KAPİTALİZM, KÖTÜLÜK VE BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI - GEORGE BERNARD SHAW
Bugünkü bölüşme düzenimizin artık değişmez olduğunu kabul ettiğiniz takdirde fosilleşmiş sayılırsınız. Her değişiklik, ya doğrudan doğruya ya da dolambaçlı olarak birisinin cebinden (belki de sizinkin den) bir miktar paranın alınıp başkasının cebine girmesi sonucunu doğurur. İşte bunun için, bir kısım politikacılar değişiklik isterken, diğerleri buna karşı çıkarlar. s. 9
***
Paranın Faydası
Para, başkalarının bizim istediğimizi sandıkları şeyler yerine kendi istediklerimizi almamızı sağlar. Bir kız evlendiği zaman arkadaşları ona para yerine hediye verirler. En sonunda kızcağız bir de bakar ki, elinde altı tane balık bıçağı, yedi tane masa saati olduğu halde tek bir ipek çorap bile yok. Eğer arkadaşlarında ona para verecek kadar akıl olsaydı (ben hep para veririm) kızın bir balık bıçağı, bir masa saati (böyle birşeyi istiyorsa tabii) ve bir sürü de çorabı olurdu. Para, dünyanın en kullanışlı nesnesidir. Onsuz yaşayamayız. Para sevgisinin bütün kötülüklerin başı olduğu söylenir; oysa, en yararlı bir buluştur. Bazı kişilerin ona, kendi ruhlarından daha düşkün olacak kadar budala ya da pinti olmaları paranın kusuru değildir. s. 29
***
Bizim kendi aramızda haydutluk ve şiddet yasak olduğu halde, işlerimizi herkesin kendinden başkasını düşünmeden yapacağı biçimde ayarlamışızdır. Bir dükkâncı ya da bir kömürcü sizin cebinizden paranızı aşırmaz. Aşırmaz ama, size sattığı malına gönlünün istediği fiyatı da koyar. İş alanında herkes müşterilerinden elinden geldiği kadar çok para alıp az mal satmaya çalışır. Ev kiraları, ev maliyetleriyle kiracının malî durumu düşünülmeden artırılır. Fakat bu özgürlük öyle kötü sonuçlar doğurur ki, sürekli olarak bunu engellemeye çalışan kanunlar yapılmaktadır. s. 43
***
Bir insanı sömürmek, eşit bir karşılığını vermeden ondan para ya da emeğini almaktır.
s. 146
***
Vergilerinizi bırakıp kiranızdan söz açmaya gelince yakınmalarınız daha da artacaktır. Kiranızı ödediğiniz an parayı doğrudan doğruya onunla istediğini yapacak olan sömürücüye verirsiniz. Bir toprak parçası kiralayıp üzerinde çalış tığınızda, toprak sahibinin sizin kazancınız ile yaşadığı apaçık ortadadır. Kanun kendisine toprağını kullanmanıza izin vermesi için para ödemezseniz, sizi yerinizden atabilme hakkını vermiştir. Buna o kadar alışmışsınızdır ki, herhangi bir insanın toprak kendisine aitmiş gibi hareket etmesi hiç de olağandışı gelmez size. Oysa bir insan havanın, denizin ya da güneş ışığının kendisine ait olduğunu söylerse ona deli gözü ile bakarsınız.
Herhangi bir insanın bir İngiliz'e, İngiltere'de yaşamak iznini verme ya da reddetme yetkisine sahip olabilmesi bütün adalet kavramlarına aykırıdır ve her avukat size toprak üzerinde mutlak bir mülkiyetin olamayacağını söyleyecektir. Fa kat toprak sahipleri uzun yüzyıllar boyunca hem kanun hem de kral yapıcı olduklarından, kral olsun olmasın, toprağın herhangi bir eşya gibi mülkiyete konu olmasını öngörmüşlerdir.
Toprak sahipleri topraklarını kiraya verirler, çalışmaktan ellerini eteklerini çekerler ve kira üzerinde — yani, başkalarının emeği üzerinde— yaşamaya başlarlar. s. 151-155
***
Karşılığında birşey vermeden insanların emekleriyle yaşamanın toprak mülkiyetinden daha tembelce bir yolu ortaya çıkmıştır. Toprak, sahibine kira getiren tek mülkiyet biçimi değildir. Gereğince kullanıldığı takdirde yedek para da aynı işi yapar. Yedek paraya 'Kapital' adı verilir; sahibi kapitalisttir, ülkenin bütün yedek parasını özel ellere bırakan düzenimiz de 'Kapitalizm' düzenidir. Kapitalizmi anlamadan, şimdiki insan toplumunu anlayamazsınız. Bugün bir budalalar cennetinde yaşıyorsunuz ve Kapitalizm de sizi orada tutmak için elinden geleni esirgememektedir.
Kapitalizmin doğurduğu uygarlık, kısa görüş ve kötü ahlâktan doğan bir hastalıktır. Eğer toplumumuz, hepsi de Kapitalizm ilkelerine bütünüyle aykırı olan 'On Emir'e, azizlerin kitaplarına ve filozofların mantıklarına dayanmamış olsaydı, hepimiz çoktan bu hastalıktan göçmüş olurduk. Pek çok uygarlığı yoketmesine ve dikkatli davranmazsak bizimkini de yokedeceği muhakkaktır.
Bu basit görünen yedek para — diğer adıyla kapital — olayını incelediğimizde bunun bütün kötülüklerin temeli olduğunu fakat daha iyiye götürme yollarının olabileceğini ve böyle yapılması gerektiğini de göreceksiniz. s. 156, 157
***
İçki ticareti kârlı, fakat köle ticareti ondan da kârlıydı. Gemiler dolusu zenciyi satarak çok büyük paralar elde ettiler. Bristol gibi bazı şehirler o kara temeller üzerine kurulmuştur.
İçki ticareti sona erip köle ticareti de engellenince bu adamlar sıradan sanayi işlerine atıldılar. Köleleri yakalayıp satmak yerine kendilerine iş vererek de kâr edilebileceğini öğrendiler.
İngiliz sermayesi bütün dünyaya yayılmıştı. Gazeteler herşeyin yolunda olduğunu yazıyorlar, Lord Robert gibi generaller, dünyanın dörtte üçünün bizim kendi okullarımızdan çıkan genç baylar tarafından yönetilmesinin bir Tanrı buyruğu olduğunu söylüyorlardı. s. 174-175
***
Kapitalistler bütün toplumun sağlıklı, rahat ve mutlu olup olmadığını düşünecek kadar akıllandıkları an «Sosyalist» olurlar. Çünkü hizmetçilerinize, uşaklarınıza ve alışveriş ettiğiniz kimselere sanki kendi ailenizdenmişler gibi özenle baktığınızda (yani, gelirinizi onlarla paylaştığınızda) kapitalist olmanın hiçbir eğlenceli yanı kalmamış olur.
Fakat hizmetçinize kendinizmişsiniz gibi davranırsanız — bu da ona kendinize harcadığınız kadar para harcamak demektir— hizmet çi tutmanın faydası mı olur sanki? Bu durumda bunlar sırtınıza tam bir yük olurlar. Böyle olunca rahat evinizden kaçar — eğer imkânınız varsa — gider, otellerde yaşarsınız. Otelde faturanızı ödeyip garsona, odalara bakan çocuğa ve temizlik yapan kadına bahşişlerini verdiniz mi, artık onlarla işiniz kalmamış demektir.
Hem zaten size hizmet edenlerin pek çoğunun sizinle doğrudan doğruya bir ilişkileri yoktur ki! Bunlar çoğunlukla alışveriş ettiğiniz yerlerde çalışan kişilerdir. Bunların patronları da işlerini kapitalist kurallara göre yürüttüklerinden, kapitalist toplumun barış ya da sürekliliği yaratmasına engel olan gelir eşitsizliği, işsizlik, toplumun sınıflara bölünmesi ve daha bir sürü kötülük böylece ortaya saçılır. s. 181-182
***
Britanya İmparatorluğu yeryüzündeki tek Devlet olsaydı, bütün yeryüzü İngiliz bayrağı altında uygarlaşana kadar bu oluşum barış içinde sürer giderdi. Bu, Britanya Emperyalizmi'nin rüyasıdır. Fakat evdeki hesap hiçbir zaman çarşıya uymaz. Hepsinin de emperyalist rüyaları, dış pazarları kapmakta usta tüccarları, bu tüccarları destekleyecek ve bu pazarları ülkelerine katacak donanmaları ve orduları olan irili ufaklı bir sürü devlet vardır. Bunlar Asya ve Afrika kıtalarındaki sınırlarını genişlettikçe ergeç bir gün karşı karşıya geleceklerdir. Bu türden bir çatışma neredeyse bizi Fransa ile savaşa sokacaktı. Neyse, Fransa o anda bizimle savaşa hazır olmadığından geri çekildi de olay kapanmış oldu. Fakat İngiltere ile Fransa bu arada Sudan'ı bölüşüverdiler. Bundan önce de Fransa, Cezayir'i ve Tunus'u kendi ülkesine katmıştı. İspanya, Fas’a girmek üzereydi. Kendisine birşey kalmayacağından telâşa düşen İtalya da Trablusgarb'a dalıverdi. İngiltere ise, hem Mısır' da hem de Hindistan'daydı.
Kendinizi bir an için elinde Almanya'da satabileceğinden çok malı olan, fabrikasını kapatıp iflâs edecek ya da Afrika'da yabancı bir pazar aramak zorunda kalan bir Alman tüccarının yerine koyun. Afrika haritasını açıp bir inceliyorsunuz. Kıtanın kaymağı olan bütün Akdeniz kıyısı İngiliz, Fransız, İtalyan ve İspanyolların elinde. İç bölgelerde İngilizler ve Fransızlar egemen. İngiliz egemenliğinde olan Süveyş Kanalı'ndan ya da Ümit Burnu'ndan dolaşmadan kıtanın en ayak basmamış bir yerine bile varmanız imkânsız. İşte şimdi Kayzer'in Almanya'ya «güneşte bir yer» bırakılmadığını söylediğinde neyi kastettiğini anladınız ya! O çirkin 1914-1918 savaşının temelinde, bir yanda İngiliz, Fransız ve İtalyan kapitalistleri ile diğer yanda Alman kapitalistleri arasındaki Afrika pazarlarının ele geçirilmesi nedeni yatıyordu.
Tabii uzaktan baktığınızda ortada başka nedenler vardı. Elbette ilk silah patlar patlamaz bütün İngilizler, Belçikalılar, Almanlar, Fransızlar, AvusturyalIlar ve Ruslar savaşacak bir sürü romantik nedenler icad edip işe giriştiler. Aradan çok geçmeden Türkler, Bulgarlar, Japonlar, Amerikalılar ve ilk çatışma nedeniyle ilgileri bulunmayan daha bir sürü Devlet dalsilah işe katıldılar. Bütün dünya bir anda çılgına dönmüştü. Kayzer'in güneşte bir yer aramak isteği ile alay etmek dışında hiçkimse pazarların sözünü bile etmiyordu.
Aradan bir süre geçince, silahsız kalmaya cesaret edemeyen milletler iyice korkup yalnız kalmak da istemediler. Anlaşmalar yaparak tıpkı hırsız mahallelerinde dolaşan polisler gibi ikisi üçü bir araya geldiler. Bir yanda Almanya ile Avusturya, diğer yanda İngiltere, Fransa ve Rusya vardı. Bu grupların ikisi de İtalya, Türkiye ve Amerika'yı kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlardı.
Bu savaş sorununu, vicdanınızı rahatsız ettiğine inandığım için bilerek ele aldım. Avrupalı erkeklerin milyonlarcasının birbirlerini öldürdüklerini gözlerinizle görmüşsünüzdür. Belki sizin oğlunuz uçağına atlayıp bir geceyarısı uyuyan bir köyü bombalamış ve beş on çocuğu öldürüp ana-babalarını sakat bırakmış olduğu için madalya bile almıştır. Askerî, milliyetçi ya da vatanseverlik açılarından bu gibi hareketler şerefli sayılabilirler; fakat evrensel geçerliğe sahip ahlâklılık açısından — sözgelişi, hiç fark gözetmeksizin bütün İngilizlerin, Fransızların ve Türklerin babalarının tek Tanrı olduğu açısından — bunlar en cehennemi kötülük patlayışları olarak görünmektedirler.
İnsanlar bu duruma nasıl düşmüşlerdir? Ülkelerinin, «yeryüzündeki bütün insanların» refahı amacı yerine, kapitalistlere kâr amacıyla yönetilmesine rıza göstermek olan ilk günahları sonunda elbette!
Ülke içinde satış yapamadıkları gerekçesiyle Afrika yerlilerine maliyetinden fazlasına satış yapmaya giden ilk gemi, yalnızca bu savaşı yaratmakla kalmayıp kazancımız ve ahlâklılığımız için Kapitalizme dayandığımız sürece daha beter savaşlar da yaratacaktır. Bu dehşetli kötülükler her zaman küçük ve görünürde zararsız nedenlerle başlayacaktır. Elinde bölecek beş lirası olan bir millet, bunu faydalı bir iş yapmaları karşılığında Ayşe ile Fatma arasında eşit olarak böleceği yerde, birine bir lira diğerine dört lira verirse, bu milletin bütün kötülüklerin tohumunu ekmekte olduğunu söylemek yanlış değildir. s. 186-189
***
Dış ticaret olmasaydı altınımız olmayacaktı; altının ise sayısız kullanma yerleri ve pek çok güzellikleri vardır. Dış ticaret olmasaydı çayımız da olmayacaktı diye ilâve etmiyorum; çünkü bana kalırsa bu sinsi Çin içkisi olmasa çok daha hayırlı olacaktı. Eskimoların çok güç şartlar altında yaptıkları gibi bir milletin kendi ürettiği yiyecek ve içecekle yetinmesi çok daha güvenlikli ve çok daha sağlık verici olurdu. Fakat milletlerin kendi sınırları içinde bulamadıkları ve birbirlerinden almaları gereken sayısız yüksek uygarlık ihtiyaçları vardır. Yerkürenin yaşanabilen yerlerinde dolaşmalı, ticaret yapmalı, birbirimizi tanımalıyız. Millî olduğu kadar milletlerarası örgütler kurmalıyız ve buna Ticaret Anlaşmaları, Posta Anlaşmaları, Telif Hakkı Anlaşmaları ile başlayıp Milletler Birliği'ne kadar gitmeliyiz. Ticaret ve gezi ihtiyacından dolayı ve bütün milletlerin sanat eserlerine; edebiyata, bilime olan ortak ilgileri yüzünden milletler birbirleriyle evrensel anlaşmalar yapmaktadırlar. Namuslu dış ticaret hiç bir zaman bizim başımızı belâya sokmayacaktır.
Uygar olmayan yerlerde kanun ve nizamın yerleştirilmesi bizi oralarda nefret edilen durumuna sokmamalıydı: Sevilmeliydik oralarda, zaten başlarda da böyleydi. Gerçekten gerekli olduğu zaman başka ülkelerin bizim bayrağımız altına alınması, ilhak edilen ülkelerin yerlilerince iyi karşılanan bir imtiyaz ve kuvvetlendirici bir ortaklık olmalıydı. Aslında biz her zaman durumun böyle olduğunu savunmuşuzdur; yabancı ülkelerde bulunmamızın nedeninin kendi çıkarımız olduğu için değil de oralar halkının iyiliği için olduğunu söylemişizdir. Yazık ki bu aldatmacaları sonuna kadar devam ettirememişizdir. Emperyalist idealistlerimizin arzuları ne kadar soylu olursa olsun, kapitalist tüccarlarımız o ülkelerde sadece, halklarından mümkün olduğu kadar fazla kâr elde etmek için bulunmaktadırlar. Kendi ülkelerini, artık kâr elde edemedikleri için terketmişlerdir; yabancı ülkelere ayak basar basmaz bu ideallerini unutmaları kendilerinden beklenemez. Bunlar "Ülkemizle yetinelim"cileri, genişleme hareketine muhalif olanları, "Küçük-İngiltere"cileri kendi ülkelerinden başka herkesin dostu olarak damgalamışlardır. Fakat bunların kendileri — kendi ülkeleri de dahil olmak üzere — kendilerine kâr sağlayacak terli bir emekçisi olan her ülkenin düşmanlarıydılar. İlhak edilen ülkenin uygarlığının "beyaz adam yükü" olduğunu ileri sürüyorlar ve Tanrı'nın sırtlarına başka milletlerin kamu hizmetlerini yüklediği yorgun Titan rolünü oynuyorlardı. Fakat uygarlığa kavuşturulan yerliler artık kendilerini yönetmeye hazır olduklarını söyledikleri zaman da, kapitalistler pazarlarına kartalın avına sarılması gibi sıkı sıkı sarılıyorlar ve aziz maskelerini atarak ilhak ettikleri yerleri ateş ve kılıçla savunmaya başlıyorlardı. "İmparatorluğun bütünlüğü için" kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarını söylüyorlardı; hatta binlerce aç insanı para ödeyerek kanlarının son damlasına kadar savaştırdılar da. Bunlara rağmen Kuzey Amerika'nın yarısı onlardan koptu. Çıkan savaşın geride bıraktığı nefret volkanı Amerikan bağımsızlığından yüz yıl geçtikten sonra şimdi bile hâlâ tütüyor. Katolik İrlanda, Güney Afrika ve Mısır elimizden kendi kendilerini yönetmek hakkını almışlardır. Hindistan da aynı şeyi yapmaktadır. s. 190-192
***
1914 yılında Sırbistan'da bir avuç insan bir cinayet işlediler. Bir dakika sonra da Avrupa'nın yarısı diğer yarısını kesmeye başladı. Bu korkunç iç gerilim ve dengesizlik durumu insan tabiatı tarafından yaratılmamıştır. Tekrar ediyorum; sonunda dayanılmayan bir korku anı olan bu durum, insan tabiatına aykırıdır. Ölüm korkusuna dayanamadığı için sonunda intihar eden kişinin ruh haline benzer. Bunu Kapitalizm hazırlamıştır. Kapitalizmin temelinde aç gözlülükten başka birşey olmadığını ve aç gözlülüğün de insan tabiatı olduğunu söyleyeceksiniz. Doğrudur; fakat aç gözlülük insan tabiatının tümü değildir. Bir parçasıdır; hem de doyurulduğu zaman kaybolan bir parçası. Kapitalizmde bu, yoksulluk ve kölelik korkusu haline gelir. Sermaye de kendi tabiatının ötesine, hem insan açgözlülüğünün hem insanın vicdanının kontrolü dışına çıkar. Öyle ki bir yanda, kan dökme nöbetleri ile duygularını boşaltan yoksulluğa mahkûm insan kitleleri, diğer yanda da gittikçe büyüyen milyonları altında soluk soluğa kalan milyonerler belirir. Bu milyonerler, paralarını denize dökerlerse deli diye tımarhaneye tıkılmamak için, umutsuz bir çaba ile milyonlarını dağıtmaya çalışırlar. Bilgisizlik ve yoksulluk üreten bir düzenin ellerinde biriktirdiklerini Rockefeller Enstitüleri, Carnegie Kitaplıkları, hastahaneler, üniversiteler, okullar ve kiliselere dönüştürürler. Bu çılgınca kusmaları karşısında bu talihsiz milyarderlere aç gözlü canavarlar demek saçmadır. Bunlar daha çok kendine bir içki getirmesi için şeytanı çağıran ve yeteri kadar getirdiği zaman da artık durmasını söylemeyi bilmediği için şarap denizi içinde boğulan sihirbaz çırağına benzemektedirler. s. 193-194
***
Dış ticaret olmasaydı altınımız olmayacaktı; altının ise sayısız kullanma yerleri ve pek çok güzellikleri vardır. Dış ticaret olmasaydı çayımız da olmayacaktı diye ilâve etmiyorum; çünkü bana kalırsa bu sinsi Çin içkisi olmasa çok daha hayırlı olacaktı. Eskimoların çok güç şartlar altında yaptıkları gibi bir milletin kendi ürettiği yiyecek ve içecekle yetinmesi çok daha güvenlikli ve çok daha sağlık verici olurdu. Fakat milletlerin kendi sınırları içinde bulamadıkları ve birbirlerinden almaları gereken sayısız yüksek uygarlık ihtiyaçları vardır. Yerkürenin yaşanabilen yerlerinde dolaşmalı, ticaret yapmalı, birbirimizi tanımalıyız. Millî olduğu kadar milletlerarası örgütler kurmalıyız ve buna Ticaret Anlaşmaları, Posta Anlaşmaları, Telif Hakkı Anlaşmaları ile başlayıp Milletler Birliği'ne kadar gitmeliyiz. Ticaret ve gezi ihtiyacından dolayı ve bütün milletlerin sanat eserlerine; edebiyata, bilime olan ortak ilgileri yüzünden milletler birbirleriyle evrensel anlaşmalar yapmaktadırlar. Namuslu dış ticaret hiç bir zaman bizim başımızı belâya sokmayacaktır.
Uygar olmayan yerlerde kanun ve nizamın yerleştirilmesi bizi oralarda nefret edilen durumuna sokmamalıydı: Sevilmeliydik oralarda, zaten başlarda da böyleydi. Gerçekten gerekli olduğu zaman başka ülkelerin bizim bayrağımız altına alınması, ilhak edilen ülkelerin yerlilerince iyi karşılanan bir imtiyaz ve kuvvetlendirici bir ortaklık olmalıydı. Aslında biz her zaman durumun böyle olduğunu savunmuşuzdur; yabancı ülkelerde bulunmamızın nedeninin kendi çıkarımız olduğu için değil de oralar halkının iyiliği için olduğunu söylemişizdir. Yazık ki bu aldatmacaları sonuna kadar devam ettirememişizdir. Emperyalist idealistlerimizin arzuları ne kadar soylu olursa olsun, kapitalist tüccarlarımız o ülkelerde sadece, halklarından mümkün olduğu kadar fazla kâr elde etmek için bulunmaktadırlar. Kendi ülkelerini, artık kâr elde edemedikleri için terketmişlerdir; yabancı ülkelere ayak basar basmaz bu ideallerini unutmaları kendilerinden beklenemez. Bunlar "Ülkemizle yetinelim"cileri, genişleme hareketine muhalif olanları, "Küçük-İngiltere"cileri kendi ülkelerinden başka herkesin dostu olarak damgalamışlardır. Fakat bunların kendileri — kendi ülkeleri de dahil olmak üzere — kendilerine kâr sağlayacak terli bir emekçisi olan her ülkenin düşmanlarıydılar. İlhak edilen ülkenin uygarlığının "beyaz adam yükü" olduğunu ileri sürüyorlar ve Tanrı'nın sırtlarına başka milletlerin kamu hizmetlerini yüklediği yorgun Titan rolünü oynuyorlardı. Fakat uygarlığa kavuşturulan yerliler artık kendilerini yönetmeye hazır olduklarını söyledikleri zaman da, kapitalistler pazarlarına kartalın avına sarılması gibi sıkı sıkı sarılıyorlar ve aziz maskelerini atarak ilhak ettikleri yerleri ateş ve kılıçla savunmaya başlıyorlardı. "İmparatorluğun bütünlüğü için" kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarını söylüyorlardı; hatta binlerce aç insanı para ödeyerek kanlarının son damlasına kadar savaştırdılar da. Bunlara rağmen Kuzey Amerika'nın yarısı onlardan koptu. Çıkan savaşın geride bıraktığı nefret volkanı Amerikan bağımsızlığından yüz yıl geçtikten sonra şimdi bile hâlâ tütüyor. Katolik İrlanda, Güney Afrika ve Mısır elimizden kendi kendilerini yönetmek hakkını almışlardır. Hindistan da aynı şeyi yapmaktadır. s. 190-192
***
1914 yılında Sırbistan'da bir avuç insan bir cinayet işlediler. Bir dakika sonra da Avrupa'nın yarısı diğer yarısını kesmeye başladı. Bu korkunç iç gerilim ve dengesizlik durumu insan tabiatı tarafından yaratılmamıştır. Tekrar ediyorum; sonunda dayanılmayan bir korku anı olan bu durum, insan tabiatına aykırıdır. Ölüm korkusuna dayanamadığı için sonunda intihar eden kişinin ruh haline benzer. Bunu Kapitalizm hazırlamıştır. Kapitalizmin temelinde aç gözlülükten başka birşey olmadığını ve aç gözlülüğün de insan tabiatı olduğunu söyleyeceksiniz. Doğrudur; fakat aç gözlülük insan tabiatının tümü değildir. Bir parçasıdır; hem de doyurulduğu zaman kaybolan bir parçası. Kapitalizmde bu, yoksulluk ve kölelik korkusu haline gelir. Sermaye de kendi tabiatının ötesine, hem insan açgözlülüğünün hem insanın vicdanının kontrolü dışına çıkar. Öyle ki bir yanda, kan dökme nöbetleri ile duygularını boşaltan yoksulluğa mahkûm insan kitleleri, diğer yanda da gittikçe büyüyen milyonları altında soluk soluğa kalan milyonerler belirir. Bu milyonerler, paralarını denize dökerlerse deli diye tımarhaneye tıkılmamak için, umutsuz bir çaba ile milyonlarını dağıtmaya çalışırlar. Bilgisizlik ve yoksulluk üreten bir düzenin ellerinde biriktirdiklerini Rockefeller Enstitüleri, Carnegie Kitaplıkları, hastahaneler, üniversiteler, okullar ve kiliselere dönüştürürler. Bu çılgınca kusmaları karşısında bu talihsiz milyarderlere aç gözlü canavarlar demek saçmadır. Bunlar daha çok kendine bir içki getirmesi için şeytanı çağıran ve yeteri kadar getirdiği zaman da artık durmasını söylemeyi bilmediği için şarap denizi içinde boğulan sihirbaz çırağına benzemektedirler. s. 193-194
Kaynak: George Bernard Shaw'un Genç Bir Bayana Sosyalizm ve Kapitalizm Üzerine Öğütler, adlı kitabından özetlenmiştir.
No comments:
Post a Comment