Kültürün İlk Dili: Mitoloji - Milay Köktürk
Mitoloji yahut mitos sayısız tanıma ve yoruma konu oldu. Kimileri mitolojiyi tanrı anlatıları veya eskinin kutsal metinleri olarak yorumladı, kimileri de onu, keşfedilmeyi bekleyen sırlarla yüklü bir anlatı olarak gördü. Kimileri mitolojinin bir kültürün temelini oluşturduğunu kabul etti, kimilerine göre ise mitoloji hayal gücünün kötü bir ürünü ve hastalığını dile de bulaştıran bir “zihin hastalığı”[1] idi. Mitleri empirik bakış açısından yorumlayanlar kadar idealist pencereden yorumlayanlara da tanık olduk. Mit araştırmalarının başlayıp hız kazandığı birkaç yüzyıldan beri mitoloji hep bir problem teşkil etti.
Din ve felsefe dışındaki diğer bilgi alanları ile mitoloji arasında herhangi bir gerilim yaşamadı. Din, kudreti sonsuz ilahi bir varlıktan ve onun yaratıcılığından söz ederken, mitos varlığın varoluşunu başka kökene, tanrılar dizisine bağlamaktaydı. Ancak temeldeki uzlaşmaz ayrılığa rağmen mitos ile din uzun süre kavga etse de sonunda uzlaştılar, birleşip buluştular. Özellikle din, mitolojinin dilini kullandı. Mitos da dinsel anlatılar içinde yaşamaya devam etti.
Mitos ve mitik düşünme ile sürekli kavga eden yegâne bilgi alanı felsefe oldu. Çünkü mythos-logos (hikâyeleştirilmiş anlatı) filo-sofia’nın (hikmet ve hakikat sevgisinin) ürünleri ile çelişmekteydi. Felsefe de zaten mitostan logosa geçiş sürecinde doğmuştu. Bu logos ise “hikâyeleştirilen” bir şey değil bizatihi bilinmesi gereken, hakikatin temeli olması bakımından bilgeliğin hedefi olan evrensel “ilke” idi. Bu nedenle felsefe mitosu kendinden hep uzak tutmak istedi. Çünkü mitos felsefenin pür akılcı diline ve düşünüşüne aykırı görüldü. Kültürün bile mitik ve akılcı kültür diye iki aşamada incelendiği vaki oldu. Lakin mitostan kesin şekilde kurtuluş mümkün olmadı. O, çeşitli ifade biçimleri içinde bir şekilde hep varlığını sürdürdü. Mitosun tamamen uyumlu olduğu bilgi, uğraşı ve üretim alanı ise edebiyat oldu. Hatta mitos edebiyat alanında, kendini ana vatanında gibi hissetti. Edebiyat da mitosta en verimli zeminini buldu. Mitosla edebiyatın tarihteki ilk ve kesin buluşması tragedyalarla, Homeros ve Hesiodos ile gerçekleşmişti.
Bu mitos neydi ki bu kadar önemli bir konuma sahip olmuştu?
Bazı tanımlarda mitos için “eski çağ toplumlarının inandıkları tanrıların, kahramanların, devlerin yaşam ve maceralarına ilişkin öyküler” olduğu söylenir. Fakat mitik anlatının iç yapısı incelenince, onun bu türden öykülerden daha fazla bir şey olduğu görülür. Cassirer’e göre felsefe gibi mitos da varlığın neliğini ve nereden geldiğini çözmek isteyen insan zihninin bir ürünü olarak doğmuştur.[2] Yani mitos eğlenceli yahut ürkütücü hikâyeler değil, gerçekliği belli bir zihinsel bakış eşliğinde arayış hamlesi, bu hamlede kurgulanan gerçeklik açıklamaları, bu yönüyle de bir algılayış ve düşünüş biçimidir. Neredeyse tüm mitolojiler varlığın varoluşu ile başlar. Önce kaos vardır ve oradan kosmos doğar. Bu süreçte, düzenli evren olarak kosmosun bütün unsurlarının varoluşu süreci ve nedenleri mitik düşünüş mantığı içinde açıklanır. Örneğin kadının varoluşu Pandora’da anlatılır.
Mitik anlatıların kanıtlanması gerekmez. Mitik bilinçte “her görsel canlı gerçekliğin bütün müstakil nitelikleri büyüsel özellik ve ilişkiler taşır. Kısa süreli ya da sürekli nitelikteki bütün olaylar büyüselmitik bir anlama sahiptir.”[3] Bu anlam kılı kırk yarıcı akılcı çözümlemenin konusu değildir. O sadece gerçek bir açıklama olarak görülüp kabul edilir. Bu kabulleniş nesneye yönelimle elde edildiği düşünülen nesnel gerçekliğin benimsenişinden farklıdır. Çünkü nesnel gerçeklik akılla kavranabilir bir şey olarak görülür. Onun anlamı bu nesnelliğinde, onu kavrayan aklın ona biçtiği değerde bulunur. Mevcut gerçekliği sadece gerçek oluş kuşattığı halde, mitosta “her görsel-gerçek olan, bir büyü esintisiyle örülü gibidir ve sisli bir büyüsel çerçeveyle sarılmıştır. Her şey her şeyle görünmez iplikler vasıtasıyla bağlanmıştır.”[4] Bu örtü aklın nüfuzunun gerçekleşemeyeceği, işleyişinin duracağı sınırdır. Akıl bu görünmez bağlantıları bilemez. Mitos gerçek bir açıklama biçimi olarak görüldüğü için ona “inanılır.”
Mitik temel tasarımlar şeylerin bilfi il mevcut sabit empirik gerçekliğinden çözülen ve bu gerçekliğin üzerine bir sis tabakası gibi yükselen salt hayali ürünler değildir. Tam tersine, mitik temel tasarımlar ilkel bilinç açısından varlığın bütününü gösterir. Bu bilinçte deneyim duyusal olarak değil, mitos atmosferiyle dolu biçimde gerçekleşmiştir.[5] Bu, mitik algı ve düşünüşte gerçekliğe sırt çevrilmesi olarak yorumlanmamalıdır. Mitik bilinçte gerçeklik kendinde varoluşu bakımından değil mitik bakış açısından ve mitik düşünmenin kategorileri ile algılanıp tasarlanmış ve dilsel ifade hâline getirilmiştir. Orada dile getirilen her şey dile getirildiği biçimiyle bir gerçekliğe sahip kabul edilir. Bu bakımdan, mitosun keşfi gereken derin sırlar taşıdığı kanaati mitosun doğasına aykırıdır. Bazı mit yorumcularına göre, mitosun “gerçek anlamı ve derinliği kendi biçimlendirmelerinde açıkça ortaya koyduğu şeyde değil, perdelediği şeyde bulunur.”[6] Bu perdeyi kaldırmak, mitosun taşıdığı ezeli sırrı keşfetmek, onun sembolik dilini çözmek gerekir. Oysa mitosu bu anlayışta dile getirildiği şekliyle kabul etmek çok mümkün görünmemektedir. Mitosun dili “sembolik bir form”dur; daha doğrusu dilin kendisi sembolik formdur. Ancak bu dil, arkasında keşfi gereken örtülü bir mesaj taşımaz. Orada ne söyleniyorsa o söyleniyordur. Diğer yandan, mitosun derin anlamlar taşıdığını kabul edersek, mitosu üreten bilincin gerçekten gelişmiş ve soyut düşünebilen, dolayısıyla gelecek tüm çağlara bilinçlerin keşfetmeleri için sırlar sunacak kadar çağlar üstü bir zihin olduğunu onaylamak zorundayız. Hâlbuki tarihin bilinmeyen zamanlarında yaşamış olan ve mitosu kurgulayarak kendinden sonraki tüm bilinçleri âdeta denetimi altına alan bir zihnin varolduğu kabul edilemez. Böyle bir tasarım insan düşüncesinin tekâmül gerçeğine aykırıdır. Mitosun ortaya çıkışından önceki zihinle mitosu kurgulayan zihin arasındaki fark basitçe üretim farkı değil gelişmişlik düzeyi farkıdır. Bu süreçte aslında zihnin kendisi kaostan kosmosa geçmiş olmaktadır.
Mitoloji insanlık kültürünün ilk dilidir. Bu yargıyla, bazı dilciler ve filozoflar tarafından varolduğu öne sürülen insanlığın ilk dilini, yani lingua adamica’yı kastetmiyoruz. Burada, kültürün ilk defa dilde dile gelişinden söz ediyoruz. Bu ne demektir? İnsan zihninin ilk sistemli ve kendinde temellenen kurgusu olarak kültür, ilk kez bu sistematikliği içinde, mitoloji ile ses vermiş ve kalıcılaşmış olmaktadır. Bu kurguda kendi içinde sistemleşmiş bir varlık ve dünya açıklaması yanında, yaşama dünyasının doğasına da yer verilir.
Mitik anlatıda dile getirilen her şey insanın iç dünyasının dışa yansımasıdır. Ancak bu, dış dünyaya kayıtsız kalarak üretilen keyfi bir kurgu olarak düşünülmemelidir. Mitosu kuran zihin olup bitenlere ilişkin olarak kendi içinde kurduğu bağıntıları olup bitenin asıl açıklaması olarak görür. Bu yönüyle mitik düşünüş iç dünyanın canlılığının ve akıcılığının izlerini taşır. Hatta Cassirer’e göre, dile tüm ruhunu veren mecaz, ilk varoluşunu mitik düşünüş biçimiyle kazanmıştır. Dinsel anlatıların soyut biçimde inanılmasını talep ettiği şeyler mitosun dilinde dolaylı anlatımlar, mecazlar, betimlemeler ve benzetmelerle dile getirilmiş ve soyut olan böylece algılanıp kavranabilir hâle dönüştürülmüştür. Yani mitos gizli bir dil ile konuşmadı; fakat kendine özgü bir bilinç ve düşünüş biçimi olarak mitos, dile gerçek sembolik özelliğini kazandırdı.
Mitik tasarımlar nesne dünyasının ya da insani gerçekliklerin derin ve üretici hayal gücüyle açıklanma çabası, olup bitenin ne olduğuna ilişkin bir cevap ve dolayısıyla bir anlam arayışı olarak görülmelidir. Keşfedilen gerçeklik ise sıradan bir ifade biçimiyle değil iz bırakan, özellikli bir ifade biçimiyle, estetize edilmiş formda ortaya konmalıydı. Bu nedenle mitolojik anlatılar edebî söyleyişin ilk örneği oldu. Mitolojinin anlatım biçimi ve üslubu dinleyenin ruruhuna nüfuz edecek derecede etkili bir dil kullanımına sahiptir. Çünkü anlatılan, sıradan bir tanıklığın ifadesi değildir. Onun dışa vurulma biçimi de bu doğasıyla uyumlu olmuştur.
Kaos kosmosa dönüşürken, hatta dönüştükten sonra anlatılanların büyük kısmı insan gerçekliği üzerinedir. Kaos ve kosmos gerilimi varlık dünyasında olduğu gibi insan dünyasında, hatta insan ruhunda da yatar. Bilfiil kosmostan konuşurken, düzenli gerçeklikten konuşmuş oluruz. Bu ise, köken sorusunun cevabını bize taşımaz. Dolayısıyla olup bitenin nereden geldiği sorusu kapımızı hep çalar. Bu da ancak kurgusal tasarımla cevaplanmaya çalışılabilir. Hayal gücü dünyasıyla akıl dünyasının bağlantısı veya ayrılığı burada başlar. Mitos olup bitenin hayal gücünde kazandığı bir anlam olduğuna göre, duygusal dünyadan, duygusal hayal gücünün derinliğinden ayrılamaz. O hayal gücünün yaratıcılığı ile yüklüdür. Diğer yandan insan ruhu kaos ile kosmos arasında gidip gelmektedir. Dış dünya düzenli ve ahenkli hâle gelmiş olsa bile, insan ruhu bundan çok uzaktır. Bu nedenle, insan ruhundan konuşurken hep bu gidiş gelişten konuşuyor oluruz. Bu noktada, pür akılcı yahut deneyime dayalı bir doğrulama tüm anlamını kaybeder. Orada bilinç sahnesini düzenleyen, hayal gücüdür. Bu da kendini en mükemmel biçimde, edebî söyleyişte açığa vurur.
Edebiyatın dünyası kosmos, sözü de logos değildir. Edebiyatın dünyası kaos, verimli zemini de mitostur. Düzenli evren üzerine söylenecek söz çekici olmaz. Kuru gerçekliğin, bilfiil duyusal tanıklığın dile getirilmesinden ibaret bir ifade biçimi de edebiyat sayılamaz. Logos da aklın iç işleyişine uygun düşünmekle sınırlıdır. Kaos ise neyin ne olduğunun ve olacağının kesin şekilde bilinemediği bir oluş dünyasıdır. Bu dünyayı anlatan mitos ise hayal gücünün derinliklerini ve sonsuz çeşitliliğini kendinde taşır. Duygu ve hayal gücünün dünyasını ise en iyi edebiyat anlatır. İnsan önce duygu varlığıdır; akıl varlığı olmak insan varoluşunun sadece bir bölümüdür.
Mitos bugüne kadar her çağda birtakım vasıtalarla varlığını sürdürdü; gelecek zamanlarda da sürdürecektir. Buna en uygun vasıta ise edebiyattır. Ancak burada mitosa batmış bir edebiyattan değil, mitosun dünyasını kendi tasarımlarının çok renkliliği derinliği ve zenginliği için kullanan yahut âdeta mitostan beslenen bir edebiyattan söz ediyoruz. Mitosla bağını koparmış bir edebiyat ifade formları bakımından yoksullaşacağı gibi, hayal gücünün zengin dünyasında da uzaklaşır.
Dipnotlar:
1. Ernst Cassirer, Mitik Düşünme, Sembolik Formlar Felsefesi II, çev. M. Köktürk, Hece Yay., Ankara 2005, s. 45.
2. Ernst Cassirer, Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine, çev. M. Köktürk, Hece Yay., Ankara 2005, s. 123.
3. Ernst Cassirer, Bilginin Fenomenolojisi, Sembolik Formlar Felsefesi III, çev. M. Köktürk, Hece Yay., Ankara 2005, s. 105
4. Ernst Cassirer, Bilginin Fenomenolojisi, age. s.106.
5. Ernst Cassirer, Sembol Kavramının Doğası, çev. M. Köktürk, Hece yayınları, Ankara 2010, s. 75.
6. Ernst Cassirer, Mitik Düşünme, age. s. 68.
Kaynak: Milay Köktürk - Toplum ve Kültür, ss. 280-285; Kültürün İlk Dili: Mitoloji, Bizim Külliye Dergisi, Yıl 13/2012 - Sayı 51, ss. 20-22