Sunday, 11 April 2021

Fıkhın Genişletilip Ahlakın Daraltılması - Abdülkerim Sürûş

Fıkhın Genişletilip Ahlakın Daraltılması - Abdülkerim Sürûş 

Fıkıh, nübüvvetin bir bölümü ve vahiy hasılatının en fakir kısmıdır. Fakat fıkıh öyle süslenip dilberlik yapmaktadır ki, vahiy ilmine dahi ''böyle olması gerekir'' diyerek ferman verebilmektedir. 

Farz edelim ki, fıkhî hükümler sakıt olmakta ve bedeninde can kalmamaktadır. Acaba bu durum mu ibahî eğilime sebep olmaktadır? 

Muhammed Abid el-Cabirî'nin İslam Medeniyetini ''fıkıh medeniyeti'' olarak adlandırması boşuna değildir. Onun da ötesinde fıkıhtaki derinliği ve ona bağlılığı ile bilinen Ebu Hamid el-Gazali, bu ilmin şişirilmesinden ve fakihlerin gururundan yakınmaktadır ve üzerinden yüz yıl geçse dahi bir kişinin bile muhtaç ve müptela olmayacağı ayrıntılarla kendisini uğraştırdıkları için şikayet etmektedir. Sözgelimi gündemlerinde olan taharet ve necaset kurallarındaki inceliklerin, hiçbir şekilde ilk Müslüman neslin itina ettiği hususlardan olmadığını söylemektedir. 

Kur'an'da fakihlerin sanki hiç görmemiş ve okumamış gibi davrandığı veya gizlice nesh olduğuna fetva verdikleri bir ayet vardır. Zira, eğer bu ayete değer verselerdi bu dünyevi ilmi gereksiz bir şekilde genişletmek için çabalamaz, şer'i tekliflerin kapalı ve karanlık noktalarını sormamaları ve incelemeleri yönündeki telkinlerle sapma korkusunu mukallitlerin gönüllerine ekmezlerdi. Söz konusu mazlum ve metruk ayette şöyle buyrulmaktadır: 

''Ey iman edenler, Allah'ın affettiği şeyleri -ki eğer sizi açıklanırsa ve siz bunları Kur'an inerken sorup da hükmü kendinize izhar edilirse fenanıza gidecektir- sormayın. Allah çok yarlıgayıdır, cezada da aceleci değildir. (Maide 101) 

Çok azı hariç müfessirlerin çoğu bu ayette nefyedilen hususun fıkhî sorularla ilgili olduğu konusunda hemfikirdirler. Gerek Sünni gerekse Şii hadis kaynaklarında yer alan ayetle ilgili rivayetler de bu görüşü desteklemektedir. Örneğin bir rivayette Hz. Peygamber'e ''Acaba hac yılda bir kez mi yapılmalıdır, yoksa her yıl bu ibadeti tekrar etmek gerekir mi?'' şeklinde bir soru yöneltildiğinde Hz. Peygamber: ''Sorma! Eğer 'evet' dersem bu ibadetin her yıl tekrarı vacip olur'' şeklinde cevap vermiştir. Yine başka bir rivayette, Müslümanlardan en günahkar olanının, sorduğu soru üzerine bir hükmün vacip kılınmasına sebep olan ve yükü artıran kişinin olduğu ifade edilmektedir. Bir diğer rivayette de, ''çok soru sorma'' nehyedilmektedir. Bu kabilden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Yukarıda sözünü ettiğimiz Maide suresindeki ayette şöyle devam etmektedir: 

''Sizden önce de bir grup onları sordu da sonra (cevapları duyduklarında) karşı çıktılar. (Sizin de benzer bir sonuç elde etmeniz mümkündür)''. 

Demek oluyor ki şer'i hükümleri çoğaltıp abartma hikayesi yalnız İslam ümmetine has bir durum olmayıp geçmiş ümmetlerde de geçerli olan bir durumdur. Hem kendilerini ve hem de peygamberlerini gereksiz sorularla zahmete düşürüp hazmı güç ve zor hükümlere vardıkları için inkara bel bağlayıp yan çizmişlerdir. Bu ayet hakkında müfessirler Beni İsrail kıssasına işaret etmektedirler. Kur'an'da ifade edilen şekliyle, sade hükümle yetinmeyip Beni İsraillik yaparak kurban etmeleri gereken ineğin rengi ve yaşı gibi gereksiz sorular sormuşlardır. ''Nihayet o sığırı kestiler. Neredeyse bunu yapamayacaklardı.'' (Bakara 71). 

Cenabı Hak ve Peygamberi, fıkhı aşırı derecede genişletmekten ve din adamlarının kutsiyet kazandırdığı sorulara yönelmekten rahatsız olduklarını başka nasıl ifade edebilirlerdi? Özlü, sade, sınırlı, ''müsamahalı ve kolaylaştırıcı şeriat'' hükümleriyle, yani ''minimum din''le yetinilmesinin icap ettiğini, ineğin yaşı ve rengi gibi ayrıntıları sormayıp ''itibarlarını çiğnememeleri ve Hz. Resul'ü rahatsız etmemeleri'' gerektiğini daha nasıl söyleyebilirlerdi? Allah ve elçisi, halkın sorularının hüküm doğurduğunu, soru sorulmadı takdirde bir hüküm ortaya çıkmayacağını ve asıl olanın ''ibahe'' olduğunu ne şekilde belirtebilirlerdi? Şer'i hükümlerden pek çoğunun aslında olmayabileceğini ve eli kolu bağlamayağacağını, gereksiz yere sorulan soruların buna sebep olduğunu, diğer bir deyişle onların bizzat arızi olduğunu ve olacağını başka nasıl izah edebilirlerdi? 

Eğer mesele ilahi nehiylere hürmet etmekse o halde şer'i fetva istemenin nehyi bunların başında yer aldığını hatırlamak gerekmektedir. Bu nedenle fakihlerin söz konusu ayeti, fıkıh kitaplarının ve evlerindeki kapılarının başına ve internet sitelerinin girişine yazmaları ve böylece fıkhın daraltılıp ahlakın genişletilmesi emrini vermeleri gerekmektedir. Ne yazık ki, bu medeniyetin makus seyri, fıkhın genişletilerek ahlakın daraltılması yönünde olmuştur. Hangi fakihin, bu ayeti geniş ve yeterli bir şekilde ele aldığına şahit oldunuz? Hangisinin mukallitlerine ''sormayın ve boş şeyleri merak etmeyin'' dediğini gördünüz? Aksine her biri birkaç dilde elektronik bir sayfa açarak yüksek sesle ''sorun ki dosdoğru olasınız!'' demektedirler. 

Fıkıh kitaplarını daha üstün görüp ayrıntılara dalmak ve onları detaylandırmak fakihlerin iftihar kaynağı olmuştur. Öyle ki, nükleer, siyasi ve tıbbî fıkıhdan söz etmekten kıvanç duymakta, farklı gezegenlerde namaz ve oruç ibadetini belirlemeye çalışmakta ve Mars ve Jüpiter gezegenlerinin toprağını fıkıh terazisinde tartarak bunun üzerine teyemmüm etmenin caiz olup olmadığını tartışmaktadırlar. Bu batıl zahmet, kayıp uğraş ve yaralı ayakla alemlere İslam'ın ne denli kamil, cami' ve nihai bir din olduğunu ve mevcut ya da muhtemel tüm sorulara verilecek cevapların metnin batnında saklı bulunduğunu ispat etmek istemektedirler. Hatta Murtaza Mutahhari gibi bir filozof dahi, nübevvette hatemiyeti fıkıhla kilit vurmak olarak anlamış ve ondan güç toplamıştır. Peygamber yüz farklı şekilde ''gelmeyin ve sormayın'' derken onun halefleri bin farklı dille ''gelin ve fetva isteyin'' demektedirler. Altını çizerek ifade etmek gerekir ki fıkhın üstünlüğü yalnız dini zayıflatma alameti değil aynı zamanda ona düşmanlığın da bir göstergesidir. Çünkü fıkıh, din müessesesinin muradına aykırı bir mektep ve meşguliyet alanıdır. Bu kalem sahibi daha önce ve daha ayrıntılı bir şekilde dünyevi bir ilim olarak fıkıh konusundaki görüşlerini ortaya koymuştur. Tekrar ederek sıkmamak için yalnızca şunları söylemekle yetinelim: Kur'an bir fıkıh/kanun kitabı değildir. Nitekim sözü geçen ayet bu duruma net bir şekilde işaret etmektedir. Allah elçisinin aksini istemesi durumunda o sözleri sarf etmeyeceği açıktır. Dolayısıyla bundan esef duyanlara, hacmiyle geniş yer kaplayan fıkhî yükümlülüklerinin hukukla ahlakın yerini daraltmasına ve muhaliflere karşı bühtan ve iftiralara cevaz verirken korkusuzca ahlaki rezillikler işlemesine izin vermemek gerektiğini söylemek gerekir. Günümüzde fıkıh, sorular ve istenen fetvalarla mübahları haram kılmakla kalmamakta, rezillikleri caiz ve insan haklarını da geçersiz kılmaktadır. Bu nedenle sözü geçen Kur'an nehyine geri dönmek ve bu ürkütücü şişkinliğe merhem olmak gerekir. 

Namaz, oruç, hac ve zekat ibadetleri ile içki ve habaisten uzak durmak, fıkhın en kalıcı ve sevilen bölümünü oluşturmaktadır. Çünkü bunlar ahlakı muhafaza eden zırh ve peygamberane sülukun özünü oluşturmaktadır. Bu pratikler her zaman İslam ümmetini maneviyata hazırlayan ve ona kimlik bahşeden formlar olacaklardır. Elbette ki bunları meşgale dolu modern hayata tatbik etmek yaratıcı içtihatlar gerektirmektedir.

Siyasi konularla ayrıntılı meseleler fıkhın en şüpheli ve en köhne yönünü oluşturmaktadır. Fıkhın bu alanı Hicaz yöresi ile Arap kabile kültürünün özelliklerini içermekte olduğundan mizacındaki zaaf nedeniyle modern hastalıklara çare olamamaktadır. Fıkhın bu yönüne radikal eleştiriler yönetmekle birlikte zararlı olmayan kısımlarını muhafaza etmek (Muhammed İkbal'in İslam'da Dini Düşüncenin İhyası adlı kitabında ifade ettiği gibi) ve böylece yerini modern hukukla doldurabilmek gerekir. Her ne kadar fıkıh özü itibarıyla arazlardan (yani başka türlü olabilme özelliğine sahip) oluşsa da özellikle de bu kısmının arazların da arazı olduğunu söylemek mümkündür. 

Eğer fıkıhta asıl olan taklit ise, o halde belli bir fakihi değil bu ilmi taklit etmek gerekir. Zira taklit ehlinin her şeyden önce çok soru sormaktan kaçınması gerekir. İkinci olarak, ölü ya da diri, Şii ya da Sünni kadın ya da erkek diye ayırt etmeksizin tüm fakihlere müracaat edebilmek ve aralarından kolay gelen hükmü seçebilmek gerekir.

Nebevi tecrübenin genişlemesi - ki nebevi rüyaların genişletilmesi ile aynı şey kastedilmektedir- hatemiyet gereği şer'i hükümleri kapsamamaktadır. 

Kaynak: Abdülkerim Sürûş - Nebevi Rüyaların Ravisi Hz. Muhammed, Derleyen ve Çeviren: Asiye Tığlı, Mana Yayınları, 1. Basım: Kasım 2018, İstanbul, ss. 114-120

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...