaynaklarda onların gökten inen herhangi bir cezayla cezalandırıldıklarını ve bu cezayla Mekke'deki hâkimiyetlerini kaybettiklerini ifade eden bir veriye sahip değiliz.Tam aksine tarihi ve tabii olayların açıklanmasında, olayın mahkum olduğu ve kendisini kuşatan tabii, olgusal yasaları esas alan tarihi okuma usûlünde ise müşriklerin Mekke'de uzun süre kalamayışları, aşkın varlığın göksel müdahalesiyle değil, Peygamber'in etrafında kenetlenen gruplarn karşıt direniş hareketinin doğal bir sonucu olarak tabii bir yasayla izah edildiğini görüyoruz. (M. Bakır es-Sadr, Kur’an Okulu, s. 63) ss. 24-26
Cahiliye Araplarının Muhayyel Gerçeklikleri
Nâsûti yorum metodolojisi bir olayın sadece bilfil olgusallığını degil, bizatihi yaşanan bu tarihi olayın hafızalarda efsaneleşen bilkuvve gercekliklerini de hesaba katarak okuma yapar. Dolayısıyla Fil sûresinin mantûk ve melfûzundan istinbat edilen Ebrehe'nin ordusunu, Kureyş Arapları değil de Allah'ın gönderdiği kuşlarla helak ettiği şeklindeki bir anlamın yedinci yüz yıl Arap akıl yapılarına, muhit ve vasatlarına mutabık ve muvafık bir şekilde vahyin inzal olduğunu, Kuran’ın onların muhayyel, ustûrî gerçekliklerini hesaba katarak hitapta bulunduğunu söylemek de mümkündür. Çünkü özellikle de İbrânilerde ve onların kültür harcıyla yoğrulmuş Araplar arasında bu türden helak kıssaları mervi idi. Mesela, Mısır’da İsrailoğulları ve beldelerinin Allah tarafından kurbağa, sivrsinek, at sineği, çekirge vb. yerde gezen yahut uçan sürülerle, dolu ile cezalandırılmaları ve beldelerinin harap olması bu türdendir." Yine Hz. Musa’nın bir avuç dolusu ocak kurumu alıp havaya serpmesiyle bütün Mısır halkının ve hayvanlarının bedeninde çıban yaralarının oluşması bu kabildendir. Benzer şekilde "(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu)" ayeti ile bağlantılı olarak Hz. Peygamber'in Bedir gazvesinde bir avuç çakıl, kum, toprak alıp müşriklerin üzerine serpmesi neticesinde onların mağlup oldukları anlatıları da aynı çercevededir.
İbrânilerde Rab'in Hz. Musa’nın elini göğe doğru uzattırarak Mısır halkını üç gün kimsenin bir başkasını göremediği bir karanlıkta bıraktığı şeklinde Tevrat kıssaları arasında da yer almaktadır. Muhtemelen Kur'an'ın bu anlatımı, bu sûre (Fil) nazil olduğu dönemde Araplar arasında, Habeşlerin başına gelen bu felaketin mucizevi, harikulade tanrısal bir ceza olduğu yönünde ya var olan itikatların bir tasviri ya da hadiseye ilişkin o günkü Arapların zihinlerinde, oluşmuş algıların bir teşekkülü ve tecessümüdür.
Sonuç olarak burada Kur'an'ın bahsettiği tarihi Fil hadisesini kadim ve yakın geçmişimizde görülen iki tür okumaya tabi tuttuğumuzu belirtmek istiyoruz. Bunlardan birincisi bir olguyu, bir süreci, bir durumu; Tanrı/Yaratan merkezli okuma, anlama, anlamlandırma, inceleme ve değerlendirme metodu olan lâhûti, teosentrik okuma, diğeri de hadiseleri, kendi siyasi, içtimai, iktisadi, tabii, tarihi ve toplumsal koşullarıyla anlamlandıran nâsüti, tarihi, vakii olgusal okumadır. Sadece bu olayda değil bütün tarihi hadiselerin anlatımında Kur'an'ın söz dizimi, mantûk ve melfûzu Allah merkezli bir dil dizgesine sahip olduğundan onun bu hâkimiyet ifade eden dil dizgesinin etkisinde kalarak, Kuran'ı teosentrik, lâhûti bir yoruma tabi tutan, çoğunluğu müfessirlerden oluşan âlimler, onda hikâye edilen bu tarihi olayı, Kâbe'yi korumak daha sonra gönderilecek Peygamber'in nübüvvetini tespit etmek için. Tanrının tarihe olağanüstü, mucizevi bir müdahalesi olarak ele almışlardır. Bununla beraber Kur'an'ı nâsûti, tarihi ve vakiî okumaya tabi tutan, çoğunluğu tarihçilerden oluşan âlimler ise bu tür olayların fevkalade, harikulade hadiseler değil, tabii, alelade (ma'hûd ve me'lûf) olaylar olduğunu ileri sürmüşlerdir.
İşte lâhûti okuma biçiminin ileri sürdüğü gibi bu hadise, gerçekten Tanrının, yer yer tarihi ve toplumsal olaylara mucizevi, olağanüstü bir şekilde müdahalesinin mukadder bir sonucu mu yoksa tarihi yorum metodolojisinin öncelediği gibi tabii, tarihi ve toplumsal koşulların alelade bir iktizası mı? olduğu hipotezini irdelediğimiz bu çalışmada, Ebrehe'nin ordusunun helaki, teosentrik, lâhûti okuma metodolojisinde ileri sürüldüğü gibi Allah'ın haremine yapılan saldırıya karşı Allah'ın mucizevi, harikuladevi bir şekilde gagalarında ve ayaklarında güdümlü mermi gibi taşlarla gönderdiği kuşlar aracılığıyla cereyan eden tanrısal bir ceza değildir, aksine nâsûti, tarihi okumada olduğu gibi, Kureyş’in Mekke'yi taşlarla savunmasının yahut taşlı, çakıllı ve kumlu esen bir çöl fırtınasının Habeş ordusunu püskürtmesinin, ardından çiçek, kızamık ve veba gibi bir hastalığın orduda baş göstermesinin nâsuti, tarihi ve tabii bir sonucu olduğunu müşahede ettik.
Aynı şekilde Kur’an’ın bahsettiği Fil hadisesinin, özellikle de klasik tefsirlerde görülen lâhûti, teosentrik okumayla, tarihi, tabii ve toplumsal sebep ve şartlarından soyutlandığını, üstelik efsanevi, usturi, ruhani, harikuladevî bir yapıya büründürüldüğünü ve animize edildiğini de görmüş olduk. O nedenle bu çalışma, Kur'an'ın diğer helak kıssalarının da bu iki okuma metoduyla yeniden ele alınıp irdelenmesini, özellikle de ekseriyetle tarih kaynaklarında tatbik edilen nâsûti, tarihi ve vakii usülle yeniden okunması gerektiğini ihsâs etmekle Kuran’ı anlama metodolojilerine bir nebze de olsa katkı sunacağı ve bu konuda ön ayak olacağı kanaatindeyiz. ss. 48-50
Kaynak: Tarih Felsefesi Açısından Kur’an Kıssaları, M. Hanefi Palabıyık, Ankara Okulu Yayınları, Önsöz, ve 18
No comments:
Post a Comment