Saturday, 27 November 2021
Platon’un Mağara Metaforu
İbn Tufeyl’in, Hay bin Yakzân (Uyanık oğlu Diri) Risâlesi, Özet
İbn Tufeyl’in, Hay bin Yakzân (Uyanık oğlu Diri) Risâlesi, Özet
İbn Tufeyl, eserine, mektup tarzında yazdığı bir girişle başlamaktadır. Burada, kendisinden, İbn Sînâ’nın el-Hikmetu’l-Meşrikiyye adlı eserinde dile getirdiği bazı sırların açıklanmasının istendiğinden hareketle, bunu bir hikâye aracılığıyla anlatmak istediğini belirtmiştir.
Bundan sonraki bölümde Hay b. Yakzân’ın doğumu, iki varsayım halinde sunulur. Hikâyenin geçtiği yer ise, Ekvatorun altındaki Hint adalarından biridir. Birinci varsayımda, Hay’ın bu anasız babasız (t)üreyişlere/varoluşlara uygun olduğu söylenen bölgede, bir miktar toprağın zamanla mayalanarak bazı değişimler geçirmesi sonucu doğduğu/meydana geldiği belirtilir. İkinci varsayımda ise, Hay ‘ın, sözü geçen adaya yakın bir adada, bir ana-babadan dünyaya geldiği, daha sonra ise bir sandıkla denize bırakıldığı ve dalgaların onu bu adaya getirdiği söylenir. Bu iki varsayıma göre adada tek başına bir bebek olarak bulunan Hay, onu görerek, yavrusu sanan bir ceylan tarafından emzirilir, beslenir ve büyütülmeye başlanır. Bir süre sonra Hay b.Yakzân ceylanın sesini taklit ederek, ona benzer sesler çıkarır. Ancak zamanla, hayvanlarla kendisi arasındaki ayrılığın bilincine varır.
Hayvanları daha dikkatle gözlemlemeye ve hayvanlarla kendisini kıyaslamaya başlar. Yedi yaşına vardığında, bu farkları daha iyi değerlendirir bir hale gelmiştir. Bu arada, çıplak oluşundan dolayı utanma duygusu gelişir ve örtünme ihtiyacı hisseder. Daha sonra kendini savunma amacıyla alet yapmayı öğrenir. Bir süre sonra, ceylan ölür. Bu olay, Hay b.Yakzân’da ölümün sırlarını araştırma ve ne olduğunu anlama merakı uyandırır. Sonuçta, ölümün, gövdeyi geçici bir süre yurt edinen ve sonra terk eden şeyden ileri geldiği sonucuna varır. Bundan sonra da ilgisi, bu canlılık veren şeye yönelir. Derken, ateşle karşılaşır ve böylece yiyeceklerini de ateşte pişirmeye başlar. Bundan sonra, avlanmada büyük ustalık kazanır. Ateşin faydalarını gördükten sonra da, ona büyük bir hayranlık ve sevgi besler. Buradan hareketle kendisini büyüten ceylanın kalbinde de, ateş türünden bir şeyin olabileceği hükmüne varır. Buna delil olarak da, canlıların vücutlarının sıcak, ölülerinkinin ise soğuk oluşunu gösterir. Derken, hayvanları kesip biçmeye, yüreklerini çıkarmaya başlar. Sonuçta, hayvanlara hayatiyet veren şeyin yürekteki sıcak buhar olduğuna kanaat getirir. Hayvanların diğer organlarının birbiriyle bağlantısını öğrenmek için, bir merak duyar ve canlı veya ölü, birçok hayvanın vücudunu keserek incelemeye başlar. Kısa sürede, anatomide büyük bilginlerin düzeyine ulaşır. Tüm organlara fonksiyonlarını sağlayan şeyin hayvansal ruh olduğu sonucuna varır. Bu sırada, ayakkabı, giysi gibi şeyleri yapmayı öğrenir. Kendine bir barınak inşa eder. Adadaki bazı yabani hayvanları evcilleştirerek, kendi hizmetinde kullanmaya başlar. Bu sırada, yaşı yirmi birdir. Sonra, düşüncelerini, oluş ve bozuluş âlemindeki varlıkları inceleme üzerinde yoğunlaştırır. Araştırmaları sonunda, tüm hayvanlarda bulunan ruhun aslında aynı ve tek olduğu kanaatine varır. Aynı sonuca bitkiler için de ulaşır. Daha sonra, bu iki canlı türünü birlikte düşünür ve ortak özellikleri dolayısıyla, bitki ve hayvanları tek bir varlık olarak tasavvur eder. Derken, gözlerini cansız varlıklara çevirir. Onların da aslında tek bir nesne olduğuna kanaat getirir. Bitki ve hayvanların da, ruhları dikkate alınmazsa, bu nesnelerden farksız olduğu düşüncesinden hareketle, bütün nesnelerin aslında tek bir varlık olduğu görüşüne ulaşır. Cisimlerde de, cisim olma özelliklerinin dışında, kendilerine özgü bazı nitelikler bulunduğunu kavrar. Bunlar, Hay b. Yakzân’ın ruhanî dünyadan aldığı ilk bilgilerdir. Daha sonra, diğer nesnelerde hayvansal ruhun olmadığını görerek, ilgisini onun üzerinde yoğunlaştırır. Tekrar gözlerini cisimlere çevirir ve araştırmaları sonucunda, her cismin, madde ve biçimin birleşmesinden oluştuğu sonucuna varır. Maddenin değişmediğini, biçimin ise sürekli değiştiğini görür. Bu bilgilere ulaştığında, Allah vergisi olarak, her yaratılan şey için bir Yaratıcı’nın bulunması gerektiği bilgisine varır. Daha sonra da, tüm şekillerin sonradan yaratılmış olduğuna, her biri için de bir Yaratıcı’nın varlığının zorunlu olduğuna kanaat getirir.
Âlemin Faili (Yaradan)’ni tanıma isteği duyar ve O’nu düşündükten sonra, cisimler gözünde önemlerini kaybederler. Hay b. Yakzân, bu bilgi aşamasına geldiğinde, yaşı yirmi sekizdir. Yaratıcı’yı tanıma hususunda cisimlerde aradığını bulamayınca, gök cisimlerini incelemeye başlar. Önce bu cisimlerin boyutlarının sonsuza uzanıp uzanmadığını düşünür fakat daha sonra, bir nesne için böyle bir şeyin imkânsız olduğunu anlar. Bu arada, ay, güneş ve yıldızların doğuş ve batışlarını izler, göğün de küre şeklinde olduğunu öğrenir. Daha sonra, evrenin yoktan mı var olduğu yoksa başlangıçsız mı olduğu sorusu üzerinde düşünür. Bu konuda kesin bir karara ulaşamaz. Ancak cisimlere ait durumların üzerinde bir Fail’in mevcudiyetini kesinlikle idrak eder. Daha sonra, o Yaratıcı’nın, bütün varlıkların varoluş sebebi olduğunu anlar. Dünyadaki tüm güzelliklerin, değerin ve üstün niteliklerin, o yüce Fail’in sayesinde olduğunu kavrar. Bu sırada yaşı
otuz beştir. Bundan sonra, gözlerini cisimlere değil, onların Yaratıcısı’na çevirir ve gittikçe bu duyulur, hissedilir dünyadan, yüce âleme bağlanır. Yüce varlığı, duyu organlarıyla değil, kendi zatı aracılığıyla kavradığını anlar. Cisimler, gözünde değerlerini iyice kaybederler. Böylece Hay b.Yakzân, ölümün ardından insan ruhlarının bedenden ayrıldıktan sonra, sevinç, coşku ve huzur bulması için önce Yaradan’ı bilmesi, müşahede etmesi ve huzurunda dururken ölmesi gerektiğine kanaat getirir. Kendisi de, bunun için devamlı olarak Yaradan’ı müşahede etmeye ve O’ndan bir an bile gözünü ayırmamaya karar verir ve bunu nasıl yapabileceğini araştırmaya başlar. Hayvanlarda ve bitkilerde aradığını bulamayınca, gözlerini gök cisimlerine çevirir ve onların Yaradan’ı devamlı olarak müşahede ettiklerini görür. Hayvanların Yaradan’ın bilincinde olmadıklarını, oysa kendisinin bu bilince ulaştığını fark ederek, hayvanlardan farklı bir türün temsilcisi olduğunu anlar. Ruhundan dolayı, Yaradan’la da arasında bir benzerlik olduğuna kanaat getirir. Çünkü Yaradan cisimsel niteliklerden nasıl arı ve yüce ise kendi ruhu da böyledir. Ancak, bedeni dolayısıyla, hayvanlarla da arasında bir benzerlik görür. Sonuçta Hay b. Yakzân, hayvanlara, gök cisimlerine ve Yaradan’a benzerliğinin gerektirdiği faaliyetler olmak üzere, üç tür faaliyetle kendisini yükümlü kılar. Hayvanlara benzerliğinin, ruhuyla değil, doğasıyla ilgili olduğunu bildiği için, bunun gereklerini en alt düzeyde yapmaya karar verir. Beslenmesi konusunda, birtakım ilkeler tespit eder, bitkilere en az zarar verecek ve kendisini aç bırakmayacak kadar az yemek gibi bir yol izler. Daha sonra, gök cisimlerini dikkatle izler, onlara benzemeye çalışır. Bu süre içinde, Tanrı’ya ulaşmasının, ancak bilgi yoluyla mümkün olduğunu anlar, maddi şeylerden tamamen arınmak ve yalnızca Tanrı’yı düşünmek amacıyla kulübesinin en kuytu köşesine çekilir ve ilgisini diğer tüm şeylerden keser. Bir süre sonra da, diğer varlıklar ve kendi zatı tamamen kaybolur ve fena (yokluk) durumuna erer. Böylece, hiçbir gözün göremeyeceği, hiçbir kulağın duyamayacağı, hiçbir kalbin hissedemeyeceği bir duruma gelir. Yazar bundan sonra istiğrak (kendinden geçme) ve fena üzerinde, Hay’ın ulaştığı durum hakkında bazı bilgiler verir. Hay, müşahedelerinden sonra, bu görülür dünyanın sorumluluklarından bıkar ve tekrar o makama ulaşmak için çalışır ve gittikçe azalttığı bedensel ihtiyaçlarını karşılamanın dışında, hiçbir şey için bu durumu terk etmez. Bunun için de Allah’tan, bedeninden tamamen ayrılarak, kurtuluşa ermeyi diler. Hay b. Yakzân bu duruma ulaştığında, yaşı ellidir.
Bu sırada, yakın bir adada Salaman ve Asal isimli iki arkadaş yaşamaktadır. İkisi de, doğru inancı benimsemişlerdir ve dini daha iyi öğrenmek, daha iyi ve güzel yaşamak için sürekli dinin emirlerini okumakta ve üzerinde düşünmektedirler. Ancak Asal, daha çok bâtına, yani dinin emirlerinin iç anlamlarına önem vermekte, ilgilenmekte ve yorumlamayı istemektedir. Salaman ise zahirle, yani dinin emirlerinin dış anlamlarıyla ilgilenmektedir. Ayrıca, dinde insanları hem yalnızlığa, hem de toplumla beraber yaşamaya davet eden emirler ve öğeler vardır. Sonuçta, Asal yalnızlığı, Salaman ise toplum içinde yaşamayı seçer ve Asal, Hay b. Yakzân’ın yaşadığı adaya gider. Orada, Allah’a ibadet, O’nun ilahi ve güzel adlarını ve sıfatlarını düşünmekle vaktini geçirir. O da, Allah’a ulaşmayı amaç edinmiştir ve bedensel ihtiyaçlarını asgari bir düzeyde karşılamaktadır. Bir süre sonra adada Hay b. Yakzân ile karşılaşır. Hay onun da kendisi gibi Tanrı’yı bilen zatlardan olduğunu anlar ve arkadaşlık etmeye başlarlar. Bu arada Asal, Hay’a konuşmayı öğretir ve birbirlerine serüvenlerini anlatırlar. Asal’ın; Tanrı, melekler, kitaplar, elçiler, öteki dünya, Cennet, Cehennem konusunda inandığı şeylerin, Hay ‘ın müşahede ettiklerinin simgesi olduğu konusunda şüphesi kalmaz. Hay’ın hizmetine girer, ona bağlanır. Asal da ona adayı, oradaki insanları, öbür dünya ve Cehennemi, yeniden dirilmeyi, kıyameti, hesabı, Sırat köprüsünü anlatır. Hay, bunları dinler ve anlatanın da, Tanrı elçisi olduğuna inanır. Daha sonra Hay b. Yakzân’da Asal’ın adasındaki insanlara karşı bir acıma duygusu uyanır ve oraya giderek onları uyarmak ve bu dünyanın kötülüklerinden arındırmak ister. Asal ona bunun zor bir şey olduğunu anlatırsa da, kararından vazgeçiremez ve Allah’ın onlara bir lütfu olarak yolunu şaşırıp adanın kıyılarına gelen bir gemiye binip, Asal’ın geldiği adaya giderler. Asal, Hay b. Yakzân’ı ada sakinlerine takdim eder; o da, gece gündüz, tüm gücüyle onları doğru yola davet etmeye, davranışlarını düzeltmeye çalışır. Ancak, bir süre sonra bu toplumun, maddi ihtiyaçlarının doyurulmasını esas aldığı, bundan ötesiyle ilgilenmediğini anlar. Hay’a göre, onlar aslında iyi insanlardır, hayrı ve gerçeği aramaktadırlar, fakat yaradılışlarındaki eksiklik ve bilgisizlikten dolayı gerçeği, gerçeğe özgü yoldan aramamaktadırlar. Bundan sonra da, bu insanlar için uğraşmanın faydasızlığını görür ve Asal ile adalarına döner ve ölünceye kadar, orada Allah’a kulluk ederler.
Yazar, eserini bir sonuç bölümüyle bitirir. Burada, önemli konularda açıklamalar yaptığını, bunları ancak Tanrı bilgisine sahip kimselerin anlayabileceğini ortaya koyduğu sırların, ancak ehil olanlar tarafından kavranabileceğini belirtmekte ve Allah’tan suçlarını bağışlamasını, O’nun bilgisine ulaştırmasını dileyerek, eserini bitirmektedir.
Kaynak: Mehmet Harmancı, İslam Felsefesinde Metaforik Üslup, Hece Yayınları, Birinci Basım: Mart 2012 Ankara, ss. 103-108
İbn Sînâ’nın Hay b. Yakzân (Uyanık oğlu Diri) Risâlesi
İbn Sînâ’nın Hay b. Yakzân (Uyanık oğlu Diri) Risâlesi
Hikâyenin başkahramanı olan filozof, kendi yurdunda oturduğu bir sırada arkadaşları (Bedendeki iç ve dış kuvvetler, hassalar) yla birlikte yakın bir yere yaptıkları gezintide karşılarına olgun yaşta, dinç, gösterişli ve bilge bir kişi çıkar. Adı Hay b. Yakzân (akl-ı faal yahut Cebrail) olan bu kişi Beytülmakdis (âlem-i aklî)’ten olduğunu söyler.
Filozof ile bilge kişi çeşitli irfanî meseleler üzerine derin bir sohbete dalarlar. Söz feraset ilmine gelir. Hay, filozofa ahlâk ve psikoloji konuları çerçevesinde insanın erdem ve bilgi yolunda olgunlaşma imkânlarını anlatır.
Böyle bir imkânı elde etmenin en temel şartı, filozofun bu yolda kendisine ayak bağı olan arkadaşlarından zamanı gelince uzaklaşmayı bilmesidir. Hay b. Yakzân daha sonra, sürekli olarak çıktığı seyahat (Vücut mertebesince kendinden aşağıdaki akılları bilmek)leri esnasında gezip gördüğü beldeleri filozofa anlatır.
Bu beldeler doğu-batı (ruh yurdu olan doğudan, maddi âleme batıya doğru yolculuk etmektedir) arasında, batı istikametinde ve doğu istikametinde olmak üzere üç bölgede yer almaktadır. Son iki bölgenin sınırlarının ötesine geçmek sıradan yolcunun işi değildir. Ötelere gitmek ancak bengisu denilen bir kaynaktan içmek ve orada yıkanıp paklanmakla mümkündür.
Batı istikametinin en ucunda ayn hamie denilen büyük, kızgın bir deniz vardır. Burası güneşin battığı yerdir. Bu en uzak batı ile filozofun yaşadığı belde arasında çeşitli oluş ve bozuluşların yurdu olan beldelerle böyle değişmelere maruz kalmayan istikrarlı, aydınlık, fakat ışığını başka yerden alan beldeler bulunmaktadır. Bu aydınlatılmış beldelerde oturanlar farklı ilim, karakter, maharet, yetenek, meslek ve sanatlara sahiptir.
Onların ötesinde ise on iki bölgeye ayrılmış geniş bir ülke yer almaktadır. Daha da ötesi insanların giremediği uçsuz bucaksız bir memleket olup burada ruhanî varlıklar oturmaktadır.
En uzak batıdan doğuya doğru olan istikamet hattında bulunan bütün beldeler âlemin sol cihetini teşkil eder. Bu hat boyunca uzanan mesafeler kat edildikçe çeşitli madenlere, bitkilere, hayvanlara ve nihayet insanlara rastlanacaktır.
İnsan türünün yaşadığı beldeden daha da doğuya ilerleyince şeytanın iki boynuzu arasından güneşin doğduğu beldeye ulaşılır. Gerekli şartları yerine getirip belirli engelleri aşanlar doğuya ilerleme imkânı bulabilirler. İlerisi meleklerin beldesi olup daha ötelerde bütün belde sakinlerinin itaate memur olduğu ulu padişahın huzuru bulunmaktadır.
Hay’ın bütün bunları anlattıktan sonra filozofa, “Şimdi istersen benimle gel, seni ulu padişaha götüreyim!” teklifiyle risâle sona erer.
Kaynak: Mehmet Harmancı, İslam Felsefesinde Metaforik Üslup, Hece Yayınları, Birinci Basım: Mart 2012 Ankara, ss. 96-98
Friday, 26 November 2021
Kindî'nin Gemi Metaforu
Gemi Metaforu
İnsanların, her haliyle sonlu ve geçici, lezzetleri yalancı, hayalleri boş, önü de sonu da aldatıcı olan, kendisine güvenenlerin ellerinin boşa çıktığı, kendisine bel bağlayanların acınacak duruma düştüğü bu fâni âlemdeki halleri şu hikâyedeki topluluğun durumuna benzer: Bir grup insan, kendi mahalleri olan bir yere gitmek amacıyla bir gemiye binip yola çıkarlar. Geminin kaptanı onları (sahildeki) yüksek bir yere götürür. Adamlar bazı ihtiyaçları için oraya çıkarlar. Kaptan gemisini bağlar. Gemide bulunan herkes, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak düşüncesiyle dışarı çıkmakla birlikte, bir kısmı hangi ihtiyaç için çıktıysa onu sağlayıp başka bir şeye ilgi duymadan gemiye döner ve hiçbir engelle karşılaşmadan, kimseyle çekişmeden, izdihama da maruz kalmadan geminin en geniş ve en rahat yerlerine yerleşir. Bazıları ise rengârenk çiçek türleriyle bezeli araziyi seyretmeye, bu çiçekli araziden ve son derece güzel meyveli ağaçlarla kaplı ormandan fışkıran çeşit çeşit hoş kokuları teneffüs edip türlü türlü büyüleyici bitkileri koklamaya, güzel sesli kuşların tatlı ötüşlerini dinlemeye dalmışlardı. Ne var ki, ihtiyaç duydukları şeylerden başkasını almaya durumları elvermediğinden (bu güzel şeyleri geride bırakıp) gemideki yerlerine dönmüşlerdi. Bunlar da oldukça rahat ve geniş yerler, yumuşak koltuklar buldular.
Bazıları da, ihtiyaç duydukları şeylerin bulunduğu yerlerden öteye gitmeden, bu sedefleri ve değerli taşları, civardaki meyveleri ve çiçekleri toplamaya koyuldular. Bu arazinin taşlarını, sedeflerini; umulanın aksine, çok geçmeden solup gidecek olan çiçekleri; az zaman sonra çürüyecek, yanında bulunulmaktan rahatsızlık duyulacak olan meyvelerin hizmetçisi olarak bu ağır yükü yüklenip gemiye döndüler. Ancak, daha önce gelenler geminin geniş yerlerini doldurmuş olduğundan, son derece sıkıntılı, dar bir yere sığınmak zorunda kaldılar. Üstelik yerin dar oluşu ve kendilerini iyice sıkıntıya sokması yanında, bir de sırtlarına sardıkları bunca taşlar, sedefler, çiçekler ve meyveler yerlerini iyice daraltarak onları, daha önce gelenlerin sahip olduğu rahatlık ve ferahlıktan büsbütün mahrum bıraktı. Ayrıca, öncekilerin yanında korumak, esirgemek ve herhangi bir zarara uğramasını önlemek zorunda kalacakları, yerlerinin daralmasına yol açacak taşları da bulunmuyordu. Halbuki bunlar, taşların kaybolmasından korkarak istirahatlarının büyük bir kısmını bu taşlarla meşgul olmaya ayırmak, bunların üzerine titremek, aklını fikrini bu şeyleri korumakla meşgul etmek zorunda kalmışlardı. Bunlardan bir veya birkaçı kayboldukça bu durum o şeyleri toplayanları huzursuz ediyor, keder ve üzüntüye boğuyordu.
Nihayet başka bir grup da bu geniş araziye ve ormana dalarak gemilerini ve gitmek istedikleri vatanlarını unutmuş bir halde ormanın içlerine doğru ilerleyip bu taşları, sedefleri, çiçekleri toplamakla meşgul oluyor; tattıkları bu meyveler kendilerine vatanlarını hatırlamalarını, gemiye yetişip kurtulma zamanlarının daraldığını fark etmelerini engelliyordu. Fakat yırtıcı hayvanlar, zehirli yılanlar, ürkütücü sesler, yüzlerinde ve bedenin diğer yerlerinde acılı yaralar açacak asma dallar, ayaklarını parçalayıp uzun tedavi gerektirecek sıra sıra dikenler, yürümeyi engelleyecek, mahrem yerlerini örten elbiselerini kirletip bozacak çamurlar, elbiselerini paramparça edecek çalılar, ayaklarına dolaşıp yürümelerini zorlaştıracak sarmaşıklar gibi şeylerin vereceği kesintisiz belalar, dertler ve her şeyi unutturacak acılar da onları bekliyordu.
Sonunda kaptan geminin hareket etmekte olduğunu kendilerine haber verdiğinde bir kısmı kopardıkları ve topladıkları şeylerle döndüler ve (yolculuk boyunca) tasvir ettiğimiz sıkıntılara maruz kaldılar. Gemide elverişli yer kalmadığından ancak dar, sıkıntılı, yorucu ve rahatsız edici, hatta tehlikeli hastalıklara yol açacak bir yer bulabildiler. Bazılarıysa, ormanın içlerine iyice dalmış olup geniş arazide yollarını şaşırdıkları ve kayboldukları için kaptanın sesini bile duymadılar.
Nihayet gemi kalktı ve ormandakiler, vatanlarından büsbütün kopmuş olarak, bulundukları mahalde korkunç ve öldürücü tehlikelerle, dehşet verici felaketlerle yüz yüze kaldılar. Kimini yırtıcı hayvanlar parçaladı; kimi çukurlara düştü; kimi bataklıklarda boğuldu; kimini yılanlar soktu. Neticede hepsi de pis kokulu ve tiksindirici cesetler haline geldiler; organları parçalandı; iğrenç durumlara düştüler. Böylece, gitmek istedikleri ülkelerinden büsbütün mahrum kalan bu insanları, (açgözlülükleri yüzünden bu hallere düştüklerini) bilmeyenler üzüntüyle anarken, yaptıklarını bilenlere de ibret oldular.
Toplayıp sırtlarına sardıkları, akıllarını çelen, hürriyetlerini ellerinden alan, rahatlarını kaçıran, yerlerini daraltan, kanepelerini dolduran yüklerle gemiye dönenlere gelince, o çiçekler çok geçmeden soldu; o taşları ve onların renklerini canlı tutan rutubet kaybolunca taşların renkleri de uçtu; o sedefler baygınlık veren pis kokulu şeyler haline geldiler. Artık bütün bu şeyler onlara bir yük ve eziyet kaynağıydı. Şu halde onları denize atmaktan başka çareleri yoktu. Çünkü bunlar artık sadece sahibinin hareketini engelleyen, hayatını zehir eden, kaldığı yeri dert yeri yapan, hürriyetini elinden alan bir yük haline gelmişti. Böylece (onları denize atmakla) elleri bomboş kaldı. Bu fena kokuların kendilerini etkilemesi, yerlerinin dar ve sert olmasıyla kendilerine sıkıntı ve huzursuzluk veren bu şeylere ağır bir şekilde hizmet etmenin verdiği yorgunluk yüzünden kuvvetten düşmeleri sebebiyle daha ülkelerine ulaşmadan birçok hastalığa müptela oldular.
Bazısı oraya varmadan öldü; bazısı da ancak hasta ve bitkin olarak varabildi. Manzarayı seyre dalıp (hoş kokuları) teneffüs etmek yüzünden gemiye geç dönenler, dışarıyla meşguliyeti bu kadar olanlar, sadece geniş ve rahat yer bulamamış oldular. İhtiyacı için dışarıya çıktığı sırada gözüne çarpan şeyler dışında, duyularının algıladığı herhangi bir şeyle meşgul olmadan, oyalanmadan gemiye dönenler ise herkesten önce en geniş ve en rahat yerleri tuttular ve afiyet içinde, ülkelerine döndüler. ss. 61-63
***
Bu misalimizdeki temsilî âlem, gerçek âlemi, o âlemde geçerli olanları yansıtmaktadır. Gerçekten, çok geçmeden bizim için birer yük haline gelecek olan yerdeki taşlara, sudaki sedeflere, ağaçlardaki çiçeklere, kuru otlara kapılmamız ne kadar çirkindir. ss. 63-64
Kaynak: el-Kindî, Risâle fi’l Hîle li Def’il Ahzân (Üzüntüden Kurtulmanın Yolları), ss. 61-63, 63-64.
Sunday, 7 November 2021
Vebanın Yarattığı Dünya
Vebanın Yarattığı Dünya
1346'da hıyarcıklı veba, Kara Ölüm, Don Nehri'nin Karadeniz'e dökülen ağzındaki bir liman şehri olan Tana'ya ulaştı. Farelerin üstünde yaşayan pirelerin taşıdığı veba, Asya'nın büyük ticaret arteri İpek Yolu boyunca seyahat eden tacirler tarafından Çin'den getirilmişti. Cenevizli tacirler sayesinde, fareler kısa sürede pireleri ve vebayı Tana'dan tüm Akdeniz'e yaymaya başlamıştı. Veba, 1347 başlarında Konstantinopolis'e ulaştı. 1348 baharında Fransa, Kuzey Afrika ve İtalya' da yayılıyordu. Görüldüğü her bölgede nüfusun yaklaşık yarısını yok etti. Vebanın Floransa'ya gelişine bizzat tanıklık eden İtalyan yazar Giovanni Boccaccio, daha sonra şöyle yazacaktı:
Şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı (...) Veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. Burun kanamasının kaçınılmaz bir ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı Doğu'daki gibi bir seyir göstermedi. Aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi (...) Daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı (...) Bu illete karşı ( ... ) hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu (...) Ve çoğu dunımda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu.
İngiltere halkı vebanın kendilerine doğru ilerlediğini biliyordu ve yaklaşan kıyametin farkındaydı. 1348 Ağustos ortasında, Kral III . Edward, Canterbury Başpiskoposu'ndan dualar tertip etmesini istedi ve pek çok piskopos, insanların yaklaşan felaketle başa çıkmalarına yardımcı olmak amacıyla papazlarına kiliselerde yüksek sesle okumaları için mektuplar yazdılar.
Bath Piskoposu Shrewsbury'li Ralph, papazlarına şunları yazıyordu:
Yüce Tanrı, günahlarından arındırmak istediği evlatlarını gök gürültüsü, yıldırım ve başka musibetler kullanarak cezalandırır. Binaenaleyh, Doğu' dan gelen feci bir kıranın komşu krallığa varmış olması nedeniyle korkarız ki, yürekten ve biteviye dua etmediğimiz takdirde, benzer bir kıran zehirli kollarını bu krallığa da uzatacak ve halkını kırıp perişan edecektir. Bu nedenle hepimiz dualar okuyarak Tanrı'nın huzurunda günah çıkarmalıyız.
Hiçbir işe yaramadı. Veba İngiltere'yi vurdu ve nüfusun yarısını yok etti. Bu tür felaketlerin toplumsal kurumlar üzerinde çok büyük etkileri olabilmektedir. Anlaşılabilir nedenlerden ötürü çok sayıda insan aklını kaçırdı. Boccaccio, "Bazıları bu dehşet verici uğursuzluğu savuşturmanın şaşmaz yolunun kendini içkiye vurmak, hayatın doyasıya tadını çıkarmak, şarkı söyleyip fil.em yapmak, her fırsatta tüm tutkularını tatmin etmek ve olup biteni koca bir şaka olarak görüp omuz silkmek olduğunu düşünüyordu (...) ve bu, izleyen dönemde sağ kalan kadınların neden daha az iffetli olduğunu açıklıyor" diye yazmaktadır. Yine de, vebanın Ortaçağ Avrupa toplumu üzerinde sosyal, ekonomik ve siyasal açıdan dönüştürücü bir etkisi de vardı.
14. yüzyılın sonunda Avrupa, Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından ilk defa Batı Avrupa' da görülen bir toplumsal organizasyon olan feodal bir yapıya sahipti. Bu yapı, kral ve altındaki lordların en alttaki köylülerle hiyerarşik ilişkisine dayanıyordu. Toprağın sahibi kraldı ve onu askeri hizmetleri karşılığında lordlara tahsis ediyordu. Lordlar da bu toprakları, geniş ölçüde angaryaya zorlanacak ve bu esnada çeşitli ceza ve vergilere tabi tutulacak köylülere paylaştırıyordu. "Servile" [Latince köle anlamına gelen servus'tan. ç.n] statülerinden dolayı "serf' olarak adlandırılan köylüler toprağa bağlıydılar. Sadece toprak sahibi değil, aynı zamanda hakim, jüri ve kolluk kuvveti olan efendilerinin izni olmadan başka bir yere gitmeleri söz konusu değildi. Bu, zenginliğin çok sayıda köylüden az sayıda soyluya doğru aktığı son derece sömürücü bir sistemdi.
Vebanın yarattığı emek kıtlığı, feodal yapıyı temellerinden sarstı. Köylüleri bazı şeylerin değişmesini talep etmek için cesaretlendirdi. Örneğin, Eynsham Manastırı'nda köylüler kendilerine kesilen para cezalarının ve angaryaların azaltılmasını talep ettiler. İstediklerini elde ettiler ve yeni anlaşmaları " 1349'daki kıranda manorda sadece iki vassal kaldı ve onlar da o tarihte baş keşiş ve manor lordu olan Upton'lu Nicholas kendileriyle yeni bir anlaşma yapmadığı takdirde çıkmak istediklerini ifade ettiler" açıklamasıyla başladı. Upton'lu Nicholas isteklerini yerine getirmişti.
Eynsham'da yaşananlar her yerde cereyan ediyordu. Köylüler angaryadan ve lordlarına karşı yerine getirmek zorunda oldukları pek çok yükümlülükten kurtulmaya başlamışlardı. Ücretler yükseliyordu. Gidişata bir son vermek isteyen hükümetin 1351'de çıkardığı İşçi Yasası şöyle başlıyordu:
Başta işçiler ve hizmetliler olmak üzere halkın büyük bir kısmının kıranda ölmesi nedeniyle, hizmetlilerin azlığını ve efendilerinin içinde bulunduğu zor durumu gören bazıları, fahiş ücretler almadıkça hizmet etmeye istekli değiller (...) Başta çiftçiler olmak üzere, bu türden işçilerin yokluğundan kaynaklanabilecek vahim olumsuzlukları dikkate alarak, (...) İngiltere Krallığı'ndaki tüm erkek ve kadınların kendilerine bakmaya uygun görülmüş kişilere hizmet etmelerini ve saltanatımızın yirminci yılında ya da bu tarihten beş ya da altı yıl önce aldıkları ücret, yem parası, ödül ya da maaşı almalarını uygun görüyoruz.
Yürürlükteki yasa, ücretleri Kara Ölüm'den önce ödenen seviyelerde tutmayı amaçlıyordu. İngiliz elitlerinin başlıca endişesi "ayartma", yani bir lordun bir diğerinin topraklarında çalışan kısıtlı sayıdaki köylüleri kendi topraklarında çalışmaya ikna etmesiydi. Çözüm, işvereninin rızası olmadan işini bırakana hapis cezası verilmesiydi:
Ve bir biçici ya da nakliyeci ya da başka bir işçi ya da hizmetli; mevkii ve koşulları ne olursa olsun birinin hizmeti için tutulmuş kişi, söz konusu hizmeti uygun görülen sürenin bitiminden önce izin almadan ya da makul bir gerekçe göstermeden bırakırsa hapisle cezalandırılacak ve kimsenin (...) her zamanki ücret, yem parası, ödül ya da maaş miktarından daha fazlasını vermesine ya da almasına izin verilmeyecektir.
İngiliz devletinin Kara Ölüm'ün ardından kurumlarda w ücretlerde ortaya çıkan değişiklikleri önleme girişimi işe yaramadı. 1381'de Köylü İsyanı patlak verdi ve Watt Tyler önderliğindeki isyancılar Londra'nın büyük kısmını ele geçirdiler. Sonunda isyancılar yenilgiye uğratılıp Tyler idam edilse de bu olayın ardından İşçi Yasası'nın uygulanması için başka bir girişimde bulunulmadı. Feodal emeğe dayalı hizmetler giderek azalırken kapsayıcı bir emek piyasası gelişmeye başladı ve ücretler yükseldi.
Veba dünyanın çoğu bölgesini etkisi altına aldı ve görüldüğü her yerde nüfusun benzer orandaki bir bölümünü yok etti. Bu nedenle, vebanın Doğu Avrupa nüfusu üzerindeki etkisi İngiltere ve Batı Avrupa'dakiyle aynıydı. Toplumsal ve ekonomik güçler de aynı durumdaydı. İşgücü sınırlıydı ve insanlar daha büyük özgürlükler talep ediyordu. Fakat Doğu' da daha güçlü bir karşıt mantık işbaşındaydı. Kapsayıcı bir emek piyasasında daha az insan daha yüksek ücretler anlamına geliyordu. Ancak bu durum, lordlara emek piyasasını sömürülebilir tutmak, köylüleri de köleye çevirmek için daha büyük bir teşvik sağladı. Bu motivasyon, İşçi Yasası'ndan da anlaşıldığı gibi, İngiltere için de geçerliydi. Buna karşın işçiler başlarının çaresine bakacak güce sahipti. Fakat Doğu'da böyle değildi. Vebadan sonra Doğu Avrupa'daki mülk sahipleri büyük toprak parçalarını kendilerine mal ederek zaten Batı Avrupa'dakilerden daha büyük olan topraklarını genişlettiler. Şehirler daha zayıf, nüfus daha az olduğu için işçiler, biraz daha özgür olmak şöyle dursun, ellerindeki özgürlüğün bile tehlikede olduğunu görmeye başladılar.
Vebanın etkileri Batı Avrupa'nın Doğu'da üretilen buğday, çavdar gibi tarım ürünlerine ve besi hayvanlarına talep göstermeye başladığı 1500'lerin sonrasında daha belirgin hale geldi. Amsterdam'a gelen ithal çavdarın yüzde 50'i Elbe, Vistül ve Oder nehirlerinin vadilerinde üretiliyordu. Kısa bir süre sonra, Hollanda'nın gelişen ticaretinin yarısı Doğu Avrupa'yla yapılır hale geldi. Batı'nın talebi arttıkça Doğu'daki mülk sahipleri arzı artırmak için emek piyasası üzerindeki baskılarını yoğunlaştırdılar. "İkinci Serflik" olarak adlandırılan bu dönem, erken Ortaçağ' daki ilk biçimine kıyasla daha belirgin ve şiddetliydi. Lordlar, vassallara ait arazilerden zorla topladıkları vergiyi artırıp gayri safi üretimin yarısına el koydular. 1533'te Polonya-Korczyn'de lordlar için yürütülen tüm işlerin ücretleri ödendi. Fakat 1600'de toplam emeğin neredeyse yarısı angaryaydı. 1500'de Doğu Almanya'daki Mecklenburg'da işçiler yılda yalnızca birkaç gün angarya hizmeti veriyorlardı. Bu zorunluluk 1550'de haftada bir güne, 1600'e gelindiğindeyse haftada üç güne çıkmıştı. İşçilerin çocukları toprak sahipleri için ücret almadan birkaç yıl çalışmak zorundaydı. 1514'te Macaristan'daki toprak sahipleri ülkenin tüm kontrolünü ele geçirdiler ve her işçi için haftada bir gün ücretsiz hizmeti yasalaştırdılar. Bu, 1550'de iki güne çıktı, yüzyılın sonunda ise üç günü buldu. O tarihte söz konusu yasalara tabi olan serfler kırsal nüfusun yüzde 90'ını oluşturuyordu.
1346'da Batı Avrupa ile Doğu Avrupa arasında siyasal ve ekonomik kurumlar bakımından az sayıda farklılık olsa da 1600'e gelindiğinde ayrı dünyalara dönüşmüşlerdi. Batı'da işçiler feodal zorunluluklardan, ceza ve kurallardan muaftı ve gelişmekte olan piyasa ekonomisinde kilit bir rol oynuyorlardı. Doğu'dakiler de bir tür ekonominin parçasıydılar, fakat Batı'nın yiyecek ve tarım ürünleri taleplerini karşılamaya mecbur bırakılmış serfler olarak Bu bir piyasa ekonomisiydi, fakat kapsayıcı bir örneği değildi. Bu kurumsal farklılık, başlarda bu bölgeler arasında var olan küçük farklılıkların oluşturduğu bir durumun sonucuydu: Doğu' da lordlar biraz daha örgütlüydü, hakları biraz daha fazlaydı ve daha fazla konsolide araziye sahiplerdi. Buna karşın şehirler daha zayıf ve küçük, köylüler daha az örgütlüydü. Tarihin geniş çerçevesinden bakıldığında bunlar küçük farklılıklardır. Yine de, feodal yapı Kara Ölüm'le sarsıldığında Doğu ve Batı arasındaki bu küçük farklılıklar bu bölgelerde yaşayanların hayatları ve gelecekte kurumsal gelişimin izleyeceği yol için son derece önemli sonuçlar doğurdu.
Kara Ölüm, bir kritik dönemece, yani toplumun mevcut ekonomik ya da siyasal dengesini bozan büyük bir olaya ya da etkenler bütününe iyi bir örnek teşkil eder. Bir kritik dönemeç, bir ulusun rotasında keskin dönüşlere yol açabilecek iki tarafı keskin kılıçtır. Bir yandan, İngiltere'de olduğu gibi, sömürücü kurumların döngüsünden kurtulup daha kapsayıcı kurumların ortaya çıkmasının önünü açabilir. Öte yandan, Doğu Avrupa' da yaşanan İkinci Serflik döneminde olduğu gibi sömürücü kurumların oluşumunu azdırabilir de.
Tarihin ve kritik dönemeçlerin ekonomik ve siyasal kurumları nasıl şekillendirdiklerini anlamak, bizi yoksulluk ve zenginliğin kökenlerine ilişkin daha yetkin bir kurama götürür. Ayrıca, bugünkü duruma ve neden diğerleri başaramazken bazı ulusların kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara geçebildiğine açıklama getirebilmemizi sağlar.
Kaynak: Daron Acemoğlu / James A. Robinson, Ulusların Düşüşü, Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri, Çev. Faruk Rasim Velioğlu, Doğan Kitap, 5. Baskı, Haziran 2014, İstanbul, ss. 95-99
Friday, 5 November 2021
Amerika Nasıl Kuruldu?
Amerika Nasıl Kuruldu?
1516'nın başlarında ispanyol denizci Juan Diaz de Solis, Güney Amerika'nın doğu sahillerindeki geniş bir halice demir attı. Solis sahilin sığ sularında ilerlerken bu toprakları ispanya adına sahiplendi ve bölgede gümüş olduğu için nehrin adını Rio de La Plata, "Gümüş Nehri" koydu.
Halicin iki yanındaki yerli halklar -günümüzde Uruguay'ın bulunduğu bölgedeki Charrua halkı ve modern Arjantin'in Pampas olarak bilinen ovalarındaki Querandi halkı- yeni gelenleri düşmanca karşıladı. Bu yerliler, güçlü bir merkezi siyasi otorite olmaksızın küçük gruplar halinde yaşayan avcı-toplayıcılardı. Aslına bakılırsa, İspanya adına işgal etmeye koyulduğu yeni topraklarını keşfe çıkan Solis'i sopalarla döverek öldürenler de Charrualardan bir gruptu.
1534'te, hâlâ iyimserliğini koruyan ispanyollar Pedro de Mendoza önderliğindeki yerleşimcilerden oluşan ilk misyonu İspanya'dan bölgeye gönderdiler. Bu yerleşimciler aynı yıl içinde Buenos Aires bölgesinde bir şehir inşa ettiler. Buranın avrupalılar için ideal bir yer olması gerekiyordu. Adı tam olarak "iyi havalar" anlamına gelen Buenos Aires'in yumuşak, ılıman bir iklimi vardı.
Ne var ki, ispanyolların ilk yerleşimi kısa ömürlü oldu. İyi havaların değil, sömürecekleri kaynakların ve zorla kullanacakları işgücünün peşindeydiler. Üstelik Charruas ve Querandi ahalisi de onlara minnettar değildi. İspanyollara yiyecek temin etmeye yanaşmadılar ve yakalandıklarında çalışmayı reddettiler. Okları ve yaylarıyla yeni yerleşimlere saldırdılar.
Kendi başlarına yiyecek bulmak zorunda kalacaklarını tahmin etmeyen ispanyollar açlık çekmeye başladı. Buenos Aires düşledikleri gibi değildi. Bölgenin yerlilerini çalışmaya zorlamak fayda etmiyordu. Bölgede sömürülecek altın ya da gümüş yoktu. Solis'in bulduğu gümüşler ise aslında uzak Batı'dan, ta And Dağları'ndaki inka ülkesinden gelmişti.
Hayatta kalmaya çalışan ispanyollar, daha büyük zenginlikler ve daha kolay çalıştırılabilecek bir nüfus sunacak yeni bir yer bulmak için keşif seferlerine çıkmaya başladılar. 1537'de Juan de Ayolas'ın liderlik ettiği böyle bir seferde, onları inkalara götürecek bir yol arayarak Parana Nehri'nden yukarı doğru ilerlediler. Yolculukları esnasında, mısır ve manyoka dayalı bir tarım ekonomisine sahip yerleşik hayata geçmiş bir halk olan guaranilerle karşılaştılar.
De Ayolas, guaranilerin Charrua ve Querandilerden tamamen farklı bir tabiatta olduklarını fark etmekte gecikmedi. Kısa süren bir çatışmanın ardından guarani direnişini kırdı ve Muestra Senora de Santa Maria De La Asuncion adında, bugün Paraguay'ın başkenti olan bir şehir kurdu. Guarani prensesleriyle evlenen De Ayolas ve adamları kısa sürede yeni bir aristokratik sınıf haline geldiler. Mevcut guarani zorunlu işgücü ve vergi sistemini, kendi denetimlerine almak kaydıyla devam ettirdiler. Bu, kurmayı istedikleri türden bir sömürgeydi. Dört yıl içinde Buenos Aires terk edildi ve oraya yerleşen ispanyolların hepsi yeni şehre taşındı.
Pampas'ın büyük tarımsal zenginliğine dayalı avrupa tarzı geniş bulvarlarıyla "Güney Amerika'nın Paris'i" Buenos Aires'te 1580'e kadar yeni bir yerleşim kurulmadı. Buenos Aires'in terk edilmesi ve Guarani'nin fethi, Amerika'daki avrupa sömürgeciliğinin mantığını yansıtır. İlk İspanyol ve -ileride göreceğimiz gibi- ingiliz sömürgecileri toprağı kendi başlarına sürmeye niyetli değildi; bunu onların yerine başkaları yapsın istiyorlardı. Ayrıca talan edebilecekleri zenginlikler, altın ve gümüş istiyorlardı.
De Solis, De Mendoza ve De Ayolas'ın keşif seferleri, Kristof Kolomb'un 12 Ekim 1492'de Bahama adalarından birine ulaşmasını izleyen daha ünlü keşif seferlerinin ardından geldi. Amerika'daki ispanyol yayılmacılığı ve sömürgeciliği 1519'da Hernan Cortes'in Meksika'yı işgal etmesinin, 15 yıl sonra Francisco Pizarro'nun Peru seferinin, bundan sadece iki yıl sonra da Pedro de Mendoza'nın Rio de La Plata seyahatinin ardından ciddi bir hal aldı. Sonraki yüzyıl boyunca ispanyollar Güney Amerika'nın orta, batı ve güney kesimlerinin büyük kısmını fethedip sömürgeleştirirken Portekiz de doğuda Brezilya'yı sahiplendi.
İspanyolların sömürgecilik stratejisi son derece etkiliydi. İlk kez Cortes tarafından Meksika'da geliştirilen bu strateji, direnişi kontrol altına almanın en etkili yolunun yerlilerin liderini ele geçirmek olduğu gözlemine dayanıyordu. Bu strateji sayesinde ispanyollar liderin serveti üzerinde hak iddia edip yerli halkı vergi ve yiyecek vermeye zorladılar. İkinci aşama kendilerini toplumun yeni elit sınıfı haline getirerek vergi, savaş tazminatı ve özellikle de zorunlu işgücü gibi mevcut uygulamaların kontrolünü ele geçirmeleriydi.
Cortes ve adamları 8 Kasım 1519'da muazzam Aztek başkenti Tenochtitlan'a vardıklarında Aztek İmparatoru Montezuma, ispanyolları barışçıl bir biçimde karşılamasını tavsiye eden danışmanlarının sözüne uyarak misafirperverlik gösterdi. Sonrasında olanlar, Fransisken rahip Bernardino de Sahagun'un ünlü Florentine Kodeksi'ndeki 1560'larda derlediği maddede detaylı bir biçimde tarif edilmiştir:
İspanyollar derhal Montezuma'yı kıskıvrak yakaladılar. Ardından tüm silahlar ateşlendi. Ortalığı korku sardı. Sanki herkesin kalbi yerinden çıkmıştı. Daha karanlık çökmeden dehşet çökmüştü, şaşkınlık ve endişe hakimdi, herkes donakalmıştı.
Ve şafak söktüğünde derhal ispanyolların talep ettiği şeyler ilan edildi; beyaz Tortillalar, kızartılmış hindiler, yumurtalar, tatlı su, kereste, odun, odun kömürü.. Ve doğrusu, bunlar Montezuma kumandasında oluyordu.
Ve İspanyollar iyice yerleştiklerinde, kentin bütün hazinelerini ele geçirmek için derhal montezuma'yı sorguya çektiler. Büyük bir şevkle altın aradılar. ve bunun üzerine Montezuma onlara yolu gösterdi. Etrafını sarmışlardı. Sıkı sıkı tutuyor, bırakmıyorlardı.
Ve ambara vardıklarında, Teocalco adındaki yere, tüm o şaşaalı şeyleri ortaya döktüler: parlak kuş tüylerinden yelpazeler, gereçler, kalkanlar. Buruna takılan hilal şeklindeki altın takılar, bacağa takılan altın bilezikler, altın pazıbentler, altın taçlar...
Ardından altını ayırdılar. Derhal bir ateş yakıp tüm değerli şeyleri ateşe verdiler. Hepsi yandı. İspanyollar tüm altını külçeler haline getirdiler. ispanyollar her yeri gezdiler. Her şeyi aldılar; görüp beğendikleri her şeyi.
Bunun ardından Montezuma'nın kendi ambarına gittiler. Totocalo denilen yere. Orada Montezuma'nın kendi mallarını getirdiler. Hepsi değerli şeylerdi; ucu süslü kolyeler, kuştüyü perçemli kol bantları, altın pazıbentler, bilezikler, deniz kabuklarıyla yapılmış pazıbentler... ve turkuvaz taç, hükümdarlığın simgesi. Hepsini aldılar.
Azteklerin askeri fethi 1521'de tamamlandı. Cortes, yeni İspanya eyaletinin valisi olarak en değerli kaynağı, yani yerli nüfusu, encomienda kurumuna göre bölmeye başladı. Encomienda Düşünme hakkını koru. Yanılarak düşünmek hiç düşünmemekten iyidir. İlk kez İspanya'da, ülkenin güneyini 8. yüzyıl ve sonrasında buraya yerleşen mağribilerden geri alma faaliyetinin bir parçası olarak ortaya çıktı. Yeni Dünya'da çok daha kötücül bir biçim aldı: yerliler encomendero denilen bir ispanyol'a veriliyordu. Yerli halk encomendero'ya vergi vermeye ve onun için çalışmaya zorlanıyor bunun karşılığında encomendero da onlara Hıristiyanlığı kabul ettirmekle yükümlü sayılıyordu.
Encomienda uygulamalarının erken dönemine ait canlı bir tarif, bize ispanyol sömürge sisteminin en eski ve en yıkıcı eleştirilerini formüle eden Dominiken rahibi Bartolome de Las Casas'tan kalmıştır. De Las Casas, yeni vali Nicolas de Ovando liderliğindeki bir filoyla 1502'de ispanyol adası Hispaniola'ya geldi. Her gün yerli halkın maruz kaldığı zalimane muameleye ve sömürüye şahit olması, hayal kırıklığının ve rahatsızlığının giderek artmasına yol açtı. 1513'te, Küba'nın ispanyollar tarafından fethinde bir din görevlisi olarak görev aldı; hatta hizmetleri için ona bir encomienda bile verildi. Çabaları 1542'de ispanyol idaresinin barbarlığına karşı acımasız bir saldırı olan yerlilerin imhası üzerine kısa bir inceleme adlı kitabının yayınlanmasıyla sonuçlandı. Encomienda konusunda, Nikaragua örneği için şunları söylüyordu:
Yerleşimcilerin her biri şehirde kendisine tahsis edilen -ya da hukuki ifadesiyle encommende edilen- konuta yerleşti. Mukimleri kendisi için çalıştırmaya başladı, zaten az olan gıda maddelerini ellerinden aldı ve yerli halka ait, onların işlediği ve eskiden beri kendi ürünlerini yetiştirdikleri toprağı sahiplendi. Yerleşimciler tüm yerli nüfusu -ileri gelenleri, yaşlı adamları, kadınları ve çocukları- kendi hane halkından sayarak öyle muamele ettiler ve böylelikle hiç rahat yüzü göstermeden gece gündüz kendi çıkarları için çalıştırdılar.
De Las Casas, bugünün Kolombiya'sı Yeni Granada'nın fethinde uygulanan stratejiyi şöyle aktarıyordu:
İspanyollar, mevcut altının tamamına el koymaya yönelik uzun vadeli planlarını gerçekleştirebilmek için şehirleri ve yaşayanlarını kendi aralarında paylaşmak -ya da kendi tabirleriyle encommende etmek- şeklindeki olağan stratejilerini uyguladılar. Ve sonra, her zaman olduğu gibi, onlara sıradan birer köle gibi davrandılar. Sefere komuta eden adam, bölgenin kralını ele geçirip altı ya da yedi ay boyunca tutsak etti ve oldukça hukuksuz bir şekilde gitgide daha fazla altın ve zümrüt talep etti. Dehşete düşen kral Bogota, kendisini işkencecilerinin pençelerinden kurtarmanın endişesiyle bir evi tamamen altınla doldurup teslim etmesi talebine rıza gösterdi. Bunu yerine getirmek için de halkını altın aramaya gönderdi ve onlar da pek çok kıymetli taşı parça parça taşımaya başladılar. Ama ev hâlâ dolmamıştı ve bunun üzerine ispanyollar sözünü tutmadığı için onu öldüreceklerini duyurdular.
Komutan bir kanun temsilcisi olarak davanın kendisine bırakılması gerektiğini savundu. İsteği yerine getirildiğindeyse, resmi suçlamaların tamamlanmasının ardından kralı anlaşmayı yerine getirmeme konusunda ısrar ettiği gerekçesiyle işkenceye mahkum etti. Ona strapaddoyla (filistin askısı) işkence ettiler, karnına yanan içyağı koydular, her iki ayağını ve başını demir kasnaklarla kazıklara sabitlediler ve sonra iki adam ellerini tutarken ayak tabanlarını yaktılar. Komutan ara sıra gelip bakıyor ve daha fazla altın vermedikçe ona ağır ağır işkence etmeye devam edeceklerini tekrarlıyordu ve öyle de yaptılar. sonunda kral ona çektirdikleri ıstıraba dayanamayıp boyun eğdi.
Meksika'da geliştirilen fetih stratejisi ve kurumları İspanyol İmparatorluğu'nun her yerinde şevkle benimsendi. Ama başka hiçbir yerde Pizarro'nun Peru'yu fethindeki kadar etkili bir biçimde uygulanmadı. De Las Casas'ın ifadesiyle:
1531'de bir başka büyük zalim birkaç adamıyla Peru Krallığına seyahat etti. Maceracı emsallerinin taktik ve stratejilerini Yeni Dünya'nın başka yerlerinde taklit etmek için her türlü gayreti göstermeye koyuldu.
Pizarro, Peru şehri Tumbes yakınlarındaki sahilden başlayıp güneye ilerledi. 15 Kasım 1532'de inka imparatoru Atahualpa'nın ordugah kurduğu dağ şehri Cajamarca'ya ulaştı. Ertesi gün, müteveffa babaları Huayna Capac'ın yerine kimin geçeceğini tayin etmek için düzenlenen müsabakada kardeşi Huascar'ı bozguna uğratan Atahualpa, maiyetiyle birlikte ispanyolların kamp yerine geldi. Atahualpa öfkeliydi, çünkü o ana kadarki ispanyol mezaliminden, örneğin güneş tanrısı İnti'nin tapınaklarından birinde yapılanlardan haberdardı.
Daha sonra olanlar ise herkesçe malumdur. Tuzak kurup gelenleri gafil avladılar. Atahualpa'nın muhafızlarından ve maiyetindekilerinden oluşan muhtemelen iki bin kadar kişiyi öldürdüler ve kralı esir aldılar. Atahualpa yeniden özgürlüğüne kavuşmak için bir oda dolusu altın ve iki oda dolusu gümüş getireceğine söz vermek zorunda kaldı. Sözünü yerine getirdi ama sözlerinde durmayan İspanyollar ağustos 1533'te onu boğarak öldürdüler. O Kasım, İspanyollar İnka başkenti Cusco'yu ele geçirdi. İnka aristokrasisi de Atahualpa'yla aynı muameleye tabi tutuldu; altın ve gümüş temin edinceye dek hapsedildiler. İspanyolların taleplerini karşılamadıklarında diri diri yakıldılar. Güneş tapınağı gibi Cusco'nun muhteşem sanat hazinelerindeki altınlar yerlerinden kazınıp eritilerek külçe haline getirildi.
Bu noktada İspanyollar İnka halkına odaklandılar. Meksika'da olduğu gibi, buranın sakinleri de her biri Pizarro'nun beraberindeki Conquistadorlar'dan birinin sorumluluğuna verilen encomiendalar'a bölündü. Encomiendalar sömürgeciliğin ilk döneminde emeğin kontrol edilip örgütlenmesinde kullanılan temel kurumdu. Ancak kısa bir süre sonra kuvvetli bir rakiple karşılaştı. 1545'te, Diago Gualpa adındaki bir yerli günümüz Bolivya'sında andların yüksek kesimlerindeki yerel bir tapınağı ararken ani bir rüzgarla yere devrildi ve tam önünde gizli bir gümüş cevheri belirdi. Bu, İspanyolların El Cerro Rrico, "zengin tepe" adını koydukları büyük gümüş dağının bir parçasıydı. Etrafında büyüyen Potosi şehri 1650'de 160 bin kişilik bir nüfusa sahipti ve aynı dönemde Lizbon ya da Venedik'ten daha büyüktü.
İspanyolların gümüşten yararlanabilmek için madenciye, hem de çok sayıda madenciye ihtiyaçları vardı. Bu yüzden yeni bir genel vali olarak asıl görevi işgücü meselesine çözüm getirmek olan Francisco de Toledo'yu atadılar. De Toledo Peru'ya 1569'da geldi ve ilk beş yılını etrafı gezip yeni görevini inceleyerek geçirdi. Ayrıca tüm yetişkin nüfusu kapsayan büyük çapta bir araştırma başlattı.
Toledo ihtiyacı olan yerli işgücünü bulmak için öncelikle tüm nüfusu taşıyarak Reduccioneler olarak bilinen -tam anlamıyla "küçültülenler"- yeni şehirlerde yoğunlaştırdı. Böylelikle işgücü İspanya kraliyeti tarafından daha kolay sömürülebilecekti. Ardından mita olarak bilinen ve İnka dili Quechua'da "sıra" anlamına gelen bir İnka işgücü kurumunu diriltip uyarladı. İnkalar mita sistemleri sayesinde tapınaklar, aristokrasi ve ordu için yiyecek sağlamak üzere tasarlanmış plantasyonları işletirken zorunlu işgücünü kullanıyorlardı. İnka eliti de karşılığında kıtlıkla mücadele ediyor ve güvenlik sağlıyordu.
Toledo'nun elinde mita, özellikle de potosi mitası, ispanyol sömürgeciliğinin emek sömürüsündeki en geniş ve en eziyetli planına dönüşecekti. De Toledo modern Peru'nun ortasından başlayarak modern Bolivya'nın büyük kısmını kapsayan dev bir havza belirledi. Yaklaşık 200 bin mil kareyi kaplıyordu. Bu bölgedeki reduccione'lerine yeni gelen yerli erkeklerin yedide birinin Potosi'deki madenlerde çalışması gerekiyordu. Potosi mita'sı neredeyse tüm sömürgecilik dönemi boyunca sürdü ve ancak 1825'te yürürlükten kaldırıldı.
Harita 1, ispanyol fethi dönemindeki İnka İmparatorluğu'nun kaplamını ve mita havzasını gösteriyor. Mita'nın başkent Cusco'yu da kapsayarak imparatorluğun merkez kısmında karşılık geldiği bölgedir bu.
De Toledo, emeğin yoğunlaştırılmasına ve mita'ya ek olarak encomienda'yı bir "kelle vergisi"yle, her yetişkin erkeğin yıllık olarak gümüşle ödemesi gereken sabit bir tutarla pekiştirdi. Bu, yerlileri emek piyasasına zorlamak ve ispanyol toprak sahiplerinin ücretlerini azaltmak için tasarlanan bir başka dalavereydi. Toledo'nun görev süresi boyunca bir başka kurum, repartimiento de mercancias, yaygınlık kazandı. İspanyolca "repartir", yani "dağıtmak" fiilinden gelen ve tam olarak "malların dağıtımı" anlamına gelen bu repartimiento, malların ispanyollar tarafından belirlenen fiyatlarla yerlilere zorla satışını içeriyordu.
De Toledo son olarak ispanyol elitinin iş girişimlerinde, şarap, koka yaprakları ya da tekstil ürünleri gibi mallardan oluşan ağır yükleri taşımak için yük hayvanları yerine yerlilerin kullanıldığı trajin, yani kelime anlamıyla "yük"ü, uygulamaya koydu.
Amerika'daki ispanyol sömürge dünyasının her tarafında benzer kurumlar ve sosyal yapılar ortaya çıktı. İspanyollar yağmacılığa, altın ve gümüş ihtirasına dayanan bir başlangıç evresinin ardından yerli halkı sömürmek için bir kurumlar ağı meydana getirdiler. Encomienda, mita, repartimiento ve trajin'den oluşan kurumlar dizisi, yerli halkın yaşam standartlarını geçimlik düzeye indirmeye zorlamak ve böylece arta kalan tüm kazancı ispanyollar için sömürmek üzere tasarlanmıştı. Bu amaca, topraklarını kamulaştırılarak, çalışmaya zorlayarak, hizmetleri için düşük ücretler vererek, yüksek vergiler getirerek ve almayı bile istemedikleri mallara yüksek fiyatlar koyarak ulaştılar. Bu, kurumların İspanya Krallığı'na büyük servetler kazandırmasına, fatihleri ve torunlarını büyük zenginliğe kavuşturmasına karşın Latin Amerika'yı dünyanın en eşitsiz kıtası haline getirdi ve ekonomik potansiyelinin çoğunu tüketti.
İspanyollar 1490'larda Amerika'nın fethine başladıklarında ingiltere yıkıcı bir iç savaşın, Gül Savaşları'nın ardından toparlanmaya çalışan küçük bir avrupa gücüydü. Yağma ve altın için kapışacak ve Amerika'nın yerli halklarını sömürme fırsatından yararlanacak durumda değildi. Yaklaşık 100 yıl sonra, 1588'de, İspanyol Armadası'nın, İspanya kralı II. Felipe'nin İngiltere'yi işgal girişiminin ve şans eseri bozgununun siyasal şok dalgaları tüm Avrupa'ya yayıldı. İngiltere'nin zaferi büyük bir sürpriz olsa da, sonunda sömürge imparatorluğu macerasına katılmalarına olanak tanıyan denizlerdeki artan ingiliz girişkenliğinin de bir işaretiydi.
Bu yüzden, İngilizlerin Kuzey Amerika'yı kolonileştirmeye tam olarak aynı dönemde başlamaları rastlantı değildir. Ama geç kalmışlardı. Kuzey Amerika'yı cazip olduğu için değil sadece uygun olduğu için seçtiler. Amerika'nın sömürülecek yerli halkın bol olduğu ve gümüş madenlerinin yer aldığı "arzu edilir" kısımları çoktan işgal edilmişti. İngilizlere artıklar kalmıştı. 18. yüzyılda İngiliz yazar ve ziraatçı Arthur Young kârlı "temel ihtiyaç mallarının" -bununla ihraç edilebilir tarım ürünlerini kastediyordu- nerede üretilebileceğini ele alırken şöyle yazıyordu:
Her şey dikkate alındığında görüyoruz ki, kolonilerimizdeki temel ihtiyaç malları üretimi, güneşten uzaklıkları oranında değer kaybediyor. Hepsinin en sıcağı olan Karayiplerde miktar kişi başına 8l. 12s. 1d. iken kıtanın güneyindeki kolonilerde 5l. 10s. merkezdekilerde 9s. 6 1/2d.'e düşüyor. Kuzeydeki yerleşimlerde ise 2s. 6d.'e. Bu ölçek kuşkusuz çok önemli bir dersi ortaya koyuyor: kuzey enlemlerinde koloni kurmaktan kaçınılması gerektiğini.
İngilizlerin 1585 ile 1587 yılları arasında Kuzey Carolina'daki Ranoke'de bir koloni kurma girişimleri tam bir başarısızlıktı. 1607'de bir kez daha denediler. 1606'nın sonlarına doğru üç yelkenli; Susan Constant, Godspeed ve Discovery kaptan Christopher Newport komutasında Virginia'ya gitmek üzere yelken açtı. Virginia Kumpanyası'nın himayesindeki koloniciler Chesapeake Körfezi'ne girdiler ve tahttaki İngiliz Kralı I. James'e atfen James adını verdikleri nehir boyunca ilerlediler. 14 Mayıs 1607'de Jamestown yerleşimini kurdular.
Virginia Kumpanyası'nın gemilerindeki yerleşimciler ingiliz olsa da, ellerindeki kolonicilik modeli Cortes, Pizarro ve Toledo'nun hazırladığı şablondan büyük ölçüde etkilenmişti. İlk planları, bölgenin yerli şefini ele geçirmek ve onu erzak bulmanın ve yerlileri kendileri için yiyecek ve zenginlik sağlamaya zorlamanın bir yolu olarak kullanmaktı.
İngiliz kolonicileri Jamestown'a ilk kez ayak bastıklarında bulundukları bölgenin Wahunsunacock adındaki bir krala sadakatle bağlı yaklaşık 30 kızılderili kabilesinin oluşturduğu bir koalisyon olan Powhatan Konfederasyonu'na ait olduğunu bilmiyorlardı. Wahunsunacock'un başkenti, Jamestown'a yalnızca 20 mil uzaklıktaki Werowocomoco şehriydi. Koloniciler bölgedeki durum hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlardı. Eğer Kızılderililer yiyecek ve işgücü sağlamaya ikna edilemezlerse koloniciler en azından onlarla ticaret yapabilmeliydi.
Görünüşe göre, yerleşimcilerin kendi başlarına çalışıp kendi ürünlerini yetiştirmesi fikri akıllarından dahi geçmemişti. Ne de olsa, Yeni Dünya'nın fatihleri de böyle yapmamıştı.
Wahunsunacock, kolonicilerin varlığını çabucak fark etti ve onlara büyük bir kuşkuyla yaklaştı. Kuzey Amerika için oldukça büyük sayılabilecek bir imparatorluğun başındaydı. Ancak çok düşmanı vardı ve İnkalar'da olduğu gibi ezici bir merkezi siyasal kontrolden yoksundu. Wahunsunacock İngilizlerin niyetinin ne olduğunu anlamaya karar verdi ve ilk olarak onlarla dostça ilişkiler kurmayı istediğini ileten elçiler gönderdi.
1607 kışı başlarken Jamestown yerleşimcilerinin yiyeceği azalmaya başlamıştı. Koloni konseyinin liderliğine tayin edilen Edward Marie Wingfield kararsızlık içindeydi. Durumu kurtaran kaptan John Smith oldu.
Yazdıkları, koloninin başlangıç dönemindeki gelişimine ilişkin bilgilerimizin temel kaynaklarından birini oluşturan Smith destansı bir karakterdi. İngiltere'nin Lincolnshire kırsalında doğdu. Ticarete atılmasını arzu eden babasına aldırış etmedi ve paralı asker oldu. İlkin Hollanda'da İngiliz ordusunda savaştı. Ardından Macaristan'daki avusturya ordusuna katılarak Osmanlı İmparatorluğu ordularına karşı savaştı. Romanya'da yakalandı, köle diye satıldı ve tarla işçisi olarak çalıştırıldı. Günün birinde efendisinin üstesinden gelmeyi başardı ve elbiseleri ile atını çalarak Avusturya'ya kaçtı.
Smith, Virginia yolculuğunda başını çoktan derde sokmuş ve Wingfield'ın emirlerine karşı geldiği için isyan suçuyla Susan Constant'da hapsedilmişti. planları, Yeni Dünya'ya vardıklarında onu mahkemeye çıkarmaktı. Ancak Wingfield, Newport ve diğer kolonici elitin saçtığı dehşete rağmen, kendilerine verilen emirlerin bulunduğu mühürlü zarfı açtıklarında Virginia Kumpanyası'nın Smith'i Jamestown'u yönetecek idari konseyin üyeliğine tayin ettiklerini gördüler.
Newport erzak ve daha fazla kolonici tedarik etmek için İngiltere'ye dönüp, Wingfield ne yapılacağı konusunda karasızlığa düştüğünde koloniyi kurtaran Smith'di. Temel gıda maddeleri sağlayan bir dizi ticari misyon başlattı. Bunlardan birinde Wahunsunacock'un küçük kardeşlerinden biri olan Opechancanough tarafından ele geçirildi ve Werowocomoco'da kralın huzuruna çıkarıldı. Wahunsunacock'la görüşen ilk İngiliz'di ve bazı kaynaklara göre Smith bu ilk görüşmede Wahunsunacock'un genç kızı Pocahontas'ın araya girmesiyle hayatta kalmıştı. 2 Ocak 1608'de serbest bırakıldı ve aynı günün ilerleyen saatlerinde İngiltere'den tam zamanında dönen Newport'un gelişine kadar hâlâ tehlikeli ölçüde yiyecek kıtlığı çekmekte olan Jamestown'a döndü.
Jamestownlu koloniciler bu ilk deneyimlerinden çok az ders çıkardılar. 1608 yılının devamında altın ve değerli maden arayışlarını sürdürdüler. Hayatta kalmak istiyorlarsa ister zorla ister ticaret yoluyla olsun kızılderililer sayesinde karınlarını doyurmaya bel bağlayamayacaklarını hâlâ anlayabilmiş gibi görünmüyorlardı. Cortes ve Pizarro için iyi sonuç veren sömürgecilik modelinin Kuzey Amerika'da hiç mi hiç işe yaramayacağını ilk fark eden smith'di. Temel koşullar tamamen farklıydı.
Smith, İnkaların ve Azteklerin aksine Virginia kızılderililerinin altını olmadığını belirtiyordu. Gerçekten de, günlüğüne "bilmelisiniz ki tüm servetleri kumanyadan ibaret" diye yazmıştı. İlk yerleşimcilerden biri olup ardında kapsamlı bir günlük bırakan Anas Todkill'in şu teşhisi, Smith ve diğer birkaçının hayal kırıklığını gayet iyi ifade ediyor: "Ne iş vardı, ne umut, ne de konuşmak; varsa yoksa altın çıkarmak, işlemek, taşımak."
Harita 2, İspanyol fethi sırasında Amerika'nın farklı bölgelerindeki tahmini nüfus yoğunluğunu gösteriyor. Birleşik Devletler'in nüfus yoğunluğu birkaç bölge dışında mil karede en fazla 0.75 kişi düzeyindeydi. Meksika'nın merkezinin ve Peru andlarının nüfus yoğunluğu ise mil kareye 400 kişiye, yani 500 kattan fazlasına çıkıyordu.
Newport 1608 Nisanı'nda İngiltere'den ayrılırken "aptal altını" da denilen pirit yüklü bir kargo taşıyordu. eylülün sonunda Virginia Kumpanyası'nın bölgedeki kızılderililer üzerinde daha sıkı bir kontrol uygulamasını söyleyen emirleriyle döndü. Niyetleri şef Wahunsunacock'a taç giydirmek ve bu sayede İngiltere Kralı I. James'in hizmetine girmesini sağlamaktı. Onu Jamestown'a davet ettiler ama kolonicilere karşı hâlâ derin bir şüphe besleyen Wahunsunacock'un özgürlüğünü riske atmaya niyeti yoktu. John Smith, Wahunsunacock'un yanıtını şöyle kaydetmişti: "kralınız bana armağanlar yolladıysa, ben de bir kralım ve burası benim ülkem. Ben değilim onun ayağına gitmesi gereken, babanız bana gelecek. Kalenize gelmem, böyle bir yemi de yutmam."
Wahunsunacock "böyle bir yemi" yutmazsa, taç giyme törenini gerçekleştirmek için Newport ve Smith'in Werowocomoco'ya gitmesi gerekecekti. Tüm hadise tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış gibi görünüyordu. Wahunsunacock namına tüm bu olup bitenden çıkan tek sonuç, kolonicilerden kurtulma zamanının gelmiş olduğuydu. Ticarete ambargo koydu. Jamestown artık erzak için ticaret yapamayacaktı. Wahunsunacock onları aç bırakarak teslim olmaya zorlayacaktı.
Newport İngiltere'ye gitmek üzere 1608 aralık ayında bir kez daha yelken açtı. Yanında Smith'in kaleme aldığı ve Virginia Kumpanyası'nın direktörlerinden koloniye karşı yaklaşımlarını değiştirmelerini istirham eden bir mektup götürüyordu. Virginia'nın Meksika ve Peru'daki gibi kısa sürede zengin edecek biçimde sömürülmesine olanak yoktu. Altın ya da değerli madenler yoktu ve kızılderililer çalışmaya ya da yiyecek getirmeye zorlanamıyorlardı. Smith, ayakta kalmayı başaracak bir kolonide çalışmak zorunda olanların kolonicilerin kendisi olduğunu anladı. Bu yüzden direktörlerden doğru türden insanları göndermelerini istedi: "yeniden adam yolladığınızda buradaki gibi bin kişi göndereceğinize yalvarırım 30 kadar marangoz, çiftçi, bahçıvan, balıkçı, demirci, duvar ustası, ağaçları ve köklerini temizleyecek yeterli miktarda işçi gönderin."
Smith daha fazla işe yaramaz kuyumcu ustası istemiyordu. Jamestown bir kez daha sadece onun becerikliliği sayesinde kurtulmuştu. Kızılderili kabilelerini onunla ticaret yapmaları için kandırmayı ve zorlamayı başardı; buna yanaşmadıklarında ne bulabildiyse onu aldı. Yerleşimde Smith tek otoriteydi ve "çalışmayan yiyemez" kuralını koymuştu. Jamestown ikinci kışı da atlattı.
Virginia Kumpanyası'nın para getiren bir girişim olması amaçlanmıştı ama iki feci yılın ardından kârdan eser yoktu. Şirket yöneticileri yeni bir yönetim modeline ihtiyaç duyduklarına karar vererek mevcut meclisin yerine bir vali atadılar. bu mevkiye atanan ilk kişi Sir Thomas Gates'di. Şirket, Smith'in uyarısının bazı yönlerini dikkate alarak yeni bir şey denemeleri gerektiğini kavramıştı.
Bu kavrayışın nedeni "açlık zamanı" diye bilinen 1609-1610 kışındaki olaylardı. Yeni yönetim şeklinin hareket alanı bırakmadığı Smith, 1609 sonbaharında kırgın bir halde İngiltere'ye döndü. Koloniciler onun becerikliliğinden mahrum kalmaları ve Wahunsunacock'un yiyecek tedarikini kısmasıyla perişan oldular. Kış mevsimine giren 500 kişiden yalnızca 60'ı, Mart ayı geldiğinde sağ kalabilmişti. Durum öylesine umutsuzdu ki, yamyamlığa başladılar.
Gates ve yardımcısı Sir Thomas Gale'in uygulamaya koyduğu "yeni bir şey", elbette koloniyi yöneten elit için değil fakat İngiliz yerleşimciler için gaddarlık düzeyindeki bir iş rejimiydi. "İlahi, ahlaki ve askeri yasalar"ı yayan gale idi. Bunlara şu maddeler de dahildi:
Hiçbir erkek ya da kadın koloniden Kızılderililere kaçamaz, kaçanlar ölüm cezasına çarptırılır.
Kamuya ya da şahsa ait bir bahçeyi ya da bir bağı soyan ya da mısır başağı çalanlar ölüm cezasına çarptırılır.
Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî
Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar — Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...
-
Liberalizmde İslam - Joseph A. Massad, Kitap Analizi ÖNSÖZ Massad’ın önsözü, klasik bir teşekkür metninin ötesinde, kitabın bütün teorik yö...
-
Türk Amerikancılığının Kökenlerine Dair – 1: Dünya Savaşları ve Amerika’nın Aldığı Ders Bilinenin aksine ilk dünya savaşı 1. Dünya Savaşı d...
-
Irk Kavramını Kim İcat Etti? Felsefi Düşüncede Irk ve Irkçılık — Robert Bernasconi Evrensellik Maskesi ve Irkçılığın Felsefi Bilinçdışı Irkç...