Friday, 26 July 2019

Kişi ve Kutsal - Simone Weil


KİŞİ VE KUTSAL - SIMONE WEIL

“Hak” mefhumu “kuvvet” mefhumunu içermekle kalmaz, aynı ölçüde “sevgi” mefhumunu dışlar. Eğer birine “bana yaptığınız doğru değil” derseniz, kaynağında bulunan alaka ve sevgi ruhuna dokunabilir ve bu ruhu uyandırabilirsiniz. Oysa “....hakkım var”, “......hakkınız yok” desek aynı etkiyi uyandırmaz. Bu sözler gizli bir savaş barındırır ve savaş ruhunu uyandırır. Hak kavramını toplumsal çatışmaların merkezine koymak her iki yandan da iyilikseverlik/merhamet dürtüsü engeller. s. 10

Sadece kişiliğin serpilmesini önemli gören biri kutsalın anlamının ta kendisini tümden yitirmiştir. s. 26

İdraki kararmış günümüz dünyasında, herkes için eşit ölçüde imtiyaz, özleri imtiyaz olan şeylerden eşit pay talep etmekte zorluk çekilmez. Hem saçma hem de aşağılık bir taleptir bu çünkü imtiyaz tanımı itibarıyla eşek değildir; aşağılıktır, çünkü arzulanmaya değmez. s. 37 

Canlının tenin ölümünden iğrenmesi kadar düşünce de mutsuzluğu düşünmekten iğrenir. s. 38 

Bedbahtlık doğası itibarıyla dilsizdir. Bedbaht olanlar, ona kendisini ifade edecek sözler verilsin diye yakarır sessizce. 

Bedbahtlar genelde koşulların onları geçirdiği yerden dolayı ondan uzak düşerler. 

Demokrasi, hak ya da kişilik gibi vasat değerlerin söz dağarcığına ait sözcükleri bahtsızların ağzına vermek, onlara hiçbir iyilik getirmeyecek, kaçınılmaz olarak canlarını yakacak bir hediye vermek olacaktır bu onlara. Bu mefhumlar yeryüzülü değildir, havada asılı kalmışlardır. Bu sebeple yeryüzüne diş geçiremezler. 

Bir ağaca yeryüzünün derinliklerine güçlü kökler salması için enerji sağlayan sadece gökyüzünden sürekli düşen ışıktır. Hakikatte ağaç gökyüzünde kök salmıştır. 

Yalnızca doğaüstünden gelen yeryüzüne gerçekten bir damga vurmaya elverişlidir. 

Bahtsızları etkili biçimde silahlandırmak istiyorsak, onların ağzına sadece asıl ikametgahları cennet olan, gökyüzünün üstünde, öteki dünyada bulunan sözleri vermek gerekir. Bunun imkansız oluşundan korkmamalı. Bahtsızlık ruhu o yerden gelecek her şeyi büyük bir iştahla kabul buyurmaya, kana kana içmeye hazırdır. s. 38-39 

Eğer tutsak bir zihin kendi tutsaklığından habersizse, hata içinde yaşıyordur. 

Esaretini hisseden bir zihin bunu kendinden saklamak isteyecektir. Ama yalandan nefret ediyorsa, bunu yapmayacaktır. Bu durumda çok ıstırap çekmesi gerekecektir. Bayılıncaya kadar kafasını duvara vuracaktır. Uyandığında korkuyla duvara bakacak, sonra bir gün yeniden başlayıp yeniden kendinden geçecektir; bu böyle devam eder, sonu gelmeden, umutsuzca. Bir gün duvarın öteki tarafında uyanacaktır. s. 43 

Adalet ve hakikat ruhu, saf sevgi olan, belli bir dikkat türünden başka bir şey değildir. Adalet ve hakikat ruhu bir insana egemen olduğunda, o insanın tüm alanlarda ürettiği her şey güzelliğin parlaklığıyla bezenir. Saf sevgiden kaynaklanan her şey güzelliğin parlaklığıyla aydınlanır. s.46-47 

Güzellik bu dünyanın yüce gizemidir. Dikkati cezbeden ama ona sürmesi için hiçbir saik sağlamayan bir parlaklıktır. Güzellik hep vaat eder ve asla bir şey vermez; açlık uyandırır ama bu dünyada karnını doyurmaya çalışan ruh parçası için onda besin bulunmaz; onda sadece bakan ruh parçası için besin vardır. Arzu uyandırır ama kendisinde arzu edilecek hiçbir şey olmadığını da açıkça hissettirir; zira her şeyden çok onun değiştirmediği şeye can atarız. s. 46-47 

Adalet, hakikat, güzellik kız kardeş ve müttefiktir. Bu kadar güzel üç sözcük varken başkalarını aramaya ne hacet. 

Adalet, insanlara zarar verilmemesini gözetmekten ibarettir. Ne zaman bir insan içten içe “Neden bana zarar veriyorsunuz?” diye bağırsa, ona zarar verilmiştir. 

“Neden bana zarar veriyorsunuz?” çığlığı bambaşka problemler çıkarır, bu problemler için hakikat, adalet ve sevgi ruhu elzemdir. 

Her insanın ruhunda sürekli kendisine zarar verilmemesi talebi yükselir. Bu yüzden insanlara zarar verilmemesini gözetmek insanlara düşer. 

Kendisine zarar verilmiş biri, gerçekten kendindeki kötülüğe nüfuz eder; kötülüğün sadece acısına ve ıstırabına değil bizzat dehşetine de. s. 48-49 

Nasıl ki insanlar birbirlerine iyiliği aktarabilmeye kadirdir, aynı şekilde kötülüğü birbirlerine aktarma gücüne de sahiptirler. Bir insana kötülüğü, onu pohpohlayarak, ona refah ya da hazlar sağlayarak aktarabiliriz; ama çoğunlukla insanlar kötülüğü başka insanlara onlara zarar vererek, kötülük yaparak aktarırlar. 

Bununla birlikte ebedi bilgelik insan ruhunu tamamen olayların getirdiği tesadüflerin ve insanların isteklerinin insafına bırakmaz. Bir insana yara şeklinde dışarıdan gelen kötülük ya da zarar iyiliğe duyulan arzuyu şiddetlendirir ve böylece otomatik olarak çarenin imkânını da doğurur. Yara derine nüfuz ettiğinde, arzulanan iyilik tamamen saf iyiliktir. Ruhun ''Neden bana zarar veriyorsun?'' diye soran parçası, her insanda, hata en kirlenmiş olanlarda bile, çocukluktan beri hiç bozulmamış ve masum kalan derin parçasıdır. 

Adaleti muhafaza etmek, insanları her türlü kötülükten korumak, her şeyden önce onlara zarar verilmesini önlemektir. Kendilerine zarar verilen insanlar için bu, kurbanları, yaranın, -eğer çok derine işlemediyse- iyilikle doğal olarak iyileşeceği bir duruma sokarak bu zararın maddi neticelerini ortadan kaldırmaktır. Ama yaranın tüm ruhu parçaladığı kişiler içinse, susuzluklarını gidermek için onlara en saf haliyle iyiliği sunmaktır. 

Kötülüğü ve etraflarına yaymaya uğraşacak kadar iyilikten uzaklaşmış kişileri tekrar iyilikle buluşturmak ancak önce onlara zarar vermekle mümkündür. İçlerinin derinliklerinde şaşkınlıkla şu sözleri söyleyen bütünüyle saf sesi uyandırıncaya kadar onlara zarar vermek gerekir: ''Neden bana zarar veriyorsunuz?'' Suçlunun ruhunu bu masum parçası o kadar beslenmeli ve gelişmelidir ki kendisini ruhun iç mahkemesinin önüne çıkartabilirsin, geçmiş suçları için yargılayıp mahkum ettikten sonra da inayetin yardımıyla onları affedebilsin. İşte o zaman ceza işlemi tamamlanmıştır; suçlu tekrar iyilikle buluşmuştur, dolayısıyla halka açık olarak ve resmi bir şekilde tekrar site ile bütünleştirilmelidir. 

İyi ile yeniden bütünleştirilmektir cezalandırma. Masum olan ya da sonunda günahın bedelini ödemiş her insanın başka herkes kadar şerefli olduğunun tanınmasına ihtiyacı vardır. 

Cezalandırma bundan başka bir şey değildir. Cezalandırma sadece, saf iyiliğe arzu duymayan insanlara saf iyilik ağlamanın bir yoludur. Cezalandırma sanatı suçlularda acı ya da saf iyilik arzusunu uyandırma sanatıdır. 

Ama cezalandırmanın ne olduğuna dair fikri bile kaybettik. Onun iyilik sağlamaktan başka bir amacı olmadığını artık bilmiyoruz. Bizim için cezalandırma zarara uğratmaktan öteye gidemiyor. 

Bugünün insanı ne zaman cezadan, sert davranmaktan, karşılık vermekten, kısastan, cezalandırmayla ilgili anlamında adaletten bahsetse, söz konusu olan en aşağılık intikamdır. 

Suçlular için gerçek ceza: Bahtsızlığın dişlerini ruhlarının derinliklerine geçirdiği bahtsızlar için, onları susuzluklarını doğaüstü kaynakta dindirmeye götürebilecek bir yardımdır; her yerde yalanların, propagandaların ve görüşlerin yarattığı patırtıyı kesinlikle gemlemek; hakikatin tohumlanıp olgunlaşacağı sessizliği tesis etmek; insana borçlu olunan bunlardır. 

Övülecek, tapılacak, umulacak, peşinde koşulacak, istenecek şeyleri halka göstermekle yükümlü olanlar arasından en azından bazıları saf iyi, mükemmel, hakikat, adalet, sevgi olmayan şeyleri kalplerinde kesinlikle ve istisnasız hor görmeye karar verseydi, çok şey başarılmış olurdu. 

Bugün manevi otoritenin bir parçasını ellerinde tutanlardan çoğu insanların özlemleri için sadece eksiksizce saf ve gerçek iyiyi teklif etme görevi hissetselerdi daha çok ilerleme kaydedilirdi. 

Kamu görevlilerinin, insanlara iyilik yapma imkanından başka bir anlamı yoktur ve bu görevleri iyi niyetle üstlenenler bunları çağdaşlarına yaymak isterler; ama genelde, onu önce kendilerinin kelepir fiyata satın alabileceğine inanmak gibi bir hata işlerler. 

Kişi/Zat sözcüğü, doğrusu, çoğunlukla Tanrı için kullanılır. İsa'nın insanlara, gerçekleştirmelerini buyurduğu mükemmellik modeli olarak bizzat tanrıyı teklif ettiği fasılda, o sadece bir kişi imgesini kullanmaz, her şeyden önce bir kişi-dışı emir imgesine müracaat eder. ''Göklerde olan Babanızın oğulları olun; zira O, güneşi hem kötülerin hem de iyilerin üzerine doğdurur ve yağmuru hem salih olanların ve hem de olmayanların üzerine yağdırır.'' (Matta 5: 45) 

Evrenin bu kişiliksiz ve ilahi emrinin imgesi bizim aramızda adalet, hakikat, güzelliktir. Ölümü kabul eden insanlar için bu şeylerden daha aşağısı asla ilham kaynağı olmaya değer değildir. 

Hakkı, kişileri, demokratik özgürlükleri korumaya yönelik kurumların üzerinde, çağdaş yaşamda, ruhları adaletsizlik, yalan ve çirkinlik altında ezen her şeyi sergileyip ortadan kaldırmaya yönelik başka kurumlar icat etmek gerekir. 

Bu kurumları icat etmek gerekir, çünkü bunlar meçhuller ama elzem olduklarından şüphe etmek imkânsızdır. 

Kaynak: Kişi ve Kutsal - Simone Weil, Çev. Murat Erşen, vb. yayınları, 2. Baskı, Şubat 2019, İstanbul.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...