Çocuk Özgürlüğü veya Günümüzün "Çocuk Merkezli Kültürü"nün Doğurduğu Trajedilerin Esas Sebebi
Bazen hakiki, çoğu zaman da sahte olmak üzere, son yıllarda bir hayli çığırtkanlığı yapılan çok sayıda "özgürlükler" arasında sahneye çıkmayı bekleyenlerden birinin de "çocuk özgürlüğü" ["kid lib"] olduğu anlaşılmaktadır. Esasen, bir liberteryen yayın organı "çocuk hürriyeti"nin geleceğin dalgası olduğunu ileri sürmektedir. "Çocuk özgürlüğü"nün ne menem bir şey olduğu açık değildir.
Ama yine de çocuk özgürlüğü meselesi, zor ve can sıkıcı çocuk hakları sorununa dikkati çekmektedir. Sahi, nedir şu çocuk hakları ve ana-baba hakları denen şey? Çocuklar meselesi liberteryenler arasında pek fazla düşünülmüş bir konu değildir. Bunun nedeni açıktır, çünkü liberteryenlerin yetişkinlerin sorunlarını halletme konusunda donanımları iyidir; her bir yetişkin açıkça öz-mülkiyet hakkına sahiptir. Buraya kadar sorun yoktur. Peki yeni doğan bir bebeğin durumu ne olacaktır? Bebeğin de facto olarak öz-mülkiyet hakkına sahip çıkma gücü olmadığı bellidir; ayrıca yetişkin hakları doğal hukukta yetişkinlerin gücünden ve yeteneklerinden türediği için, bebeğin sahibi kimdid Dahası, şayet bebek, bir veya daha çok sayıda yetişkin taraf ından bir anlamda "sahiplenilmek" durumundaysa, yönlendirilmeli ve kontrol edilmeliyse, bunun sınırlarını kim çizecek, nereye çizecektir?
Bir çocuk, haklarını, öz-mülkiyet hakkını tam anlamıyla hangi noktada veya hangi bölgede elde edecektir? Aniden mi? Aşama aşama mı? 21 yaşında mı, başka bir yaşta mı? Liberteryenlerin bu sorulara verdiği cevaplar, "özgürlük" adına çocuklara herkesin üstüne atlama hakkı vermeye hevesli ilericilerden tutun da, çocukların onları vareden ebeveynlerinin mutlak mülkü olduklarını, bundan dolayı da eğer isterlerse çocuklarını öldürme hakkına bile sahip olduklarını düşünen bir kısım anarşistlere varıncaya kadar, geniş bir yelpazeye yayılmıştır.
Mülkiyet hakları nerede yer alır? Her şeyden önce, ebeveyn-çocuk ilişkilerinin en önemli gerçeği, çocuğun ebeveyninin mülkünde yaşadığıdır. Çocuk, ya ana-babasının sahibi olduğu bir evde, ya da onların kiraladığı bir dairede yaşamaktadır. Bundan dolayı, başkasının mülkünde yaşayan öteki herhangi bir "misafır"in durumunda olduğu gibi, söz konusu mülk üzerinde yaşayabilmek için mülk sahiplerinin koyduğu kurallara uymak durumundadır. Kısaca, anababaların çocukları için kural koymaya her türlü yasal ve ahlaki hakları vardır. Bu tür kurallar koymanın ahlaken bir sakıncası yoktur; aksine, her mülk sahibi mülkünün kulanımıyla ilgili olarak kural koymak durumundadır.
İlericilerin çocuklar için çocukların evde çılgınca koşmalarına, gürültü yapmalarına, yetişkinlerin inciklerine tekme atmalarına, ve de genellikle uygunsuz bir tarzda hareket etmelerine izin verilmelidir, diyen-mutlak "özgürlük" çağrısını yerle bir etmek için yeterince şey söyledik. Bir hane de dahil olmak üzere, iyi yönetilen hiçbir mülk bu şekilde akıllıca idare edilemez. Dolayısıyla, ana-babalar için, mülkleri üzerinde yaşayan insanlar için koydukları kurallar bağlamında gürültü yapmayı, saldırgan davranışları vs. yasaklamak yasal olarak da, ahlaki olarak da gayet meşrudur. Çocuk büyüyünce, ana-babalar için sokağa çıkma yasağı üzerinde ısrar etmek, mülk üzerinde gürültüyü, çılgın partileri, cinsel tuhaflıkları yasaklamak da aynı derecede meşrudur. Ahlak ve hukuk teorisinde, mülk sahibinin özgürlüğü dışında özgürlük yoktur; böyle olunca da, mülkün kullanımıyla ilgili bu tür kurallar çocuk haklarını ihlal değildir.
Her mülk sahibi o mülkün kullanımıyla ilgili kurallar koyacaktır, koymalıdır da; dolayısıyla, şayet yollar devletinse, trafik kurallarını da o koyacaktır. Ama eğer caddeler ve yollar özel şahısların olsaydı, bu kuralları da onlar koyardı, bu nedenle burada özel işlere devletin müdahale etmesini meşrulaştıran bir durum söz konusu değildir.
Aynı şekilde, evin veya dairenin sahibi de onun nasıl kullanılacağına ilişkin kuralları koyacaktır. Mülkiyet hakları üzerinde odaklanmak, aynı zamanda çocuğun ne zaman kendisine sahip olup, kendi kendini yönetebileceği şeklindeki belalı soruna çözüm bulmamızı da sağlar. Cevap şudur: ana-babasının evini terk ettiği zaman. Çocuk ana-babasının mülkünden ayrıldığı zaman, kendisini ana-babasının mülkiyet hakkı iddia edebileceği alanın dışına atmaktadır. Fakat bu demektir ki, çocuk her zaman, yaşı kaç olursa olsun, kaçıp uzaklaşma ve kontrolden çıkma mutlak özgürlüğüne sahip olmalıdır. Ana-babanın esasen çocuğun bedeni ve fiziksel mülkünün de sahibi olabileceğini dşünmek gülünçtür; yaşı kaç olursa olsun başkaları üzerinde bu tür bir mülkiyete izin verilmesi öz-mülkiyet hakkı gibi temel bir hakkın inkarı ve köleliğin savunulması demektir. Bundan dolayı, çocuk her zaman kaçmakta (yuvadan uçmakta) serbest olmalıdır; bu suretle, kendisi kaçma/uçma özgürlüğü hakkını kullanmayı seçtiği zaman, kendi kendisinin sahibi haline gelir. Bu demektir ki, ana-babanın çocuk üzerinde sergilediği temel tiranlık, yatma zamanını dayatmak, veya ıspanak yedirmek, ya da arka odada birisiyle beraber yaşamasına engel olmak değildir. Temel tiranlık ana-babanın evden kaçmış bir çocuğu yakalayıp cebren eve geri getirmeye zorlamak şeklindeki mevcut yasal iktidarıdır. Ana-baba elbette ki, çocuğu geri dönmeye ikna etme veya tatlı sözlerle iknaya çalışma hakkına sahip olmalıdır. Fakat bunu ona zorla yaptırma hakkına asla sahip olmamalıdır, çünkü bu, adam kaçırmaktır ve her insanın kendi bedeni üzerindeki mutlak hakkını ihlal eden ağır bir suçtur.
Her çocuğun kaçma özgürlüğü hakkından bahsetmek, elbette ki liberteryenlerin kaçmayı savunduğunu ima etmez; bu tamamen ana-baba ile çocuk arasında bireysel bir sorundur. Ancak şunu teslim etmek durumundayız ki, en iyi ebeveyn-çocuk ilişkisinde bile içkin ciddi bir "sınıf kavgası" vardır; çocuğun bizzat kendisinin değil, ebeveyninin yarattığı bir çevrede gözlerini dünyaya açtığı varoluşsal zorunlu gerçeğinden kaynaklanan bir mücadeledir bu. Ve en iyi koşullar altında bile, zevkler, değerler, ilgiler, tutumlar kişiden kişiye, dolayısıyla da her ana-babadan her çocuğa değişir. Olayların doğal gelişim sürecinde, o halde, çoğu çocuk, büyüdükten sonra, ana-babasının kaf esinden uçarak kendi ortamını yaratmanın yollarını arayacaktır. Hayvan krallığından insana, doğanın yolu budur.
O halde kaçma hakkı mutlaktır; fakat bu demektir ki, doğal olarak, çocuk [kaçması halinde de] kendisine ana-babasının ekonomik desteğinin sürmesi gerektiğine dair bir yasal veya ahlaki hak iddia edemez. Esasen, ebeveynin bu şartlar altında çocuğa destek vermeye devam etmesi saçma olacaktır; bağımlılığın yerini alan bağımsızlık değerli ve soylu bir amaçtır, ama bu zorunlu olarak iktisaden bağımsız olmayı da içermelidir. Çocuk, gerçekten de, kendisini destekleme veya gönüllü olarak kendisini destekleyecek başka yetişkinler bulma hakkına sahiptir. Kısaca, ebeveynin çatısını terk ettikten sonra, gönüllü olarak kendisine bakacak, kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar kendisini ellerine teslim edeceği bakıcı ebeveyn bulma hakkına sahiptir.
[Evden] kaçma hakkı, liberteryenler için ebeveyn-çocuk sorunlarının çoğunu çözecektir, ama geriye iki soru daha kalmaktadır:
(1) ebeveynin evinde kaldığı sürece ebeveyn-mülk sahibinin ahlaki rolü nedir; ve
(2) alt bir soru olarak, çocuğun ebeveyninin evini terk etmesinin fiziksel olarak mümkün olmadığı ilk yıllar boyunca ana-babanın ahlaki ve yasal rolü nedir? Kısaca, evde çocuğu yönetme hakkı dikkate alındığında, bir ebeveyn olarak kendisinin ahlaki görevi nedir, ve, kendisinin yasal yönetme hakkının kapsamı nereye kadardır?
Bebekliğin erken dönemlerinde, çocuğun yardıma muhtaç olduğu ve dolayısıyla, öz-mülkiyetinin pek söz konusu olmadığı zaman, bebek kendisini vareden ana-babasının gerçekten de bir tür mülkü durumundadır. Her bir bebekle ilgilenecek bir yetişkinin olması gerekir, ve bu konuda iki alternatif olabilir: kendisini dünyaya getiren ana-babası veya ana-babasının elinden zorla çocuğu alacak başka birileri. Açıktır ki, bu ikincisi tamamen gayrimeşrudur, ister bunu devlet yapsın isterse başka birileri. Dünyaya getirme eyleminin bebek üzerinde söz söyleme hakkını ebeveyne verdiğini, başka yetişkinlere vermediğini söyleyebiliriz. Ancak yine de, bu sahiplik mutlak olamaz, ebeveynin çocuğu sakatlama, kötürüm bırakma ya da çocuğu öldürme hakkını içeremez, çünkü böyle bir şey çocuğun bedenine karşı ceza gerektiren bir tecavüz olur. Oysa bağımsız bir beşeri varlık olarak o hiç kimsenin mutlak hakimiyeti altına giremez.
O halde ana-babanın rolü, çocuğun mutlak sahibi olmak değil, çocuğu yönetme hakkı olan ama şahsiyetine tecavüz (mesela onu kaçmaktan zorla alıkoymak) hakkı olmayan, emanetçi-sahip veya koruyucusu olmaktır.
Şayet, o takdirde, başka yetişkinler çocuğun ana-babasının çocuklarına saldırdığını veya onu sakatladığını görürse, müdahale etme ve bu saldırıyı durdurma hakları vardır, aynen saldırıya şahit olan herkesin bunu durdurma hakkı olduğu gibi. Çocuğu bu saldırıdan kurtarma ve suçlu ana-babanın hakimiyet alanından uzaklaştırma hakkına da sahiptirler.
Ebeveynlerin çocuklarına karşı ahlaki ödevi ya da sorumluluğu ise kendi istekleriyle yaratım eylemlerinden, yardıma muhtaç bebekleri dünyaya getirme sorumluluğundan kaynaklanmaktadır. Ahlaki sorumlulukları, bu çocukları yetiştirmek, onları bulundukları doğal bağımlı bebeklik durumundan alıp, rasyonel, kendine sahip, bağımsız yetişkinler haline getirmektir. Manevi sorumlulukları çocukları bağımsızlık statüsüne kavuşturmaktır. O halde bu, neyi ima etmektedir?
Ebeveynin elinden geldiği kadar çocuğa bakmasını, gıda, barınak, eğitim, vs. temin etmesini. Bu bir şeyi daha ima etmektedir: ana-babaların çocuklarını, tam olgun bir yetişkin haline gelınek için gereken değerler, öz-disiplin ve teknikler konusunda eğitmesi şeklindeki ahlaki görevini, görevi olduğu kadar, hakkını.
Böylece ilerlemeciliğin, ebeveynin küçük çocuklarına istedikleri her şeyi yapmak üzere sınırsız özgürlük verme ve onlara eğitim, öğretim ve değerler gibi şeyler "dayatmaması" gerektiği görüşündeki temel sakatlığı görmüş oluyoruz. Çünkü bilgiden, değerlerden, öz-disiplinden ve rasyonaliteden henüz mahrum olan küçük çocuk, ne yapması veya ne istemesi gerektiğine karar verebilecek bir konumda değildir.
Rasyonel "otoriteler" olarak işlev görme veya ellerinden geldiğince söz konusu eğitim ve değerleri kendilerine kazandırma konusunda yetersiz kalmak, -sadece yiyecek ve barınak teminiyle sınırlı olmayıp, bunun yanında zihinsel ve ahlaki eğitimi de içeren-temel ana-baba sorumluluğundan trajik biçimde kaçmak demektir. Ana-babaların çocuklarının saf ve gelişmemiş vehimlerinin köleleri haline geldikleri günümüzün "çocuk merkezli kültürü"nün doğurduğu trajedilerin esas sebebi, işte bu ahlaki sorumluluktan feragattir. Çocuk yana yakıla ebeveyninin yönlendirmesi ve rehberliğinin hasretini çekerken, ana-babasının kendisinin bütün kör kaprislerine boyun eğdiğini görmektedir. Ana-babalık otoritesinden feragat bir süre sonra çocuğu kendisi kadar hastalıklı emsal gruplarının kör tiranlığının kölesi haline getirmektedir. Birey giderek önce kendi "halkası"nın veya "çetesi"nin, daha sonra da bütün toplumun tiranlığının tesiri altına girmektedir.
İlerlemeci eğitime karşı en aklı başında ve en parlak eleştrilerden biri büyük liberteryen kuramcı Isabel Paterson tarafından yazılmıştır. Paterson, yazar Lafcadio Hearn'e atıfla eski tarz Batılı eğitim ile Japon eğitim sistemi arasındaki zıtlığa dikkati çekmektedir.
Batılı eğitimde çocuk önce ebeveyn otoritesi altında eğitilir, bağımsızlık çağına gelince de, her şeye yeniden başlayan, kendisinin sahibi bir birey olurdu; oysa Japon (ilerlemeci, diye okuyun) sisteminde, çocuklara başlangıçta sınırsız özgürlük verilir, bu disipline edilmemiş çocuklar büyüyüp yetişkin hale geldikçe giderek sıkılaşan bir kontrole tabi tutulurdu.
Batı’daki durumu şöyle resmeder:
“Ahlaki eğitimin baskıcı tarafına gelince... Davranış kurallarını, "yapılması" gereken ve "yapılmaması" gerekenleri bir an önce öğretip kafasına sokmak önemlidir. Daha sonraları, daha fazla özgürlüğe izin verilir. Yetişmiş bir erkek çocuğun, kendi geleceğinin kişisel çabası ve kapasitesine bağlı olduğunu anlaması sağlanır; bundan dolayı da, büyük ölçüde kendi kendisiyle baş başa bırakılır, zaman zaman ihtiyaç duyuldukça kibarca tembihte bulunulup, ihtar edilir... Bütün o zihinsel ve ahlaki eğitim boyunca rekabet sadece beklenmez, aynı zamanda istenir de... Amaç, bağımsız ve güçlü bir varlığın ortaya çıkarılması, bireysel yetenek ve kişisel karakterin geliştirilmesidir.
Japonya’da ise zıddına:
“Japon eğitimi daima tersine bir plan dairesinde olımuştur. Amacı hiçbir zaman bireyi bağımsız eyleme hazırlamak olmamış, işbirliği eylemine hazırlamak olmuştur... Bizde kısıt çocuklukta başlar, sonra giderek gevşer; Uzak Doğu eğitiminde kısıt sonradan başlar, ve giderek daha da sıkılaşır... kısıtı belirleyen, kendi ait olduğu sınıfın ortak kanaatidir; yetenekli bir öğretmen bu görüşü yönlendirebilir... Egemen güç her zaman sınıf hassasiyetidir... Her zaman birçoğun tek üzerinde egemenliği söz konusudur; ve bu gücün aşılması çok zordur.”
Japonya'da ortaya çıkan sonuç, "bireyin tamamen topluma kurban edilmesidir.
Ebeveynlerin, o halde, çocuklarını yetişkinliğe hazırlamak, onların şahsiyetleri ve kişilikleriyle ilgilenmek, onları korumak ve eğitmek konusunda yalnızca ahlaki hakları değil, ahlaki görev ve sorumluluğu da vardır. Diyelim ki bazı ebeveynler bu tür ahlaki görevleri yerine getirmezlerse ne olur? Acaba hukukun-yasaları uygulamakla yükümlü kurumların-araya girip ana-babaları çocuklarını uygun tarzda yetiştirmeye zorlama hakkı var mıdır? Bu sorunun cevabı, 'hayır' olmalıdır.
Liberteryenler için, hukuk yalnızca negatif olabilir, sadece bir kişinin başka bir kişiye yönelttiği saldırgan ve cezai eylemleri yasaklayabilir. Poz itif eylemlere zorlayamaz; bu tür eylemler ne kadar övgüye değer, hatta gerekli olursa olsun. O halde bir ana-baba çocuğuna adam gibi bakmayan, ahlaken canavarın teki olabilir, fakat kanun kendisini başka türlü davranmaya zorlayamaz. Gayet anlamlı biçimde hukukun yetki alanı dışında kalan bir yığın haklar ve görevler olduğu gerçeği, ne kadar kuvvetle vurgulansa azdır.
Tam anlamıyla liberteryen bir toplumda, küçük çocuk ilk bakışta görünebileceği kadar mahrum değildir. Çünkü böyle bir toplumda, her ebeveynin hamilik haklarını başkalarına aktarma hakları vardır.
Bu aktarım sonucu çocuk, zalim veya ihmalkar ana-babadan kendisini isteyen ve bakabilecek olanlara aktarılır; ihmalkar ana-baba istenmeyen bebek yerine, arzu ettiği paraya kavuşabilir; ve nihayet bakımı üstlenen ana-baba da, en azından çocuğu evlat edinme imkanına kavuşur.
O halde, ebeveynlerin, muhafızları olarak, emanetçi-"sahipleri" olarak çocuklarını yetiştirip terbiye etınek gibi yasal hakları ve ahlaki görevleri vardır; hiçbir yasa veya yasa uygulayıcısı kurwnun çocukları onları meydana getirenlerden alma veya yöneone hakkı yoktur, sadece ana-babalarının saldırısına uğrayan çocuklar hariç. Her şeyin ötesinde, her çocuğun her zaman özgürlüğe kaçma hakkı, ebeveyn çatısı altından çıkına hakkı olmalıdır, aksi takdirde gerçekten köleleştirme var demektir.
Günümüz toplumunda, elbette ki, ebeveynlere karşı da çocuklara karşı da pek çok saldırı devletten gelmektedir. Zorunlu okula devam yasaları aracılığıyla, eyalet hükümetleri çocukları ya devlet okullarına, ya da eyalet yetkililerince meşruluğu onaylanmış özel okullara gitmeye zorlamaktadırlar. Çocuğun veya ebeveynlerinin öyle istese bile çocuğun işgücüne katılmasını önleyen çocuk işgücü yasaları çocuğu cendereye sokmaktadır. Çocukları zorla işgücünün dışında tutmak suretiyle, devlet işsizlik oranını düşürmekte (oran öyle tanımlanmış), kısıtlayıcı sendikal ücret hadlerini düşürebilecek rekabete izin vermemektedir. Bütün bunlar, tabii ki, sözde çocuğun "menfaati" için yapılmaktadır; sözü edilen çocuğun okula devam etme yetisi veya isteği ister olsun, ister olmasın. Bu, her çocuğun yüksek öğrenim görmesi gerektiği fikri tamamen modern bir fikirdir; bütün o eski çağlarda okumaya durumu müsait olmayan çocuğun işgücüne katılmasına izin verilmesinin çok daha iyi olacağı kabul edilirdi.
Zorunlu okula devam yasalarının lağvedilmesi çocukları da, ebeveynleri de rahata kavuşturabilirdi, kamu okul sisteminin lağvedilmesi de ebeveynlerin (ve de ebeveyn olmayanların!) omuzlarından büyük bir vergi yükünü kaldırır ve özellikle kendi istedikleri kadar ve istedikleri biçimde eğitim hizmeti satın alma imkanı sağlayabilirdi. Her şeyin üstünde esas ihtiyaç duyulan şey , gerek çocuğun ve gerekse ebeveynin devlet aygıtının tahakkümünden kurtarılmasıdır.
Kaynak: Murray N. Rothbard - Eşitlikçilik: Doğaya Karşı İsyan, ss. 97-104