Saturday, 27 November 2021

İbn Tufeyl’in, Hay bin Yakzân (Uyanık oğlu Diri) Risâlesi, Özet

İbn Tufeyl’in, Hay bin Yakzân (Uyanık oğlu Diri) Risâlesi, Özet

İbn Tufeyl, eserine, mektup tarzında yazdığı bir girişle başlamaktadır. Burada, kendisinden, İbn Sînâ’nın el-Hikmetu’l-Meşrikiyye adlı eserinde dile getirdiği bazı sırların açıklanmasının istendiğinden hareketle, bunu bir hikâye aracılığıyla anlatmak istediğini belirtmiştir. 

Bundan sonraki bölümde Hay b. Yakzân’ın doğumu, iki varsayım halinde sunulur. Hikâyenin geçtiği yer ise, Ekvatorun altındaki Hint adalarından biridir. Birinci varsayımda, Hay’ın bu anasız babasız (t)üreyişlere/varoluşlara uygun olduğu söylenen bölgede, bir miktar toprağın zamanla mayalanarak bazı değişimler geçirmesi sonucu doğduğu/meydana geldiği belirtilir. İkinci varsayımda ise, Hay ‘ın, sözü geçen adaya yakın bir adada, bir ana-babadan dünyaya geldiği, daha sonra ise bir sandıkla denize bırakıldığı ve dalgaların onu bu adaya getirdiği söylenir. Bu iki varsayıma göre adada tek başına bir bebek olarak bulunan Hay, onu görerek, yavrusu sanan bir ceylan tarafından emzirilir, beslenir ve büyütülmeye başlanır. Bir süre sonra Hay b.Yakzân ceylanın sesini taklit ederek, ona benzer sesler çıkarır. Ancak zamanla, hayvanlarla kendisi arasındaki ayrılığın bilincine varır.

Hayvanları daha dikkatle gözlemlemeye ve hayvanlarla kendisini kıyaslamaya başlar. Yedi yaşına vardığında, bu farkları daha iyi değerlendirir bir hale gelmiştir. Bu arada, çıplak oluşundan dolayı utanma duygusu gelişir ve örtünme ihtiyacı hisseder. Daha sonra kendini savunma amacıyla alet yapmayı öğrenir. Bir süre sonra, ceylan ölür. Bu olay, Hay b.Yakzân’da ölümün sırlarını araştırma ve ne olduğunu anlama merakı uyandırır. Sonuçta, ölümün, gövdeyi geçici bir süre yurt edinen ve sonra terk eden şeyden ileri geldiği sonucuna varır. Bundan sonra da ilgisi, bu canlılık veren şeye yönelir. Derken, ateşle karşılaşır ve böylece yiyeceklerini de ateşte pişirmeye başlar. Bundan sonra, avlanmada büyük ustalık kazanır. Ateşin faydalarını gördükten sonra da, ona büyük bir hayranlık ve sevgi besler. Buradan hareketle kendisini büyüten ceylanın kalbinde de, ateş türünden bir şeyin olabileceği hükmüne varır. Buna delil olarak da, canlıların vücutlarının sıcak, ölülerinkinin ise soğuk oluşunu gösterir. Derken, hayvanları kesip biçmeye, yüreklerini çıkarmaya başlar. Sonuçta, hayvanlara hayatiyet veren şeyin yürekteki sıcak buhar olduğuna kanaat getirir. Hayvanların diğer organlarının birbiriyle bağlantısını öğrenmek için, bir merak duyar ve canlı veya ölü, birçok hayvanın vücudunu keserek incelemeye başlar. Kısa sürede, anatomide büyük bilginlerin düzeyine ulaşır. Tüm organlara fonksiyonlarını sağlayan şeyin hayvansal ruh olduğu sonucuna varır. Bu sırada, ayakkabı, giysi gibi şeyleri yapmayı öğrenir. Kendine bir barınak inşa eder. Adadaki bazı yabani hayvanları evcilleştirerek, kendi hizmetinde kullanmaya başlar. Bu sırada, yaşı yirmi birdir. Sonra, düşüncelerini, oluş ve bozuluş âlemindeki varlıkları inceleme üzerinde yoğunlaştırır. Araştırmaları sonunda, tüm hayvanlarda bulunan ruhun aslında aynı ve tek olduğu kanaatine varır. Aynı sonuca bitkiler için de ulaşır. Daha sonra, bu iki canlı türünü birlikte düşünür ve ortak özellikleri dolayısıyla, bitki ve hayvanları tek bir varlık olarak tasavvur eder. Derken, gözlerini cansız varlıklara çevirir. Onların da aslında tek bir nesne olduğuna kanaat getirir. Bitki ve hayvanların da, ruhları dikkate alınmazsa, bu nesnelerden farksız olduğu düşüncesinden hareketle, bütün nesnelerin aslında tek bir varlık olduğu görüşüne ulaşır. Cisimlerde de, cisim olma özelliklerinin dışında, kendilerine özgü bazı nitelikler bulunduğunu kavrar. Bunlar, Hay b. Yakzân’ın ruhanî dünyadan aldığı ilk bilgilerdir. Daha sonra, diğer nesnelerde hayvansal ruhun olmadığını görerek, ilgisini onun üzerinde yoğunlaştırır. Tekrar gözlerini cisimlere çevirir ve araştırmaları sonucunda, her cismin, madde ve biçimin birleşmesinden oluştuğu sonucuna varır. Maddenin değişmediğini, biçimin ise sürekli değiştiğini görür. Bu bilgilere ulaştığında, Allah vergisi olarak, her yaratılan şey için bir Yaratıcı’nın bulunması gerektiği bilgisine varır. Daha sonra da, tüm şekillerin sonradan yaratılmış olduğuna, her biri için de bir Yaratıcı’nın varlığının zorunlu olduğuna kanaat getirir.

Âlemin Faili (Yaradan)’ni tanıma isteği duyar ve O’nu düşündükten sonra, cisimler gözünde önemlerini kaybederler. Hay b. Yakzân, bu bilgi aşamasına geldiğinde, yaşı yirmi sekizdir. Yaratıcı’yı tanıma hususunda cisimlerde aradığını bulamayınca, gök cisimlerini incelemeye başlar. Önce bu cisimlerin boyutlarının sonsuza uzanıp uzanmadığını düşünür fakat daha sonra, bir nesne için böyle bir şeyin imkânsız olduğunu anlar. Bu arada, ay, güneş ve yıldızların doğuş ve batışlarını izler, göğün de küre şeklinde olduğunu öğrenir. Daha sonra, evrenin yoktan mı var olduğu yoksa başlangıçsız mı olduğu sorusu üzerinde düşünür. Bu konuda kesin bir karara ulaşamaz. Ancak cisimlere ait durumların üzerinde bir Fail’in mevcudiyetini kesinlikle idrak eder. Daha sonra, o Yaratıcı’nın, bütün varlıkların varoluş sebebi olduğunu anlar. Dünyadaki tüm güzelliklerin, değerin ve üstün niteliklerin, o yüce Fail’in sayesinde olduğunu kavrar. Bu sırada yaşı

otuz beştir. Bundan sonra, gözlerini cisimlere değil, onların Yaratıcısı’na çevirir ve gittikçe bu duyulur, hissedilir dünyadan, yüce âleme bağlanır. Yüce varlığı, duyu organlarıyla değil, kendi zatı aracılığıyla kavradığını anlar. Cisimler, gözünde değerlerini iyice kaybederler. Böylece Hay b.Yakzân, ölümün ardından insan ruhlarının bedenden ayrıldıktan sonra, sevinç, coşku ve huzur bulması için önce Yaradan’ı bilmesi, müşahede etmesi ve huzurunda dururken ölmesi gerektiğine kanaat getirir. Kendisi de, bunun için devamlı olarak Yaradan’ı müşahede etmeye ve O’ndan bir an bile gözünü ayırmamaya karar verir ve bunu nasıl yapabileceğini araştırmaya başlar. Hayvanlarda ve bitkilerde aradığını bulamayınca, gözlerini gök cisimlerine çevirir ve onların Yaradan’ı devamlı olarak müşahede ettiklerini görür. Hayvanların Yaradan’ın bilincinde olmadıklarını, oysa kendisinin bu bilince ulaştığını fark ederek, hayvanlardan farklı bir türün temsilcisi olduğunu anlar. Ruhundan dolayı, Yaradan’la da arasında bir benzerlik olduğuna kanaat getirir. Çünkü Yaradan cisimsel niteliklerden nasıl arı ve yüce ise kendi ruhu da böyledir. Ancak, bedeni dolayısıyla, hayvanlarla da arasında bir benzerlik görür. Sonuçta Hay b. Yakzân, hayvanlara, gök cisimlerine ve Yaradan’a benzerliğinin gerektirdiği faaliyetler olmak üzere, üç tür faaliyetle kendisini yükümlü kılar. Hayvanlara benzerliğinin, ruhuyla değil, doğasıyla ilgili olduğunu bildiği için, bunun gereklerini en alt düzeyde yapmaya karar verir. Beslenmesi konusunda, birtakım ilkeler tespit eder, bitkilere en az zarar verecek ve kendisini aç bırakmayacak kadar az yemek gibi bir yol izler. Daha sonra, gök cisimlerini dikkatle izler, onlara benzemeye çalışır. Bu süre içinde, Tanrı’ya ulaşmasının, ancak bilgi yoluyla mümkün olduğunu anlar, maddi şeylerden tamamen arınmak ve yalnızca Tanrı’yı düşünmek amacıyla kulübesinin en kuytu köşesine çekilir ve ilgisini diğer tüm şeylerden keser. Bir süre sonra da, diğer varlıklar ve kendi zatı tamamen kaybolur ve fena (yokluk) durumuna erer. Böylece, hiçbir gözün göremeyeceği, hiçbir kulağın duyamayacağı, hiçbir kalbin hissedemeyeceği bir duruma gelir. Yazar bundan sonra istiğrak (kendinden geçme) ve fena üzerinde, Hay’ın ulaştığı durum hakkında bazı bilgiler verir. Hay, müşahedelerinden sonra, bu görülür dünyanın sorumluluklarından bıkar ve tekrar o makama ulaşmak için çalışır ve gittikçe azalttığı bedensel ihtiyaçlarını karşılamanın dışında, hiçbir şey için bu durumu terk etmez. Bunun için de Allah’tan, bedeninden tamamen ayrılarak, kurtuluşa ermeyi diler. Hay b. Yakzân bu duruma ulaştığında, yaşı ellidir.

 Bu sırada, yakın bir adada Salaman ve Asal isimli iki arkadaş yaşamaktadır. İkisi de, doğru inancı benimsemişlerdir ve dini daha iyi öğrenmek, daha iyi ve güzel yaşamak için sürekli dinin emirlerini okumakta ve üzerinde düşünmektedirler. Ancak Asal, daha çok bâtına, yani dinin emirlerinin iç anlamlarına önem vermekte, ilgilenmekte ve yorumlamayı istemektedir. Salaman ise zahirle, yani dinin emirlerinin dış anlamlarıyla ilgilenmektedir. Ayrıca, dinde insanları hem yalnızlığa, hem de toplumla beraber yaşamaya davet eden emirler ve öğeler vardır. Sonuçta, Asal yalnızlığı, Salaman ise toplum içinde yaşamayı seçer ve Asal, Hay b. Yakzân’ın yaşadığı adaya gider. Orada, Allah’a ibadet, O’nun ilahi ve güzel adlarını ve sıfatlarını düşünmekle vaktini geçirir. O da, Allah’a ulaşmayı amaç edinmiştir ve bedensel ihtiyaçlarını asgari bir düzeyde karşılamaktadır. Bir süre sonra adada Hay b. Yakzân ile karşılaşır. Hay onun da kendisi gibi Tanrı’yı bilen zatlardan olduğunu anlar ve arkadaşlık etmeye başlarlar. Bu arada Asal, Hay’a konuşmayı öğretir ve birbirlerine serüvenlerini anlatırlar. Asal’ın; Tanrı, melekler, kitaplar, elçiler, öteki dünya, Cennet, Cehennem konusunda inandığı şeylerin, Hay ‘ın müşahede ettiklerinin simgesi olduğu konusunda şüphesi kalmaz. Hay’ın hizmetine girer, ona bağlanır. Asal da ona adayı, oradaki insanları, öbür dünya ve Cehennemi, yeniden dirilmeyi, kıyameti, hesabı, Sırat köprüsünü anlatır. Hay, bunları dinler ve anlatanın da, Tanrı elçisi olduğuna inanır. Daha sonra Hay b. Yakzân’da Asal’ın adasındaki insanlara karşı bir acıma duygusu uyanır ve oraya giderek onları uyarmak ve bu dünyanın kötülüklerinden arındırmak ister. Asal ona bunun zor bir şey olduğunu anlatırsa da, kararından vazgeçiremez ve Allah’ın onlara bir lütfu olarak yolunu şaşırıp adanın kıyılarına gelen bir gemiye binip, Asal’ın geldiği adaya giderler. Asal, Hay b. Yakzân’ı ada sakinlerine takdim eder; o da, gece gündüz, tüm gücüyle onları doğru yola davet etmeye, davranışlarını düzeltmeye çalışır. Ancak, bir süre sonra bu toplumun, maddi ihtiyaçlarının doyurulmasını esas aldığı, bundan ötesiyle ilgilenmediğini anlar. Hay’a göre, onlar aslında iyi insanlardır, hayrı ve gerçeği aramaktadırlar, fakat yaradılışlarındaki eksiklik ve bilgisizlikten dolayı gerçeği, gerçeğe özgü yoldan aramamaktadırlar. Bundan sonra da, bu insanlar için uğraşmanın faydasızlığını görür ve Asal ile adalarına döner ve ölünceye kadar, orada Allah’a kulluk ederler.

Yazar, eserini bir sonuç bölümüyle bitirir. Burada, önemli konularda açıklamalar yaptığını, bunları ancak Tanrı bilgisine sahip kimselerin anlayabileceğini ortaya koyduğu sırların, ancak ehil olanlar tarafından kavranabileceğini belirtmekte ve Allah’tan suçlarını bağışlamasını, O’nun bilgisine ulaştırmasını dileyerek, eserini bitirmektedir. 

Kaynak: Mehmet Harmancı, İslam Felsefesinde Metaforik ÜslupHece Yayınları, Birinci Basım: Mart 2012 Ankara, ss. 103-108

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...