Monday, 15 July 2019

Şeytan ve Din Adamı: Varlıkları Birleşmiş İki Figür - Halil Cibran

ŞEYTAN VE DİN ADAMI: VARLIKLARI BİRLEŞMİŞ İKİ FİGÜR  - HALİL CİBRAN


Şeytan

İnsanlar Peder Samaan'a ruhani alanda ve ilahiyat konusunda kendi rehberleri gözüyle bakıyorlardı; çünkü Peder Samaan, affı mümkün günahlar konusunda da, büyük günahlar konusunda da derin bilgilere sahip bir otorite, başlı başına bir kaynak olmanın yanında, bir de Cennet, Cehennem ve Araf'ın sırları hakkında konuşmaya bir başladı mı su gibi akıp duran allameydi.

Peder Samaan'ın Kuzey Lübnan'da görevi bir köyden ötekine yol teperek, vaaz verip, insanlara günahın yol açtığı ruhani çöküntüler için şifa götürmek ve onları şeytanın korkunç tuzaklarından kurtarmaktı. Muhterem Peder, Şeytan'la bitmeyen bir savaş içindeydi, kısacası. Fellahlar bu kilise adamına büyük değer verir, abartılı bir saygı gösterirlerdi. Onun öğüt ve dualarını altın ve gümüş para karşılığı almak konusunda her zaman biraz sıkıntı çekseler de, her hasat mevsiminde ona ürünlerinin en iyilerini armağan etmekten geri durmazlardı.

Gündüz vakti bir akşam, Peder Samaan uzakça bir köye doğru, dağ bayır aşarak yürürken yolun kenarında, bir çukurdan gelen ıstıraplı bir feryat ve ardından inlemeler işitti. Durup sesin geldiği yana baktı ve orada çukurda iç çamaşırlarıyla yatan bir adam gördü. Adamın, derince yaralarından çıkan kan, başına ve göğsüne sızıyordu. Acı içinde inliyor, birilerini yardıma çağırıyordu, ''Kurtarın beni, acıyın, yardım edin bana, ölüyorum.'' Peder Samaan şaşkınlıkla baktı acı çeken adama ve kendi kendine, ''Bir hırsız olmalı bu,'' dedi. ''Muhtemelen gelip geçeni soyuyordu ama son seferinde başarısız oldu demek ki. Ve soymak istediği yolcu yaraladı onu. Ölürse, onun canını almakla suçlanabilirim; neme lazım, orada durmamalıyım.''

Papaz durumu böyle değerlendirerek, yoluna devam etmek istedi. Fakat ölmek üzere olan adam seslenerek durdurdu onu, ''Bırakma beni, ne olur! Ölüyorum!'' Bunun üzerine Peder durumu tekrar değerlendirdi ve içinde ona yardım etme yönünde bir istek duymadığı için gizli bir utançla yüzü sarardı. Dudakları titremeye başladı, fakat yine kendi kendine, ''Issız yerlerde serseri serseri dolaşan şu kaçık insanlardan biri olmalı, bu. Yaralarının görünüşü korku veriyor bana. Ben bu halimle, ne yapabilirim ki onun için? Esasen, ruhani bir hekimin böyle bedenî yaraları olan biri için yapabileceği pek bir şey yoktur.'' Peder Samaan yine yola koyulup birkaç adım attı ama yaralı adam onun arkasından, soluğunu zorlukla toplayarak, kayaların bile içini eritecek bir sesle yalvardı, ''Yaklaş bana, ne olur!'' dedi, ''Biz çok eski dostuz seninle. Sen, iyi çoban, Peder Samaan'sın. Ben de ne bir hırsızım, ne de bir kaçık. Yanıma gel ve beni bu ıssız yerde ölüme terk etme. Yaklaş, sana kim olduğunu söyleyeceğim.''

Peder Samaan yaralı adama yaklaştı,  diz çöktü ve dikkatle adamın yüzüne baktı. Adamın yüzünde gördüğü birbiriyle çatışan çizgiler, tanıdığı birini hatırlatmıyordu ona. Bu yüzde zekâ yanında kurnazlık, güzellik yanında çirkinlik, gaddarlık yanında yumuşaklık okunuyordu. Ayakları üzerinde sertçe doğrulurken, ''Peki, kimsin sen? diye sordu ona.

Ölmek üzere olan adam, baygın bir sesle, ''Benden korkma, Peder,'' dedi, çünkü, dediğim gibi, biz çok eski ve sıkı iki dostuz seninle. Kalkmama yardım et ve beni yakındaki dereye götürür; orada mendilinle ya da fanilanla yaralarımı temizle.''

Peder üsteledi, ''Söyle bana, kimsin sen? Tanıyamadım seni. Daha önce görüp görmediğimi de hatırlamıyorum.''

Yaralı adam can çekişir gibi ıstıraplı bir sesle, ''Kim olduğumu biliyorsun benim!'' diye cevap verdi, ''Bin defa gördün beni ve her gün konuşuyorsun benimle. Ben senin için kendi hayatından daha değerliyim.''

Peder azarlayarak onu, ''Yalancı sahtekarın tekisin sen!'' dedi, ''ölmek üzere olan bir adam gerçeği söylemelidir. Hayatım boyunca bir kere bile görmüş değilim, senin o günahkar yüzünü. Şimdi söyle bana, kimsin sen? Yoksa fena olacak, kalan canından da olacaksın.''

Bunun üzerine, yaralı adam papaza doğru yavaşça, ama iyice yaklaşarak, onun gözlerinin içine baktı; dudaklarında garip, gizemli, biraz da alaycı bir tebessüm, sakin, kendinden emin, derinden gelen bir sesle, ''Şeytanım ben.'' dedi.

Bu meşum, uğursuz sözü işitince, Peder Samaan, vadinin her köşesinde yankılanan korkunç bir çığlık attı. Sonra karşısındaki figüre iyice bakınca, o zaman fark etti ki, garip, ürkütücü, grotesk çarpıklığıyla, ölmek üzere olan bu adamın görünüşü, köy kilisesinin duvarına asılı Şeytan tasviri ile tıpatıp örtüşüyor. Peder irkildi ve nefretle haykırarak, ''Tanrı bana senin bu cehennemlik yüzünü gösterdi ve böylece edebileceğim kadar nefret etmemi sağladı senden; lanet olsun sana sonsuza kadar! Yoldan çıkan kuzu, çoban tarafından telef edilmelidir ki öteki kuzuları da yoldan saptırmasın!''

Şeytan, ''Acele etme, Peder,'' diye karşılık verdi, ''acele etme ve akıp giden zamanı bu boş lakırdılarla boşa harcama. Yaklaş ve Hayat, bedenimi terk etmeden önce yaralarımı kapat.'' Rahip, sert ve kesin konuştu, ''Her gün Tanrı'yı yüceltmek, O'na yakarmak için göğe çevrilen bu eller, cehennem ateşinden yaratılmış bir bedene asla dokunmayacak. Çağların laneti, insanlığın çağlar boyu biriken hıncı ve nefreti altında ezilerek geberip gitmelisin sen. Çünkü insanlığın düşmanısın sen. Çünkü tüm erdemleri yok etmek, kendi ağzınla ikrar ettiğin tek amaç, senin için.''

Şeytan sıkıntı ve ıstırap içinde kımıldadı, dirseğine dayanıp hafifçe doğrularak, ''Ne söylediğini bilmiyor, şu an kendine karşı işlediğin suçu anlamıyorsun,'' dedi. ''Şimdi iyi dinle beni, başıma gelenleri anlatayım sana. Bugün bu ıssız vadide yürüyordum. Buraya vardığımda, bana saldırmak için göklerden bir grup melek indi ve amansızca saldırdı bana. İçlerinde, elinde iki yanı da kıldan keskin, ağır ışıl ışıl bir kılıç taşıyan biri olmasaydı, hepsini saf dışı bırakabilirim. Bu ışıl ışıl kılıca güç yetiremedim.'' Şeytan bir an sustu ve elini yumruk yaparak böğründeki derin yaraya bastırdı. Sonra devam etti, ''Mikail olduğunu düşündüğüm bu silahşör melek tam bir gladyatör ustalığı sergiliyordu. Uygun bir yere kendimi bırakıp ölü numarası yapmasaydım, hunharca parçalayıp işimi bitirecekti.''

Gözlerini göre kaldıran Peder, muzaffer bir sesle, ''Tanrım,'' diye yakardı, ''İnsanlığı laneti düşmanından kurtaran Mikail'in adı kutlu olsun, yücelsin göklerde!''

Şeytan buna karşı çıktı, ''Benim İnsanlık için beslediğim küçümseme hissi, senin kendine karşı duyduğu nefretten daha büyük değil. Hiç de seni kurtarmak için gelmiş olmayan Mikail'i kutluyorsun. Ama ben yenik düştüm diye, daha önce de, şimdi de senin huzur ve mutluluğunun kaynağı olduğum halde, beni lanetliyorsun. Beni kutlamıyor, hamiyetinin dışında tutuyorsun, ama benim gölgemde yaşıyor, benim gölgemde yükseliyorsun. Benim varlığımı kendi mesleğin, kariyerin için bir bahane, bir dayanak ve silah olarak benimsedin ve ismimi, bir rahip olarak yapıp ettiklerin için bir doğrulama, kesinleme olarak kullandın başından beri. Benim geçmişim, şimdimi ve geleceğimi de zorunlu kılmıyor mu senin için? Amaçladığın miktarda servet birikimine ulaştığını mı düşünüyorsun? Sana inananlardan, seni izleyenlerden, benim hükümranlığımı tehdit olarak gösterip daha fazla altın ve gümüş çıkarmanın artık imkansız olduğunu mu düşünüyorsun yoksa?

''Ben ölüp gidersem eğer, senin de açlıktan öleceğini anlamıyor musun? Bugün öldüğünü kabul edersen, yarın ne yapacaksın peki? Benim ismim unutulup giderse hangi mesleği, hangi sanatı izleyeceksin? Onlarca yıldır bu köylerde dolaşıyor ve insanları benim elime düşmemeleri konusunda uyarıyorsun. Bir araya getirebildikleri üç-beş dinarla ve emeklerinin ürünüyle senin öğütlerini, önerilerini satın alıyor yoksul insanlar. Lanetli düşmanlarının artık var olmadığını öğrenirlerse, yarın ne satın alacaklar senden? Ben ölürsem, senin işin de ölüp gider benimle birlikte. Çünkü o zaman insanlar, kendilerini günaha sürükleyen ayartıcı dürtülerden kurtulmuş olurlar. Bir kilise adamı olarak, kilisenin, kendi varlığını, düşmanının, yani şeytanın varlığına borçlu olduğunu görmüyor musun? Bu çok eski çelişki değil mi, gizli bir el gibi, inananların cebinden altın ve gümüşü alıp, bir daha çıkmamak üzere vaizlerin ve misyonerlerin çıkınlarına aktaran? Öyleyse, sana prestijini, kiliseni, evini ve geçim kaynağını kesinlikle ettireceğini bile bile, benim burada ölüp gitmeme nasıl izin verirsin?''

Şeytan bir anlığına sustu; küçülmüşlük, aşağılanmışlık hissi, yerini cüretkar bir özgüvene bırakmıştı. ''Peder,'' diye devam etti, ''gururlu, fakat cahil bir adamsın. Sana biraz inancın tarihinden söz edeceğim ve sen orada bizim, ikimizin varlığını birleştiren ve senin bilincini benim varoluşumun bir uzantısı olarak yaratan gerçeği göreceksin.

''Zamanın başlangıcında, hayatın ilk anlarında, insanoğlu güneşin karşısında dikildi, kollarını uzatıp şunları söylemek için ilk defa bağırdı, 'Göğün ötesinde büyük, sevgi dolu ve cömert bir Tanrı var.' Sonra insanoğlu yarım daire çizip arkasını ışığa döndü ve yerde kendi gölgesini görür görmez, 'Yerin derinliklerinde, kötülükten hoşlanan kapkaranlık bir ifrit var,' diye bağırdı. Ve çağlar birbiri peşinden akıp geçerken, insanoğlu, birini kendisini arındırıp yücelttiği için kutsallaştırdığı, diğerini onu korkutup ürküttüğü için lanetlediği iki güç arasında var oldu hep. Fakat kutsallaştırmanın ve lanetlemenin anlamını hiçbir zaman tam olarak kavrayamadı. Çiçek açıp geliştiği yaz mevsimiyle, üşüyüp titrediği kış mevsimi arasında kalan bir ağaç gibi iki uç arasında kaldı hep.

''İnsanoğlu, bilgi ve anlayış olarak gelişip de, uygarlığın şafağına eriştiğinde, bir beşeri birlik, bütünlük biçimi olarak aile doğdu. Sonra kabileler oluştu ve emek, yetenek ve eğilimler işbirliği için örgünleştirilmeye başladı. Kabilenin bir kolu toprağı işlemeyi, diğeri barınak yapmayı, bir başkası giyim-kuşam üretmeyi, bir başkası avcılığı vb. üstlendi. Derken kehanet mesleği yüz gösterdi yeryüzünde. Kendisine gerçek bir ihtiyaç ve zorunluluk duyulmadan insanoğlunun icat ettiği ve benimsediği ilk meslek budur.''

Şeytan yine bir an sözlerine ara verdi ve şen kahkahası boş vadide yankılandı ama kahkahası aynı zamanda ona yararlarını hatırlattı ve acıyla inleyerek elini hemen böğrüne götürdü yine. Kendini biraz toparladı ve sözüne devam etti, ''Kehanet ortaya çıktı ve hızlı bir biçimde yayıldı yeryüzünde.''

''Teşekkül eden ilk kabilede, kendisine La Wiss denen bir adam vardı. Bu ismin kaynağı hakkında bir bilgim yok benim. Zeki bir yaratıktı, fakat aşırı derecede tembel biriydi. Toprağı işleme işinden de barınak inşa etme işinden de, sürü otlatmak gibi bedensel emek ve çaba gerektiren işlerden de nefret ediyordu. Ama yiyecek, o çağlarda sıkı bir çalışma ortaya koymadan elde edilemediği için, sonradan La Wiss adını alacak kişi geceler boyu aç yatmak zorunda kalıyordu.

''Bir yaz akşamı, kabilenin üyeleri reisin kulübesi önünde toplanmış, o günkü işler hakkında konuşarak yatma vaktini beklerken, bir adam ansızın ayakları üzerinde doğrulup eliyle gökteki ayı işaret ederek bağırdı ve 'Gece Tanrısı'na bakın!' dedi, 'yüzü nasıl da karanlık ve güzelliği nasıl yitip gitmiş; gök kubbede asılı duran siyah bir taşa dönüşmüş!' Başlarını kaldırıp göğe bakan kabile üyelerinden çoğu, sanki karanlığın eli uzanmış da onların yüreğini avuçlamış gibi, korku içinde bağırıp titremeye başladılar. Çünkü Gece Tanrısı yavaş yavaş siyah bir topa dönüşürken, yeryüzünün parlak yüzünü de değiştiriyor, dağları ve vadileri onların önünde siyah bir örtünün altında görünmez hale getiriyordu.

''İşte bu anda, bir ay tutulmasını daha önce gözlemlemiş ve bunun oluş sebebini kaba hatlarıyla anlamış olan La Wiss, bu fırsatı olabildiğince iyi değerlendirmek için öne çıktı. Kalabalığın ortasında dikilerek elini göre doğru kaldırıldı ve güçlü bir sesle onlara seslendi, 'Diz çökün ve yakarın; Karanlığın Kötü Tanrısı, Işık Saçan Gece Tanrısı ile girdiği boğuşmada yenik düşsün. Eğer Kötü Tanrı onu yenirse hepimiz mahvoluruz. Fakat Gece Tanrısı tepelerse ötekini, o zaman kurtuluruz. Yakarın ve tapının şimdi. Toprakla sıvayın yüzlerinizi. Gözlerinizi kapayın ve başınızı göğe kaldırmayın; çünkü bu iki Tanrı'nın kavgasına tanık olan kişi aklını ve gözlerini kaybedecek, hayatı boyunca kör ve deli olarak kalacak. Başlarınızı yere eğin ve bütün kalbinizle Gece Tanrısı'nın, bizim de ebedî düşmanımız olan Kötülük Tanrısı'na üstün gelmesini dileyin!'

''La Wiss, konuşmasını, kendi uydurduğu, daha önce kimsenin duymadığı bir takım gizemli, şifreli sözcüklerle de süsleyerek böylece sürdürdü. Kurnazca hazırlanmış aldatmacalardan sonra uyuya ay eski parlaklığına kavuştu. Bunun üzerine La Wiss sesini daha öncekinden daha da yükselterek, buyurgan bir vurguyla,''Şimdi ayağa kalkın ve kötücül düşmanına karşı zafer kazanan Gece Tanrısı'na bakın' Yıldızlar arasındaki yolculuğuna artık güvenle devam ediyor. Şu bilinsin ki, o, sizin yakarmalarınızın yardımıyla Karanlığın Şeytanı'na üstün geldi. Bundan çok hoşnut olduğu için de, bakın eskisinden daha çok parıldıyor şimdi.'

''İnsanlar başlarını yukarı kaldırıp baktılar ki, ayın yüzü gerçekten apaydınlık. Korkuları yatıştı, kafalarındaki karışıklığın yerini neşe aldı. O zaman dans etmeye, şarkı söylemeye kalın çubuklarla metal levhalara vurarak ritmik sesler çıkarmaya başladılar ve vadileri çıkardıkları gürültü patırtıyla çığlık ve şarkılarla doldurdular.

''O gece kabile reisi La Wiss'i yanına çağırdı ve ona, 'Bugün sen daha önce kimsenin yapmadığı bir şey yaptın. İçimizden kimsenin bilmediği, anlamadığı gizli bilgilere sahip olduğunu gösterdin. Halkımın arzusuna uyarak, bundan böyle kabilemizde benden sonra en yüksek konumu elinde tutan kişi sen olacaksın. Ben kabilenin en güçlü adamıyım, sen de en bilge ve bilen adamsın. Sen halkımızla Tanrılar arasında aracısın ve Tanrıların istek ve eylemlerini açıklayacak, bize onların sevgi ve kayrasını  kazanmamız için neler yapmamız gerektiğini öğreteceksin.'

''Ve La Wiss kurnazca güven vererek ona, 'İnsan Tanrı'nın bana gökçe rüyalarımda bildirdiği her şeyi uyandığımda size aktaracağım. Onunla sizin aranızda aksamayan bir haberleşme sağlayacağım. Bu konuda bana güvenebilirsiniz.' dedi. Kabile reisi La Wiss'a güvendi ve ona iki at, yedi inek, yetmiş koyun ve bir o kadar da kuzu bağışladı. Ve, ''Kabile üyeleri senin için büyük, sağlam bir yapı inşa edecekler. Biz de sana her hasat mevsiminde yeterli bir miktar ürün vereceğiz ki, onurlu ve saygın bir Üstad olarak yaşayabilesin, diye söz verdi ona.

''La Wiss ayağa kalktı ve ayrılmak için izin istedi, fakat kabile reisi onu durdurdu ve 'Senin bu İnsan Tanrı dediğin de kimdir, nedir?' diye sorarak ekledi, 'Bu cüretkar Tanrı kimdir ki, yüce Gece Tanrısı'yla güreşmeye cesaret ediyor? Daha önce hiç düşünmemiştik böyle bir Tanrı'nın varlığını.' La Wiss alanını sildi ve 'Benim değerli efendim,' diye cevap verdi, 'çok eski zamanlarda, insanın yaratılışından önce bütün Tanrılar, yıldızlı göklerin ötesindeki yukarı dünyada hep bir arada barış içinde yaşıyorlardı. Tanrıların Tanrısı hepsinin babasıydı ve ötekilerin bilmediği şeyleri biliyor, onların yapmadığı şeyleri yapabiliyordu. Evrensel yasaların ötesinde var olan, kendine sakladığı gizli gökçe sırları vardı. On ikinci çağın yedinci döneminde, büyük Tanrı'dan nefret eden Bahtaar'ın ruhu başkaldırdı ve babasının karşısına dikilerek, 'Evrenin sırlarını ve yasalarını bizden gizleyerek bütün yaratıklar üzerindeki büyük hükmetme gücünü niçin, sadece kendi elinde tutuyorsun?' diye sordu ona. 'Biz senin çocukların değil miyi?z Sana inanıyor ve büyük kavrayış ve sürekli var olma gücünü seninle paylaşıyor değil miyiz?'

''Tanrılar Tanrısı bu küstahlık karşısında öfkelendi ve 'En büyük gücü, en büyük hükmetme yetkesini ve en temel sırları her zaman kendime ayıracağım,' dedi, 'çünkü ben Başlangıç ve Son'um.'
''Bahtaar, 'Bilgini, sırlarını ve gücünü benimle paylaşmadığın sürece ben de, benim çocuklarım da, çocuklarımın çocukları da sana karşı hep başkaldırı durumunda olacağız!' dedi, Bunun üzerine Tanrılar Tanrısı, göklerin üstündeki tahtından ayağa kalktı, bir eline kılıcını aldı, öteki eliyle güneşi kalkan gibi kavradı ve evrenin her köşesinde yankılanan bir sesle, 'İn aşağı bakalım,' diye gürledi, 'isyankar kötü ruh seni, karanlık ve sefaletin hüküm sürdüğü o en aşağıda ve tatsız dünyaya  defol git! Orada sürgünde olacaksın; güneş kül olup tükeninceye, yıldızlar parça parça olup dağılıncaya kadar orada kalacaksın!' İşte o saat, Bahtaar yukarı dünyadan, kötü ruhların yaşadığı aşağı dünyaya indi. Ve orada, bundan böyle babasını ve kardeşlerini seven, onlara tapınan her ruhu tuzağa düşürerek, babasıyla ve kardeşleriyle hep savaş halinde olacağı konusunda Hayat'ın sırları üzerine yemin etti.'

''Kabile reisi bunları dinlerken, alnı kırıştı, yüzü asıldı. 'Demek Kötücül Tanrı'nın adı Bahtaar, öyle mi?' diye sordu. La Wiss, 'O yukarı dünyadayken adı Bahtaar'dı; ama aşağı dünyaya inince birbirini izleyen çağlarda, sırayla Baalboul, Satanail, Balial, Zamiel, Ahriman, Mara, Abdon, Devil ve sonunda Satan adını aldı. En ünlü olanı da bu Satan adıdır.'

''Kabile reisi, rüzgarda kuru dalların hışırdamasını andıran titrek bir sesle, 'Satan' ismini birkaç defa tekrarladı; sonra, 'Peki, bu Satan, Tanrılardan nefret ettiği kadar,  neden, insandan da nefret ediyor?' diye sordu.

Love is Bunu hemen şöyle cevapladı insandan nefret ediyor Çünkü insan bu satanın kardeşlerinin ve kuzenlerinin soyundan geliyor hemen atıldı o zaman demek ki satan insanın kuzeni biraz şaşkınlık ve bıkkınlık karışımı bir sesle evet weiss diye karşılık verdi Ne yapıyorsun fakat o aynı zamanda onların günlerini sefaletle gecelerinde korkulu rüyalarla dolduran en büyük düşmanları fırtınayı onların derme çatma kulübelerinin yönlendiren ekinlerini kuraklık ve kıran düşüren kendilerini ve hayvanların hastalık bulaştıran hep o kötü ve güçlü bir tanrıdır o biz mutluysak oyası tutar İskenderli ise o bundan sevinç ve Neşe Duyar onun kötülüklerinden sakınmak için onun tanımalı ve onun karakter hakkında yeterince bilgi yenmeliyiz ki onun tuzaklarına düşmeyelim.

Reis başına kılınan sahasına yasladı veya fısıltıyla evlerimizin üzerine fırtınaları salan biz eve sür lerimize salgın hastalıkları Musallat eden bu yabancı gücünü sırlarını senden Öğrenmiş oldum Böylece dedi benim onun hakkında senden öğrendiğim her şeyi kabile üyeleri de öğrenecek ve loves onları güçlü Düşmanlar hakkında bilgilendirerek kötülükten uzak durmalarını sağladığı için Yücel silecek onurlandıracak ve saygı ile anılacak.

''La Wiss, bunu hemen şöyle cevapladı, 'İnsandan nefret ediyor, çünkü insan, bu Satan'ın kardeşlerinin ve kuzenlerinin soyundan geliyor.' Şef hemen atıldı, 'O zaman, demek ki, Satan insanın kuzeni!' Biraz şaşkınlık ve bıkkınlık karışımı bir sesle, 'Evet, Reis,' diye karşılık verdi, La Wiss, 'fakat o aynı zamanda, onların günlerini sefaletle, gecelerinde korkulu rüyalarla dolduran en büyük düşmanları. Fırtınayı onların derme çatma kulübelerine yönlendiren, ekinlerini kuraklık ve kıran düşüren, kendilerine ve hayvanların hastalık bulaştıran hep o. Kötü ve güçlü bir Tanrı'dır o; biz mutluysak, o yas tutar, biz kederliysek, o, bundan sevinç ve neşe duyar. Onun kötülüklerinden sakınmak için, onu çok iyi tanımalı ve onun karakteri hakkında yeterince bilgi vermeliyiz ki, onun tuzaklarına düşmeyelim.'

''Reis başını kalın asasının yasladı ve fısıltıyla, 'Evlerimizin üzerine fırtınaları salan, bize ve sürülerimize salgın hastalıkları musallat eden bu yabancı gücün sırlarını senden öğrenmiş oldum, böylece,' dedi. 'Benim onun hakkında senden öğrendim her şeyi kabile üyeleri de öğrenecek ve La Wiss, onları, güçlü düşmanları hakkında bilgilendirerek kötülükten uzak durmalarını sağladığı için yüceltilecek, onurlandıracak ve saygıyla anılacak.'

''La Wiss, sergilediği zekâ ve beceriden ötürü mutlu, yarattığı fantezi ve benlik doyumuyla sarhoş bir halde, Kabile Reisi'nin yanından ayrıldı, kendi kovuğuna gitti. İlk zamanlar, kabilede La Wiss dışında, Kabile Reisi de dahil, herkes geceleri yataklarında korkunç hayaletlerle, hortlaklarla dolup taşan ve onları çığlıklarla uykularından dışarı atan karmakarışık rüyalar gördüler.''

Şeytan konuşmasına burada kısa bir ara verince, Peder Samaan, şaşkınlık ve ürküntü içinde ona baktı ve gözlerinde bir ara Ölüm'ün meşum bakışı belirir gibi oldu. Sonra Şeytan bıraktığı yerden sözlerine devam etti, ''İşte böylece göklerin saltanatı yeryüzüne indi ve benim onun tezahürüne yol açan başlıca amil olmuş oldu. Bir meslek olarak benim gaddarca ve dizginsiz ayartıcılığımı benimseyen ilk kişi La Wiss'ti. La Wiss, öldükten sonra, bu işi bu iş onun çocuklarını eliyle sürdürüldü, yaygınlaştı ve giderek dört başı mamur ruhani bir meslek halini alıncaya kadar gelişti. Derken, bilgiyle incelmiş, gelişmiş zihinlerce de, ruhen soylu ve seçkin olanlarca da, kalben arı, duru insanlarca da, hayalhanesi geniş olanlarca da izlenir, benimsenir oldu.

''Babil'de, bana karşı kavga veren rahibin önünde, insanlar, tapınma sırasında dini teraneleriyle yedi defa eğilirlerdi. Ninova'da benim en girift sırlarımı bildiğini iddia eden kişiye, Tanrı'yla insanlar arasındaki altın halka olarak bakarlardı. Tibet'te, benimle güreşen kişiyi, Güneş'in ve Ay'ın Çocuğu olarak çağırırlardı. Biblos'ta, Efes'te ve Antioch'ta çocuklarının hayatını adarlardı benim düşmanlarıma. Kudüs'te ve Roma'da, benden nefret ettiğini ve bütün güçleriyle bana karşı savaştıklarını iddia eden kimselerin ellerine bırakırlardı insanlar, hayatlarını.

''Güneşin altındaki her şehirde, her ülkede dinsel eğitimin odağında benim adım bulunur. İnsanların benimle ilgili takıntıları olmasaydı yahut rahipler bu takıntıyı yerleştirmek istemeseydi insanların içine, ne tapınaklar inşa edilirdi, ne kuleler, ne de saraylar yükseltilirdi. İnsanda karanlık ve azim yaratan cesaretim ben. Düşüncede özgünlüğün peşine düşen cesaretin kaynağıyım ben. İnsanın elini olduğundan daha uzun, daha kavrayıcı, daha güçlü ve kıvrak kılmak için o elle monte edilen büyük elim ben. İnsanlardan birinde bitince ondan sonrakinde, babada bitince oğulda devam eden Şeytan'ım ben. İnsanların kendilerini canlı tutmak için savaşıp durdukları Şeytan'ım ben. Benimle olan kavgalarını durdursalar, o muhteşem mitlerinde öngörülen meşum cezalarla uyumlu olarak, tembellik ve uyuşukluk, akıllarını, kalplerini, ruhlarını öldürür onların.

''Ben erkeklerin zihinlerini, kadınların da kalplerini kışkırtan, bazen altüst eden hışım dolu, ama dilsiz bir fırtınayım. Benden korktukları için, beni lanetleyecekleri tapınma yerlerine ya da benim irademe teslim olup da beni hoşnut etmek için sefahat yerlerine uzun yolculuklar yapar insanlar. Beni yataklarının uzak tutmak için gecenin sessizliğinde dua eden keşişin ya da münzevinin, beni odasına davet eden fahişeden farkı yoktur. Ezeli ve ebedi olan Şeytan'ım ben.

Ruhani sığınakları ve manastırları, korku temeli üzerine inşa eden benim. Meyhaneleri ve sefahat evlerini şehvet ve benlik tapıncı temelleri üzerinde inşa eden benim. Var oluşum sona erse, korku da, zevk de silinir gider dünya üzerinden. Ve onların ortadan kalkmasıyla da insan kalbinde arzunun ve ümidin de sonu gelir. Hayat bomboş ve soğuk, telleri kırık bir arp halini alır. Bunun içindir ki, varlığı süreğen olmak zorunda olan Şeytan'ım ben.

''Sahtekârlığın, düzenbazlığın, dolandırıcılığın ilham kaynağım ben, iftiracılığın, alaycılığın, her türlü oyun ve desisenin... Eğer bu meslekler, bu hünerler dünyadan kaldırılacak olsa, insanların dünyası, üzerinde erdem dikenlerinden başka bir şey bitmeyen kupkuru bir sahraya döner. Bunun içindir ki, varlığı süreğen olmak zorunda olan Şeytan'ım ben.

''Günahın hem anasıyım, hem babasıyım ben. Eğer günah yeryüzünden silinip kaybolacak olsa, günahla savaşı meslek edinenler de silinip gidecektir; onların dal budak saldığı çevre ve kurumlar da öyle, kuşkusuz...

''Kötünün ve kötülüğün kalbim ben. Benim vuruşlarımın sekteye uğramasını, durmasını ve böylece beşeri faaliyetlerin de sona ermesini ister misin? Büyük amilin yok olmasının vaat ettiği sonuçları göze alır mısınİ Çünkü Büyük Amil'im ben. Şimdi, bu ıssız yerde bu yaralarla böyle ölüp gitmemi ister misin, Muhterem Peder? Arzu eder misin, seninle benim aramdaki hayatî bağı koparmayı? Cevap ver şimdi bana, Muhterem kilise temsilcisi!'' ş

''Şeytan, bunları söyledikten sonra, kollarını uzattı, başını öne eğdi ve derin derin soludu. Yüzü karardı, karardı ve çağlar öncesinden Nil kenarında terk edilmiş Mısırlı heykellere benzedi. Sonra parıldayan gözlerini Peder Samaan'ın yüzüne dikti ve titrek bir sesle, ''Yoruldum, gücüm azaldıkça azaldı. Bu tükenen gücümü, senin zaten bildiğin şeyleri anlatmak için kullanmakla yanlış yaptım. Neyse, şimdi artık istediğin gibi yapabilirsin. Beni evine götürüp orada yaralarımı tedavi de edebilirsin; burada ölüme de terk edebilirsin.''


Peder Samaan titredi ve sıkıntı içinde ellerini oğuşturdu ve sonunda alttan alan bir sesle, ''Daha bir saat öncesine kadar bilmediğim önemli şeyleri öğrenmiş oldum senden. Senin varlığının bu dünyada kötülükten yana ayartma yarattığını ve bu ayartmanın, insan ruhunun değeri hakkında insanların önüne bir yargı koymak için Tanrı'nın irade ettiği bir tedbir, bir düzenleme olduğunu biliyordum. Her şeye gücü yeten Tanrı'nın ruhların ağırlığını, derinliğini vb. ölçmek için kullandığı bir ölçüt, bir skala... Ve kesin olarak biliyorum ki, sen ölürsen, ayartma işlevi de ortadan kalkmış olacak ve onun yok olmasıyla da, ölüm insanı uyaran ve yücelten kusursuz olana, ideal olana ulaşma gücünü yok edecek.

''Yaşamalısın sen, çünkü eğer ölürsen ve insanlar da bunu öğrenirlerse, cehennem korkusu diye bir şey kalmaz ve onlar da artık yapıp ettikleri hiçbir şeyin günah olmadığını düşünerek tapınmayı, yakarmayı falan bırakırlar. Bunun içindir ki, yaşamalısın sen. Senin yaşaman, insanlığın kötülükten ve günahtan kurtulmasının vazgeçilmez bir koşulu.

''Bana gelince, ben senin için beslediğim nefreti, insan için duyduğum sevginin sunağına adayacağım.''

''Şeytan bunları duyunca, yeri sarsan bir kahkaha attı ve, ''Ne kadar akıllı bir adamsın, Peder! Ve teoloji sahasında ne kadar meraka değer bilgilere sahipsin! İşte bu bilgiler sayesindedir ki, benim varlığım için benim şimdiye kadar asla düşünemediğim bir amaç buldunuz. Ben bu amacı anlayabileceğimi düşünemesem de, hiç değilse ikimiz de, birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu artık iyice anlamış bulunuyoruz, öyle değil mi ama?

''Şimdi yaklaş bana, kardeşim. Bak, karanlık iyice kapladı ovaları. Bu arada vadinin kumuna akıp gittiği kanımın yarısı. Ve sen hemen yardım etmezsen eğer, Ölüm'ün fazla düşünmeden müşteri olacağı, içi boşalmış bir cesetten, posttan başka bir şey kalmayacak bende.''

Peder Samaan, önce elbisesinin kollarını yukarı katladı, sonra Şeytan'a yaklaştı ve onu sırtına alıp evinin yolunu tuttu.

Sessizliğe gömülen, karanlığın örtüsüyle yavaş yavaş örtünmeye başlarken daha da güzelleşen vadinin ortasında, Peder Samaan sırtındaki yükün ağırlığıyla iki büklüm köye doğru yürüyordu. Siyah papaz elbisesi ve uzun sakalı sırtındaki yükten sızan ya da damlayan kanla lekelenmişti; fakat o ağır yük altında azimle yürümeye devam ediyordu. Yürürken de, dudakları Şeytan'ın yaşaması için yaptığı hararetli dualarla kıpır kıpır oynuyordu.

Kaynak: Gece ile Sabah Arasında, Halil Cibran, ''Şeytan'' başlıklı bölüm, 39-66. sayfalar arası. Çev. Cahit Koytak, Kapı Yayınları, 1. Basım, İstanbul, Ekim 2012.











No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...