Tuesday, 16 July 2019

Görünmez Kral Tanrı - Herbert George Wells

Görünmez Kral Tanrı - Herbert George Wells 

Modern Tanrı Anlayışı Nedir, Nasıl Olmalıdır?

Bu kitabın özellikle uzlaşmaya yanaşmadığı noktalardan biri, Teslis dogmasıdır. Yazar, iki yüz yıllık karşıtlıkları hızla açığa çıkarmış ve tüm Hıristiyan kiliselerinin temelini oluşturan öğretiye genel şeklini vermiş olan İznik Konsili'nin tüm dinsel toplantıların en talihsizi ve en az saygıya değeri olduğu ve sonradan Hıristiyanlığa dayatılmış olan İskenderiye spekülasyonlarına, artık günümüzde itibar edilmemesi gerektiği görüşündedir.
Teolojik korku ve tutku fırtınalarına kolayca kapılan, Teslis’i kutsal bir sır olarak gören, Tanrı’nın adını ise ağıza alınmayacak denli ilahi bulan, çeşitli Hıristiyan kiliselerinden ve mezheplerinden okuyucular, bu kitabı kendi adlarına bir risk alarak okuyacaklardır. Gerçekte bu, inançlı biri tarafından yazılmış, dinsel bir kitaptır. O, Teslis’in Tanrısı’ndan tümüyle farklı, insanın kalbine daha yakın bir Tanrı’nın, yaşayan bir Tanrı’nın varolduğunu ilan eder.
Onun amacı, yalnızca, insanları dogmalardan azat etme konusunda fazlasıyla gayretli, insanla Tanrı arasına giren bazı kutsal merciler ve kişiler konusunda da son derece sabırsız ve hoşgörüsüzdür. Onun esas konusu modern dindir. Doktriner Hıristiyanlığa ise saldırır.

^^^
Birbiriyle çelişen iki tipik Tanrı kavrayışı, en iyi biçimde, birinden Doğa-Tanrı ya da Yaratıcı; diğerinden İsa-Tanrı ya da Kurtarıcı diye söz ederek karşı karşıya getirilebilir. Biri büyük, dışsal Tanrı, diğeri içşel Tanrı’dır. Bunlardan ilki, en yüce ve en kapsamlı haliyle kendini belki de ilk kez Spinoza’nın Tanrısı’nda bulmuştur. Bu, dünyayı sevgiden çok adalet duygusuyla yöneten bir Tanrı fikrine ve çekingenlik ve korku dolu bir ibadete eğilim gösteren bir Tanrı kavrayışıdır. Bunun karşısında duran ikinci fikir ise, insan kalbinin Tanrısı’dır.

O sıra geçerli inanç olan ve İskenderiye düşüncesini “birlik içinde bir üçlü” düşüncesiyle doldurmuş olan Mısır Teslisi’nin ikna edici etkisi, muhtemelen, Hıristiyan Teslisi’ndeki Üçüncü Kişi’den sorumlu olan gerçeklikleri oluşturuyor. Doğa Tanrısı, Kant’ın “üzerimizdeki yıldızdan kemer”idir ve kalplerin Tanrısı, Kant’ın “içimizdeki ahlak yasası”dır. Diğer yandan, İslam öğretisi ile modern Yahudilik, iki ucu mutlak anlamda birleştirmiş ve özdeşleştirmiş görünüyorlar; onlarda yaratıcı Tanrı aynı zamanda, bütünüyle ve hiç ayrımsız, İnsanlığın Kralı olan Tanrı’dır. Hıristiyanlık, bu türden bir tümden özdeşleşme ile tümden karşıtlığın arasında bir yerde durur. Yazarın inandığı dinin gerçekliği, bütünüyle ve yalnızca Kalplerin Tanrısı’yla ilgilenir.
H. G. Wells - Görünmez Kral Tanrı, Önsöz'den

İnsanlar hangi Tanrı’ya seslenirse seslensin, içlerinde bir yakınlık, huzur, cesaret, dinsel deneyimin gerçek özü olan o içsel Işık ve o Tanrı duygusuyla karşılaştıklarında, onun kendilerine: yanıt veren Gerçek Tanrı olduğunu savunacaktır. 

Bir insan kalbi kendisine —hangi isimle olduğu hiç fark etmez— daha yüce bir ruh için seslendiğinde, insanın Tanrısı bu çağrıya derhal yanıt verir. s. 5

İskenderiye ve Suriye ileri gelenlerinin, bir kavga ve çatışmalar sürecinin sonunda Tanrı ilan ettikleri o fantastik ve niteliksiz dan se a trois’ya Teslis’e değil, bunun yerine, anlayışlı tek bir varlığa dua ederiz. s.6

Beşinci yüzyılda Hıristiyanlık, onsuz herkesin “sonsuza dek lanetlenmiş” sayılacağı bir inanışı, temel taşı olarak kabul etmişti. Teslis doktrini, Üçüncü Kişi'nin ilişkisinin gittiği yere kadar, neredeyse tümüyle. Yuhanna İncili'nin belirsiz ve tartışmalı bir pasajına (xv. 26) dayandırılır. s. 8

Hıristiyanlar; ne Grekler yüzünden birden çok tanrıya ibadet ettiklerini kabul edecekler, ne de Yahudiler yüzünden İsa’nın ilahlığını inkar edeceklerdir. Onlar çoktanrıcı olmaktan korkuyorlardı; Kurtarıcılarının öneminde ve gücündeki en ufak azalmadan da aynı derecede korkmaktaydılar. Onlar bu karşıt iddiaların, zorlamasıyla Teslis teorisine doğru itildiler. Bu oldukça karışık birkaç yüzyılda Hıristiyanlık doktrininin tüm gelişim tarihi; konsillerle idare edilen bir teoloji tarihidir, hiddetli çekişmelerin ve aceleci uzlaşmaların tarihidir, meseleleri afarozla halletmek için yapılan daha da aceleci girişimlerin tarihidir. 

İmparatorun kendisi geldi ve Hıristiyan düşüncesinin tam ortasındaki altın tahta kuruldu. Bu işin sonunda Eusebius, bu her devrin adamı, toplantının başında kendisinin de şüphe duyduğu şeylerden şüphe duyan herkesi sonsuza dek lanetlemeye hazırlanıyordu. s. 9 

Konstantin, İznik’te büyük bir pratiklikle sağlanan oybirliğini tehditlerle güvenceye aldıktan sonra zafer kazananlara dönmüş ve yine tehditler yağdırarak Arius’u dinsel yapılanmaya dahil etmeye çalışmıştır. Başlıca amaç, İmparatorluğun tek bir inanç altında birleştirilmesiydi.

Bu yeni inanışı benimseyenlerin, gerçek Tanrı’yla Teslis’in Tanrısı’nı ayırt etmekten bu denli korkmalarının nedeni, akıllarında bu türden şeyler olmasıdır. s. 10

Çoğumuz Tanrı’yı, onlardan uzaklaşarak bulduk. Dayattıkları inançlar ve dogmalardan ıssız vahşi çöllere kaçan bizler, geri dönmüş ya da dönmekte değiliz. Aksine yolumuzda ilerledik ve şimdi o ıssızlığın çok ötesindeyiz. Bir daha asla, haçın altında birleşenlerin arasına dönmeyeceğiz. İmanımızla inanca karşı çıktık ve dayatılanı inkar ettik. imanımızla, içi saman dolu bu “ilahi bostan korkuluğu”, bu uyumsuz ve tutarsız antik teolojik kavramlar yığını, İznik’te doğan bu ilah için dedik ki: “Bu, asla bizim Tanrımız olamaz”. Ve yine imanla Tanrı’yı bulduk. s. 11

Gizli Varlık üzerine derinlemesine araştırmalar yapan felsefe ve bilim, Tanrı hakkında hiçbir bilgiye ulaşmamıştır. Sonsuz gelecekte bir gün, bu karanlık perdeleri yırtacak bir bilgi, bir ilişki anlayışı, bir güç ve cesaret olabilir. İşte buna ulaşmak üzere; bizim Tanrımız, İnsanlığın Kaptanı bizi yanına alacaktır. s. 12

İnsanlar bu varlığı; Yaşam Gücü, Yaşama İradesi, Varolma Mücadelesi diye adlandırmıştır. Buna Tabiat Ana diyenler de vardır. Bunun, görece aklıbaşında Gnostiklerin ''Demiurge'' ile kastettikleri şey olmadığı konusunda spekülasyon yapabilirdik, ancak Gnostik kitapların hepsi Hıristiyanlar tarafından yok edilmiş olduğundan, bu yalnızca tuhaf bir tahmin olarak kalmaya mahkumdur. s. 14

Hepimiz ölüme karşı mücadele ederek, tıpkı hayvanlar gibi memnun, kızgın, üzüntülü, kin dolu, umutlu, yorgun, tükenmiş, unutkan, şehvetli, mutlu, heyecanlı, sıkıntılı, acılı, halden hale girerek, ama her an ölümden korkarak, kendi içimizde her türlü kesinlikten ve uyumdan uzakta yaşarız, ta ki Tanrı’yı buluncaya dek. Ve Tanrı bize ne yıldızlardan ne de yaşama gururundan gelir; onu ancak içimizdeki sakin, alçak bir ses olarak duyarız. s. 15

Nereden geldiğini bilmeyiz, ama Tanrı yaşamın çatışması içinde kendini gösterir. O işini insanda ve insan aracılığıyla görür. O bir ruhtur; tek bir ruh ve tek bir kişidir; başlamıştır ve asla ölmeyecektir. O, insanlığın ölümsüz yanı ve öncüsüdür; güdülere, karakteristik özelliklere ve bir amaca sahiptir. O, bizim zavallı yetersiz ölçülerimize vurulduğunda; sınırsız sevgi, sınırsız cesaret, sınırsız cömertliktir. O düşüncedir ve çelik bir iradedir. O bizim arkadaşımız, kardeşimiz ve dünyanın ışığıdır. İşte bunlar kısaca, modern zihnin Tanrı inancıdır. Tanrı'nın bir başlangıcı olduğu fikri dışında bunlar, Tanrı hakkında çok yeni fikirler sayılmaz. İster Tanrı densin, ister Mesih ya da Kurtarıcı, bu Tanrı bütün çağlarda insanın arayıp bulduğu Tanrı'dır. Onun bulunuşu, yaşamın amaçsızlığından kurtuluştur. Yeni din Tanrı fikrini, Hristiyan teologların gizemlerinden sonsuzluklarından ve mutlaklıklarından ve ayrıca tükenmiş bir çağın; mitolojik bakire doğumlarından, yaradılış teorilerinden ve entellektüel gösterişinden kurtarmıştır. s.15

Modern din, ne otoriter öğretiye ne de gizeme başvurur. Sunduğu ve ilan ettiği önerme, algıladığımız ve deneyimlediğimiz her şeye dair bir önermedir. Eğer kurtuluşu ister ve içimizde Tanrı’yı ararsak, onu bulmamız hiç zor olmaz. Bütün bunlar, eşyanın doğasında vardır. Eğer onu algılayanlar hemen öldürülüp yok edilirse, diğerleri aynı yollardan geçerek aynı sonuçlara ulaşacaklar ve bu böyle sürüp gidecektir. O halde bu din çoktan gelmeye başlamıştır. s. 16

Psikolojik aşamaları da göz önünde bulundurulduğunda bu yeni kişisel kurtuluş yaklaşımı, diğer dinlerin tanımladığı ''din değiştirme'' yaklaşımını andırır. William James'in ''Dinsel Deneyimin Çeşitliliği'' adlı kitabı, yaşamın amaçsızlığı ve acımasızlıklarının, özellikle de bireysel yaşamın faydasızlığın yol açtığı sıkıntıyı ve tatmin edici herhangi bir yaşam planı kurmadaki başarısızlığın, insanı kaçınılmaz biçimde kendinden nefret etmeye sürükleyişini konu alır. Bu, Hristiyanlığın birçok türünde ''günah tanımı'' olarak bilinen umut karmaşanın tanımıdır. s. 17-18

Kişisel deneyimlerim sayesinde, yakınlık kurduğum bütün yeni inanç sahiplerinde gözlemlediğim, Tanrı düşüncesinin bir süre için, henüz tam anlamıyla tatmin olmamış bir zihinde yüzen basit bir düşünce olarak kaldığıdır. s. 18

Çağdaş zihinlerde Tanrı'nın bir ''kişi'' olduğu düşüncesine karşı görülen direnişin nedeni, büyük ölçüde Hıristiyan öğretisindeki saçmalıkların ve Hıristiyan düşüncesindeki alışılmış tekelciliğin ilahi kişiliğe karşı yaratmış olduğu devasa önyargıdır. Mesih'in İyi Çoban olarak resmedilişi, kendilerinin koyun olduğu fikrine alışık olmayan zihinleri bulandırır; alacakaranlıktaki haç, yolları kapatır. İnsanların, Tanrı'nın, Baba, Oğul ya da Kutsal Ruh -ya da aynı anda hepsi birden- olarak düşünülmeyebiliceğinin farkına varmaları, onlar için büyük bir yenilik ve muazzam bir özgürlüktür. Onlar, Hıristiyanlığın Tanrısı'nın, düşünebilecek yegane Tanrı olduğu fikriyle hipnotize edilmiş ve oyalanmışlardı. Bu özgürleşmeyle zihinleri adeta yeniden doğuyor ve Tanrı'nın gelişi için hazır hale geliyordu. s. 18-19

Sonra aniden, kendi zamanlamasıyla, Tanrı geliyordu. Bu esaslı deneyim, Tanrı'nın hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde, doğrudan algılanması; insanın kendi içinde yalnız olmadığına dair mutlak bir kesinliğe ulaşmasıydı. Bu, sanki -tüm ölçülerin ötesinde bir bilgelikte, çok yakın, güvenilir ve amacı çok açık biri- dokunulmasına benziyor; bu durum tıpkı, çok sevip güvendiğimiz biriyle yan yana durup birbirimize dokunmamazı andırıyor; bu varlık, binlerce yanlış anlamayı aşarak, bizi diğer insanlarla ilişkiye geçiriyordu. s. 19

''O size, kendi nefesinizden ve elleriniz ve ayaklarınızdan daha yakındır. 

Yıldızların altında karanlıkta yalnızken, kendi başımızdan ya da kalabalık içinde yürürken ya da oturmuş öylesine derinlere dalmışken, beklenen an gelebilir. Ama geldikten sonra, yaşamımız değişir; Tanrı bizimledir ve O'nun hakkında artık herhangi bir şüphemiz kalmamıştır. Bundan sonra kişi, yapayalnızken bir sevgili bulmuş, yolunu şaşırmışken kendine bir çözüm bulmuş biri gibi dünyaya açılır; artık içindeki ve dışındaki kötülüğe ve karmaşaya karşı kendisiyle birlikte savaşan bir Güç'ün varlığından emindir. Ve böylece kalbine, gerçek ve sürekli bir mutluluk ve cesaret gelir. s. 20

Yalnızca tek bir Tanrı, yalnızca tek bir gerçek dinsel deneyim vardır, ama Tanrı sayısız yaşama birçok isim altında girmiştir. Ne denli cılız ve akıldışı olursa olsun kendini kutsal ilan etmemiş inanış yoktur. s. 20

Tanrı hataya karşı kin duymaz. O, yarı körleri yarı yolda karşılamak için yanıp tutuşur; gözlerindeki karanlığı kaldırmak ister. İnsanlara geri dönmekte olan inanç tüm örtüleri ve gölgeleri kuşatır ve bu sayede Tanrı'yı açık seçik görürüz. O'nun sırlara ve gizemlere pek az saygısı vardır; tapınağın zaman içinde lime lime olmuş örtüsünü yırtıp atar. Bu yüce yakınlıktan, küçücük varlıklarımızın önderi olan varlıktan batıl bir korku duymaz, Tanrı'yı bulmak bilgeliğin başlangıcıdır, çünkü bundan sonra her gün, O'nun bize yönelik amacını anlamaya çalışmamız ve yaşamımızı O'nunla sürdürmemiz gerekecektir. s. 20

Din, tek bir tohumdan filizlenmiş bir bitkiye değil, sayısız kaynaktan beslenen bir göle benzer. O, içinde farklı kaynaklardan gelen suların karıştığı ve pek çok yabancı maddenin bulandırdığı büyük bir havuzdur. Gerçek doğası sentetiktir; zaman içinde başlangıçtaki karışıklıklardan kurtulur, tortular dibe çöker ve su giderek berraklaşır. s. 21

Her ihtiyaçta bilinç hali varlığa dönüşür. Eksik uyum ve ihtiyaçlar, varlığın yumuşak ve karanlık örtüsündeki, aralardan bilinç ışığının -kaynağını Tanrı'dan alan, bilinç ve irade ışığı- sızdığı delikler ve çatlaklardır. Öyle ki, insan yaşamındaki her ihtiyaç, her hayal kırıklığı, her tatminsizlik, her yardım çağrısı ve çabası, insanın Tanrı'yı idrak etme noktasına gelmesini sağlayabilecek birer araçtır. s. 21-22

İnsan yaşamında hiçbir belli başlı ihtiyaç, hiçbir belli başlı deneyim türü yoktur ki, onun dinsel görüşlerine katkısı olmasın ya da olmamış olsun. Her mücadelede insan bir çaba ortaya koymak, kendi yeterliliğinden şüphe duymak, engellerle karşılaşmak ve ölümlülüğünün soğuk gölgesini algılamak durumunda kalır. Her mücadelede yardımeli, hayal kırıklığını bertaraf etme fikrinden ve ölümsüzlüğe ulaşma çabasından gelir. İnsanların Tanrı'ya yöneldikleri noktaları, onların başlıca çaba sistemlerinin başlıkları altında toplamak mümkündür; anlama çabaları, güvenlik ve mutluluk endişe ve mücadeleleri, barışa ulaşmak için duydukları sabırsızlık, düzensizliğe karşı öfke ve intikam arzuları, cinsel tutkuları tereddütleri... s. 22

Bu büyük ihtiyaç ve çaba sistemlerinin her biri dine kendince bir tortu katar. O halde, bunlardan her birinin, kendine özgü bir din karşıtlığı ve Tanrı'yı yanlış değerlendirme biçimi vardır. s. 22

İnsanlar, insan aklının zaafları ve sakatlıkları yüzünden sekerek ilerlerler. s. 22

Kendilerini yeni dinsel ruh tarafından ele geçirilmiş bulanlar, zihinlerini tüm bu abartılardan, duygusal yoğunlaşmalar ve duygu taşkınlıklarından arındırmanın gerekliliğini hızla fark edenler. İlahi gerçeğin aranışı altın yıkamaya benzer; çoğunluk elenene dek hiçbirinin herhangi bir değeri yoktur. s. 23 

İnsanlar hâlâ yetersiz beyinlerini garip güçlüklerle başa çıkmaya ve gereksiz mükemmellikler ifade etmeye zorluyorlar. Onlar Tanrı'yı mantık yoluyla arıyorlar. Kibirleri, düşüncelerinin sınırında gözlerini kör ediyor. İnsanı Tanrı'ya götüren yol boyunca sersemlik ve çekişmelerden örümcek ağları örüyorlar. s. 24

Dünyadaki bütün büyük dinsel sistemler bu türden ağlarla tıkanma noktasına gelmiştir ve her sistemin kendi ağı vardır. Bugün doktriner Hıristiyanlığı oluşturan ve Batı dünyasının aklını kelepçeleyen, üzerine kan sıçramış ve arap saçına dönmüş bütün bu din karşıtlıklarından birinin bile Hıristiyanlığın asli kurucusu tarafından bilindiği söylenemez. İsa hiçbir zaman Mesih olduğunu iddia etmemiş, hiçbir zaman Teslis'ten söz etmemiştir; kurtulmuş planı ve şehitliğinin önemi ve anlamı konuları ise muğlak kalmıştır. s. 24-25

Bu arada İznik'li ''uzmanlar'', Konstantin'in adamlarının hegemonyasında toplanan ''papazlar topluluğu'' yardımına koşana dek kilise, körlemesine ilerlemiştir. Pavlus'un din değiştirmesinden itibaren, kaynağına akıldan alan karşı çıkışlar insanın görüş alanından çıkarmıştır. s. 25

Hepimiz artık Hristiyanların bu teolojisinden o denli yorgun düşmüş durumdayız ve onların Teslis Tanrısı'na ilişkin o denli samimi şüphelerle doluyuz ki, dayandığı binlerce farklı formüle zaman ya da yer ayırmak tamamen gereksiz görünüyor. s 25

Şimdi, insan zekasından çıkan bu marazi düşünceleri bir yana bırakıp, insan karakterinin temel zaaflarından kaynaklanan ve bütün dinlerde ortak olan doğal din karşıtlıklarına gelelim. Onlar karşısında insanın gözünü açıp tutması gerekir, çünkü onlar insana sinsice yaklaşırlar. s. 26

Tanrı Sihirli Bir Güç Değildir 

Tanrı'nın doğal olarak hatalı algılanışlarının en evrensel olanlarından biri, O'nu insanın amaçlarına hizmet eden bir sihirli değnek olarak algılamaktır. s. 26

Ruhlarımızı Tanrı'ya vermenin tam olarak anlamını kavramak, ilk anda hiçbirimiz için kolay değildir. Herhangi bir inanışı yaymakla görevli bir misyoner, Tanrı'yı, O'nun bize sağlayacak olduklarıyla sunmaya çok eğilimlidir. s. 26

Böylece kendilerini dindar diye tanımlayan birçok kişi gerçekte ruhlarını O’na teslim etmez ve O'nu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışırlar. Tanrı onlar için gösterişli bir ''fetiş''ten başka bir şey değildir. Onlar, gerçekte O’nu istememişler, sadece O'nun çok güçlü bir şey olduğunu duymuşlar ve olgunlaşmamış ruhlarıyla O'ndan yararlanabilecekleri düşünmüşlerdir. Böylece O’nun ismini tekrarlayıp, O'nu etkileyebileceğini düşündükleri bazı şeyler yaparlar: dua etmek, O'nu öven ilahiler söylemek, İncil'i ruhsal bir körlükle okumak gibi. s. 26-27

Bu fetişist yaltaklanmaların karşılığında da Tanrı'dan, olağan gidişata kendi lehlerinde müdahalede bulunmasını beklerler. Böylece Tanrı, göksel bir kayıt memuruna dönüşür, O, tehlikeli kazaların önüne geçer, ufak tefek rahatsızları iyileştirir, beklenmedik zamanlarda para, ilaç ve benzeri armağanlar gönderir, kârlı anlaşmalar ayarlar, kısacası inananlardan oluşan küçük kliniğe bu türden binlerce hizmette bulunur. s. 27

Olağan gündelik Hıristiyanlık, Tanrı'ya ilişkin işte bu türden fetişist düşünce ve imgelerle tıka basa doludur. Bu, Hıristiyanlığın, diğer tüm niteliklerle birlikte Yahudi Tanrısı'ndan almış olduğu bir fikirdir. Bu denli kendi merkezli zihinlerde, zayıflıklarının ve ihtiyaçlarının farkına varışın, beraberinde kesin bir kendini teslim ediş getirmemesi yeterince doğaldır. s. 27-28

Ama yeni inanç sahiplerinin tanıdığı şekliyle gerçek Tanrı, şansın ve müdahalenin Tanrısı değildir; O, insanların, kurumların ya da ulusların amaçlarına hizmet etmek durumunda da değildir. O, düzenlediğimiz gösterişli merasimlere ve ayinlere karşı kayıtsızdır. Bilakis bizim O'na hizmet etmemiz gerekir. O'nun kendi amaçları vardır; onlara ulaşmak için de bize ihtiyaç duyar. s. 29-30

Sir Francis Younghusband'ın ''İçeride - İyileşme Dönemindeki Düşünceler '' (Within - Thoughts During Convalescence) adında oldukça dokunaklı ve dikkat çekici bir kitabı var. Bu kitap, çağının temsilcisi, okunmaya değer, tipik bir eserdir. Kitaptaki kahramanın tam anlamıyla gerçek Tanrı anlayışına ulaştığı iddia edilemezse de, Tanrı'ya ne denli yaklaştığına aşağıdaki alıntı tanıklık edecektir: 

''Bizi yaratan, gözeten ve yaşamlarımızı merhametli bir baba gibi idare eden dışsal bir Esirgeyen Güç'ün varlığına inanmak, artık bizim için olanaklı değildir. Ancak tüm canlı varlıklarda ışıyan ve en mükemmel ifadesini, seven insanda ve bir çiçeğin güzelliğinde bulan bir Kutsal Ruh'un varlığından, dünyadaki herhangi bir şeyden olduğumuz kadar emin olabiliriz. İçimizde yanıp tutuşan, her şeyin hem merkezinde olan hem de kaynağı olan bu ateşli ruhani dürtü, varoluşumuzdaki en yüce ve en önemli faktördür. Bu dürtü her zaman ışığa çıkmayabilir; çoğu yönde başarısızlığa uğrar; hatta bazı koşullar öyle zorludur ki, önü tamamen de tıkanabilir. Bazılarında ise yalnızca kısmen başarı kazanır. Ancak bazılarında da keskin bir ışığa dönüşüp, ileri atılır. Yaşamlarının bazı ilahi anlarında, o ışığın varlığının bilincine varmamış pek az insan vardır. Böyle anlarda, onu dışsal olarak ifade edemeyebiliriz, ama onun orada olduğunu biliriz.'' s. 31-32

Tanrı, ayaklarımıza gidecekleri yönü göstermez. O, insanın attığı hatalı adamları önleyen ya da onları doğru yola çekmeye çalışan gayretli bir mürebbiye değildir. O, kontrol altına alınmamış bir yangının yakınlarında bırakıp gittiğiniz zavallı masum çocuğunuzu bile umursamayacaktır. Kendinizi boş hayallere kaptırmayın; kendiniz ve çevrenizdekiler için zorluklara göğüs germesi ve bunun için de kendi gücüne güvenmesi gereken sizsiniz. Ne Tanrı, ne de herhangi bir muska bize ya da sevdiklerinize yardım edebilir. Böyle şeyler Tanrı'nın işlerinden değildir; bu boş bir hayalden ibarettir. Tanrı sizin cesaretiniz olacaktır. Acı çekmenize ya da öldürülmenize rağmen, bu bir son olmak zorunda değildir. s. 33

Tanrı bize kendi içimizden gelir ve bizi kendisi için alır. s. 33

Tanrı'yı bulmak, hizmet etmeye başlamaktır. O, yaşamdan ve eylemden kaçmak değil, yaşamın ve eylemin ölümlü benliklerimizin zindanından kurtarılıp azad edilmesidir. Bunun bilincine varamamak kişiyi, çoğu mistiğin düştüğü, ''durgunluk'' şeklinde kendini gösteren karşı çıkışa götürür. Bu türden insanlar genellikle belli bir bolluk içinde yaşar, günlük gereksinimlerinin karşılanması için insanlar çalıştırırlar. Onlar dini, tembellik yapmanın bir yolu olarak kullanırlar; emek harcamaya ve varoluşun sıkıntılarına arkalarını dönüp, kendilerini, ilahi varlıkla flört ettikleri tatlı bir rüyaya bırakırlar. Çevrelerindekilere durmadan, ayrıcalıklarını, yaşadıkları vecd halini ve Tanrı'nın kendilerini nasıldır da dahice ve harika bir şekilde sınayıp onayladığını anlatıp dururlar. Ancak gerçekte, Tanrı, kadınlarla erkeklerin kalplerini amaçsız yere elde etmeye çalışan ruhani bir aşık da değildir. Gerçek Tanrı dünyadan, yol boyu insanları katılıma çağıran düdükler, davullar ve bayraklar gibi geçer. O'na gitmek üzere yola çıkmalıyız. Onun egemenliğini kabul etmeli ve O'nun savaşı için savaşmalıyız. Tanrı'nın sağlayacağı huzur, O'nun hakkında düşünmekten değil, O'nun içinde kendinizi unutmaktan geçer. s. 34

Tanrı Cezalandırmaz

İnsan toplumsal bir varlıktır ve içinde, haksızlığa karşı büyük bir öfke taşır. s. 35

Bazı insanların kendileri gibi olmayan her şeye, anlamadıkları şeylere karşı duydukları doğal nefret, intikam ve katliam senaryolarına girişen kötücül ve partizan eğilimli Tanrı düşüncesinde somutlaşmıştır. s. 35

Tanrı'nın intikamcı ve kinci doğasına tepki olarak ortaya çıkan din karşıtlıkları, bugün dine musallat olmuş durumdadır; yakın tarihlerde yaşamın giderek artan yumuşaklığı, insanların kendilerinden daha az hoşgörülü ve daha az yumuşak bir Tanrı'dan biraz olsun utanmaya başlamalarına yol açmıştır. s. 36

"İntikamcı-Tanrı" imgesinin yol açtığı din karşıtlıklarıyla yakından bağlantılı olan bir diğer din karşıtlığı türü de bazı mürebbiyeler ve aşırı yük taşıyan ebeveynlerin çocuklarına sunma eğiliminde oldukları İntikamcı-Tanrı türüdür. Bu türden bir Tanrı'yla çocuklarınızı arkadan vurmuş ve onların hayatlarını zehirlemiş olursunuz. "Tanrı" sözcüğü çocuğumuzun yaşamına önce amaçsız ve akıl dışı bir sınırlama, bir "gulyabani", herşeyi gören ve  hiç de cömert olmayan bir "göz" olarak girer. Gulyabani Tanrı, korkuyu ön plana çıkardığı için, çocuğa bu gulyabani Tanrı'nın öğretilmesi, çocuğun ruhuna karşı girişilmiş -en az herhangi bir soysuz saldırı kadar etkili- bir tecavüzdür. Bu durum karşısında akıl başkaldırsa da, bu korkunç, sürekli saldırı karşısında ezilir. Çoğu kişi bu yaralanmışlık duygusundan hiçbir zaman kurtulamaz; yaşamlarının geri kalanını ruhen yaralı ve aşağılanmış olarak, bir korkunun esiri olarak ve her şeyin nihai nedeninin ardındaki amansız vahşet fikriyle damgalanmış olarak geçirirler. s. 37-38

Bu satırların yazarı olan ben, bu Tanrı'dan o denli etkilenmiştim ki... O ve onun cehennemi, çocukluğumun kabusuydu: Ondan nefret ederken, bir yandan da ona inanmaya devam ediyordum. Onu, sürekli gözetleyen, sürekli dinleyen, beni sürekli yargılayıp her an öldürme planları yapan fantastik bir canavar olarak gözümde canlandırıyor; onun cehennemdekiler için yaktığı ateşin, ızgaradaki közler gibi her an yeni kurbanlara hazır beklediğini düşünüyordum. s. 38

Ama tam 13 yaşımdayken, içimdeki gerçek Tanrı'nın yardımıyla kafamdan bu yalanları çıkarıp attım. Gerçek Tanrı hakkında bir bilgiye ulaşana dek geçen yıllar boyunca Tanrı sözcüğü bana, kalbimdeki korkunç bir şeytan ve gizli bir yaradan başka bir şey ifade etmedi. s. 38

Bugün benim eski halime benzeyen, bir takım ahlaki ve ruhsal sakatlıklar taşıyan kişiler görüyorum. Bu kişiler mürebbiyenin "gulyabani Tanrısı"yla, onun karanlık ve hastalıklı nefretiyle bu hale gelmişler. Kalplerinde hâlâ Tanrı yerine korkunç bir parazit soluk alıp vermekte. Korkuyorlar, korkuyorlar, korkuyorlar; günahkarlara el uzatmaya cesaretleri yok; yüzlerce aptalca ayini boş vermeye cesaretleri yok; bir şeylerin gerçek nedenlerine bakacak cesaretleri de yok. Gün ışığından, sağlıktan, maceradan, bilimden vb. bizi gözetleyen o yaşlı örümcek gücenecek diye korkuyorlar. Gerçek Tanrı'nın sesi; kalplerinden onlara fısıldıyor, ama onlar kendilerini korkuya teslim edip, yüzlerini başka bir yöne çeviriyorlar. Çünkü gerçek Tanrı'nın korkutmak için kırbacı yoktur.s. 38-39

Ve kötü niyetli yobaz, cahil-kurnaz mürebbiyenin kendisi için ekmiş olduğu bu korku hasadını biçmeyi nasıl da sever! Kendi de hastalıklı ve sakat bir ruha sahip olarak, bütün sakatlanmış ruhları kendi himayesinde toplamayı ve Tanrı'nın mutlu çocuklarını lanetleyip, onlara zarar vermeyi nasıl de sever!.. s. 39

Hristiyan papazlık kurumu çocuklara ürkütücü yüzünü döner. Papazın yaptığı kötülük, diğer kötülüklerden çok daha kötüdür; makul ve mantıklı bir zihni bile, vahşet ve alışılmadık sapıklıklar kadar etkiler. s. 39

Şimdi bırakalım, Canterbury eski başpiskoposlarından biri benim yerime konuşsun. Aşağıdaki pasaj, başpiskopos Tait'in, Kilise Temsilciler Meclisi adlı bir dergide yayınlanan, 3 Temmuz 1877 tarihli bir yazısından alınmıştır ve bu dergi Kutsal Haç Cemaati'nin bir yayınıdır: 

"Bu kitabı, içindekiler bölümünden de anlaşılabileceği gibi, küçük çocuklara yönelik olduğu için almıştım. Kitabın bir yerinde, bu öğretilerin aktarılması için en uygun yaşın 6 ya da 6,5 yaşları olduğu bilgisine rastladım. Şimdi 6-6,5 yaşların çok nazik yaşlar olduğunu siz de takdir edersiniz. Ve kitapta, bu yaşlardaki çocuklara şunlar öğütlenmektedir: 

"Eğer Tanrı'nın kendisini bağışlamasını istiyorsa, çocuk papaza ve yalnızca papaza günah çıkarmalıdır." s. 39-40

Umut ediyorum ki bunları yazan kişi veya kişiler gerçekte ne yazdıklarını farkında olmamış olsunlar. Ve onların şunları kastetmediklerini umuyorum: Bir çocuğun günahlarını Tanrı'ya doğrudan itiraf edemeyeceğini, henüz 6 yaşında olduğu halde kabahatini annesine ya da babasına itiraf etmekle yetinmeyip, mutlaka bir papaza başvurması gerektiğini. 

Daha sonra kitap daha da açık bir soruyla devam ediyor: 

"Niçin biliyor musunuz? Çünkü Tanrı dünyadayken, insanların günahlarını bağışlamaları için papazlarına ve yalnızca onlara ilahi yetki verdi. İsa yalnızca papazlara, "Kutsal Ruh sizi teslim alsın" demiştir... Günah çıkarmayanlar asla huzur bulamazlar. Günah, korkunç bir hastalıktır ve ruhlarınızı cehenneme yollar." s. 40

Düşünün ki bu yazılanlar 6 yaşındaki bir çocuğa söyleniyor. 

"Yıllarca günahlarını saklayıp itiraf etmeyen zavallı çocukların sonunu biliyorum" diye devam ediyor kitap. "Onlar şimdi çok mutsuzlar, pişmanlıkla kıvranıyorlar ve öldüklerinde kesinlikle cehennemin sonu gelmeyen alevlerinde yanacaklar." 

Evet, burada doğaya aykırı bir şey, zaman zaman papazların yüzlerinde ve tavırlarında izlemiş, vaazlarında işitmiş olduğum bir şey var. Bu, aşikar bir şehvet duygusu. Kuşkusuz papazlar çok onurlu ve fedakar insanlar var. Saymış olduğum kötülükler elbette ki bütün papazları içine almıyor. Ancak papaz erkine tanık olmuş bütün çağlarda, bu korkunç papaz sürü varolmuştur. Papazlık kurumu ve iktidarı şimdiye dek, herhangi bir insanın her türlü sıradan kötülüğünü kesinlikle kat kat aşan bir özgürlük düşmanlığı ve acılara karşı kayıtsızlık yönünde saldırgan ve kısır bir yapı sergilemiştir. s. 41

Çocuklar Tanrı sevgisini doğal olarak içlerinde taşımazlar. Onlar, Tanrı düşüncesi gibi incelikli ve olgun bir düşünceyi kavrayabilecek kapasiteye sahip değillerdir. Aileleriyle birlikte, onların bakımı altında yaşarken, yaşam onlar için, Tanrı'ya ihtiyaç duymalarına gerek bırakmayacak kadar güzel ve kolaydır. s. 41

Eğer çocuklar sevilir; gerçeğe, adalete ve karşılıklı anlayışa yönlendirilirlerse, zaten kendiliğinden onun menziline girecek ve gerçek Tanrı'ya açılan yol için hazırlanmış olacaklardır. Çocuklar olabildiğince, sahip oldukları doğal masumiyetle ve dünyanın masumiyetine duydukları güvenle başbaşa bırakılmalıdırlar. Tanrı onlara, ''yüce bir dost'' olarak anlatılmalıdır. Çocukların en çok ihtiyaç duydukları budur. Çok küçük yaşlarda onların ağzında sakız olan dinsel ifadeler, ileriki yaşlarda ters tepip, riyakarlığa ve inançsızlığa yol açabilir. s. 42

Ölüm düşüncesi çocuğa musallat olursa, ona Tanrı'nın, hizmetinde olanları fani bedenlerinden, kendi ışıl ışıl ölümsüzlüğünün içine aldığı şeklinde anlatmak uygun olabilir. Aksi takdirde "gulyabani Tanrı" söylemi sinsi ihanet sonucu, kemikleşmiş ruhban topluluğu üzerinden çocuklarımıza kadar ulaşacaktır. Onların zihinlerini bu gibi söylentilerden arındırmak için, onlara Tanrı'nın sonsuz merhametinin güvenmesini aşılamamız gerekir. 

Ergenlikle birlikte Tanrı'ya ulaşma ve O'nun hakkında daha çok şey bilme arzusu kendini gösterir. İşte bu, dinsel sohbet ve öğretim için en uygun zamanlardır. s. 43

Modern dinin iddiası, insanın kendini Tanrı'ya koşulsuzca adaması gerektiği ve başka bir kurtuluş yolu da olmadığı yönündedir. İnanan kişi tüm varlığını ve yaşamının her anını Tanrı'ya borçludur. Bu yüzden zihnini ve bedenini olabildiğince temiz sağlıklı ve aktif tutmalı ve onları tümüyle Tanrı'nın hizmetine sokmalıdır. Bu türden kutsanmış bir yaşamda bağımlılığa ya da sefahate yer yoktur. Bireyin ne yapıp yapmayacağı, ne yiyip ne içeceği ve bu gibi şeyler, bireyle vicdanı, doktoru ya da toplumsal anlayışı arasındaki bir meseledir. Bunun tek istisnası, Tanrı'nın hizmetinde doğru olanı yapma yönündeki genel arzudur ve bu ''doğru''nun ayrıntılı yorumu, insan aklının tarafsız değerlendirmesine bağlıdır. s. 46-47

Tanrı'nın Sûreti 

Dil bütünüyle maddesel ve uzamsal şeylerden kaynaklandığı için teolojik ifadede daima bir metafor unsuru vardır. s. 49

Tanrı doğamızın bir parçasıdır. Değer verdiğimiz şeye bizden daha fazla değer veren, karşısında olduğumuz şeyin bizden daha fazla karşısında olan yine O'dur. O, sadık olmamız gereken kralımız, ''kaptanımız''dır ve O'nu bilmek, yaşamlarımızda bir yöne sahip olmak demektir. s. 50

O, her an her yerde bizimledir. O, zihinsel bir varlıktır, insanların zihnindedir ve O'nu düşünen herkesle doğrudan bir bağlantı içindedir. O, yalnızca hepimizin içinde en iyi olan değil, insanlıktan oluşan, ama bundan fazlası olan kendinde bir Varlıktır. s. 54

Ateistlerin Dini 

Ateist, gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarma tutkusuyla, farkında olmaksızın sürekli geleneksel Tanrı tasvirini yeniden üretir. s. 61
^^^
Ruhsal olarak bir incelik ve cömertlik taşıyan hemen bütün agnostik ve ateist metinler, sanki o anonim bir Tanrı’nın ifadesiymiş gibi bir tavır benimserler. Tanrı’nın adının anılması dışında, dindar bir yazarın da söyleyebileceği her şey söylenir ve yazıda bol bol dinsel metafora rastlanır.

Eğer ateistler ve agnostikler içlerindeki olumlu gücü ifade ederken ister istemez ortaya Tanrı’nın silûeti çıkıyorsa ve eğer onların doğru yaşama anlayışları Tanrı’ya düşüncesine -neredeyse özdeş denecek kadar- denk düşüyorsa, o zaman gerçekten Tanrı’nın salt bir teoriden, insanın içindeki olumlu gücün hayali dışavurumundan başka bir şey olmadığı öne sürülebilir. 

Olumlu bir tabiatın var olduğunun bilinmesi kurtuluş için yeterli bir kanıt oluşturmuyor mu? Ateist ve agnostikler ile Tanrı'yı bulmuş olanlar arasındaki fark nedir? Aradaki fark, iyi niyetli ateistsin, herhangi bir referans, herhangi bir standarttan yoksun bir biçimde, salt kendi iyilik güdüsüne ve ahlak gücüne güvenerek, salt kendi içindeki olumlu güce dayanmakta olmasıdır. Belli bir küstahlık, belli bir ukalalık, kaçınılmaz biçimde tepesinde asılı durur; sonu gelmez kışkırtmalar ayaklarının altında bir girdap gibi açılır. O ne hiçbir zaman kendini gerçekten teslim edebilmiş, ne de kendinden kaçabilmiştir. Onun, kendini verebileceği hiç kimsesi yoktur. Coşkusu ben-merkezli ve ukalacadır; düşüşü herhangi bir dışsal güç tarafından frenlenmez. İbadeti, içindeki olumlu güçten, sahip olduğu olumlu tabiattan başka bir şey değildir; yani her an değişebilir bir ruh halidir. Kendi kendine, gururu ve onuru üzerine söz vermiş olabilir, ama verdiği sözü tutmasını sağlayacak olan kimdir? Kendi sevecen duygularından başka, dayanabileceği bir kaynak yoktur; vicdanı hiçbir yerden destek almaz ve uyurken onu koruyan hiç kimse yoktur. Olumlu güç taşıyan diğer insanlarla arasında gerçek ve canlı bir bağ yoktur. 

Agnostik ve ateistler, argümanlarında farkında olmaksızın büyük bir ustalıkla Tanrı'ya yer açıyorlar. Sonra da bu boşluğu sadece iyi niyetli bir jestle doldurmaya çalışıyorlar. Tanrı'nın kendisi doldurmadıkça, bu jesti kimseye ne bir yardım ne de güç sağlayabilir. ''İnsanlığa Hizmet'', Tanrı'nın yokluğunda, ölümlü yaşamın disipline sokulmamış zindanında bir hobi, bir duygusallık ya da bir iki yüzlülük olmanın ötesine geçemez.

Kaynak: H. G. Wells - Görünmez Kral Tanrı, 68, 74-75, 86

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...