Saturday, 27 July 2019

Sabetay Sevi - Karen Armstrong

SABETAY SEVİ - KAREN ARMSTRONG


Yahudiler arasında akılcı düşüncelerin yayılması için zemin hazırlayan ve Avrupa'daki Yahudi olmayan nüfusla bağdaştırmayı olanaklı kılacak olan dikkate değer benzerlikte gelişmeler vardı. Kıyamet yılı 1666'da, bir Yahudi Mesih, Kurtuluş'un yakın olduğunu bildirdi ve tüm dünya Yahudilerince coşkunlukla kabul gördü. Sabetay Sevi, Tapınağın Yıkılışının yıldönümü olan 1626'da Küçük Asya'daki İzmir'de varlıklı bir Sefardik ailede dünyaya geldi. büyürken, bugün belki de manik depresif tanısını koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde derin keder dönemleri geçirir oldu. bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu.

Bu "manik" dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde Musa Yasası'nı çiğnedi: herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal tanrı adını ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle yapmasının bildirildiğini iddia etti. kendisinin çoktandır beklenen Mesih olduğuna inanmıştı.

Sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656'da Sabetay'ı kentten sürdüler. Osmanlı İmparatorluğu'nun Yahudi toplulukları arasında gezer oldu. İstanbul'daki manik bir konuşması sırasında Tevrat'ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: "Yasakları kaldıran, kutsanmış Tanrımız efendimiz sensin!"

1648'de Polonya'daki kanlı yahudi kıyımından kaçmış, şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla Kahire'de evlenmesi skandala neden oldu. 1662'de Sabetay Kudüs'e gitmek için yola koyuldu. Bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirdiğine inanıyordu. Filistin'de Natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve onun Gaza'daki evini bulmak üzere yola çıktı.

Sabetay gibi Natan da Isaac Luria'nın Kabbala'sını incelemişti. İzmirli kederli yahudiyle karşılaştığı zaman ona çılgın olmadığını söyledi: Karanlık kederi onun gerçekten Mesih olduğunun kanıtıydı. Bu derinliklere indiği zaman, yalnızca Mesih'in kendisi tarafından kurtarılabilmiş olan Kelipoth diyarındaki tanrısal kıvılcımları yayarak öteki tarafın kötü güçlerine karşı savaşmıştı. İsrail'in son kurtuluşunu sağlayabilmesinden önce cehenneme inmekle görevlendirilmişti Sabetay. Başta Sabetay bunların hiçbirini düşünmüyordu ama Natan'ın belagatı sonunda onu inandırdı.

31 mayıs 1665'te aniden manik bir hazza tutuldu ve Natan'ın cesaretlendirmesiyle mesihlik görevini bildirdi. önde gelen hahamlar tüm bunları tehlikeli saçmalıklar olarak reddettiler ama filistinli yahudilerin çoğu, yakında bir araya gelecek olan israil kabilelerine yargıçlık edecek on iki havari seçen Sabetay'a akın ettiler. Natan, Osmanlı İmparatorluğu'nun kentlerine olduğu gibi İtalya, Hollanda, Almanya ve Polonya'daki yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve Mesih'e ilişkin heyecan tüm yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı.

Zulüm ve sürgünle geçen asırlar avrupa yahudilerini ana görüşten yalıtmıştı ve olayların bu sağlıksız gidişi çoğunu, dünyanın geleceğinin yalnızca yahudilere bağlı olduğuna inanmaya koşullandırdı. Sefardimler, İspanya'ya sürülmüş yahudilerin torunları, Luriancı Kabbala'dan etkilenmişlerdi ve çoğu dünyanın sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. tüm bunlar Sabetay sevi kültüne yaradı.

yahudilik tarihi boyunca birçok mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. Sabetay hakkında kuşkuları olan yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. taraftarları yahudi toplumunun her kesimindendi: zengin, yoksul, eğitimli, eğitimsiz. İngilizce, hollandaca, almanca ve italyanca kitapçıklar ve ilanlar sevinçli haberi yaydı. polonya ve Litvanya'da onuruna halk alayları düzenlendi. Osmanlı İmparatorluğu'nda, Sabetay'ı bir tahtta oturur gördükleri görümleri anlatan kâhinler sokak sokak geziyorlardı. bütün işler durdu. türkiye yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından Sultan'ın adını çıkarıp yerine Sabetay'ı koydular. sonunda, Sabetay 1666'nın ocak ayında istanbul'a vardığında asi olarak tutuklandı ve Gelibolu'da hapsedildi.

asırlarca süren zulüm, sürgün ve aşağılamadan sonra, umut vardı. tüm dünyada yahudiler içsel bir özgürlüğü ve kurtuluşu tattılar. Kabbalacıların Sefirot’un gizemli dünyasına daldıkları zaman bir iki dakikalığına yaşadıkları vecde benzer bir şeydi bu. şimdi bu kurtuluş deneyimi birkaç ayrıcalıklının tekelinde değil ama herkesin mülkiyetinde görünüyordu. ilk defa, yahudiler hayatlarının değeri olduğunu hissediyorlardı. artık gelecek için kurtuluş belirsiz bir umut değil ama şu anda gerçek ve anlamlıydı. kurtuluş yaklaşmıştı!

Bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. tüm yahudi dünyasının gözleri, Sabetay'ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı Gelibolu'ya kenetlenmişti. türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirmişti. Sabetay mektuplarına: "Ben Tanrı'nızın peygamberiyim, Sabetay sevi" diye imza atmaya başladı. ancak yargılama için İstanbul'a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. Sultan ona ya İslam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: Sabetay İslam'ı seçti ve hemen salıverildi. İmparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir müslüman olarak 17 eylül 1676'da öldü.

Kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraftarlarını mahvetti. Hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler. Sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. Bugün de, bu Mesih'e ilişkin kötü yenilgi birçok yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider.

Hahamlar ve akılcılar onun anlamını aynı biçimde önemsemezler. Bununla birlikte son zamanlarda, bilim adamları, bu garip olayın anlamını ve daha önemli olan kötü sonucunu kavramak için müteveffa Gerşom Şolem'in izinde çalışmalara başlamışlardır. Şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok yahudi mesihlerine sadık kaldı. kurtuluş deneyimleri öyle derindi ki Tanrı'nın onların aldatılmalarına razı olduğuna inanamıyorlardı. bu, saf olgular ve aklın önüne geçen dinsel kurtuluş deneyiminin en çarpıcı örneklerinden birisiydi.

Yeni bulunmuş umutlarını bırakma ya da din değiştirmiş bir Mesih'i kabul etme seçenekleriyle yüz yüze kalmış, her sınıftan şaşırtıcı sayıda yahudi tarihin acı olgularına boyun eğmeyi reddetti. Gazzeli Natan ömrünün kalanını Sabetay'ın gizemini vaaz etmeye adadı. O, İslam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. Ve yine, karanlıklar ülkesine inip Kelipoth'u salıvermek için halkının en derin kutsallıklarına saygısızlık etmeye itilmişti. görevinin trajik ağırlığını kabul etmiş ve tanrısızlık dünyasını içerden ele geçirmek için en derinliklere inmişti.

Türkiye ve Yunanistan'da yaklaşık iki yüz aile Sabetay'a sadık kaldı. onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683'te toplu halde islam dinine girdiler. Birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek gizliden gizliye yahudiliğe bağlı kaldılar. 1689'da önderleri Abdullah Yakup (Jacob Querido) Mekke'ye hac yolculuğu yaptı ve Mesih'in dul karısı, Sabetay Sevi'nin Yakup'ta yeniden yaşama döndüğünü bildirdi. Türkiye'de, görünüşte İslami yaşamı kusursuz olarak sürdüren ama gizli yahudiliklerine tutkuyla sarılan küçük bir grup dönme hâlâ yaşamaktadır.

Diğer Sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar; yalnız mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. bu gizli Sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. 19. yüzyılda, yahudiliğin daha liberal bir biçimini benimsemiş veya özümsemiş birçok yahudi, ataları arasında Sabetaycılar var diye utanç duydular; ancak 19. yüzyılın önde gelen çoğu hahamı Sabetay'ın mesih olduğuna inanmış görünür.

Şolem, bu mesihçiliğin yahudilikte hiçbir zaman geniş halk hareketi olmamasına karşın, katılımın da azımsanmaması gerektiğini öne sürer. İspanyollar tarafından hristiyanlığa girmeye zorlanmış ama eninde sonunda yahudiliğe geri dönmüş Marranolar için bunun özel bir çekiciliği vardı. suç ve kederlerini hafifletici bir gizem olarak din değiştirme kavramı.

Fas, Balkanlar, İtalya ve Litvanya'da Sefardik topluluklarında Sabetaycılık gelişti. Reggio'lu Benjamin Kohn ve Modena'lı Abraham Rorigo gibileri, gizli hareketle bağlarını sürdüren seçkin kabbalacılardı. Mesihçi mezhep Balkanlardan, Doğu Avrupa'nın kızışan antisemitizminden yıldırılmış ve tükenmiş Polonya'daki Aşkenazi yahudilerine yayıldı. 1759'da tuhaf ve uğursuz öğretilerin peygamberi Jacob Frank mesihlerinin örneğini izleyip gizli yahudiliğine bağlı kalarak, toplu halde hristiyanlığa girdi.

İslam dinine giren dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin Jön Türklerden oldular ve çoğunluk Kemal Atatürk'ün laik Türkiye'sinde tamamıyla özümsendi.



Kaynak: Tanrı'nın Tarihi - Karen Armstrong, Çev. Oktay Özel, Hamide Koyukan, Kudret Emiroğlu, Ayraç Yayınevi, Ankara 1998. Sabetay Sevi ile ilgili bölüm. Sayfa 408-413 aralığı.  

Friday, 26 July 2019

Kişi ve Kutsal - Simone Weil


KİŞİ VE KUTSAL - SIMONE WEIL

“Hak” mefhumu “kuvvet” mefhumunu içermekle kalmaz, aynı ölçüde “sevgi” mefhumunu dışlar. Eğer birine “bana yaptığınız doğru değil” derseniz, kaynağında bulunan alaka ve sevgi ruhuna dokunabilir ve bu ruhu uyandırabilirsiniz. Oysa “....hakkım var”, “......hakkınız yok” desek aynı etkiyi uyandırmaz. Bu sözler gizli bir savaş barındırır ve savaş ruhunu uyandırır. Hak kavramını toplumsal çatışmaların merkezine koymak her iki yandan da iyilikseverlik/merhamet dürtüsü engeller. s. 10

Sadece kişiliğin serpilmesini önemli gören biri kutsalın anlamının ta kendisini tümden yitirmiştir. s. 26

İdraki kararmış günümüz dünyasında, herkes için eşit ölçüde imtiyaz, özleri imtiyaz olan şeylerden eşit pay talep etmekte zorluk çekilmez. Hem saçma hem de aşağılık bir taleptir bu çünkü imtiyaz tanımı itibarıyla eşek değildir; aşağılıktır, çünkü arzulanmaya değmez. s. 37 

Canlının tenin ölümünden iğrenmesi kadar düşünce de mutsuzluğu düşünmekten iğrenir. s. 38 

Bedbahtlık doğası itibarıyla dilsizdir. Bedbaht olanlar, ona kendisini ifade edecek sözler verilsin diye yakarır sessizce. 

Bedbahtlar genelde koşulların onları geçirdiği yerden dolayı ondan uzak düşerler. 

Demokrasi, hak ya da kişilik gibi vasat değerlerin söz dağarcığına ait sözcükleri bahtsızların ağzına vermek, onlara hiçbir iyilik getirmeyecek, kaçınılmaz olarak canlarını yakacak bir hediye vermek olacaktır bu onlara. Bu mefhumlar yeryüzülü değildir, havada asılı kalmışlardır. Bu sebeple yeryüzüne diş geçiremezler. 

Bir ağaca yeryüzünün derinliklerine güçlü kökler salması için enerji sağlayan sadece gökyüzünden sürekli düşen ışıktır. Hakikatte ağaç gökyüzünde kök salmıştır. 

Yalnızca doğaüstünden gelen yeryüzüne gerçekten bir damga vurmaya elverişlidir. 

Bahtsızları etkili biçimde silahlandırmak istiyorsak, onların ağzına sadece asıl ikametgahları cennet olan, gökyüzünün üstünde, öteki dünyada bulunan sözleri vermek gerekir. Bunun imkansız oluşundan korkmamalı. Bahtsızlık ruhu o yerden gelecek her şeyi büyük bir iştahla kabul buyurmaya, kana kana içmeye hazırdır. s. 38-39 

Eğer tutsak bir zihin kendi tutsaklığından habersizse, hata içinde yaşıyordur. 

Esaretini hisseden bir zihin bunu kendinden saklamak isteyecektir. Ama yalandan nefret ediyorsa, bunu yapmayacaktır. Bu durumda çok ıstırap çekmesi gerekecektir. Bayılıncaya kadar kafasını duvara vuracaktır. Uyandığında korkuyla duvara bakacak, sonra bir gün yeniden başlayıp yeniden kendinden geçecektir; bu böyle devam eder, sonu gelmeden, umutsuzca. Bir gün duvarın öteki tarafında uyanacaktır. s. 43 

Adalet ve hakikat ruhu, saf sevgi olan, belli bir dikkat türünden başka bir şey değildir. Adalet ve hakikat ruhu bir insana egemen olduğunda, o insanın tüm alanlarda ürettiği her şey güzelliğin parlaklığıyla bezenir. Saf sevgiden kaynaklanan her şey güzelliğin parlaklığıyla aydınlanır. s.46-47 

Güzellik bu dünyanın yüce gizemidir. Dikkati cezbeden ama ona sürmesi için hiçbir saik sağlamayan bir parlaklıktır. Güzellik hep vaat eder ve asla bir şey vermez; açlık uyandırır ama bu dünyada karnını doyurmaya çalışan ruh parçası için onda besin bulunmaz; onda sadece bakan ruh parçası için besin vardır. Arzu uyandırır ama kendisinde arzu edilecek hiçbir şey olmadığını da açıkça hissettirir; zira her şeyden çok onun değiştirmediği şeye can atarız. s. 46-47 

Adalet, hakikat, güzellik kız kardeş ve müttefiktir. Bu kadar güzel üç sözcük varken başkalarını aramaya ne hacet. 

Adalet, insanlara zarar verilmemesini gözetmekten ibarettir. Ne zaman bir insan içten içe “Neden bana zarar veriyorsunuz?” diye bağırsa, ona zarar verilmiştir. 

“Neden bana zarar veriyorsunuz?” çığlığı bambaşka problemler çıkarır, bu problemler için hakikat, adalet ve sevgi ruhu elzemdir. 

Her insanın ruhunda sürekli kendisine zarar verilmemesi talebi yükselir. Bu yüzden insanlara zarar verilmemesini gözetmek insanlara düşer. 

Kendisine zarar verilmiş biri, gerçekten kendindeki kötülüğe nüfuz eder; kötülüğün sadece acısına ve ıstırabına değil bizzat dehşetine de. s. 48-49 

Nasıl ki insanlar birbirlerine iyiliği aktarabilmeye kadirdir, aynı şekilde kötülüğü birbirlerine aktarma gücüne de sahiptirler. Bir insana kötülüğü, onu pohpohlayarak, ona refah ya da hazlar sağlayarak aktarabiliriz; ama çoğunlukla insanlar kötülüğü başka insanlara onlara zarar vererek, kötülük yaparak aktarırlar. 

Bununla birlikte ebedi bilgelik insan ruhunu tamamen olayların getirdiği tesadüflerin ve insanların isteklerinin insafına bırakmaz. Bir insana yara şeklinde dışarıdan gelen kötülük ya da zarar iyiliğe duyulan arzuyu şiddetlendirir ve böylece otomatik olarak çarenin imkânını da doğurur. Yara derine nüfuz ettiğinde, arzulanan iyilik tamamen saf iyiliktir. Ruhun ''Neden bana zarar veriyorsun?'' diye soran parçası, her insanda, hata en kirlenmiş olanlarda bile, çocukluktan beri hiç bozulmamış ve masum kalan derin parçasıdır. 

Adaleti muhafaza etmek, insanları her türlü kötülükten korumak, her şeyden önce onlara zarar verilmesini önlemektir. Kendilerine zarar verilen insanlar için bu, kurbanları, yaranın, -eğer çok derine işlemediyse- iyilikle doğal olarak iyileşeceği bir duruma sokarak bu zararın maddi neticelerini ortadan kaldırmaktır. Ama yaranın tüm ruhu parçaladığı kişiler içinse, susuzluklarını gidermek için onlara en saf haliyle iyiliği sunmaktır. 

Kötülüğü ve etraflarına yaymaya uğraşacak kadar iyilikten uzaklaşmış kişileri tekrar iyilikle buluşturmak ancak önce onlara zarar vermekle mümkündür. İçlerinin derinliklerinde şaşkınlıkla şu sözleri söyleyen bütünüyle saf sesi uyandırıncaya kadar onlara zarar vermek gerekir: ''Neden bana zarar veriyorsunuz?'' Suçlunun ruhunu bu masum parçası o kadar beslenmeli ve gelişmelidir ki kendisini ruhun iç mahkemesinin önüne çıkartabilirsin, geçmiş suçları için yargılayıp mahkum ettikten sonra da inayetin yardımıyla onları affedebilsin. İşte o zaman ceza işlemi tamamlanmıştır; suçlu tekrar iyilikle buluşmuştur, dolayısıyla halka açık olarak ve resmi bir şekilde tekrar site ile bütünleştirilmelidir. 

İyi ile yeniden bütünleştirilmektir cezalandırma. Masum olan ya da sonunda günahın bedelini ödemiş her insanın başka herkes kadar şerefli olduğunun tanınmasına ihtiyacı vardır. 

Cezalandırma bundan başka bir şey değildir. Cezalandırma sadece, saf iyiliğe arzu duymayan insanlara saf iyilik ağlamanın bir yoludur. Cezalandırma sanatı suçlularda acı ya da saf iyilik arzusunu uyandırma sanatıdır. 

Ama cezalandırmanın ne olduğuna dair fikri bile kaybettik. Onun iyilik sağlamaktan başka bir amacı olmadığını artık bilmiyoruz. Bizim için cezalandırma zarara uğratmaktan öteye gidemiyor. 

Bugünün insanı ne zaman cezadan, sert davranmaktan, karşılık vermekten, kısastan, cezalandırmayla ilgili anlamında adaletten bahsetse, söz konusu olan en aşağılık intikamdır. 

Suçlular için gerçek ceza: Bahtsızlığın dişlerini ruhlarının derinliklerine geçirdiği bahtsızlar için, onları susuzluklarını doğaüstü kaynakta dindirmeye götürebilecek bir yardımdır; her yerde yalanların, propagandaların ve görüşlerin yarattığı patırtıyı kesinlikle gemlemek; hakikatin tohumlanıp olgunlaşacağı sessizliği tesis etmek; insana borçlu olunan bunlardır. 

Övülecek, tapılacak, umulacak, peşinde koşulacak, istenecek şeyleri halka göstermekle yükümlü olanlar arasından en azından bazıları saf iyi, mükemmel, hakikat, adalet, sevgi olmayan şeyleri kalplerinde kesinlikle ve istisnasız hor görmeye karar verseydi, çok şey başarılmış olurdu. 

Bugün manevi otoritenin bir parçasını ellerinde tutanlardan çoğu insanların özlemleri için sadece eksiksizce saf ve gerçek iyiyi teklif etme görevi hissetselerdi daha çok ilerleme kaydedilirdi. 

Kamu görevlilerinin, insanlara iyilik yapma imkanından başka bir anlamı yoktur ve bu görevleri iyi niyetle üstlenenler bunları çağdaşlarına yaymak isterler; ama genelde, onu önce kendilerinin kelepir fiyata satın alabileceğine inanmak gibi bir hata işlerler. 

Kişi/Zat sözcüğü, doğrusu, çoğunlukla Tanrı için kullanılır. İsa'nın insanlara, gerçekleştirmelerini buyurduğu mükemmellik modeli olarak bizzat tanrıyı teklif ettiği fasılda, o sadece bir kişi imgesini kullanmaz, her şeyden önce bir kişi-dışı emir imgesine müracaat eder. ''Göklerde olan Babanızın oğulları olun; zira O, güneşi hem kötülerin hem de iyilerin üzerine doğdurur ve yağmuru hem salih olanların ve hem de olmayanların üzerine yağdırır.'' (Matta 5: 45) 

Evrenin bu kişiliksiz ve ilahi emrinin imgesi bizim aramızda adalet, hakikat, güzelliktir. Ölümü kabul eden insanlar için bu şeylerden daha aşağısı asla ilham kaynağı olmaya değer değildir. 

Hakkı, kişileri, demokratik özgürlükleri korumaya yönelik kurumların üzerinde, çağdaş yaşamda, ruhları adaletsizlik, yalan ve çirkinlik altında ezen her şeyi sergileyip ortadan kaldırmaya yönelik başka kurumlar icat etmek gerekir. 

Bu kurumları icat etmek gerekir, çünkü bunlar meçhuller ama elzem olduklarından şüphe etmek imkânsızdır. 

Kaynak: Kişi ve Kutsal - Simone Weil, Çev. Murat Erşen, vb. yayınları, 2. Baskı, Şubat 2019, İstanbul.

Thursday, 25 July 2019

Yeteri Kadarsa Çoktur, Thoreau’nun Alternatif İktisadı - Samuel Alexander

YETERİ KADARSA ÇOKTUR, THOREAU’NUN ALTERNATİF İKTİSADI


Bütün bilge düşünceler şimdiye dek binlerce kez düşünülmüştür; bu düşünceleri gerçekten kendimizin kılmak istiyorsak, onları, kişisel yaşantımızda kök salmalarını sağlayıncaya dek dürüst bir şekilde yeniden ve yeniden düşünmeliyiz. [Johann Wolfgang von Goethe] s. 13

Şöyle yazıyordu: “Hissettiğin acı, kapitalizmin ölümüdür.” Yazar Joe Brewer, bu ölmekte olan sistemin içinde yer almamızın yarattığı ıstırabı açıklamaya girişip, bu sürdürülemez uygarlık formunun içinde bulunduğumuzu ve bunun da “Dünya” dediğimiz yaşam destek sisteminin kuyusunu kazdığını belirterek sözlerine devam eder. s. 9

Thoreau’nun mezuniyet töreninde konuşurken Ralph Waldo Emerson'un söylediği gibi: “Her zaman olduğu gibi bu sefer de yine harika; keşke onunla ne yapmamız gerektiğini bilseydik. s. 16

Concord'da bir öğretmenlik işi olduğunu görünce, Thoreau hem anne-babasının hem de toplumun beklentileri ve ekonomik ihtiyaçlar doğrultusunda bir hevesle başvuruda bulundu ve şehirdeki okulda öğretmenlik yapması için teklif aldı. Bu işe kendini adadığı halde daha bir ay geçmeden okul komitesinin bir üyesi tarafından kızağa çekilip, öğrencileri sopa ile dövmediği için uyarı aldı. Halbuki, yaramaz çocukları dövmek bir okul politikasıydı ve tartışmaya açılması bile söz konusu değildi. Thoreau fiziksel cezanın saçmalığına protesto etmek amacıyla yeniden sınıfa girip rastgele altı öğrenci seçip onlara bir sopa attı ve ardından istifa etti. s. 17

Hem ruhunun çağrısına cevap verip hem de geçinecek parayı nasıl kazanacaktı? Bu, belki de hepimizin kendimize ait bir tarzda kendimizle ilişkilendirdiğimiz bir sorudur. Thoreau, bunu “tüm soruların en önemlisi” olarak görüyordu. Bu konuda diyordu ki: “Bana öyle geliyor ki tüm soruların en önemlisi yaşamımı nasıl idame ettireceğimdir. Ancak hiçbir kitapta bu amaca hitap eden bir şey bulamadım. Kanımca toplum, bu açıdan bizim için hiçbir şey yapmamıştır. s. 18-19

“Yaşamlarımızı nasıl geçirdiğinizi bir düşünelim,” diye başlar Thoreau’nun makalelerinden biri. Kendine özgü tarzıyla, “övgüleri bir kenara bırakıp eleştirilere yer vereceğini” söyler. “Özgür doğmak ve özgür yaşamamak nasıl bir şeydir?” diye sorar yurttaşlarına. 
Amerika siyasi titanlardan azade olabilir ancak Thoreau’nun işaret ettiği acı gerçek şudur ki; Amerika “buna karşın ekonomik ve ahlaki bir tiranın kölesidir.” Mammon adında bir tiran. s. 20

Tabii ki Thoreau, emek, sanayi ve girişim gibi kavramlara karşı çıkmıyordu. Onun üzerinde durduğu şey, para kazanma yollarını “neredeyse istisnasız olarak bizi aşağı çektiğiydi.” Neredeyse her örnek, “yalan söylemek, dalkavukluk etmek, oy vermek, kendini bir nezaket cenderesine sıkıştırmak ya da komşunu onun ayakkabı, şapka manto, taşıt ya da meyve-sebzesini almaya ikna edebileceğin ince ve buharlaşıp uçabilecek bir cömertlik ortamı yaratmayı gerektiriyordu.” 

Bu sebeple Thoreau, yalnız para ya da maddi fazlalıklar kazanmak uğruna yapılacak her şeyin “gerçekten sebepsiz ve boş ya da bundan daha kötü” olduğunu düşünüyordu. s. 21

Öğleden öncelerimi ve öğleden sonraları mı topluma satacak olursam birçoğumuzun yaptığı gibi uğruna yaşayacak bir şeyim kalmayacağı kesin. Yaşamını kazanmak için yaşamının büyük bir bölümünü tüketen insanın yaptığından daha ölümcül bir ahmaklık olamaz. [Henry David Thoreau] s. 21

Thoreau, insanların materyalist hırslarını hidranın* başlarına benzetip “biri ezilir ezilmez onun yerine iki tane çekiyor” derdi. 

Bir zamanlar Çinli filozof Lao Tzu, “Yeteri kadarına sahip olduğunu bilenler zengindir” demişti, Thoreau, çağdaşlarına “yeteri kadarına” sahip olduklarını, ama bunu bilmedikleri için fakir olduklarını söyleyip duruyordu. Her zaman daha fazla lüks arayışında olup daha azıyla yetinip memnun olamadıklarına, “ekonomi” kavramının anlamını idrak edemediklerine ve “bir şeyin bedelinin onunla takas edilmesi gereken yaşam... miktarı” olduğunu anlamadıklarına inanıyordu. “İnsanların çoğu bu görece özgür ülkede dahi cehalet ya da hata sebebiyle yaşamdaki yapay kaygılar ve lüzumsuz işlerle o denli meşguller ki lezzetli meyveleri koparamıyorlar” diye yazmıştır. “Sözde kaderleri” yüzünden “makineden başka bir şey olmaya zamanları yoktu”

Peki ne için? Altı üstü “ihtişamlı evler” ve “daha kaliteli ve daha çok kıyafet vb. elde etmek için. Ancak Thoreau'nun ısrarla söylediği güzele “Aşırı varlık, yalnızca lüzumsuz şeyleri satın alabilir.” Aslında “yaşamdaki lüksler ve sözde konfor denilen şeyler, vazgeçilmez olmamakla kalmayıp insanlığın yükselmesi önünde bir engeldir de” iddiasında bulunur. s. 22-23

* Hidra, Yunan mitolojisinde anlatılan çok başlı efsanevi bir yaratık. Hidra'nın nefesi bir insanı öldürecek kadar zehirliydi. Bu canavarın öldürülmesi Herkül'ün on iki görevi arasında 2. sırada yer alan vazifedir. 
222-23

Örneğin, “piramitlere bakın” diye dikkatleri çeker Thoreau. Beşeri sanayinin doğasını yeniden düşünmeye teşvik eder; “bunların içinde bu kadar merak edecek bir şey yok; bir sürü adamın hırslı bir sümsük için mezar inşa etmek uğruna hayatlarını harcayarak kadar düşmüş olmasından başka. Aslında Nil'de boğulsalar ve cesetleri de köpeklere verilse daha akıllıca ve erkekçe bir iş yapmış olurlardı.” s. 24

Thoreau, büyük ekonomik dönüşüm zamanında yaşıyordu ve ona göre demiryolu sanayileşmenin amblemiydi. Ondan genelde mecazi anlamda Amerika'nın ve aslında tüm dünyanın yüzünü hızla değiştiren, yükseliş halindeki bir ekonomik sistemin temsili olarak söz ederdi. “Demir yolunun üstünde gitmiyoruz; o bizim üstümüzde gidiyor” iddiasını ortaya attı ve şöyle bir tablo çizdi:

“Şu demiryolu raylarının altında uyuyanların ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Her biri bir insan. Bir İrlandalı ya da bir Yankee. Raylar onların üstüne uzatıldı ve üstleri kumla örtüldü. Birkaç yılda bir yeni bir grup daha yere uzatılıyor ve bunların üstlerinden geçiliyor ki herhangi biri rayların üstünde gitme keyfini yaşarsa diğerleri ezilme talihsizliğini yaşasın.”


Thoreau, aslında sanayileşmenin altında ezilmiş bu “uyuyanların”, “bir zaman tekrar ayağa kalkacağını,” umuyordu ve komşularını uyandırabilmek için elinden geleni yaptı. s 24-25

Daima düşünceli ve topluma ayak uydurmayan biri olan Thoreau. ''Eski insanların yapamayacağımızı söylediğine varsa deneyip yapabileceğimizi görün'' dedikten sonra bunu temel alarak ''eski insanlar için eski eylemler, yeni insanlar için yeni eylemler olması gerektiği'' önermesi de cesurca ortaya atmıştı. s. 26



Sunday, 21 July 2019

Nasıra'lı İsa - Barış Prensinin Gizi - Marvin Harris

Nasıra'lı İsa - Barış Prensinin Gizi - Marvin Harris

Batı uygarlığının düşlediği eser aslında öteki halkların düşlediği eserlerden farklı değildir. Onun gizlerinin içine girmek için gerekli olan sadece pratik koşullara ilişkin bilgidir.

Önümüzdeki olayda, içinden seçim yapılabilecek elverişli yeğlemelerin sayısı çok azdır. Eğer İsa'nın papazlık süresinin tarihlendirilmesinde yanlışlık olsaydı - eğer İsa'nın Kudüs'ün düşmesinden sonrasına değin Yahudi yoldaşlarını Romalıları sevmeye Zorlamaya başlamamış bulunduğu ortaya konabilseydi bu çok uygun olurdu. Ama Galileli Yahuda'nın vergi isyanı ya da Pontius Pilatus'un valiliği gibi olayların geleneksel kronolojisinde yapılan kırk yıllık bir yanlış inanılır şey değildir.

Biz her ne kadar İsa'nın ne zaman konuştuğu konusunda yanılgı içinde olmayabilirsek de, onun ne konuştuğu konusunda yanılgı içinde bulunduğumuzu varsaymak için pek çok neden vardır. Önceki bölümün sonunda ileri sürülen sorulara verilecek yalın bir pratik çözüm şudur: İsa yaygın olarak inanıldığı kadar barışçıl değildi, ve onun gerçek öğretileri Yahudi askersel mesihçiliğinden temelli bir kopmayı göstermiyordu. Güçlü bir Roma karşıtı, haydut yanlısı olma eğilimi her halde onun ilk papazlık yıllarını bütünüyle kaplıyordu. Onun Yahudi mesih geleneğiyle bağlantısının tam anlamıyla kesilmesi ancak Kudüs'ün düşmesinden sonra, Romanın utkusuna bir uyarlanma yanıtı olmak üzere Roma'da ve imparatorluğun öteki kentlerinde yaşayan Yahudi Hıristiyanlar tarafından İsa'nın öğretilerinden ilk siyasal-askersel öğelerin çıkarılması sırasında gerçekleşmiştir. Barışçıl mesihçiliğin paradokslarıyla pratik insan işlerinin yürütülmesi arasındaki bağlantıyı kurmak için benim, hiç olmazsa kısaca, kullanacağım tema budur.

İsa'nın ilk öğretileriyle askersel-mesihsel gelenek arasındaki bağın sürekliliğini anımsatan olay İsa ile Vaftizci Yahya arasında varolan yakın ilişkidir. Hayvan derileri giyinen ve çekirgelerden ve yabanıl baldan başka hiç bir şey yemeyen Vaftizci Yahya'nın, Josephus'un değindiği kutsal adamlar türüne açıkça benzerlik gösterir ki o bunları Ürdün Vadisi'nin çorak topraklarında dolanıp duran, köylüleri ve köleleri kışkırtan ve Romalılarla onların yanaşmalarının başlarına dert açan kişiler olarak betimler.

Dört İncil'in dördü de Vaftizci Yahya'nın İsa'nın ilk muştucusu olduğunu kabul eder. Onun misyonu İşaya'nın görevini yerine getirmek, ıssız çöle - Yehova'nın ahitinin anılarıyla yankılanan mağaralarla dolu ve haydut yatağı uzak topraklara - gitmek ve haykırmak idi: "Tanrının yollarını hazırlayın; onun yollarını düz edin." (Günahkarlığınızdan pişmanlık duyun, suçunuzu kabul edin, böylece hiç olmazsa vadedilen imparatorlukla ödüllendirilebilirsiniz.) Yahya suçunu itiraf eden ve gereğince tövbe eden Yahudileri simgesel biçimde günahlarından arındırmak için onları bir ırmakta ya da kaynakta yıkayarak "vaftiz etti.” İncil'lere göre, İsa, Vaftizci'nin en ünlü tövbecisiydi. Ürdün Irmağı'nda yıkanması üzerine İsa yaşamının en kritik aşamasına başladı - bu çarmıhta ölümüne yol açan aktif vaizlik dönemiydi.

Vaftizci Yahya'nın meslek yaşamı önceki bölümde betimlenen çöl kahinleri modelinin bir örneğidir. Onun çevresindeki kalabalıklar çok fazla büyüyünce Roma kamu düzeninin en yakındaki koruyucusu tarafından tutuklandı. Bu kişi Vaftizci'nin en aktif olduğu Ürdün doğusundaki Filistin'in bir bölümünü yöneten kukla kral Herodes Antipas idi. Onun etkinliklerine kamu düzenine yönelik bir tehdit olarak bakılması nedeniyle Vaftizci Yahya'nın tutuklanabileceği yolunda İncil'lerde hiçbir anıştırma yoktur. Siyasal-askersel boyuttan hiçbir iz yoktur. Tersine bize anlatılana göre Vaftizci Yahya'nın tutuklanması Herodes'in erkek kardeşlerinden birinin dul eşi Herodias ile evlenmesini eleştirmesinden kaynaklanmıştır. Öykü Vaftizci Yahya'nın idam edilmesini her hangi bir siyasal gerekçeye değil ama Herodias'ın öç alma tutkusuna bağlayarak sürer. Herodias kızı Salome'yi Kral Herodes için dans ettirir. Kral dans gösterisinden öylesine hoşlanır ki dansçıya ne isterse vereceğini vaat eder. Salome bir tepsi üzerinde Vaftizci Yahya'nın başını istediğini açıklar, ve Herodes de kabul eder. Herodes'in vicdan azabından yıkıldığı söylenir, tıpkı daha sonra Pontius Pilatus'un İsa'nın idam edilmesinden dolayı vicdan azabından yıkılması gibi. Vaftizci Yahya'nın tutuklanmasından önce çölde kalabalıklara söylediklerini irdeleyince, siyasal ilişkilerin yokluğu ve Herodes'e atfedilen vicdan azabı yorumu çok yersiz görünür. Yahya'nın vaaz söylettikleri tam anlamıyla askersel-mesihsel bir tehdit idi:

"Benden daha güçlü biri gelecek - O ruhla ve ateşle sizi vaftiz edecek: kabukları tanelerinden ayırıp savuran* elindeki yelpazesiyle o harman yerini baştan başa temizleyecek ve buğdayı ambarında toplayacak; ama söndürülmez bir ateşle kabukları yakacaktır."

Herodes Antipas çöl kahinleriyle düzen karşıtı haydutlar arasındaki bağlantı karşısında kayıtsız mıydı? Saltanatı kırk üç yıl sürecek olan ve haydut öldürücü zalim Büyük Herodes'in oğlu olan bir kral Vaftizci Yahya gibi insanların çölde geniş kalabalıkları kendine çekmesine izin vermenin doğuracağı sonuçlara ilgisiz kalamazdı. Ve düzen karşıtı haydut sorunuyla ilişkisi olmayan bir mesihe sahip bulunan bir kahin böylesine geniş kalabalıkları kendine nasıl çekebilirdi?

Vaftizci'nin askersel-mesihçi gelenekteki yeri Ölü Deniz Yazmalarının bulgulanması sonucunda açıklığa kavuşturulmuş bulunmaktadır. Bu belgeler Yahya'nın İsa'yı vaftiz ettiği bölgede, Kumran adlı Hıristiyanlık öncesi eski bir topluluğun bıraktığı kalıntıların yakınındaki bir mağarada bulunmuştur. Kumran'ın kendisi de, Vaftizci Yahya gibi, varlığını "çöldeki yolu temizlemeye" adamış -dinsel bir komün idi. Komünün zengin ve eskiden bilinmeyen kutsal yazınına göre, Yahudilerin tarihi, içinde Roma İmparatorluğu'nun kendi yıkımıyla karşılaşacağı bir Armageddon'a doğru ilerliyordu. Roma'nın yerine başkenti Kudüs olan, Davud'un Evi'nin (soyunun) bir kolundan gelen ve yeryüzünde her hangi bir Kayser'den daha güçlü bir asker-mesihin hükümdarlığı altında yeni bir imparatorluk kurulacaktı. "İsrail'in yağlanıp kutsanmış", yenilmez generali, başkomutanının önderliği altında, "Aydınlığın Oğulları" Yahudiler "Karanlığın Oğulları" Romalılara karşı savaşa girişeceklerdi. Bu bir yoketme savaşı olacaktı. Yahudilerin yirmi sekiz bin savaşçısı ve savaş arabalı altı bin savaşçısı Romalıları vuracaktı. Onlar "tümüyle yok edilinceye değin... sonsuz bir süre için imha amacıyla kökünü kazımak için düşmanı izleyeceklerdir." Utku güvence altındadır çünkü "sen eskiden beri açıklamakta olduğun gibi; Yakup'tan gelen bir yıldız parlayacak, İsrail'den bir asa yükselecek" (Sayılar Kitabı'nda olup daha sonra Bar Kohba'ya uygulanan kehanet.) İsrail utku kazanacaktı "çünkü geçmişte olduğu gibi, senin yağlanıp kutsanmış adamlarının aracılığıyla sen büyük kötülüğü biçilmiş bir hububat tarlasında alev alev yanan bir meşale gibi yakıp yok ettin... çünkü sen eskiden beri açıklamaktasın ki düşman... insansız bir kılıcın vuruşuyla yıkılacak, ve insansız bir kılıç onu yokedecek."

Kumran'lılar savaş buyruğunu son ayrıntısına dek yerine getirmişlerdi. Bir utku şarkısı bile hazırlamışlardı:

Haydi kalk, Sen Ey Yiğit Kişi!
Tutsaklarını al götür, Ey şanlı Adam!
Kendi yağmanı yap, Ey cesur Kişi!
Düşmanlarının ensesine Sen elini koy
Ve Sen ayağını koy öldürülmüşler yığınının üzerine!
Vur Senin düşmanların olan uluslara Ve Senin kılıcın yok etsin suçluları!
Toprağı şanla doldur Ve Kendi kalıtını nimetle!
Senin otlaklarında bir çok sığırlar olsun,
Saraylarında gümüş ve altın ve değerli taşlar!
Ey Zion, sevincin büyük olsun!
Sevinç haykırışları arasında ortaya çık, Ey Kudüs!
Gösterin kendinizi, Ey Yahuda'nın bütün kentleri!
Açın kapılarınızı sonsuza değin,
Ulusların zenginlikleri içeri girsin!
Ve Krallar hizmet etsinler sana Ve bütün zalimler önünde eğilsin senin Ve yalasınlar tozunu ayaklarının!

Kumran'lıların Kutsanmış Kişi için bir öncü gibi hareket etmek üzere misyonerler gönderdiklerini biliyoruz. Vaftizci Yahya gibi, bu misyonerlerin de çekirge ve yaban balı yedikleri ve hayvan derileri giyindikleri söylenir. Vaftizci Yahya gibi, onların görevi de İsrail'in çocuklarına tövbe ettirmektir. Onların da vaftiz uyguladıkları ispat edilemez, ama Kumran'ın içinde arkeologlar geniş ayinsel yıkanma düzenleri ortaya çıkarmışlardır. Yahya'nın ayinsel vaftizi pekala komünün hamamlarındaki daha kapsamlı yıkanmaların ve temizlik ayinlerinin kısaltılmış bir biçimi olarak benimsenmiş olabilir ve bu ayinler şu ya da bu biçimde üzün zamandır Yahudilerin ruhsal temizliğe ilişkin düşüncelerinin bir parçasını oluşturmuşlardır.

Sanırım burada özellikle vurgulanması gereken nokta Josephus ya da Hıristiyan İncirlerinin yazarları gibi yazarların yazılarında bu yazının varlığı ima bile edilmemiştir. Yazmaların yokluğu halinde biz bu militan kutsal adamların neyin peşinde oldukları hakkında kesin olarak hiç bir şey bilmeyecektik, çünkü Kumran İ.S. 68'de Romalılar tarafından yok edildi. Komüncüler "Karanlığın Oğulları'nın komüne saldırıp onu yoketmesinden önce kutsal kitaplarını küplere koydular ve onları yakınlardaki mağaraların içinde sakladılar. İki bin yıl boyunca hiç el sürülmeden kaldıkları için varlıkları unutulmuş bulunan bu yazmalar şimdi İsa zamanının hemen öncesini, bu zamanı, ve bundan sonraki kısa süreyi kapsayan dönemdeki Musevilikle ilgili bilgilerin büyük elyazması kaynaklarından birini oluşturmaktadır.

Kumran yazmaları İncil'lerde anlatılan biçimiyle Vaftizci Yahya'nın öğretilerini Yahudi askersel-mesihsel geleneğin ana akımından ayırmayı son derece güçleştirmektedir. Roma'yla yapılan uzun ve kanlı gerilla savaşının ortamında ele alınınca, Vaftizci'nin "söndürülmez ateşte yanan kabuklar" mecazının, Kumran'lıların bir "biçilmiş hububat tarlasında alev alev yanan meşale"ye ilişkin kehanete ters düşebileceği düşüncesi akla uygun olamaz. Ben Vaftizci Yahya'nın aklındakileri söylemek niyetinde değilim, ama onun davranışının değerlendirilmesine esas olması gereken dünya bağlamı henüz doğmamış bulunan bir dinin bağlamı olamaz. Ben onun anlatılan söz ve eylemlerini ancak şu bağlam içinde düşünebilirim: Dalga dalga kabaran toz toprak içindeki ayaktakımı köylü yığınları, gerillalar, vergi kaçakçıları, ve hırsızlar, Herodes'çi zalimler için, kukla papazlar için, küstah Roma valileri, ve kutsal yerlerde yellenen putperest askerler için duyulan sönmez bir kinle yanan, gırtlağına dek sorunlara gömülmüş Ürdün.

Vaftizci'nin yakalanmasından hemen sonra - belki de Herodes Antipas'ın hapishanesinde yargılanmayı hala beklediği sırada - İsa tıpı tıpına aynı türden insanlar arasında ve aynı türden tehlikeli koşullar altında vaaz ediyordu. Yaşam biçimindeki benzerlik öylesine büyüktü ki İsa'nın ilk havarilerinden, en az ikisi - Andreas ve Simun Petrus kardeşler - Vaftizci'nin eski yandaşlarıydılar. Daha sonra Herodes Antipas, İsa ile Vaftizci arasındaki farkı o denli önemsiz bulmuştur ki onun şöyle dediği söylenir, "O Yahya'dır, kafasını kestiğim Yahya; o ölüyken dirilmiştir." Başlangıçta İsa vaazlarının büyük bölümünü ülkenin uzak yörelerinde veriyor, tansıklar yaratarak geniş kalabalıkları kendine çekiyordu. Her halde o (önlem yönünden) her zaman polislerin yalnızca bir adım önünde bulunuyordu. Gerek Vaftizci Yahya gerekse Josephus'un üzerinde durduğu mesih habercileri gibi, İsa da ya tutuklanmasıyla ya da korkunç bir ayaklanmayla sonuçlanacak bir çatışma yoluna girmiş bulunuyordu.

İsa'nın büyüyen popülerliğinin mantığı onu tehlikesi gittikçe artan kahramanlıklara doğru götürüyordu. Çok geçmeden, o ve havarileri, Kudüs'ü, geleceğin Kutsal Yahudi İmparatorluğu'nun vaat edilmiş başkentini misyonlaştırmaya koyuldular. Zekarya Kitabının mesihsel simgeciliğini bile bile kullanarak, dağ geçitlerini bir eşek üzerinde (ya da belki de bir midilli üzerinde) geçti. Pazar Okulu öğretmenlerinin savına göre İsa böyle davrandı çünkü bu "putperestlerle barışı konuşmak" niyetini belirtiyordu. Bu yorum Zekarya'daki başka her şeyin çok güçlü bir askersel-mesihsel anlamı olduğunu gözden uzak tutuyor. Çünkü Zekarya mesihinin ortaya çıkmasından sonra, alçakgönüllü ve bir eşeğe binmiş olan, Zion'un oğulları (düşmanı) "yok edecek ve boyun eğdirecekler"... ve "güçlü adamlar olup savaşta düşmanlarını sokaklardaki çamur gibi ayaklar altına alıp çiğneyecekler... çünkü Tanrı onlarla birliktedir ve atlara binenler bozguna uğrayacaklar."

Eşek üzerindeki alçakgönüllü kişi barışçıl bir mesih değildi. O küçük bir ulusun mesihiydi ve onun açıkça zararsız olan savaş prensi, Davud'un soyundan gelen biriydi ve o da düşmanın atlılarını ve arabalı savaşçılarını bozguna uğratıp boyunduruk altına almak için güçsüzlüğün içinden yükseldi. Putperestler barışa sahip olacaklardı - ama bu uzun zamandır beklenen Kutsal Yahudi İmparatorluğunun barışı olacaktı. Yolun kenarına dizilen kalabalıkların olup bitenleri anlamaları en azından böyle olmuştur, çünkü İsa geçerken, onlar şöyle bağırdılar: "Tanrıya şükür! Tanrı adına gelen o kutsaldır! Gelen Babamız Davud'un Krallığı kutlu olsun!"

İsa ve onun havarileri kente girdikten sonra onların yaptıklarında da barışçıl anlamda göze çarpacak hiç bir şey yoktu. Kudüs'ü istila etmek için gün olarak Fısıh Bayramı başlangıcının hemen öncesini seçmek suretiyle onlar kırlık kesimden ve Akdeniz'in her köşesinden gelen binlerce yortu hacısının sağladığı korumayla kendilerini güvence altına almışlardı. Düzen karşıtı haydutlar, köylüler, işçiler, dilenciler ve potansiyel olarak tehlikeli olan öteki grupların hepsi aynı anda kente akıyorlardı. Gün boyunca İsa çevresinde gürültülü ve vecde gelmiş kalabalıklar olmaksızın hiç bir yere gitmiyordu. Hava kararınca gizlice dostlarının evlerine gidiyor, nerede bulunduğunu havarilerinin kendisine en yakın bulduklarının dışında herkesten saklıyordu.

İsa ve havarileri kendilerini başlangıçtaki askersel-mesih- sel hareketin üyelerinden ayırt edecek hiç bir şey yapmadılar. Hatta onlar en azından bir yeğin (şiddetli) çatışmayı da kışkırttılar. Onlar büyük tapınağın avlusuna hücum ettiler ve yabancı hacıların kurbanlık hayvan satın alabilmeleri için para değiştiren ruhsatlı iş adamlarına kaba güç kullanarak saldırdılar. İsa'nın kendisi bile bu olay sırasında bir kamçı kullandı.

İncil'ler Yüksek Papaz Kayafa'nın İsa'yı tutuklamak için nasıl "dolap çevirdiğini" anlatır. Kayafa sarraflara karşı yapılan yeğin saldırıya tanık olduğu için, İsa'yı hapse atmanın meşruluğu konusunda hiç bir kuşku duyamazdı. Kayafa'nın düşünüp tasarlamak zorunda olduğu şey İsa'nın mesih olduğunu düşünen bütün bir halkı kışkırtmaksızın onu nasıl tutuklamak gerektiği sorunuydu. Ateşli silahların ve göz yaşartıcı gazların bilinmediği ve halkın yenilmez bir öndere sahip olduğuna inandığı o günlerde ayaktakımı kalabalıklar son derece tehlikeliydiler. Bu nedenle Kayafa polise İsa'nın yakalanması buyruğunu, "halk bir kargaşa çıkarır korkusuyla, şölen gününde değil" de başka bir gün verdi.

İsa'yı çevreleyen kalabalığın elbette şiddet karşıtı bir yaşam biçimini benimsemeye vakti olmamıştı. Onun en yakın havarileri bile açıkçası "öbür yanağını çevirmeye" hazırlıklı değillerdi. Onlardan en az ikisinin sahip oldukları lakaplar onların militan eylemcilerle bağlantılı olduklarını akla getiriyordu. Biri Simun idi, ona "Zealot" (Aşırı Partizan), ve öteki Yahuda idi, ona da "İskariyot" denirdi. Josephus tarafından bıçak kullanan, adam öldüren hançerli adamlar anlamında kullanılan sicarii ile İskariyot arasında gizemli bir benzerlik vardır. Ve bazı Eski Latince elyazmalarında Yahuda aslında Zelotes olarak adlandırılır. 

Öteki iki havarinin savaşçı anlamlı takma adları vardı - Yakup ve Yuhanna, Zebedi'nin oğulları. Onlara "Boanerces" deniyordu, Markos'un Arami dilinden yaptığı çeviriye göre bu "Gök Gürlemesinin Oğulları" anlamına geliyordu ve buna "yabanıllar, öfkeliler" anlamı da verilebiliyordu. Zebedi'nin oğulları bu unvanlarını hak etmişlerdi. İncil'in öyküsünün bir yerinde onlar halkın İsa'yı iyi karşılamamış olmaları nedeniyle Samaritan köyünü baştan başa yok etmek isterler.

Ayrıca İncil'lerde belirtildiğine göre havarilerin bazıları kılıç taşıyorlardı ve tutuklamaya direnmeye hazırdılar. Tutuklanmasının hemen öncesinde, İsa şöyle dedi, "Kimin kılıcı yoksa o, giysisini satsın ve bir tane alsın." Bu söz havarileri ona iki kılıç göstermeye sevk etti - böylece onlar kendi aralarından en az ikisinin silahlanmayı alışkanlık haline getirmekle kalmayıp... hançerli adamlar gibi, kılıçlarını giysilerinin altında sakladıklarını belirttiler.

Dört İncil'in dördü de İsa'nın yakalandığı anda havarilerin silahlı direnmeye kalkıştıkları olgusunu anlatır. Fısıh Bayramı akşam yemeğinden sonra, İsa ve onun iç çevresi içinde geceyi geçirmeye hazırlandıkları Getsemani'deki bahçeye gizlice kaçtılar. Yahuda İskariyot'un yönetiminde, Yüksek Papaz ve adamları onların üzerine birdenbire saldırdıkları sırada İsa dua ediyor ve ötekiler de uyuyorlardı. Havariler kılıçlarını çektiler ve yapılan kısa bir çatışma sırasında tapınağın polislerinden biri kulağını yitirdi. Polisler İsa'yı yakalar yakalamaz, havariler çatışmayı bıraktılar ve geceleyin kaçtılar. Matta'ya göre, İsa havarilerinden birine kılıcını kınına koymasını söyledi, bu havarinin yerine getirdiği ama işitmeye hiç de hazırlıklı olmadığı bir buyruktu, o nedenle hemen kaçtı.

İncil'in öyküsünde, Yahuda'ya verilen bedel Herodias'ın Vaftizci Yahya'yı ihbar etmesine benzer. Eğer Yahuda gerçekten Zelotes - aşırı partizan haydut - olsaydı o İsa'ya bir takım taktik ya da stratejik nedenlerle ihanet etmiş olabilirdi, ama bunu sırf para için asla yapmazdı. (Bir kurama göre İsa yeterince militan değildi.) Yahuda'nın dürtüsünü tam bir açgözlülük saymakla, İnciller Josephus'un ve Romalıların aşırı partizan-haydutların tümü için otomatik olarak kullandıkları çarpıtma çeşidini yalnızca yinelemiş olabilirler. Ama aşırı partizan-haydutlar para almadan da öldürmeye hazırdılar - bu en azından önceki bölümde betimlenen olaylardan anlaşılmış olmalıdır.

Havarilerin hepsi acaba neden kaçtılar, ve gece sona ermeden Simun Petrus acaba neden İsa'yı üç kez reddetti? Çünkü onlar Yahudiler olarak atalarının yaşam biçimi bilincini Kayafa ile paylaşıyorlar ve mesihin harikalar yaratan yenilmez bir asker prens olduğunu düşünüyorlardı.

Bütün bunlar bizi şu sonuca götürüyor: İsa'nı ve onun en yakın havarilerinin paylaştıkları yaşam biçimi bilinci barışçıl bir mesihin yaşam biçiminin bilinci değildi. İnciller İsa'nın siyasal şiddet eylemleri yapacak bir yaradılışta olduğunu açıkça reddetme niyetinde olmakla birlikte, Vaftizci Yahya ile İsa'yı askersel-mesihsel geleneğe bağlayan ve onları gerilla savaşıyla ilişki içinde gösteren çelişkili olay ve sözlerden oluşan gizli bir eğilimi adeta sürdürürler. Bunun nedeni ilk İncil yazıldığı sırada görgü tanıkları ve havarilere yakın kaynaklar tarafından İsa'ya atfedilen barış karşıtı olay ve sözlerin müminler arasında yaygın olarak bilinmiş olmasıdır. İncillerin yazarları İsa'ya tapmayla ilgili yaşam biçimi bilincinde dengeyi barışçıl bir mesih'ten yana düzeltmişler, ama askersel-mesihsel geleneğin sürekliliğini gösteren izleri tamamıyla silememişlerdir. İncil'lerin bu konudaki belirsizliğini en iyi bir biçimde göstermek üzere İsa'nın en barışçıl sözlerini bir sütunda ve bunların beklenmedik yadsınmalarını bir başka sütunda gösterelim:

Barıştırıcılar kutsaldırlar. (Matta 5: 9)

Senin sağ yanağına kim vurursa, ona sol yanağını da çevir. (Matta 5: 39)

Kılıç tutanların hepsi kılıçla helak olacaklardır. (Matta 26: 52)

Düşmanlarınızı sevin; sizden nefret edenlere iyilik edin. (Luka 6: 27)

***** ***** *****

Yeryüzüne selamet getirmeye geldim sanmayın; ben selamet değil, fakat kılıç getirmeye geldim. (Matta 10:34)

Dünyaya selamet getirmeye mi geldim sanıyorsunuz? Hayır, fakat daha doğrusu ayrılık getirmeye geldim. (Luka 12:51)

Kimin kılıcı yoksa o esvabını satsın ve bir kılıç satın alsın. (Luka: 22:36)

Ve o küçük iplerden kamçı yapıp hepsini tapmaktan kovdu ... ve sarrafların paralarını döktü ve masalarını devirdi. (Yuhanna 2:15)

***** ***** *****

Bu noktada Yahudilerin Romalılara vergi ödemeleri gerekip gerekmediği kendisine sorulduğunda İsa'nın söylediklerine geleneksel olarak açıkça yanlış anlam verildiğini de belirtmeliyim: "Sezar'ınkini Sezar'a ve Tanrı'nınkini Tanrı'ya verin." Galileli Yahuda'nın vergi isyanına katılmış bulunan Galileler için bunun ancak bir tek anlamı olabilirdi - o da, "Ödemeyin." Çünkü Galileli Yahuda Filistin'deki her şeyin Tanrı'ya ait olduğunu söylemişti. Ama İncillerin yazarları ve onların okuyucuları büyük bir olasılıkla Galileli Yahuda hakkında hiç bir şey bilmiyorlardı, bu nedenle de onlar İsa'nın çok kışkırtıcı olan yanıtını yanlış bir varsayımla Roma yönetimine karşı gerçekten uzlaşmacı bir tutumu gösteren bir yanıt olarak kabul ettiler.

Romalılar ve onların Yahudi yanaşmaları kendisini tutukladıktan sonra, İsa'ya sanki o gerçek ya da tasarlanmış bir askersel-mesihsel ayaklanmanın önderiymiş gibi davranmayı sürdürdüler. Yahudi yüksek mahkemesi onu dine aykırı ve yanlış kehanetlerde bulunmaktan yargıladı. O derhal suçlu bulundu ve dünyevi işlerden dolayı ikinci kez yargılanmak üzere Pontius Pilatus'a teslim edildi. Bunun nedeni bellidir. Kargoyla ilgili bölümde gösterdiğim gibi, sömürgesel bağlamlardaki mesihler asla yalnızca dinsel bir suçtan değil, her zaman siyasal-dinsel bir suçtan dolayı suçlu görülürler. Romalılar İsa'nın yerlilerin dinsel yasalarını çiğnemiş olmasıyla ilgilenmiyorlar, ama onun sömürgesel yönetimi yıkma tehdidine yaşamsal bir önem veriyorlardı.

İsa'nın çaresiz kaldığı gösterildikten sonra kalabalığın bunu nasıl karşılayacağı hakkında Kayafa'nın düşündüğü öngörüler çok geçmeden aynen gerçekleşmişti. Pilatus mahkum olmuş adamı açıkça herkesin önünde sergiledi ve kalabalıktan tek bir protesto sesi yükselmedi. Hatta Pilatus eğer halk İsa'yı geri isterse onu özgür bırakmayı önerecek kadar da ileri gitti. İncil'lerin savına göre Pilatus'un böyle bir öneride bulunmasının nedeni İsa'nın suçsuz olduğuna kendisinin de inanmasıydı. Ama Pilatus, anımsayacaksınız, düzenbaz, zalim, sert tutumlu bir asker olup Kudüs'ün ayak takımıyla başı hep dertteydi. Josephus'a göre, günün birinde Pilatus binlerce insanı kandırıp Kudüs stadyumuna doldurdu, onları askerlerle kuşattı, ve onları başlarını kesmekle tehdit etti. Bir başka olayda onun adamları zırhları üzerine sivil giysiler giyerek kalabalığın içine karıştılar ve verilen bir işaret üzerine gördükleri herkesi sopalarla dayaktan geçirdiler. Pilatus, ayaktakımı kalabalığın kendisine daha dün tapmış ve korumuş olduğu İsa'yı onlara gösterirken, aslında yerlileri kendi aptallıklarına dayanıp derinden etkilemek için askersel-mesihsel geleneğin yararlandığı o sarsılmaz mantığı kullanıyordu. Onların sözüm ona tanrısal kurtarıcıları, Kutsal Yahudi İmparatorluğu'nun Kralı, orada üç beş Romalı askerin karşısında tam bir çaresizlik içinde duruyordu. Kalabalık pekala İsa'nın bir din dolandırıcısı olarak öldürülmesi istemiyle karşılık vermiş olabilir, ama Pilatus dinsel şarlatanların çarmıha gerilmesi olayına ilgi duymuyordu. Romalılara göre, İsa sadece bir başka bozguncuydu ve başıbozuk takımını ayaklandıran bütün öteki haydutların ve çölden süzülüp gelen ihtilalcilerin karşılaştıkları acı sonu aynen hakediyordu.

Manchester Üniversitesi Teknoloji Fakültesi'nin eski bir dekanı, S. G. F. Brandon, İsa'nın tek başına çarmıha gerilmediğini bize anımsatıyor; İncil'lerin anlattıklarına göre hüküm giymiş öteki iki suçlu da İsa'nın yazgısını paylaşmıştır. İsa'nın arkadaşları hangi suçtan dolayı ölüme gönderilmişlerdi? İncil'lerin İngilizce metinlerinde bu iki kişiden "hırsızlar" diye söz ediliyor. Ama orijinal Yunan elyazmasının onlar için kullandığı lestai terimi, Josephus'un aşırı partizan haydutlara yollama yapmak istediğinde kullandığı terimin tamamıyla aynıdır. Brandon'un inancına göre biz bu "haydutlar"ın gerçekte kimler oldukları konusunda daha da kesin olabiliriz. Markos'un belirttiğine göre İsa'nın yargılanması sırasında, Kudüs hapishanesi "başkaldırmış bulunan" bir takım tutukluları da barındırıyordu. Eğer İsa'nın arkadaşları bu isyancıların arasından seçildilerse, Golgota'nın o korkunç sahnesi bir bütünlük kazanır ki aksi halde bu bütünlük oluşmazdı: Ortada sözde mesih olan Yahudilerin Kralı, her iki yanında da iki aşırı partizan haydut - bu sahne başkaldıran yerlilere yasaları öğretmeye kararlı sömürge görevlilerinin anlayışı hakkında bildiğimiz her şeyle bağdaşan bir sahnedir.

Dört İncil'in dördünün de üzerinde birleştiği üzüntü veren görüntü şöyle: Çarmıhta acı çeken İsa ve ortalıkta görünmeyen havariler. Havariler bir mesihin kendisinin çarmıha gerilmesine izin vereceğine inanamazlardı. Onlar henüz İsa inancının öç alıcı değil de barışçıl bir kurtarıcının inancı olduğu konusunda en küçük bir bilgiye sahip değillerdi. Brandon'un belirttiği gibi, gerçekte, Markos'un İncil'inin dramatik bir anlam kazanmasının nedeni, havarilerin kendi mesihlerinin düşmanlarını neden yoketmeyeceğini ve niçin kendisini ölümden kurtarmayacağını kavrayamamış olmalarıdır.

Ancak İsa'nın cesedinin mezardan yok olmasından sonradır ki onun mesih gücünden yoksun olduğu açıkça anlaşılabilmiştir. Bazı havariler mesihliğin bilinen ölçüsünün - utkunun - İsa için geçerli bir ölçü olmadığını anlamalarını sağlayan görüşlere sahip olmaya başladılar. Bu görüşlerinden esinlenerek, onlar önemli ama hepten öncelsiz olmayan bir adımı atarak İsa'nın ölümünün onun başka bir sahte mesih olduğunu ispatlamadığını; tersine, bunun Tanrı'nın Yahudilere ahide layık olduklarını göstermek için vermiş olduğu bir başka doruksal olanak olduğunu ispatladığını kanıtlamaya çalıştılar. İsa eğer insanlar kendisinden kuşku duydukları için tövbe ederler ve Tanrı'dan bağışlanmalarını dilerlerse geri dönecekti.

İsa'nın ölümünün taşıdığı anlamın bu yeni yorumunun onun mesihliğinin askeri ve siyasal öneminin derhal reddedilmesine yol açtığını kabul etmek için bir neden yoktur. İsa'nın çarmıha gerilmesiyle Kudüs'ün düşmesi arasındaki dönemde yeryüzüne döneceğini bekleyen Yahudilerin büyük çoğunluğunun Roma'yı devirip Kudüs'ü Kutsal Yahudi İmparatorluğu'nun başkenti yapmasını hala bekledikleri yolunda Profesör Brandon tarafından inandırıcı biçimde irdelenip tartışılan görüşü destekleyen bir çok kanıtlar vardır. Luka'nın İsa'nın öldürülmesinden sonra olup bitenlerle ilgili öyküsü olan, Resullerin İşleri kitabının başlangıcında ele alınan İsa'nın dönüşünün siyasal anlamı havarilerin düşüncelerindeki en önemli konuyu oluşturur. Onların dirilen İsa'ya yönelttikleri ilk soru şöyle: "İsa, İsrail'e şimdi sen Krallığı geri verecek misin?" Bir başka Yeni Ahit kaynağı olan, Vahiy Kitabı'nda, İsa bir beyaz at üzerinde çok taçlı bir binici olarak betimlenir ki o hükümler verir ve savaş yapar, onun "alevli bir ateş" gibi gözleri vardır, o "baştanbaşa kanlı" bir giysi giyer, ve ulusları "bir demir asa" ile yönetir, ve o yeryüzüne "Her Şeye Kadir Tanrı'nın gazabının şiddetiyle şarap teknesini ayaklarıyla çiğnemek için" döner.

Ayrıca Ölü Deniz Yazmaları'ndan elde edilmiş olan bir kanıt da bu noktayı doğrular. Ölüyken dirilip dönen mesihle ilgili düşüncenin öncelsiz olmadığını biraz önce söyledim. Ölü Deniz Yazmaları düşmanları tarafından öldürülen ama mesih görevini yerine getirmek için dönen bir "dürüstlük öğretmeni"nden söz eder. Kumran'lılar gibi, ilk Yahudi Hıristiyanları da kendi "dürüstlük öğretmenleri"ni bekledikleri sırada kendilerini bir komün halinde örgütlemişlerdir.

Resullerin İşleri'nde şöyle der:

"Bütün inananlar bir araya geldiler ve her şeye ortaklaşa sahip oldular, ve kişisel eşyalarını ve mallarını sattılar, ve onları aralarında, herkesin gereksinmesine göre dağıttılar... Onların arasında yoksul olan hiç kimse yoktu, çünkü toprakları ya da evleri olanlar onları sattılar, ve satılan şeylerin bedellerini getirip havarilerin ayaklarının dibine bıraktılar."

Ölü Deniz Yazmalarının kentlerde aynen komünist ilkelerine göre örgütlenecek tövbeli Yahudilerden oluşmuş topluluklar kurmayı öngören buyrukları içermesi çok ilginçtir. Bu durum Kumran militanlarının ve Yahudi Hıristiyanların ya benzer koşullara benzer biçimlerde yanıt verdiklerini ya da aslında bunların aynı ve tek bir askersel-mesihsel hareketin değişik görünüşleri ya da kolları olduklarını gösteren yeni bir kanıttır.

Bu bölümün başlangıcında gösterdiğim gibi, İsa'nın barışçıl mesih imgesi büyük bir olasılıkla Kudüs'ün düşmesinin sonrasına değin geliştirilmiş değildi. Barışçıl mesihçilik inancının temeli, İsa'nın ölümünden ilk İncil'in yazılmasına değin geçen süre içinde Pavlos tarafından atıldı. Ama İsa'yı kendileri için her şeyden önce bir Yahudi askersel-mesihsel kurtarıcı olarak görenler İ.S. 68 yılı çatışmasına yol açan yaygın gerilla eylemi dönemi boyunca harekete egemen oldular. 

İçinde İncillerin - tam anlamıyla barışçıl ve evrensel bir mesihi betimleyen İncillerin - yazıldığı eylemsel ortam Roma'ya karşı yürütülen başarısız Yahudi savaşının sonucuydu. Yahudi mesihçi ihtilalcileri henüz yenilgiye uğratmış olan generaller - Vespasian ve Titus - Roma İmparatorluğu'nun yeni hükümdarları olduklarında artık tam anlamıyla barışçıl bir mesih pratik bir zorunluk halini aldı. O yenilginin öncesinde, Kudüs'deki Yahudi Hıristiyanlar için Museviliğe sadık kalmak pratik bir zorunluk olmuştu. O yenilginin sonrasında, Kudüs'deki Yahudi Hıristiyanlar artık İmparatorluğun öbür parçalarındaki Hıristiyan toplulukları, özellikle de Roma'da Vespasianus ve Titus'un hoşgörüsüyle yaşayan Hıristiyanları kendi yönetimleri altında tutamazlardı. Başarısız mesih savaşının sonucunda, Hıristiyanların inançlarının Roma İmparatorluğu'nu yıkacak bir mesihe olan Yahudi inancından doğmuş olduğunu yadsımak pratik açıdan ivedi bir zorunluk halini aldı.

Kudüs komünü Resullerin İşlerinde "sütunlar" diye anılan, Yakub, Petrus ve Yuhanna'dan oluşan bir üçlü grup tarafından yönetildi. Bunların arasından, Pavlus tarafından kimliği "Efendinin Erkek Kardeşi" (kesin soy bağlantısı bilinmiyor) olarak belirtilen, Yakub, çok geçmeden seçkin bir kişi olarak ortaya çıktı. Bu Pavlus'un İsa hareketinin Yahudi askersel-mesihsel kökenlerini gizleme girişimine karşı yapılan savaşı yürüten kişiydi.

Her ne kadar Kudüs İ.S. 70 yılına değin Hıristiyanlığın merkezi olarak kaldıysa da, yeni inanç kısa zamanda Filistin'in ötelerine Roma İmparatorluğu'nun belli başlı her bir kent ve kasabasında bulunan tecimenlerin, zanaatçıların, ve bilginlerin oluşturduğu toplulukların birçoğuna yayıldı. Denizaşırı ülkelerdeki Yahudiler İsa'ya ilişkin bilgileri gezip gördükleri yabancı havralardan aldılar. Bu misyonerlerin en önemlisi olan Pavlus, doğum adıyla Tarsuslu Saul, Yunanca konuşan bir Yahudi olup babası kendisi ve ailesi için Roma yurttaşlığını elde etmiş bulunan bir kişiydi. Pavlus'un vurgulamasına göre kendisi vahyin verdiği yetkiyle İsa'nın bir havarisi olmuştu ve Kudüs'deki ilk havarilerle doğrudan hiç bir ilişkiye girmiş değildi. İ.S. 49 ile 57 yılları arasında, Galatyalılar'a yazdığı mektubunda Pavlus, Arabistan'da ve Şam'da üç yıl boyunca misyonerlik yapmış olduğunu ve ilk havarilerden hiç biriyle asla görüşmemiş bulunduğunu söylüyordu. Mektubun açıkladığına göre kendisi o sırada kısa bir süre için Simun Petrus'u ziyaret etmiş ve, "Efendinin Erkek Kardeşi" Yakub ile görüşmüştür.

Sonraki on beş yıl boyunca yine yollara düşen Pavlus kentleri bir bir dolaştı. Onun din değiştirttiği ilk kişiler hemen hemen hep Yahudilerdi.

Bunun böyle olması zorunluydu çünkü Pavlus'un İsa'nın sürdürdüğünü savladığı peygamberlik soyuna en çok aşina olanlar Yahudilerdi. Eğer Pavlus hahamlarla çalışmamış olsaydı, İbranice konuşmamış olsaydı, ve kendisini bir Yahudi saymamış olsaydı bile, o Roma İmparatorluğu'nun doğu kesiminin her yanma dağılmış bulunan Yahudilerin İsa inancının çağrısına uymaları olasılığı en yüksek insanlar olduklarını yine de anlayacaktı. Yahudiler İmparatorluk içinde yerlerinden edilmiş kişilerin en geniş gruplarından biri olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda onlar en etkili gruplar arasında yer alıyorlar ve öteki etnik gruplara tanınmayan bir çok ayrıcalıklardan da yararlanıyorlardı. Pavlus Filistin'in dışında üç ila altı milyon Yahudiyi - Yakub'un Filistin içinde gerçekleştirdiğinin iki katından fazlasını - ve bir kent ya da kasabada yaşayan yabancı Yahudilerin hemen hemen hepsini hıristiyanlaştırmıştı.

Pavlus her ne zaman denizaşırı bir Yahudi cemaatince reddedildiyse Yahudi olmayanlar arasından yandaş kazanmak için özel bir çaba gösterdi. Ama aslında bu yenilik değildi. Kozmopolit ortamlardaki uzun deneyimlerinin bir sonucu olarak Yahudilerin yararlandıkları toplumsal ve ekonomik avantajların çekici olmasından dolayı, din değiştirmede hep Museviliğe yönelik düzenli bir akım vardı. Buyruklara uymaları ve sünnet olmaları koşuluyla din değiştiren erkekler memnunlukla Yahudi kabul ediliyorlardı. Pavlus'un dine yandaş sağlamasındaki en büyük yenilik onun verdiği mesihsel mesaj değil, ama onun Yahudi olmayanları sünnet olmaya ya da Yahudi olarak kaydolmaya zorlamaksızın Yahudi Hıristiyanlar olarak vaftiz etmeye istekli olmasıydı.

Resullerin İşleri'ndeki açıklamaya göre Pavlus uzun bir aradan sonra Kudüs'e döndü, ve Yakub'dan da Kudüs'ün büyüklerinden de kendisinin Yahudi olmayanları Hıristiyanlığa kazandırma yolundaki çabalarına karışmamalarını ısrarla istedi. Yakub'un verdiği karara göre Yahudi olmayanlar sünnet olmak zorunda bırakılmaksızın Hıristiyan olabilirlerdi, yeter ki putperestliği, zinayı ve boğularak öldürülmüş hayvan etini ya da kanlı eti yemeyi reddetsinler. Ama Yakub ve Kudüs'ün komün üyeleri sünnet olmamış Hıristiyanların Yahudi Hıristiyanlardan aşağı olduklarını vurguladılar. Pavlus Antakya'da Simun Petrus kendisini ziyaret ettiği zaman, bütün Hıristiyanların birlikte yemek yediklerini anlatır. Ama Yakub tarafından gönderilen bir araştırma komisyonunun gelmesi üzerine, Simun Petrus, "onların Sünnet'ten oldukları korkusuyla" - yani, Yahudi Hıristiyan komisyon üyelerinin Yakub'a haber verecekleri korkusuyla, sünnetsiz Hıristiyanlarla yediği yemeğe derhal son verdi. 

Kutsal Yahudi İmparatorluğunda İsrail'in çocuklarına özgülenecek ayrıcalıklı rolü küçümsemek, denizaşırı yerlerden kendisine verilen destek nedeniyle, Pavlus için avantajlıydı. Yine İsa'nın mesihsel misyonundaki dünyaya ilişkin askersel ve siyasal öğelerin önemini küçümsemek de onun lehineydi. Ama onun tüm Hıristiyanları kapsayan yenilikleri asla üstesinden gelemeyeceği stratejik bir sorun yarattı. Kaçınılmaz bir biçimde bu onu Yakub'la ve Kudüs Komünü üyeleriyle derin bir çatışmaya götürdü, çünkü Kudüs Hıristiyanlarının yaşamlarını sürdürmeleri onların içtenlikli Yahudi yurtseverler olarak saygınlıklarını koruyabilmelerine bağlıydı. Roma'ya karşı kızışan savaş içinde yer alan hizipler arasında yaşayabilmek için, Yakub'un Kudüs tapınağında tapınmayı sürdürmesi ve yandaşlarının da Yahudi yasalarına bağlılık görüntüsünü korumaları zorunluydu. Onların Yehova ahitine olan imanları, İsa'nın yeryüzüne yakında döneceğine olan inançlarıyla azalmış değil artmıştı.

Pavlus yabancı kentlerdeki Yahudileri Museviliğin yasalarına karşı gelmeye kışkırtmakla ve Yahudi ile Yahudi olmayana sanki bunlar arasında bir ayrım yokmuş gibi - sanki gelecek mesihsel kurtuluşun nimetlerine Yahudi ile Yahudi olmayan eşitçe sahip olacaklarmış gibi davranmakla suçlandı. Eğer İsa inancının bu tür yorumu Kudüs'e yayılırsa, Yakub ve yandaşları mahvolurlardı. Brandon'un sözcükleriyle, "Yahudi bakış açısına göre, böyle bir anlatım dinsel bir hakaret olmakla kalmaz, sonunda bu hem ırkı hem de dini etkileyecek, en dehşet verici türden bir din değiştirmeye varırdı."

İsa'nın anlatılan eylem ve sözlerinin günümüze ulaşmış kanıtları arasında Pavlus'un denizaşırı komünlerde Yahudi ile Yahudi olmayan arasındaki farkı ortadan kaldırma girişimini doğrulayan bir desteğe rastlanmıyor. Örneğin, Markos'a göre

İncil'de, Suriyeli bir Yunan kadın İsa'nın ayaklarına kapanır ve ona kızını saran şeytanları kovması için yalvarır. İsa reddeder: "Önce çocuklar doyurulsun: Çünkü çocukların ekmeğini alıp onu köpeklere vermek doğru değildir." Suriyeli Yunan kadın şöyle deyip karşı çıkar: "Masanın altındaki köpekler çocukların ekmek kırıntılarını yerler," bunun üzerine İsa yumuşar ve kadının kızını iyileştirir. Buradaki "çocuklar" ancak "İsrail'in Çocukları" anlamına gelebilir ve "köpekler" ancak Yahudi olmayanlar, özellikle de Suriyeli Yunanlılar gibi düşmanlar anlamına gelebilir. Bu türden olayların ve sözlerin Markos'ta ve öteki İncillerde korunmuş olmalarının, ve oralardan öbür öç alıcı ve ırkçı söylem ve eylemlerin tümüyle çıkarılamamış olmalarının nedeni hep aynıdır. İncillerin dayandıkları canlı sözlü gelenekler vardı. Yakub, Petrus ve Yuhanna gibi pek çok görgü tanıkları, askersel-mesihsel ve ırkçı temaların gerçekliğini ısrarla belirten görgü tanıkları hala aktif durumdaydılar. Kaldı ki, Markos doğuştan Yahudiydi ve bu nedenle de Kudüs ana "kilisesi" tarafından geçmişte vurgulanmış bulunan etnik üstünlüklerle ilgili biraz çelişik olan duygulardan büyük bir olasılıkla tam anlamıyla asla kurtulmuş değildi.

Kudüs komününü korumak için Yakub, Hıristiyanlığın Yahudilik yönünden anlamını yaşatma talimatıyla rakip misyonerler gönderdi; onlar Pavlus'un güven mektuplarını reddederek onun yandaşlarını tehlikeye atmaktan geri kalmadılar. Pavlus bu saldırılar karşısında tutunamıyordu çünkü o bir görüntü hali dışında İsa'yı asla görmemiş olduğunu kabul etti. Üstelik, onun yabancı havraların desteğine olan gereksinmesi de sürüyordu. Bu nedenle Pavlus, İ.S. 59 yılında, kötü önsezilere ve kahince uyarılmalara karşın, Kudüs'e dönmeye ve kendisini suçlayanlarla konuyu açıkça görüşmeye karar verdi. 

Pavlus suçlanan bir kişinin bir yargıç önüne gelmesi gibi Yakub'un önüne çıktı. Yakub Kudüs'te İsa'ya inanan binlerce Yahudi bulunduğunu, ancak hepsinin "yasanın coşkulu yandaşları" olduğunu belirterek Pavlus'u uyardı. Sonra Pavlus'a kendisinin sadık bir Yahudi ve kendisine yöneltilen suçlamaların da asılsız olduğunu - "doğru yolda yürüdüğünü ve yasaya uyduğunu" kanıtlamasını emretti. Pavlus'tan Kudüs tapınağında yedi gün boyunca dinsel arınma ayinlerinden geçmeyi kabul etmesini istedi. Pavlus şu istemlerin gerçekliğini kabul etti: 

(1) Yakub, Efendinin Erkek Kardeşi, Hıristiyanlık dünyasının en büyük önderiydi; 

(2) Yakub ve Yahudi Hıristiyanlar tapınakta hala tapınıyorlardı - onların "kiliseleri ayrı değildi; 

(3) Yahudi Hıristiyanlar İsa'nın Kudüs'ü Kutsal Yahudi İmparatorluğu'nun merkezi yapmak suretiyle Davud'un ahidini yerine getirmek için yeryüzüne döneceğine inanıyorlardı; 

(4) İsa'ya ve Yehova'ya inanan bütün tövbeliler günahlarından kurtulacaklardı, ama Yahudi Hıristiyanlar geri kalan ötekilerden daha çok kurtulacaklardı.

Pavlus'un Yahudi ulusal ülküsüne bağlılığını yeniden kanıtlama girişimine birdenbire son verildi, kuşkusuz bu kalleşçe yapıldı. Asya'dan gelen bir hacılar grubu onu tanıdı, bir ayaktakımını kışkırttı, onu tapınaktan sürükleyerek çıkarttılar, ve onu öldüresiye dövmeye başladılar. Bu olayda ancak Romalı muhafız komutanının zamanında araya girmesi Pavlus'u ölümden kurtardı. Yüksek papazlarca yargılandığında o yine ölümden kıl payı kurtuldu. Ona karşı yeni suikastlar düzenlendi, ama sonunda o Roma yurttaşlığına sığınarak ve kendisinin Yahudilerce değil Romalılarca yargılanmasını dileyerek Filistin'den çıkıp kurtulmayı başardı. O Roma'ya götürüldü ve ev hapsinde tutuldu, ama daha sonra onun başına ne geldiği kesin olarak bilinmiyor. Büyük bir olasılıkla onun başına gelmiş olan olay onun davasından ötürü İ.S. 64 yılında öldürülmüş olmasıdır; bu sırada İmparator Neron Roma'daki çok büyük bir yangının suçunu - düşmanlarına göre sarayının yakınındaki gecekonduları temizlemek üzere yangını kendisi çıkartmıştı - Yahudiler arasında ortaya çıkmış olup üyeleri "insanlığın düşmanları" olan amaca uygun kana susamış yeni bir mezhebe yüklemeye karar verdi.

Pavlus için vakit artık çok geçtir, Filistin'de kapsamlı bir savaşın patlak vermesi onun yarıda kesilmiş misyonunun siyasal bağlamını kesin olarak değiştirmiştir. İ.S. 70 yılında Kudüs'teki Yahudi Hıristiyan ana "kilise" denizaşırı cemaatler üzerinde artık söz sahibi değildir. Kudüs'ün düşmesinden sonra bir anlamda yaşamayı sürdürmüş olduğu söylenebilirse de, o önemli bir güç olmaktan çıkmıştır. 68-73 yıllarının uzayıp giden ihtilali denizaşırı Yahudilerle Romalılar arasındaki ilişkileri tam anlamıyla bozmuştur. Ayrıca, bu ihtilal Yahudilerin yenilgisinden sorumlu olan kişileri imparatorluğun denetimi altına attı. İ.S. 71 yılında Vespasian ve oğlu Titus - Roma'daki Titus Takı anısına - göz kamaştıran utkusal bir geçit töreni düzenlediler ve bu tören sırasında caddelerde Yahudi tutsaklar ve ganimetler yürütülürlerken Kudüs'ün son partizan haydut komutanı, Simun ben Gioras, Forum'da boğularak öldürüldü. Bundan sonra Vespasianus imparatorluktaki Yahudilere karşı sert davrandı, onların özgürlüklerini sınırladı ve tapınak vergilerini Saturnus'un hazinesine aktardı. İ. S. birinci yüzyılın geriye kalan süresi boyunca, Yahudi karşıtlığı Roma yaşamının ve edebiyatın yerleşmiş bir özelliği haline geldi; bu olguya için için yanan bir meydan okumayla, isyanla, ve İ.S. 135 yılında Bar Kohba'nın ikinci Armageddon'una (ölüm kalım savaşma) yol açan bilinçaltından dışavuran yoğun duygularla karşı çıkıldı.

İsa'nın katilleri için bir ceza olmak üzere Kudüs'teki tapınağın yıkılmasına Markos'un yaptığı vurgulamadan, Brandon'un çıkardığı sonuca göre bu İncil - ilkönce yazılan ve ötekilere örnek olan İncil - Roma'da Kudüs'ün düşmesinden sonra yazıldı. Brandon'un dediği gibi, büyük bir olasılıkla o İ.S. 71 yılında kutlanan büyük utkuya doğrudan verilen bir yanıt biçiminde yazıldı.

Barışçıl bir mesih inancının yayılmasına elverişli koşullar artık tam anlamıyla hazırdı. Yahudi Hıristiyanlar kendilerinin olan mesihin savaş çıkarmış olan ve karışıklık yaratmayı sürdürmüş bulunan partizan haydut mesihlerden farklı oldukları konusunda Romalıları ikna etmek için Yahudi olmayan din değiştirmişlerle artık kolaylıkla birleşebilirlerdi: Hıristiyanlar, Yahudilerden farklı olarak, dünyasal tutkuları bulunmayan, zararsız, barışçı kimselerdi. Hıristiyan Tanrı Krallığı bu dünyayla ilgili değildi; Hıristiyan kurtuluşu mezarın ötesindeki sonsuz yaşamda bulunuyordu; Hıristiyan mesihi bütün insanlığa sonsuz yaşamı getirmek için ölmüştü; onun öğretisi Romalılar için değil, yalnız Yahudiler için bir tehdit oluşturuyordu. Romalılar İsa'nın ölümündeki her suçtan bağışlanmışlardı; ölümü önleyemecek kadar yardımsız kalan Pontius Pilatus'un yanında onu öldürmüş olanlar yalnızca Yahudilerdi.

Barışçıl mesihin sırrı savaş meydanlarında ve yeryüzündeki iki Armageddon'un sonucunda bulunuyordu. Bildiğimiz gibi eğer savaşın seyri "Karanlığın Oğulları"nın aleyhine olsaydı barışçıl mesih inancı gelişmeyecekti.

Bütün doğu Akdeniz'e dağılmış bulunan kentli Yahudiler bu yeni dini kabul etmiş bulunanların - sayıca olmasa bile, etkileme yönünden kesinlikle - başlıca kaynağı olmayı sürdürdüler. Söylencenin tersine, İmparatorluğun nüfusunun büyük bölümünü oluşturan geniş köylü ve köle kitleleri arasında Hıristiyanlık hiç bir ilerleme yapmadı. Tarihçi Salo W. Baronun gösterdiği gibi, Latince "köylü" anlamına gelen paganus sözcüğü, Hıristiyanlar için "putperest'in bir eşanlamlısı oldu. Hıristiyanlık yerinden edilmiş etnik kentlilerin sarıldığı bir din oldu. "Yahudilerin nüfusun üçte birini ve daha çoğunu oluşturduğu kentlerde, Museviliğin, sözün gelişi, bu yeni çeşidi, büyük utkuyla ilerledi.

Roma'nın Yahudi olarak kalan Yahudiler üzerindeki zulmü Hıristiyanlığı kabul eden Yahudilere yaptığı zulümden çok daha fazla oldu. İmparatorluğun Hıristiyanlara olanca gücüyle uyguladığı zulmün çağı Neron ile değil, ama çok daha sonra - İ.S. 150 yılından sonra başladı. Hıristiyan kiliseleri, o tarihlerde, kent merkezlerinde yoğunlaştıkları, Romalı yüksek sınıfa sızmış bulundukları, yararlı toplumsal gönenç programları uyguladıkları, ve becerikli yöneticilerce işletilen parasal yönden bağımsız uluslararası bir kuruluş meydana getirdikleri için, Roma'nın kurulu düzenini bir kez daha zorlayan siyasal bir tehdit oluşturmuşlardı. Onlar "devlet içinde devlet" olmuşlardı.

En sonunda Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu'nun dini olarak orada yerleşmesine yol açan dünyasal olaylar zincirini sonuna dek izlemekten kaçınmak zorundayım. Ama şu kadarı söylenmelidir: İmparator Konstantinos o çok önemli girişimde bulunduğu zaman, Hıristiyanlık artık barışçıl mesihin inancı olmaktan çıkmıştı. Kontantinos'un din değiştirmesi İ.S. 311 yılında Alpler'de küçük bir orduyu yönettiği sırada gerçekleşti. Yorgun argın bir halde Roma'ya yaklaşırken o güneşin yukarısında duran bir haç görüntüsü farketti, ve haçın üzerinde şu sözcükleri gördü IN HOC SIGNO VINCES - "Bu İşaretle Sen Yeneceksin." İsa Konstantinos'a göründü ve ona askersel sancağını haçla donatması buyruğunu verdi. Bu yeni garip bayrak altında, Konstantinos'un askerleri kesin bir zafer kazanmayı başardılar, Onlar İmparatorluğu yeniden kazandılar ye böylece sayısı bilinmeyen milyonlarca Hıristiyan askerinin ve sonuna dek onlara düşman olanların ölüleri üzerinde barışçıl mesih haçının sorumlu yönetimini güvence altına aldılar.


Kaynak: İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar - Marvin Harris, İmge Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 1995, Sayfa Aralığı 153-175

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...