Friday, 26 November 2021

Kindî'nin Gemi Metaforu

Gemi Metaforu

İnsanların, her haliyle sonlu ve geçici, lezzetleri yalancı, hayalleri boş, önü de sonu da aldatıcı olan, kendisine güvenenlerin ellerinin boşa çıktığı, kendisine bel bağlayanların acınacak duruma düştüğü bu fâni âlemdeki halleri şu hikâyedeki topluluğun durumuna benzer: Bir grup insan, kendi mahalleri olan bir yere gitmek amacıyla bir gemiye binip yola çıkarlar. Geminin kaptanı onları (sahildeki) yüksek bir yere götürür. Adamlar bazı ihtiyaçları için oraya çıkarlar. Kaptan gemisini bağlar. Gemide bulunan herkes, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak düşüncesiyle dışarı çıkmakla birlikte, bir kısmı hangi ihtiyaç için çıktıysa onu sağlayıp başka bir şeye ilgi duymadan gemiye döner ve hiçbir engelle karşılaşmadan, kimseyle çekişmeden, izdihama da maruz kalmadan geminin en geniş ve en rahat yerlerine yerleşir. Bazıları ise rengârenk çiçek türleriyle bezeli araziyi seyretmeye, bu çiçekli araziden ve son derece güzel meyveli ağaçlarla kaplı ormandan fışkıran çeşit çeşit hoş kokuları teneffüs edip türlü türlü büyüleyici bitkileri koklamaya, güzel sesli kuşların tatlı ötüşlerini dinlemeye dalmışlardı. Ne var ki, ihtiyaç duydukları şeylerden başkasını almaya durumları elvermediğinden (bu güzel şeyleri geride bırakıp) gemideki yerlerine dönmüşlerdi. Bunlar da oldukça rahat ve geniş yerler, yumuşak koltuklar buldular.

Bazıları da, ihtiyaç duydukları şeylerin bulunduğu yerlerden öteye gitmeden, bu sedefleri ve değerli taşları, civardaki meyveleri ve çiçekleri toplamaya koyuldular. Bu arazinin taşlarını, sedeflerini; umulanın aksine, çok geçmeden solup gidecek olan çiçekleri; az zaman sonra çürüyecek, yanında bulunulmaktan rahatsızlık duyulacak olan meyvelerin hizmetçisi olarak bu ağır yükü yüklenip gemiye döndüler. Ancak, daha önce gelenler geminin geniş yerlerini doldurmuş olduğundan, son derece sıkıntılı, dar bir yere sığınmak zorunda kaldılar. Üstelik yerin dar oluşu ve kendilerini iyice sıkıntıya sokması yanında, bir de sırtlarına sardıkları bunca taşlar, sedefler, çiçekler ve meyveler yerlerini iyice daraltarak onları, daha önce gelenlerin sahip olduğu rahatlık ve ferahlıktan büsbütün mahrum bıraktı. Ayrıca, öncekilerin yanında korumak, esirgemek ve herhangi bir zarara uğramasını önlemek zorunda kalacakları, yerlerinin daralmasına yol açacak taşları da bulunmuyordu. Halbuki bunlar, taşların kaybolmasından korkarak istirahatlarının büyük bir kısmını bu taşlarla meşgul olmaya ayırmak, bunların üzerine titremek, aklını fikrini bu şeyleri korumakla meşgul etmek zorunda kalmışlardı. Bunlardan bir veya birkaçı kayboldukça bu durum o şeyleri toplayanları huzursuz ediyor, keder ve üzüntüye boğuyordu.

Nihayet başka bir grup da bu geniş araziye ve ormana dalarak gemilerini ve gitmek istedikleri vatanlarını unutmuş bir halde ormanın içlerine doğru ilerleyip bu taşları, sedefleri, çiçekleri toplamakla meşgul oluyor; tattıkları bu meyveler kendilerine vatanlarını hatırlamalarını, gemiye yetişip kurtulma zamanlarının daraldığını fark etmelerini engelliyordu. Fakat yırtıcı hayvanlar, zehirli yılanlar, ürkütücü sesler, yüzlerinde ve bedenin diğer yerlerinde acılı yaralar açacak asma dallar, ayaklarını parçalayıp uzun tedavi gerektirecek sıra sıra dikenler, yürümeyi engelleyecek, mahrem yerlerini örten elbiselerini kirletip bozacak çamurlar, elbiselerini paramparça edecek çalılar, ayaklarına dolaşıp yürümelerini zorlaştıracak sarmaşıklar gibi şeylerin vereceği kesintisiz belalar, dertler ve her şeyi unutturacak acılar da onları bekliyordu.

Sonunda kaptan geminin hareket etmekte olduğunu kendilerine haber verdiğinde bir kısmı kopardıkları ve topladıkları şeylerle döndüler ve (yolculuk boyunca) tasvir ettiğimiz sıkıntılara maruz kaldılar. Gemide elverişli yer kalmadığından ancak dar, sıkıntılı, yorucu ve rahatsız edici, hatta tehlikeli hastalıklara yol açacak bir yer bulabildiler. Bazılarıysa, ormanın içlerine iyice dalmış olup geniş arazide yollarını şaşırdıkları ve kayboldukları için kaptanın sesini bile duymadılar.

Nihayet gemi kalktı ve ormandakiler, vatanlarından büsbütün kopmuş olarak, bulundukları mahalde korkunç ve öldürücü tehlikelerle, dehşet verici felaketlerle yüz yüze kaldılar. Kimini yırtıcı hayvanlar parçaladı; kimi çukurlara düştü; kimi bataklıklarda boğuldu; kimini yılanlar soktu. Neticede hepsi de pis kokulu ve tiksindirici cesetler haline geldiler; organları parçalandı; iğrenç durumlara düştüler. Böylece, gitmek istedikleri ülkelerinden büsbütün mahrum kalan bu insanları, (açgözlülükleri yüzünden bu hallere düştüklerini) bilmeyenler üzüntüyle anarken, yaptıklarını bilenlere de ibret oldular.

Toplayıp sırtlarına sardıkları, akıllarını çelen, hürriyetlerini ellerinden alan, rahatlarını kaçıran, yerlerini daraltan, kanepelerini dolduran yüklerle gemiye dönenlere gelince, o çiçekler çok geçmeden soldu; o taşları ve onların renklerini canlı tutan rutubet kaybolunca taşların renkleri de uçtu; o sedefler baygınlık veren pis kokulu şeyler haline geldiler. Artık bütün bu şeyler onlara bir yük ve eziyet kaynağıydı. Şu halde onları denize atmaktan başka çareleri yoktu. Çünkü bunlar artık sadece sahibinin hareketini engelleyen, hayatını zehir eden, kaldığı yeri dert yeri yapan, hürriyetini elinden alan bir yük haline gelmişti. Böylece (onları denize atmakla) elleri bomboş kaldı. Bu fena kokuların kendilerini etkilemesi, yerlerinin dar ve sert olmasıyla kendilerine sıkıntı ve huzursuzluk veren bu şeylere ağır bir şekilde hizmet etmenin verdiği yorgunluk yüzünden kuvvetten düşmeleri sebebiyle daha ülkelerine ulaşmadan birçok hastalığa müptela oldular.

Bazısı oraya varmadan öldü; bazısı da ancak hasta ve bitkin olarak varabildi. Manzarayı seyre dalıp (hoş kokuları) teneffüs etmek yüzünden gemiye geç dönenler, dışarıyla meşguliyeti bu kadar olanlar, sadece geniş ve rahat yer bulamamış oldular. İhtiyacı için dışarıya çıktığı sırada gözüne çarpan şeyler dışında, duyularının algıladığı herhangi bir şeyle meşgul olmadan, oyalanmadan gemiye dönenler ise herkesten önce en geniş ve en rahat yerleri tuttular ve afiyet içinde, ülkelerine döndüler. ss. 61-63

***

Bu misalimizdeki temsilî âlem, gerçek âlemi, o âlemde geçerli olanları yansıtmaktadır. Gerçekten, çok geçmeden bizim için birer yük haline gelecek olan yerdeki taşlara, sudaki sedeflere, ağaçlardaki çiçeklere, kuru otlara kapılmamız ne kadar çirkindir. ss. 63-64

Kaynak: el-Kindî, Risâle fi’l Hîle li Def’il Ahzân (Üzüntüden Kurtulmanın Yolları), ss. 61-63, 63-64.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...