Saturday, 17 April 2021

Dinin Ontolojik Temelleri: Vahiy ve Özgürlük - Milay Köktürk

Dinin Ontolojik Temelleri: Vahiy ve Özgürlük

Marx’ın ''din halkın afyonudur'' yargısı hiç tartışılmadı?  

Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde, kapitalizmin bir yaşama biçimi yarattığını, bunun da, kapitalizmin geleceğinin güvencesi haline geldiğini söyler. Bu demektir ki, kapitalizm, sistem olarak varlığını sürdürmek için kendine özgü yaşama biçimini oluşturmak zorundaydı. Bu yaşama biçiminde ise insan, ''seçkin'' konumunu kaybetmişti. Ancak bunun için kapitalizme verip veriştirmek sorunu çözmeyeceği gibi anlamlı da değildir. Kapitalizm, sonuçları ve etkileriyle birlikte bir insanlık gerçeğidir ve bu yüzyılın insanın da hayatındadır. Sorunumuz, yerinden yurdundan edilen insanı, yaratılıştan dolayı sahip olması gereken güzide konumuna yerleştirmektir. İnsanın elinden alınan yerini ona iade etmek için atılacak ilk adımın, yeni bir yaşama estetiği geliştirmek olduğunu ifade etmek gerekir. Bu demektir ki, kapitalizmin damgasını vurduğu yaşama biçimi yerine başka bir yaşama biçimi inşa edilmelidir. Yine, yaşantının nabız atışının hissedildiği her yerin, duygu ve düşünce dünyasından başlayan yeni bir yaşama istediğinin vücut bulma zemini olduğunu, bunalımlı bireyin değil de ''kıymet biçmenin, şekil vermenin en güzelinde yaratılmış varlık olarak insan''ın temele alınması gerektiğini, yaşama dünyasına damgasını vuracak maneviliğin biricik kaynağının İslam olduğunu, ancak mevcut din veya İslam algısının da tartışılması gerektiğini ifade etmek lazımdır. Din tartışmaları Gerçekten de fikir hayatımızda genel olarak din tartışmaları, özel anlamda İslam üzerine yapılan tartışma yahut soruşturmalar derin boyutlu olmamıştır. Bu minvaldeki fikir beyanları ya din karşıtlığına dayandı veya vaaz mantığı içinde gerçekleşti; bunlar bazen tamamen dünyevileşip siyasallaştı, bazen de fetvalarla boğuldu ve ötedünya tasarımına kurban edildi. Dinin birey ve toplum hayatındaki yeri dosdoğru belirlenemedi. Din ya yaşama dünyasından kovuldu veya yaşama dünyasını kâbusa çevirecek nitelikteki yargıların meşruiyet gerekçesi haline geldi. Din üzerine söylemler, ''ulemâ''nın mülkiyetine geçti. Mukaddesata hürmetkâr olup ulemadan olmayanlar da, yanlışa düşme kaygısından dolayı ulemanın bildirimlerini yüksek sesle sorgulamaya cesaret edemediler. Uzun yıllar verilen vaazlara rağmen, sonuçta bu coğrafya adalet, huzur ve sükûnet beldesi olmak bir yana, hak ve hukukun, insan onurunun kolayca ayaklar altına alınabildiği bir coğrafya olmaktan kurtulamadı. Oysa din, her düzeyde akılcı tartışmalara konu olabilmeliydi. Daha gerilere bakınca görüyoruz ki, İnsanlığın bilinen düşünce tarihinde din, zihinleri hep meşgul etmiş ve tartışmaların odağında yer almıştır. Marxizm’in yükselişi yıllarındaki tartışmaları hatırlayalım... Marx’ın dini afyon ilan etmesi din düşmanlığı olarak görüldüğü Marksizm aleyhine malzeme olarak kullanıldı. Marx’ın bu yargısının gerçeklik boyutu hiç tartışılmadı. Hiç kimse Marx’ın bu yargıyı neye dayanarak dile getirdiğini soruşturmadı, sorgulamadı. O Marksistler bu yargıyı “dine açık veya örtülü düşmanlık fetvası” olarak algıladılar. Kapitalizim ise, sanki kendisi dini ihya etmeye adaymış gibi, bu yargıyı Marksizm’e karşı silah olarak kullandı; gerçekten dini doğru yerine oturtmayı değil, Marksizm’i zihinlerde mahkum etmeyi hedefledi. Oysa din, gerçekten de kitleleri zapturapt altına almak için en uygun vasıta da olmuştu. Tarihin tanıklığı bunu doğruluyor. Din bugünün dünyasında da halen kitleleri sömürü vasıtası olarak kullanılmaktadır! Geçmişte de katı dinsel algılamalar en çok kapitalizmin işine yaramıştı. Geçmişte de katı dinsel algılamalar en çok kapitalizmin işine yaramıştı. Dünya tarihinde yaşanan hoş yahut trajik nitelikli büyük olayların çoğunda dinin etkisi gözlemlenmektedir. Bu gerçek günümüzde değişmiş değildir. Bugün de din, tartışma konusu, bazı coğrafyalarda düşmanlık gerekçesi ve toplumsal yaşantıda problem alanıdır. Olup biten gerçekten dinin emrine uymanın neticesi midir? Kavgalar din uğruna mı veya din etrafında mı yapılmaktadır? Bunların dindeki, dinin asli kaynaklarındaki yeri nedir? Sorunlar gerçekten dinin emir ve yasaklarından, ahkâmından mı yoksa ahkâmın insan elindeki aldığı şekilden mi kaynaklanmaktadır? Bu ve benzeri soruların tam ve doğru cevabı kapsamlı bir çözümleme ile bulunabilir. Düğüm noktası Dile getirdiğimiz yargılardan, Batı'daki gibi reformasyon yahut restorasyon gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Bu coğrafyada ihtiyaç duyulan şey, reform yahut restorasyon değil doğru din algısıdır. Tarihsel kaynaklar, bize bu konuda tam olarak doğru yolu gösterememektedir. Bu kaynaklar marifetiyle binlerce yıldan beri taşınan ve gelenekselleşip temel oluşturan bazı yanlışları unutmayalım. Bu nedenle, geleneği sırtını dönmeden ama geleneğe teslim de olmadan tüm kaynakları yeniden okuyup sorgulayıcı bir duruşla yeniden yorumlamak gerekir. İlk bakışta, düğüm noktasının insan-din ilişkilerinde yaptığı görülmektedir. Gerçekten de bu tartışmaların büyük kısmı dinin algılanış tarzından kaynaklanmaktadır. Dinin sunduğu ilkeler ve tasarım dünyası, bazı insanların tepkisine yol açmaktadır. Din var oldukça karşıtları da var olacağından, tartışmanın bu yönü kolayca aşılamaz. Ancak sorunun büyük kısmını teşkil eden din algısı doğru temellere oturtulduğu takdirde, din merkezli kavga ve tartışmaların büyük ölçüde ortadan kalkması beklenebilir. Bunun yolu ise iki anahtar soruya: ''Din kimin ve ne içindir? Onun varoluş temelleri nedir?'' sorularına, ilkesel bakımdan doğru bir cevap bularak ''temeldeki önerme'' haline getirmekten geçer. Din bu dünyadaki insanlar içindir ve yaşama dünyasında insana huzur sükûnet ve mutluluk vaat eden bir inanç sistemidir. Onun temel ilkeleri; öğüt, emir ve yasakları hep bu amacın gerçekleşmesini hedefler. Dinin iki ontolojik temelinden ilki, onun çıkış kaynağı olarak kabul edilen 'vahiy', diğeri ise 'bireysel bilinçtir'. İnsanlara indirilen din, insan onu 'iman' formunda kabul ettiği takdirde bilfiil mevcudiyet kazandığına göre, dinin insanda da ontolojik temeli olmalıdır. Zira vahyedilen ilkeler bilinçte kabul görmediği ve inanma fiili gerçekleşmediği zaman, dinin insan dünyasında bilfiil oluşundan söz edilemez. 'Dinin gerçekten ne olduğu' sorusu, ancak vahiyde belirtilen içeriğe göre cevaplanabilir. Din ilk kaynakta belirtilen temel ilkelere göre algılanabileceği gibi, algılama oradan çıkarılan yorumlara göre de şekillenebilir. Bireylerin keyfi çıkarımlarına, yorumlarına dayanan ve ontolojik temelle uyum taşımayan bir algılama, dini, insan hayatı için bir ıstırap kaynağı haline getirebilir. Dinin toplumsal fonksiyonunu, dine mensubiyeti ve ''öteki'' karşısındaki tavır alışı bu algılama belirlemektedir. Dinin algılanışı onu varoluş nedeniyle olduğu kadar ontolojik temelleriyle de uyumlu olmalıdır. Din insanlara sükûnet ve mutluluk vaat ettiğine göre, onun ''algılanan'' doğası bu varoluş nedenine de aykırılık teşkil etmemelidir. Çünkü dinin kendine tahsis ettiği fonksiyonun gerçekleşmesi buna bağlıdır. İnsanı en yüksek değerliliği tahsis etmeyen bir din kavrayışı, bu aykırılığın en temel göstergesidir. İnsan toplum halinde yaşadığı için, din toplumsal alana ilişkin belirlemelerinin olması kaçınılmazdır. Onun toplumsal tasarımı da ontolojisiyle uyumlu olmalıdır. Bundan dolayı yeni renk taşıyan insan ve toplum tasarımı da özgürlükçü yaklaşım içermelidir. ''Öteki'', bu değerlilik ve özgürlükçülük gereğince, din mensubu nezdinde saygın bir konuma yerleştirilmelidir. Bunun gerçekleşmesi durumunda bireylerin temel hak ve özgürlükleri teminat altına alınmış olur.

İman ve Özgürlük Dinin bilinç temeli, inanma fiilinin doğasını çözümlemeyi gerektirir. Zira bir dinin mensubu olmak, ancak ona ve onun bildirdiklerine inanmakla mümkün olur. Din karşısında bireyin temelde iki tavrı olabilir. Birey dine ya inanır ya da inanmaz. Bir kabul ediş biçimi olarak inanma, dıştan hiçbir gücün etki edemeyeceği, içeriği ya da gerçekleşmesi sadece bireyin elinde olan bir zihinsel işlemdir. İnanma, bilinç sahibi bireyin en özgür olduğu andır. Orada, inanılacak şey ile inanmanın eşiğindeki bilinç arasında, bilincin kendisinden başka, karar vermeyi belirleyen bir güç yoktur. Hiçbir tehdit ya da baskı, bireyin herhangi bir şeye gerçekten inanmasını sağlayamaz; aynı şekilde, inandığından vazgeçmesini de! İman etmekle kendimizi sadece kendi irademizle yükümlülük altına sokarız. Araya başka irade giremez. Yaşantımızda egemen irade bizimdir. İnanmak teslimiyet demektir. Bu, kendi irademizin iptali anlamına gelmez. İman etmekle, Yaratıcının iradesine teslim olmayı yine kendi irademizle seçmiş oluruz. Zaman zaman din ile akıl arasında bir uzlaşmazlık ve karşıtlık olduğu iddiaları dile getirilir. Gerçekte akıl da kabullenmenin zeminidir inanç da! Bazen inanarak bazen de akılcı yoldan ikna olarak kabul ederiz. Bu ikisi sınır komşusudur, temelde birbirinden bağımsız olmakla birlikte, birbirinin alanına girebilir. İkisinin çelişkisi ise onların doğasından değil, insanın onları doğru konumlayamayışından kaynaklanır. İnsan gerçeğine uygun bir din, onun aklını da hesaba katmalıdır. İnanma dine dâhil oluşun başlangıcında, akıl ise din mensubu olduktan sonraki süreçte etkindir. Aklî temeli olan, akla hitap eden bir din, aklın tüm fiillerini; sorgulamayı, şüphe etmeyi, kanıtlamayı, şüpheden kurtulmayı da teşvik eder. Orada akla kapatılmış kapı olamaz. Zaten dinin bilinç temeli, aynı zamanda onun akıl temeline işaret ediyor değil midir? Dinin bilinçteki ontolojik temeli bireylerin özgürlüğünün onaylanışıdır ve bu kesin bir şeydir. Bu bakımdan da insana özgürlük tanımayan bir din algılayışı, hem onun ontolojik temelleriyle hem de insan gerçeğiyle çelişir. Dinin doğasında var olan bu özgürlük, bireyin Tanrı’ya meydan okumasını gerektirmez. Özgürlük, sorumluluğunu üstlenmek kaydıyla, bireyin, dilediği takdirde meydan okuyabilmesi; aynı zamanda bu meydan okumadan, kendi iradesiyle, teslimiyete de geçebilmesidir. Din öbür dünya için değil, bu dünya ve bu dünyada olanlar içindir. O, bu dünyada olmanın anlamını da belirler. Bireylerin yaşama biçimleri, arzuları, ideal ve önceliklilikleri bu “anlam” ışığında şekillenir. Aynı şey toplumsal ortam için de geçerlidir. Toplumun genel tasarım dünyası da oradaki dinî inançtan payını alır. Elbette bireylerin tümü, dinin anlam dünyası karşısında kendilerine düşen sorumlulukların gereğini sadakatle yerine getirmeyebilir. Bireyin din ile kurduğu ilişkinin niteliği, onun özgür iradesinin tercihlerine bağlıdır. O, dinin sadık bir mensubu olabileceği, dinle gevşek bir bağlantı kurabileceği gibi, dindışı olmayı da seçebilir. Dinin anlam dünyasının bazı unsurları ve ritüelleri zaman içinde kültür unsurlarının ayrılmaz bileşeni haline de gelir. Dinle zayıf bağlantı kuran veya kurmamayı seçen bireyler, bu kültür unsurlarına, dinin değil de o kültür dünyasının bir mensubu olarak iştirak edebilir. Din bu yönüyle de toplumun çimentosu olur. İşin bu yönü göz önüne alınınca, bireyin özgürlüğünü yok saymanın veya onu şekil verilecek nesne olarak görmenin, insana ve topluma huzur ve sükûnet getiremeyeceği ortaya çıkar.

İslam inancı açısından konuşalımBu dünyanın anlamı, onun bir sınav yeri olmasıdır. Sorulara özgürce cevap verebilme hakkının olmadığı bir sınav nasıl gerçek sınav olmazsa, bireyin özgür olmadığı bir dünya da bir sınav dünyası olamaz. Sınavı yapan bireyleri özgür bıraktıysa, onların elinden bu özgürlüğü kim alabilir? İnsanın mutlak olarak özgür olması ona Tanrı tarafından verilmiş bir hak olduğuna göre, O’nun dışındakilerin bunu Tanrı adına kısıtlama hakkı olamaz. Allah peygamberine bile İslam dairesinde olmayanı zorla bu daireye çekme hakkı vermediğine göre, böyle bir hak sıradan mümine hiç verilmemiştir. Onun görevi sadece “bildirme”dir. Kişi Allah’a dayanarak İslam adına göre eylem koyamaz; sadece İslam’ın temel ilkelerine ve onun kendine yüklediği sorumluluklara göre davranabilir. Bu da İslam’ın özüyle çelişemez. Hiç kimse Allah’ın askeri ya da yeryüzündeki gölgesi olmaya soyunamaz. İnanan insan eylemlerini din adına değil, dinin kendi üzerine yüklediği görevler olarak icra edebilir ve bu süreçte de dinin özgürlükçü ruhuyla çelişen eylemler ortaya koyamaz. Özgürlükçü kavrayış, İslam ile çelişmek bir yana, onun ontolojisinin zorunlu sonucudur. Dinin ontolojisine dayanan özgürlük ortamında ötekinin yeri, onun, benim özgürlüğümün garantisi olmasıdır. İnsanlar hep beraber, bir arada özgür olabilir. Bilinçte başlasa da özgürlük, ancak toplumsal ortamda yeşerebilir ve gerçek anlamını bulur. Birçok seçenek arasından, dinamikleri sadece bende/aklımda olan seçme hakkı ve seçebilme vakıasının asıl anlamı doğa karşısında değil, toplumsal ortamda açığa çıkar. Yaşama dünyasının tüm alanlarına ilişkin çıkarımlar da bu özgürlük ruhuyla çelişemez. Bu yüzden din adına belli bir siyasal sistem ve belli bir yaşama biçimi dayatılamaz. Tüm dayatmalar gibi bu türden bir dayatma da ideolojileşme göstergesinden başka hiçbir şey değildir.

Kaynak: Milay Köktürk - Toplum ve Kültür, ss. 286-293; Dinin Ontolojik Temelleri: Vahiy ve Özgürlük, Türk Yurdu Dergisi, Mart 2013 - Yıl 102 - Sayı 307, ss. 25-27

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...