Nebevi Tecrübenin Genişletilmesi - Abdülkerim Sürûş
İslam, Hz. Peygamber'in hem maddi hemde manevi alanda sahip olduğu ''tecrübe''nin bir mahsulüdür. Bu tecrübenin zamanla gelişmesine paralel olarak din de daha mükemmel bir hal almıştır. Bir şehir inşa ederek yöneticilik yapması, düşmanlıklarla mücadele edip savaşması ve dostlarını eğitmesi, maddi anlamda edindiği deneyimle yaptığı işlere örnek olarak gösterilebilir. Manevi anlamda ise vahyi, ilhamı, murakabeyi ve tefekkürü tecrübe ederek bu sayede gittikçe daha olgun ve verimli bir kişilik kazanmıştır. İslam dini böyle bir serüven ve hürriyetle Hz. Peygamber'in vefatına kadar inşa ve tekamül halinde olmuştur. ''Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim''. (Maide 5/3) ayetinde geçen ''kemal'' ile kastedilen ise halk için minimum düzeyde gerekli olan hidayettir. Zira maksimum düzey, İslam'ın sonraki dönemi boyunca tedrici tekamül ve tarihi gelişimle birlikte ortaya çıkacaktır. Zarif ve önemli bir ayrımla ifade edersek ''minimum gereklilik'' ile ''mümkün olan maksimum düzey''i hatırlatmak ve iyi idrak etmek gerekir.
Hz. Peygamberin bireysel ve sosyal tecrübelerinin bir neticesi olan dinin daha mükemmel olma şartı, yine onun şahsiyetindeki olgunlaşmaya bağlıdır. Bununla birlikte Peygamber'in (as) yokluğunda da maddi ve manevi yönüyle nebevi tecrübenin genişlemesi ve bu paralelde dinin de zenginleşip gelişmesi gerekir. Dini zenginleştirecek olanlar ise Peygamber'in (as) tattığı zevki tecrübe edip gölgesinde yol alan ve onun başında yer aldı sofrada oturan ariflerdir.
Ariflerin aşk tecrübesi, inananların dinine zenginlik katan latif bir deneyimdir. Benzer şekilde Şiiler, imamet mefhumunu ciddiye alarak, aslında nebevi tecrübenin genişleyerek devam etmesine fetva vermiş olmaktadırlar. Bunun sebebi, temelde hareket ve tekamülden doğan bir dinin bu özelliklerini sürdürmesini kaçınılmaz olmasından kaynaklanmaktadır. Manevi tecrübenin yanı sıra maddi ve sosyal tecrübe de dinin imkan dahilindeki gelişim ve tekamülüne ilave edilmiştir ve edilmektedir. Sözgelimi Müslümanlar fetihler neticesinde aşina oldukları farklı kültürlerle; fıkıh, kelam ve ahlak alanında gerçekten de dini geliştirerek onu icmali olmaktan çıkarıp tahsilat alanına taşımışlardır. Bu şekilde tecrübenin kapısı açık olduğu sürece din de gelişip tekamül etmeye açık olacaktır.
Müslümanların farklı mezheplere ayrılmasına da bu açıdan yaklaşmak gerekir. Eğer İslam şemsiyesi altındaki fırkaların fesatçı gruplar nedeniyle ortaya çıktığını söyleyip tarihteki büyük ve önemli hadiseleri genel olarak bu olaylara nispet edersek meseleyi çok yüzeysel bir şekilde ele almış oluruz. Acaba bu dinin tarihî olarak genişlemesinin şartı, farklı fırkaların açığa çıkması değil midir? Daha somut bir ifadeyle acaba Sünnilik ve Şiiliğin meydana çıkması bu tarihî genişlemenin bir sonucu ve gereği değil midir? Bir mücadele ve alışverişini içinde ortaya çıkan bir dinin devamlılığını da aynı şekilde sağlayarak genişlemesi ve edindiği tecrübenin zenginliğiyle gelişmesinden daha tabii yine olabilir. Yine, Hz. Peygamber'in yokluğu nedeniyle doğan boşlukta, bu alışveriş, yüzleşme ve yeni sorular sorma durumlarının devam etmesi ve Müslümanların neticede gerek akide gerekse siyasi açıdan gruplaşmaları gayet doğal değil midir? Elbette ki burada söylemek istediğim şey, tüm görüşleri hak bilip onları sahih kabul etmek değildir. Burada asıl husus, esasen kelam meselelerinin ilk sırasında yer alan hak ve batılı tayin etmek değil, bu tarihî hadisenin genel bir analizini yapmaktır. Sonuç olarak bu gruplaşma ve fırkalara ayrılmadan daha doğal bir şey yoktur. Çünkü peyderpey oluşan bir dinin olgunlaşıp gelişme kaydetmesi ancak bu şekilde mümkündür. Diğer bir deyişle din, varlığını ancak, ilk oluştuğu şartları muhafaza etmek koşuluyla, (yani, tedrici olgunlaşma ve gelişmeye bağlı kalarak) sürdürebilir. Dinimiz sadece bir kitaptan ibaret olmadığı için tarihi şartlarla çatışmasa dahi, (yani, metin tarihle uyum içinde olsa dahi), o baki kaldığı sürece dinin de zeval bulunmayacağını varsaymak mümkün değildir. Bu din, yalnızca Peygamber'den ibaret olmadığına göre onun gidişiyle birlikte nihayete edeceğini de düşünmemek gerekir. İslam, dini süreç içinde meydana gelen hem dünyevi hem de semavi bir diyalog ve tarih boyunca sürecek olan nebevi bir tecrübedir. Müslümanlar var oldukları sürece, vahiyden ilham alıp ilk kaynaklara dayanarak ve Peygamberlerinin şahsiyetini takip ederek bu tecrübeyi devam ettireceklerdir. Bu şekilde ''en asgari düzeyde olan kemal'' derecesini, ''maksimum kemal''e doğru yükselteceklerdir. Çünkü tecrübe, şehir, sünnet ve ümmetten oluşan Peygamber mirasının bir bütün olarak anılması ve anlaşılması gerekmektedir.
Unutmamak gerekir ki ariflerimiz dinî alanı tecrübeleriyle zenginleştirirken, mütefekkirlerimizin de onu daha iyi anlayıp keşfetme hususunda katkıları olmuştur. Zira büyüklerin yalnızca geçmişte söylenenlerle tecrübe edilenlerin şerhri ve tekrarıyla ilgilendikleri düşünülmemelidir. Örneğin Gazali, yeni dinî keşiflere sahiptir; Mevlana, İbni Arabi, Sühreverdi, Sadrettin Şirazi ve Fahrettin Razi gibi isimlerin katkılarıyla din tekamül etmekte ve büyümektedir. Bu isimlerin her biri, zenginleştiren tecrübeleri, yol gösteren keşifleri ve gelişime katkı sağlayan düşünceleriyle değerli kabul edilmelidir. Çünkü onlar yalnızca dini şerh etmekle yetinmeyip ortaya yeni şeyler koyabilmiştir. Zaten büyüklüklerinin sırrı da burada saklıdır. Ancak maalesef belli bir dönemden sonra mütefekkirlerimiz yalnızca şerhlerle ilgilenip din defterine kendi buluş ve tecrübelerinden bir yaprak dahi ilave edememişlerdir. Oysa tarih boyunca İslam bu ilaveler sayesinde daha da olgunlaşarak gelişme kaydetmiştir ve yine dini hayat ancak bu süreç devam ettiği müddetçe güvence altına alınmış olacaktır.
Bugün hiç kimsenin sözü bizim için itaati zorunlu olan dini bir delil niteliğinde değildir. Çünkü dini velayet ve hüccet yalnızca İslam Peygamberine aittir... Ancak mütefekkirler, şairler, kısacası yeni şeyler ortaya koyup kültür inşasına katkı sağlayan herkes, İslam'ın tedrici olarak husule gelen kimliğine ve kültürel varlığına hizmet edip geliştirebilir ve kendi inancının gereklerini, bu mukaddes dine nispetle eda ederek hakiki anlamıyla Nebi'nin yolunu takip edebilir. Bugün nebevi görev dönemi sona ermiştir; ama bu tecrübeyi genişletme imkanı açıktır. Bu yüce kişiliği takip etmek, onun manevi, sosyal ve siyasi tecrübesini devam ettirmeyi gerekli kılmaktadır. Ancak bu sayede vahyin ruhunu koruyarak iç ve dış alem için geniş bir diyalog alanı meydana getirebiliriz. Yine ancak bu sayede yenilikçi ve cesur yaklaşımlarla meydana çıkıp taklitçi, şehrçi ve izleyici konumdan uzaklaşıp yeni tahkiklerle keşiflere açık olabilir ve sahnede aktif rol alan bir düzleme geçebiliriz. Bunun için meydana gelecek olaylardan ve çoğulcu sonuçlardan korkmayıp geçişi zor olan bu alanlarda tecrübe sahibi olanlara gereken saygı göstermek gerekmektedir.
Hz. Peygamber'in metin olarak elimizde bulunan vahiy tecrübesi, salt emirlerin eda edilmesi ya da önceden planlanmış bir ideolojinin takdimiyle gerçekleşen bir şey değildir. Aksine yaşam içinde sorulan soruların cevaplanması, problemlerin çözülmesi, zihinlerin ikna edilerek insanlara yol gösterilmesi ve gözlerle gönüllerin aydınlatması neticesinde oluşan bir gerçekliktir. Zira Hz. Peygamber, gerçeklikten kopuk bir tecrübeyi vakıaya uyarlamış değildir. Bilakis ömrü tecrübe ile vakıanın ortaklığında geçmiştir. Günümüzde de dindarlık, problemleri giderme, gönülleri ikna etme, düğümleri çözme ve ufukları açma tecrübesine karşılık gelmelidir. Vahiy sanki yeniden geliyormuş gibi düşünmek ve gerçeklikle dini tecrübeyi yeniden idrak eden bir öngörüyle göz önünde bulundurmak gerekir. Bugün de din, önceden belirlenmiş ve nihayet erdirilmiş kapalı bir ideoloji gibi değil; değişim, etkileşim üretim halindeki bir tecrübe gibi sunulmalıdır. Bu da, ne zorunlu tutma, ne kınama ne de korkutma yoluyla olmamalı, bilakis irade ve keşfetmeye yönlendiren bir tecrübe üzerinden yapılmalıdır. Yine yalnızca fıkıh alanıyla sınırlı kalmayıp, geniş bir bilgi birikimi ve dini tecrübe dahil edilerek bu eylem gerçekleştirilmelidir. Hz. Peygamber'in, dönemindeki aktörlerin oynadığı rollerle birlikte onların ihtiyaçlarını, sorularını ve zihniyetlerini de barındıran dini tecrübesindeki bu ortaklık ve uyum, günümüzdeki deneyimde de yer almalıdır. Aksi taktirde modern insan kendisini bu inancın muhatabı olarak görmeyecek ve çağın dini tecrübesine kendini dahil etmeyecektir. Bunun da ötesinde, kendisine karşı talepkar, tahakküm edici ve esnek olmayan bir dine teslimiyet göstermeyip onu anlamaya çalışmayacaktır. Zira hitap ancak ortada bir muhatap olduğu zaman anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla çağdaş muhataplar da kendi düzeylerine hitap eden bir dini tecrübe etmelidirler. Nebi'nin izinden gitmenin gereği ve anlamı ancak bu olsa gerektir.
Bu gaye ve telaşla Hz. Peygamber'in o pak ruhunda medet arıyor, onun sahip olduğu inayetten lütfedip bize de pay vermesi için Allah'a niyazda bulunuyoruz. Yine bu ümmetin üzerine rahmet kapılarını açması, şefkatini üzerimizden eksik etmemesi, her birimize nefisle cihazınızda başarı ihsan etmesi ve tüm mahlukata inayet buyurması için O'na dua ediyoruz.
Kaynak: Abdülkerim Sürûş - Nebevi Rüyaların Ravisi Hz. Muhammed, Derleyen ve Çeviren: Asiye Tığlı, Mana Yayınları, 1. Basım: Kasım 2018, İstanbul, ss. 33-37
No comments:
Post a Comment