Monday, 8 July 2019

Peygamberler ve Rahipler - Erich Fromm

Peygamberler ve Rahipler - Erich Fromm 

İnsan soyu tarafından üretilen büyük düşüncele­rin bilgisinin yeryüzünde hiçbir zaman bugünkü ka­dar yaygın olmadığını, ama buna karşılık etkinlikleri­nin de hiçbir zaman bugünkü kadar az olmadığını söylemek sanırım abartılı olmaz. Avrupa ve Amerika’ da, Platon’un, Aristo’nun, Peygamberlerin, İsa’nın, Spinoza’nın ve Kant’ın düşünceleri aydın sınıftan milyonlarca kişi tarafından bilinmektedir. Binlerce yüksek öğrenim kurumunda öğretilmekteler ve her yerde her mezhebin kiliselerinde haklarında vaazlar verilmektedir. Ve tüm bu düşünceler, sınırsız bencilliğin ilkelerini iz­leyen, isterik milliyetçiliğe kaynaklık eden, çılgınca bir toplu katliamı hazırlayan bir dünyada yer almaktalar. Bu karşıtlığı nasıl açıklayabiliriz?

Düşünceler, insanı, yalnızca fikirler ve inançlar olarak öğretildiğinde, temelden etkilemiyor. Genellik­le, bu biçimde sunulduklarında, düşünceler değiştirilip eski düşüncelerin yerini ya da yeni sözcükler eskilerin yerini alabiliyorlar. Oysa, olup biten, yalnızca kav­ramlardaki ve sözcüklerdeki değişimler. Böyle olma­ması için bir neden var mı? Bir insanın düşünceler tarafından harekete geçirilip bir gerçeği kavraması oldukça zordur. Bunu yapabilmesi için, ataletin yerle­şik direnişinin, hatalı olma korkusunun ya da sürüden kopma duygusunun üstesinden gelmelidir. Kendi içle­rinde doğru ve yetkin olsalar bile, diğer düşünceleri yalnızca tanımak yeterli değildir. Düşünceler ancak onun öğreticisince yaşanıyorsa, kişileştiriliyorsa, canlandırılıyorsa başkası üzerinde etkin olabilir. Eğer yu­muşak başlı bir insan alçak gönüllü olmayı anlatıyor­sa, onu dinleyenler o zaman yumuşak başlılığın ne olduğunu anlayacaklardır. Üstelik yalnızca onu anla­makla kalmayacak, sözcükleri seslendirmek yerine gerçekliği dile getirdiğine inanacaklardır. Aynı durum, bir insanın, bir düşün adamının ya da bir din adamı­nın aktarmaya çalıştığı tüm düşünceler için de geçerlidir.

Düşünceleri —yeni olmasalar bile— yayanlara hem de aynı zamanda onları yaşayanlara peygamberler di­yebiliriz. Eski Ahit peygamberleri tam olarak şunu yap­tılar: İnsanın varoluşuna yanıt bulması gerektiğini, bu yanıtın insandaki sevginin ve aklın gelişiminde bulunduğu düşüncesini yaydılar. Bunun yanında adalet ve yumuşak başlılığın, sevgi ve akıl ile ayrılmaz bir bü­tün olduğunu da öğrettiler. Vaaz ettiklerini yaşadılar. Güç aramadılar, aksine ondan sakındılar. Üstelik pey­gamber olmasının gücünden bile sakındılar. Kudretten sakındılar, sonunda onlan bekleyen mahkûmiyet, sür­gün ya da ölüm dahi olsa doğruyu söylediler. Onlar, kendilerini bir köşeye çekip ne olacağını bekleyenler­den değildiler. Kendilerini sorumlu addettiklerinden hemcinslerine yanıt verdiler. Diğerlerinin başlarına gelenleri onlar da yaşadı. İnsanlık, onların dışında de­ğil, onların içlerindeydi. Gerçeği olduğu gibi gördük­leri için onu aktarmaktan kendilerini sorumlu tuttu­lar. Gözdağı vermediler, buna karşılık insana önün­deki seçenekleri gösterdiler. Bir peygamber, peygam­ber olmayı dilemez. Peygamber olma hırsına yalnızca sahte olanlar sahiptirler. Bir peygamberin peygamber olması yeterince açıktır, çünkü gördüğü seçenekler de yeterince açıktır. Bu düşünceyi, Peygamber Amos şöy­le dile getirmişti: «Aslan kükredi, ki o korkmayacak­tır. Tanrı konuştu, ki o peygamber olmayacaktır.» Bu­rada «Tanrı konuştu» deyimi, yanılgıya yer vermeye­cek biçimde seçenegğin açıklığa kavuştuğu anlamında­dır. Artık kuşkuya da, kaçamaklara da yer yoktur. Sürüyü güdüyor da olsa, bağına bakıyor da olsa, düşün­celerini öğretiyor ya da geliştiriyor da olsa sorumluluk hisseden bu insanın peygamber olmaktan başka bir seçeneği yoktur. Peygamberin görevi; gerçeği göster­mek, seçenekleri sunmak, karşı çıkmaktır. İnsanları çağırmak, alıştıkları yarı uyku durumundan onları uyandırmak peygamberin görevidir. Peygamberleri ya­ratan tarihsel durumdur, kimi insanların peygamber olma isteği değildir.

Birçok milletin kendi peygamberleri olmuştur. Budda, kendi öğretilerini yaşadı, İsa canlı olarak göründü, Sokrat kendi düşünceleri adına öldü, Spinoza onları yaşadı. Ve hepsi de insanlığın üzerinde derin bir etki 'yarattı, çünkü her birinde, kendi düşünceleri açıkça canlandırılmıştı. 

Peygamberler, insanlık tarihinde yalnızca zaman zaman ortaya çıkmıştır. Onlar ölürler ve mesajlarını bırakırlar. Mesaj milyonlar tarafından kabul edildi ve onlar için değerli oldu. Ve işte tam bu nedenle düşün­celer, kimilerince, insanların bu düşüncelere bağlılık­larından dolayı, yönetme ve denetleme adına kullanı­labilir oldular. Peygamberlerin düşüncelerini kullanıp yayanlara da rahip diyebiliriz. Peygamberler, düşün­celerini yaşarlar. Rahipler ise bu düşünceleri, düşün­celere bağlananlara aktarırlar. Düşünce, artık canlı­lığını kaybetmiş ve formülleşmiştir. Rahipler, bir dü­şüncenin nasıl formüle edildiğinin çok önemli olduğunu vurgularlar. Elbette, doğal olarak, deneyimin ken­disi öldüğünde formülün kendisi önem kazanır. For­müle ediliş «doğru» olmazsa, insanların düşüncelerine hakim olup onları denetlemek başka nasıl olanaklı olabilirdi ki? Rahipler, düşünceyi insanları örgütlemek adına, onları, düşüncenin doğru ya da uygun anlatı­mını denetleyerek yönetmekle kullanırlar. İnsanları yeterince uyuşturduklarında da insanın uyuşuk, ken­di yaşamını yönetemeyecek durumda olduğunu söy­lerler. Rahipler, kendi başlarına bırakılsalar özgür ol­maktan korkan insanları, görev aşkıyla, şevkle yönet­tiklerini savunurlar. Bu her rahibin böyle davrandığı anlamına gelmez, ama çoğu, özellikle de güçlerini kul­lananlar, böyle davranıyor. 

Rahipler yalnızca dini kurumlarda yoktur. Felse­fede, politikada da rahipler vardır. Her felsefe okulun kendi rahipleri vardır. Genellikle çok bilgilidirler, ya­ratıcının düşüncesini yürürlüğe koymak, aktarmak, yorumlamak, onlan müzede sergileniyormuş gibi ko­rumak bu rahiplerin görevidir. Bir de politik rahipler vardır ki son yüz elli yılda onlardan yeterince gördük, özgürlük düşüncesini, kendi sosyal sınıflarının ekono­mik çıkarlarını koruyabilmek için yürürlüğe koydu­lar. Yirminci yüzyılda rahipler, sosyalizmin düşünce­lerini yönetmeyi üstlendiler. Sosyalizm düşüncesi in­sanın bağımsızlığını ve özgür bırakılmasını amaç edinmişken, rahipler şu ya da bu yoldan, insanın özgür ol­ma yetisinin olmadığını ya da en azından uzun bir süre için olmadığını savundular. O zamana dek, dü­şüncelerin nasıl formüle edileceğine, kimin inançlarına daha sadık olup olmadığına onlar karar verecek­lerdi. Rahipler çoğunlukla insanlan şaşırtırlar; bunun nedeni kendilerinin, peygamberlerin ardılları oldukla­rını söylemeleri ve verdikleri vaazları yaşadıklarını savunmalarıdır. Oysa bir çocuğun bile ayırdına varabi­leceği gibi, öğrettiklerinin tam tersini yaşarlar. İnsan­ların büyük bir çoğunluğunun etkili biçimde beyni yı­kanmıştır, bunun sonucunda da, doğal olarak, rahiplerin ihtişam içinde yaşamalarının nedeninin onların fe­dakâr olmaları olduğunu sanırlar. Çünkü yüce düşün­ceyi simgelemektedirler ve eğer acımasızca öldürme­leri söz konusuysa, bu onların devrimci inançları ne­deniyledir. 

Şu anda içinde bulunduğumuz durumdan daha çok, hiçbir tarihsel durum, peygamberlerin ortaya çık­masına neden olmazdı. Bir bütün olarak insan soyu­nun varlığı nükleer savaş hazırlıklarının çılgınlığı ile tehdit edilmektedir. Taş devri zihniyeti ve gözü körlü­ğü; insan soyu tam en büyük başarının yakınına gel­mişken, onun tarihin trajik sonuna hızla yaklaşma­sına neden oluyor. Bu noktada, peygamberlerin sesle­rinin rahiplere rağmen etkin olmaları kuşkulu da ol­ sa, insanlığın peygamberlere gereksinimi vardır.

Düşüncelerini kendinde canlandıran birkaç kişi­den biri, insanoğlunun tarihsel durumunun öğreticiler­den peygamberlere dönüştürdüğü kişilerden biri, Bertrand Russell’dır. O büyük bir düşünürdür, ama bu önün peygamber olmasının bir koşulu değildir. Einstein ve Schweitzer ile birlikte Russell, Batı insanlığının varlığına yönelik tehdide karşı yanıtı simgelerler. Çün­kü her üçü de konuştular, uyardılar ve seçenekleri sundular. Schweitzer, Lambarene’de çalışarak Hıristi­yanlık düşüncesini yaşadı. Einstein, 1914’te ve daha sonra, Alman aydınlarının isterik milliyetçi çağrıları­ na katılmayı reddederek hümanizm ve akıl düşünce­sini kendinde yaşadı. Bertrand Russell, onlarca yıl akıl­cılık ve hümanizme dair düşüncelerini kitaplarında yansıttı. Ama, son yıllarda, ortalığa çıktı ve insanlara; bir ülkenin yasaları insanlığa aykırıysa gerçek bir in­sanın insanlığın yasasını seçmesi gerektiğini göstermek istedi. 

Bertrand Russell, bir düşüncenin, tek bir insan ta­rafından yaratılmış olsa da ancak bir grup tarafın­dan benimsendiğinde sosyal bir içerik kazanabilece­ğini öne sürdü. İbrahim, Sodom’un kaderini Tanrı ile tartıştığında, onun adaletine karşı çıktığında, yalnızca on adil insan, ama en az on adil insan bulunabilirse, Sodom’un esirgenmesini istedi. Eğer on adil insandan daha az olsaydı, başka bir deyişle adalet düşüncesinin etkin olduğu en küçük grup bile olmasaydı, İbrahim dahi şehrin kurtulmasını bekleyemezdi. Russell, bir şehri kurtarabilecek on kişinin olduğunu kanıtlamaya çalışır. İşte bu nedenle, insanları örgütledi, onlarla yürüyüşe katıldı, onlarda oturdu, polis kamyonuyla götürüldü. Sesi boşlukta asılı kalsa da soyutlanmış değildir. Bu ses bir koro liderinindir. Ama bir Yunan trajedi korosunun ama Beethoven’in 9’uncu Senfoni­ sinin korosunun... Bunu tarih gösterecek. 

Russell’ın yaşamında somutlaştırdığı düşünceler arasında, belki de öncelikle değinilmesi gereken insa­nın itaatsizliğe karşı sorumluluğu ve hakkı üzerine olandır.

İtaatsizlikle, yaşamla bağıntısı «hayır» demekten öteye geçmeyen, «nedensiz isyankârlığı» anlatmak is­temiyorum. Bu anlamdaki isyankâr itaatsizlik, karşıtı olan, «hayır» diyemeyecek kadar kudretsiz, konformist bir itaatkârlık kadar kör ve âcizdir. Ben «hayır» diye­bilen, seçtiği ilkelere ve bilincine itaat ettiği için itaat­ sizliği seçen, doğrulayabildiği için isyan eden insandan söz ediyorum. Bir asiden değil, bir devrimciden...

Çoğu toplumsal sistemlerde itaat en yüksek er­ dem, itaatsizlik ise en büyük suçtur. Gerçekte, bizim kültürümüzde, eğer insanların çoğu «suçluluk» hisse­diyorsa, doğal olarak, korku da hissediyorlar, çünkü bir kere itaatsizlik etmişlerdir. Sandıkları gibi sorun­ları ahlaksal değil, bir emre karşı itaatsizlik etmiş ol­malarıdır. Bu hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü Hıristi­yanlık öğretisi Adem’in itaatsizliğini, kendisi ve to­humu adına öylesine temelden çürüten bir davranış biçimi olarak yorumlar ki, ancak Tanrı’nın merhame­tinin özel bir biçimi onu bu durumdan kurtarabilirdi. Elbette ki bu düşünce, itaatsizliğin günahkârlığını öğ­reterek, yöneticilerin gücünü destekleyen Kilise’nin sosyal işleviyle uyumludur. Yumuşak başlılığı, kardeş­liği, adaleti Kutsal Kitap öğretisi ışığında ciddiye alan­lar laik otoriteye karşı çıkmışlar, bunun sonucunda da Kilise onları Tanrı’ya karşı gelen isyancılar ve gü­nahkârlar olarak damgalamıştır. Protestanlığın ana öğretisi de bunu değiştirmedi. Tam tersine, Katolik Kilisesi laik ve dinsel otorite arasındaki farklılıkları canlı tutarken, Protestanlık laik otoriteyle birleşti. 16. yy. devrimci Alman köylüleri üzerine bir yazıda bu eğilimi kuşkuya yer vermeyen bir anlatımla kaleme alan ilk kişi Luther’di. «Bu nedenle, açıkça ya da gizli­ce; vurabilen, katledebilen, bıçaklayabilen herkes, elin­ den geldiğince, vursun, katletsin, bıçaklasın ve hiçbir şeyin isyankâr olmak kadar şeytani, yaralayıcı ve ze­hirleyici olmadığını hatırlasın.»

Dini terör ortadan kalktığı halde, otoriter po­litik sistemler için varlıklarının insan açısından te­mel taşı, itaatkârlıktı. 17. ve 18. yy.’daki büyük dev­ rimler kralcı otoriteye karşı koymuş, mücadele etmiş­lerdi ama insan, bir süre sonra, kralın ardıllarına ita­at etmeyi erdemleştirerek döneklik etti. Bugün otorite nerede? Totaliter ülkelerde otorite açıkça devletindir. Bu otoritenin desteklenmesi de ailede ve okulda oto­riteye yönelik saygının güçlendirilmesiyle söz konu­sudur. Öte yandan, Batı demokrasilerinde, 19. yy. otoriterciliğinin üstesinden gelinmekle övünülür. Ama, acaba üstesinden geldiler mi - ya da yalnızca otorite nitelik mi değiştirdi? 

Yüzyılımız, devlet, iş çevresi ve işçi sendikaların­ da, hiyerarşik olarak organize edilmiş bürokrasiler ça­ğıdır. Bürokrasi; insanı ve nesneyi bir tutarak yöne­tir. Belirli ilkeleri izler, özellikle bilanço, sayıya dök­me, maksimum randıman, kâr gibi ekonomik ilkeleri; ve görevlerini gerçekte bu ilkelerle programlanmış bir bilgisayar esasıyla yerine getirir. Kişi; sayılaşır, kendini bir nesneye dönüştürür. Ama ortada açıkça işleyen bir otorite olmadığından yeni insan itaate «zor­ anmadığından», kişi gönüllü davranıyor olmanın, yal­nızca «akılcı» bir otoriteyi izlediğinin yanılsamasını taşır. «Akla uygun olana» kim karşı gelebilir? Bilgisayar-bürokrasisine kim itaatsizlik edebilir? İtaat et­tiğinin ayırdına bile varamadıktan sonra kim itaatsiz­lik edebilir ki? Aynı durum ailede ve eğitimde de söz konusudur, ilerici eğitim kuramlarının çürütülmesi sonucu, çocuğa, ne yapacağı söylenmeyen, buyrulmayan, söylenenleri yapmadığında cezalandırılmayan bir yön­tem baş göstermiştir. Çocuk, yalnızca «kendini ifade eder.» Ama yaşamının daha ilk gününden başlayarak ileri yaşlarına dek çocuk, aykırı olmanın, sürüden ayrı kalmanın korkusunu taşıyarak, uyumluluğa yönelik inanılmaz bir saygıyla doldurulur. Ailede ve okulda başlayıp büyük düzenin etkisinde eğitimini tamamla­yarak büyüyen «düzen adamı»mn görüşleri vardır, ama inançları yoktur. Kendini oyalayabilse bile mut­suzdur. Üstelik kendinin ya da çocuklarının yaşamını gönüllü bir itaatkârlık ile kişiliksiz ve isimsiz güçler ardına harcamaya isteklidir, öyle ki, çok gözde olan termonükleer savaş tartışmalarında ölüm oranları da­hi onun için kabul edilebilirdir: Bir ülke nüfusunun yarısı ölür - «biraz kabul edilebilir»; üçte ikisi ölür - «belki edilemez.» 

Bugün itaatsizlik sorunu yaşamsal bir önem taşı­maktadır. İnsanlık tarihi, Kutsal Kitap’a göre itaatsizlik sonucu başladı —Adem ve Havva— Yunan mitolojisine göre de Prometheus’un itaatsizliği medeniyetin başlangıcı­dır. İnsanlık tarihinin, bir itaat eylemiyle, kendileri de «Devlet egemenliği», «ulusal onur», «askeri zafer» gibi arkaik fetişlere itaat eden ve kendilerine ve fetişlerine itaat edenler, öldürücü düğmelere basma emrini verecek olan otoritelere itaatle sona ermesi, olası gibi gö­rünmektedir.

İtaatsizlik, burada kullandığımız anlamda, aklın ve iradenin onayıdır. Temelde, öncelikle, bir şeye kar­şı yönelmiş bir davranış değil, bir şeye doğru yönelmiş bir davranıştır. Bu da; insanın ne gördüğünü söyleye­bilme ve görmediğini söylemeyi reddetmeye yetisine doğru yönelmedir. İnsanın bunu yapabilmesi için sal­dırgan ya da isyankâr olması gerekmiyor. Gerekli olan, insanın gözlerini sürekli açık tutması, tümüyle uyanık olması, yarı uykuda olanlan mahvolma tehlikesin­den koruyabilmek için onları uyandırmanın sorumlu­luğunu almasıdır. Marx, bir keresinde, «tanrıların kö­lesi olacağına kendi taşına zincirli olmayı yeğlediğini» söyleyen Prometheus için, filozofların baş azizi, deyi­mini kullanmıştır. Bu da Prometheus işlevinin canlandırılmasını kapsar. Marx’ın anlatımı, açık bir biçimde, felsefe ile itaatsizlik sorunlarının birbirleriyle bağın­tılarına işaret eder. Düşün adamlarının çoğu kendi dönemlerinin otoritelerine karşı itaatsiz değildiler. Sokrat; ölmekle itaat etti, Spinoza; öğretim görevliliği­ni otoriteyle kendini çelişik durumda bulmamak için reddetti. Kant; sadık bir yurttaştı, Hegel; genç Hegel’in devrimci sempatizanlığını daha sonraki yıllarda, devleti yüceltme düşünceleriyle değiştirdi. Yine de Prometheus hepisinin baş aziziydi. Evet, şu da bir ger­çektir ki, onlar da kendi konferans salonlarında, çalış­malarında kaldılar, pazar yerlerine gitmediler, ayrıca şimdi burada tartışmasına giremeyeceğim, kendileri­ne ilişkin birçok nedenleri vardı. Düşün adamları ola­rak geleneksel düşünce ve kavramların otoritesine, inanılan ve öğretilen basmakalıp kavramlara itaatsiz davrandılar. Karanlığı aydınlatıyor, uyuklayanları uyandırıyor, bilmeye cesaret ediyorlardı.

Düşün adamı, insanoğluna ve akla itaat ettiği için basmakalıp düşüncelere ve kamuoyuna karşı itaatsiz­dir. Bunun tek bir nedeni vardır: Mantık evrenseldir ve tüm ulusal sınırları aşar. Mantığın izleyicisi olan düşün adamı da dünya vatandaşıdır. Objesi şu ya da bu millet, kişi değil; insandır. Vatanı dünyadır, doğ­duğu yer değil. İnsan, dünyada hiçbir şeyden kork­madığı kadar —hatta yıkımdan ya da ölümden bile— düşünceden korkar. Düşünce yıkıcı ve devrimcidir; ay­rıcalığa karşı acımasız, anarşik ve kanunsuz, otorite­ye karşı ilgisiz, çağlar boyu denenmiş bilgeliğe karşı aldırışsızdır. Düşünce, cehennem çukuruna bakar ve bundan korku duymaz. İnsanı, sessizliğin kavranama­yan derinliğiyle çevrilmiş, güçsüz bir nokta olarak gö­rür. Buna rağmen, kendini evrenin hakimiymişçesine sarsılmaz bir biçimde gururla taşır. Düşünce, büyük, hızlı ve özgürdür. Dünyanın ışığıdır, insanın başlıca zaferidir.

Ancak düşünce, azınlığın ayrıcalığı olmaktan çıkıp herkesin mülkiyetine geçtiğinde korkudan da kur­tulmuş olurduk. İnsanın çekinmesine neden olan şey, korkudur - değer verdikleri inançlarının yanılsamadan başka bir şey olmadığının kanıtlanması korkusu, için­de yaşadıkları kuramların zararlı olduğunun ortaya çıkması korkusu kendilerinin sandıklarından daha az saygıdeğer çıkması korkusu. «Çalışan insanlar, mülki­yet konusunda serbestçe düşünmeli midirler? O za­man, biz zenginler ne olacağız? Genç kadınlar ve er­kekler cinsellik hakkında serbestçe düşünmeli midir­ er? O zaman ahlak ne olacaktır? Askerler savaş hak­kında serbestçe düşünmeli midirler? O zaman askeri, disiplin ne olacaktır? Düşünceye hayır!., önyargı, da­ha az mülkiyet, ahlak ve savaş tehlikesi dünyasının karanlıklarına geri dönelim, iyi insanlar, düşünce öz­gürlüğüne sahip olmaktansa, aptal, tembel ve zalim olmalıdırlar. Çünkü, düşünce özgürlüğüne sahip ol­duklarında bizim gibi düşünmeyebilirler. Bu felakette ne pahasına olursa olsun önlenmelidir. «İşte düşünce düşmanları ruhlarının bilinçsiz derinliklerinde böyle iddiasız bulunmakta; kiliselerinde, okullarında, üniver­sitelerinde bu yönde davranmaktadırlar.

Bertrand Russell’ın itaatsizlik kapasitesi soyut bir ilkeye değil, varolan en gerçek deneyime - yaşama sev­gisine dayanır. Bu yaşam sevgisi, kişiliğinden olduğu kadar, yazılarından da bize yansır. Bu, özellikle bugün insanların bolluk içinde yaşadığı ülkelerde çok az rastlanan bir niteliktir. Çoğu kişi, sevinçle heyecanı, ilgiyle coşkuyu, varolmakla tüketmeyi birbirine karış­tırmaktadır. Faşistler tarafından bilinçli olarak kul­lanılan «Yaşasın ölüm» sloganı, kendileri farkında ol­masalar da bolluk içindeki topraklarda yaşayan in­sanların da yüreklerinde yer etmektedir. İnsanların çoğunluğunun nükleer savaşı ve ardından uygarlığın yıkılışım kabul etmelerinin, bu felaketi önlemek için pek fazla gayret göstermemelerinin nedenlerinden bi­ri bu gerçekte yatmaktadır, öte yandan Bertrand Rus­sell, bu katliam tehdidine karşı, pasifist olduğu ya da soyut bir ilkeye dayandığı için değil, tam anlamıyla yaşamı seven bir insan olduğu için savaşır. İnsanların içindeki kötülüklerden söz ederek gerçekte kendi ka­ranlık ruhlarını ortaya çıkaran sesleri de aynı ne­denle aşağılar. Bertrand Russell duygusal bir roman­tik değildir. Russell mantıklı, eleştirici, iğneleyici bir gerçekçidir; insan yüreğinde yatan kötülük ve budalalığın farkındadır. Ancak, Russell bu gerçeği insanın doğuştan yoz olduğu savıyla karıştırmaz. Bu sav, in­sanoğlunun kendine rahat edebileceği bir dünya yaratabilme yetisine sahip olduğuna inanamayacak ka­dar karamsar olanların, görüşlerini rasyonalize etmek (ussallaştırmak) için kullandıkları bir savunmadır. Russell, Mistisizm, ve Mantık: Özgür İnsanın Tapınma­sı (1903) adlı kitabında şöyle der: «Günahsız doğmuş ender kişiler dışında, insanların o tapmağa girmeden önce bir karanlıklar mağarasından geçmeleri gerekir. Mağaranın kapısı umutsuzluktur; tabanı terkedilmiş umutların mezar taşlarıyla döşelidir. Bu mağarada öz ölmemeli, dizginlenemeyen arzuların hırsı yok edilme­lidir; çünkü tin ancak bu biçimde Yazgı’nın baskısından kurtulabilir. Ne var ki, mağaranın çıkışı olan Feragat kapısı, yine bilgelik ışığına açılır; bu ışık; yolunun, yüreğini rahatlatan yeni bir anlayış, yeni bir sevinç, yeni bir yumuşaklılık saçar.» Daha sonra, Fel­sefi Denemeler (1910) adlı kitabında şunları yazar: «Ancak, ötedeki, geniş bir dünyaya açılan pencereler olmasa, bu dünyadaki yaşamı, hapiste geçirilen bir yaşam olarak algılayan kişiler için; insanoğlunun gü­cünün her şeye yettiği inancını boş bir gurur gibi görenler için; Napolyon örneği, krallıklarını ayaklarının dibinde gören bir hakimiyet yerine, tutkuları dizginle­mekten gelen stoacı bir özgürlüğü yeğleyenler için; kısacası, insanoğlunu tapınmaya lâyık bir varlık gibi görmeyen kişiler için, pragmatistlerin dünyası dar ve sıradan bir dünyadır; yaşama değer veren her şeyi yok eder ve insanoğlunu içinde bulunduğu evreni tüm görkeminden yoksun bırakarak daha da küçültür.» Russell, insanoğlunun doğuştan kötü olduğu savı doğrultusundaki görüşlerini Tutulmayan Denemeler (1950) adlı kitabında, parlak bir biçimde dile getirmiştir: «Ge­leneksel din bilimde İblis’in kolu ve bacağı, eğitim reformcularının gözünde de gizemli biçimde aydınlan­mış melekler olan çocuklar, sonra yine küçük şeytanlar olmuşlardır; ama artık İblis’in esinlediği dinsel şeytanlar değil, bilinçdışının esinlediği iğrenç Freudiyen yaratıklardırlar. Şunu söylemek gerekir İd, ço­cuklar günümüzde rahiplerin sert tartışmalarında ol­duklarından çok daha kötüdürler, günümüz ders kitaplarında çocukların günahkâr imgelemler konusun­ da gösterdikleri deha ve kararlılık, geçmişte ancak Aziz Antonius’la karşılaştırılabilir. Bütün bunlar, sonunda ulaşılan nesnel gerçeklik mi? Yoksa küçük ca­navarları artık pataklayamadıkları için yetişkinlerin düşlediği bir savunu mu yalnızca? Bırakalım sorunun yanıtını Freudçular birbirlerine versinler. «Russell’ın yaşama sevincini nasıl derinden duyduğunu gösteren bir alıntı daha yapıyoruz bu hümanist düşünürden. Bilimsel Bakış (1931) adlı kitabında şöyle der: «Aşık, şair ve mistik, güç peşinde olandan çok daha büyük bir doyumu tadabilir, çünkü onlar sevgilerinin yönel­diği şeyi ellerinde tutabilirler, oysa güç peşinde olan­lar, bir boşluğa düşmemek için sürekli olarak yeni bir takım dalaverelerle uğraşmak zorundadırlar. Ben, ölüm saatim geldiğinde, boşuna yaşadığım duygusuna kapılmayacağım. Akşamları, yer yüzünün kızıla boyanışını, sabahlan çiğlerin ışıltısını, buz gibi bir güne­şin altında karın parlayışını gördüm; kuraklıktan sonra yağmurun kokusunu duydum; fırtınalı Atlas Okyanusu’nun granit Comwall kıyılarına çarpışını işittim. Bilim sayesinde bu gibi ve başka güzellikleri çok daha fazla kişi tadabilir. Bu durumda, bilimin gücünden yaygın olarak yararlanılır. Ancak, yaşamı değerli kı­ lan anlan yok ettiğinde, bilim insanlan umutsuzluk yolunda ne denli akıllıca ve ustaca ilerletse de, hay­ranlığa lâyık olmayacaktır.»

Bertrand Russell, bir bilim adamı, akla inanan bi­riydi. Ama birçok meslektaşından, bilim adamından son derece farklıdır. Bu kişiler için önemli olan, dünyanın düşünsel olarak kavranmasıdır. Zihinleriyle gerçekliği tüketebileceklerinden ve zihinlerinin kavraya­ mayacağı önemli herhangi bir şey olamayacağından hiç kuşkuları yoktur. Zihinsel bir formüle sığdırılamayan her şeye kuşkuyla bakarlar; ama kendi bilimsel yaklaşımlan konusunda, saf bir biçimde, hiçbir kuşku sürecinden çok, düşüncelerin sonuçlarıyla ilgilidirler. Russell, Felsefi Denemeler (1910) kitabında, pragmatiz­mi incelerken bu tür zihinsel işleyişe değinir: «Pragmatizm bütün imgelem malzemesini bu gezegenin üzerinde bulan; ilerlemeden emin olan, insan gücünün dıştan engelenebileceğini fark edemeyen; zafere ulaşa­cağından kuşku duymadığından beraberindeki tüm tehlikelerle birlikte savaşı seven; dini, demiryolu ve elektriği dilediği gibi isteyen, yani mükemmele olan açlığı doyuracak, insanın dışında bir amaç ve kayıtsız şartsız tapılacak bir şeymiş gibi değil de, bu dünyanın işlerinde bir konfor ve yardım unsuru olarak isteyen zihinlere seslenir.» 

Pragmatistlerin aksine, Russell için akılcı düşün­ce, kesinlik arayışı değil, düşünceyi daha uyanık ve daha canlı kılarak değiştiren bir macera, kendini kur­tarma ve cesaret eylemidir.

Bertrand Russell inançlı bir kişidir. Dinsel anlam­ da değil, aklın gücüne, insanın kendi cennetini kendi çabalarıyla yaratabileceğine inancı vardır. İnsan için Hidrojen Bombası Tehlikesi (1954) adlı kitabında şöyle der: «Jeolojik zaman kavramıyla düşünülürse, insan henüz çok kısa bir süre boyunca varolmuştur - en fazla bir milyon yıldır. Başardıklarıysa —özellikle son altı bin yılda— evrenin tarihinde, hiç değilse bildiği­miz kadarıyla, tamamen yenidir. Sayısız çağlar süresince güneş doğup battı, ay doğup battı, geceleri yıldızlar parladı, ama bunların anlaşılması insanın ortaya çıkışıyla olanaklı oldu. İnsan, astronominin ve atomun minik dünyasında, keşfedilebileceği sanılan gizleri ortaya çıkardı. Sanat, edebiyat ve din alanlarında kimi insanlar, türü korumaya değer kılacak yücelikte duygular ortaya koydular. Şu ya da bu insan toplu­luğu yerine İnsan’ı düşünebilen çok az sayıda insan olduğundan tüm bunlar saçma bir dehşetle mi sona erecek? Türümüz, aptalca zekasını gezegenimizdeki tüm yaşamı söndürmekle kanıtlayacak denli bilgelikten yoksun, çıkar gözetmeden sevmekten aciz, soyunu sürdürmenin en basit yasalarından bile habersiz midir? Bu son kanıtlamada, ölecek olanlar yalnızca insanlar değil, kimsenin komünizm ya da antikomünizmle suçlayamayacağı hayvanlar ve bitkilerdir de.

«Sonun böyle olacağına inanmıyorum, insanlar bir an kavgalarını unutup düşünseler, görecekler ki, tür­lerinin sürmesine olanak tanısalar, geleceğin başarı­larının geçmişinkileri fersah fersah geçeceğini ummakta haksız sayılmayacaklardır. Eğer istersek, mut­luluk, bilgi ve bilgelik için sürekli bir gelişme bizi bek­lemektedir. Bunun yerine, kavgalarımızı unutamadığımız için ölümü mü seçeceğiz? Bir insan olarak insanlara sesleniyorum: İnsanlığınızı hatırlayın, gerisini unutun. Bunu becerebilirseniz yeni bir cennetin yolu önünüze açılacaktır; beceremezseniz sizi bekleyen, evrensel ölümden başka şey olmayacaktır.»

Russell’ın inancının dayandığı yaşama sevgisi kav­ramı olmadan, ne felsefesi anlaşılabilir, ne de savaşa karşı verdiği mücadele.

Birçok kişi için bunun pek bir anlamı olmayabilir; bu kişiler herkesin yaşamayı sevdiğini düşünürler. Her insan yaşamı tehlikeye düştüğünde ona sarılmaz mı? Yaşamında bol bol eğlenmez, heyecan duymaz mı?

Her şeyden önce, insanların, tehlikeye düştüklerin­ de yaşamlarına sarıldıkları doğru değildir; yoksa nük­leer katliam tehlikesi karşısındaki edilginlikleri nasıl açıklanabilir? Ayrıca, insanlar heyecanı sevinçle, yaşama sevgisiyle karıştırırlar. İnsanlar «bolluğun için­ de sevinçten yoksun»durlar. Gerçek şu ki, kapitalizm övülen tüm erdemleri - kişisel insiyatif, rizikoya atılma hevesi, bağımsızlık - uzun süredir endüstriyel toplumdan elini eteğini çekmiş ve kovboy filmleriyle gangsterler arasında varlığını sürdürmektedir. Politik ideoloji ne olursa olsun, bürokratik, merkezi endüstriyel toplumda yaşamdan bıkmış, usançlarının üstesinden gelebilmek için ölmeyi bekleyen kişilerin sayısı giderek artmaktadır. Bunlar, «kızıl olmaktansa ölme­yi yeğ tuttuklarını» söyleseler de gerçekte «yaşamaktansa ölmeyi yeğ tutanlardır.» Daha önce de belirtti­ğimiz gibi, bu yönelişin, aşırı bir biçimi, sloganları «Yaşasın ölüm» olan faşistlerdir. Bunu en açık biçimde kavrayan kişi, İspanya İç Savaşı’nın başladığı sırada, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesinde yaşamının son konuşmasını yapan Miguel de Unamuno’ydu. En sevdiği slogan «Viva le Muerte!» (Yaşasın ölüm!) olan General Millan Astray, üniversitede bir konuşma yapıyordu, dinleyicilerden biri, General’in bir izleyicisi, sloganı konuşma sırasında haykırdı. Gene­ral konuşmasını bitirdikten sonra Unamuno ayağa kalkıp konuştu: «...Biraz önce anlamsız, ölümcül nekrofili bir bağırış duydum: ‘Yaşasın ölüm!’ ömrünü başkalarının anlaşılmaz öfkesinden doğan paradokslara biçim vermekle geçirmiş olan ben, uzman bir otorite olarak, bu saçma paradoksun bana çok itici geldiğini söylemeliyim. General Millan Astray sakat bir insandır. Bunun yumuşatılmadan söylenmesine izin verin. Kendisi bir savaş malûlüdür. Cervantes de öy­leydi. Ne yazık ki şu anda İspanya’da çok fazla sakat insan var. Eğer Tanrı yardımımıza koşmazsa pek yakında bunlar daha da artacak. General Millan Astray’ın toplum psikolojisini anlattığım düşünmek bana acı veriyor. Bir Cervantes’in manevi yüceliğine sahip olmayan bir sakat etrafını bozmak, kötürüm etmekten zevk almayı alışkanlık haline getirir. «Bundan sonra Millan Astray kendini daha fazla tutamayarak «Abajo la inteligencia!» (Kahrolsun Entellektüellik!) diye bağırdı. «Yaşasın Ölüm!» Buna, Falanjistlerden gürültülü bir destek geldi. Yine de, Unamuno konuşmasını şöyle sürdürdü: «Burası aklın, entellektüelliğin tapı­nağıdır. Ben de onun yüksek rahibiyim. Kutsal bölgeyi kirleten sizsiniz. Kazanacaksınız, çünkü yeterinden fazla kaba gücünüz var. Ama, inandıramayacaksınız. Çünkü inandırmak için ikna etmeniz gerekir. İkna etmek için de sizde olmayan şeylere gereksinim duyacaksınız: mücadele mantığı ve hakkı. Sizi İspanya’yı düşünmeye teşvik etmeyi anlamsız buluyorum.»

Ancak, Unamuno’nun nekrofili dediği ölümün çe­kiciliğine kapılma, yalnızca faşist düşüncenin bir ürünü değildir. Bu, kökleri büyük şirketlerin, hükümetlerin ve orduların bürokratik organizasyonlarının gi­derek artan hegemonyası ve insan ürünü şeylerin, alet ve makinelerin önemli rolünde yatan bir olgudur. Bu bürokratik endüstriyelleşme insanları nesnelere dönüştürmeye eğilimlidir. Doğayı teknik araçlarla, organiği inorganik ile değiştirmeyi ister. Bu yıkım ve makine aşkı ve kadına duyulan nef­retin (kadın erkek için, erkek de kadın için yaşamın görünümüdür.) İlk anlatımlarından biri İtalyan faşiz­minin entellektüel öncülerinden biri olan Marinetti’nin 1909 yılma ait geleceğe dair manifestosunda gö­rülür. Marinetti şöyle yazmıştır:

4. Dünyanın ihtişamının yeni bir güzellik; hızın güzelliği ile zenginleştirildiğini açıklıyoruz. Çerçevesi patlayıcı niteliğinde bir soluğa sahip yılanlara benzer büyük borularla bezenmiş bir şarapnel üzerinde gidi­ yormuş gibi görünen kükremekte olan motorlu bir araba, Samothrace Zaferi’nden çok daha güzel görü­nür.



5. Dümen dolabında yörüngesinin dairesinde ko­şarken hayâli aksi dünyayı mıhlayan insanın türküsü­nü söyleyeceğiz.



8. Olanaksızın gizemli kapılarını kırmak zorun- dayken, neden geriye bakalım? Zaman ve uzay dün öldü. Hızı, ezelden ebede kadar yarattığımıza göre, şimdiden mutlakta yaşıyoruz demektir.



9. Dünyaya sağlığı kazandıran tek şey olan Savaş’ı, askeri düzeni, kahramanlığı, Anarşistin yok edici kolunu, öldüren güzel Fikirleri, kadına nefreti yü­celtmek istiyoruz.

10. Müzeleri, kütüphaneleri yok etmek, ahlakçılı­ğa, feminizme ve tüm oportünistlere ve faydacı kötü­ lüklere karşı savaşmak istiyoruz.

İnsanlar arasında, yaşamayı sevenlerle ölümü se­venler arasındaki fark kadar büyük başka bir ayrım yoktur. Bu ölüm sevgisi tipik bir insanlık durumudur. İnsan, sıkılabilen, ölümü sevebilen tek hayvandır. İk­tidarsız insan (cinsel iktidarsızlıktan söz etmiyorum) yaşamı yaratamaz; onu yederek aşabilir. Yaşamın ortasında ölümü sevmek son sapıklıktır. Bazı gerçek nekorfililer de vardır. Bunlar, çoğunlukla güdülerinin farkında olmadıkları halde, emellerini, yaşama, şeref ya da özgürlüğe hizmet olarak rasyonalize ederek, savaşı selâmlar ve kışkırtırlar. Bu kişiler büyük bir olasılıkla azınlıktadırlar; ama bunun yanı sıra, yaşam ve ölüm arasında bir seçim yapamayan, bunu sakla­mak için de kaçışı çok çalışmakta bulanlar da çoğun­luktadır. Yok etmeyi selamlamazlar ama yaşamı da selamlamazlar. Savaşa büyük bir çabayla karşı durabilmek için gerekli yaşama sevincinden yoksundurlar.
Goethe, bir zamanlar, çeşitli tarih çağları arasın­daki en derin ayrımın inanç ve inançsızlık olduğunu söylemiş ve inancın egemen olduğu çağların parlak, yüceltici ve verimli, inançsızlığın egemen olduğu çağlarda ise kimse kendini verimsize adamak istemedi­ğinden yok olup gittiğini de sözlerine eklemiştir. Goethe’nin söz ettiği «inançın kökleri, yaşam sevgisindedir. Yaşamı sevme koşullarını yaratan kültürler de inanç kültürleridir; bu sevgiyi yaratamayan kültürler inancı da yaratamayanlardır.

Bertrand Russel bir inanç adamıdır. Kitaplarını okuyup, barış adına giriştiği uğraşıları izledikçe bü­tün kişiliğinin temelinde yaşam sevgisinin yattığını görüyorum. Yaşamı; onun bütün biçim ve görünüşlerini sevdiği için, peygamberlerin yaptığı gibi, dünyayı tehdit eden kötü kadere, yok olma tehlikesine kar­şı uyarıda bulunur. Yine, peygamberler gibi tarihi ge­leceğin önceden belirlendiğini söyleyen deterministlerden değildir. O, belirlenmiş olanın bazı sınırlı ve soruşturulabilir seçeneklerden oluştuğunu gören bir «alternatifçi»dir. Bizim seçeneğimiz nükleer silahlan­ma savaşını bitirmek ile yok oluş arasındadır. Bu pey­gamberin sesinin kötü kader ve bezginlik seslerinin üzerine çıkıp çıkamayacağı, başta genç kuşak olmak üzere dünyanın koruyabildiği canlılığın ölçüsüne bağ­lıdır. Yok olacaksak, önceden uyarılmadığımızı sa­vunamayız.


Kaynak: İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich From, Çev. Ayşe Sayın, Yaprak Yayın Paz. İstanbul, 1987. Sayfa 37-56 Aralığı. 

===========================

Tanrı'nın tarihteki rolü, elçileri olan peygamberleri göndermektir. Onların dört fonksiyonu bulunmaktadır: 

1. Peygamberler insanoğluna Tanrı'nın var olduğunu, Onun tek olduğunu ve insanoğluna kendini vahiy ettiğini, insanoğlunun amacının tamamen insanlaşmak olduğunu bildirirler. Bu Tanrı gibi olmak anlamına gelmektedir. 

2. İnsanoğluna seçebileceği alternatifleri ve bu alternatiflerin sonuçlarını bildirirler. Bu alternatifleri sık sık Tanrı'nın vereceği cezalar ve ödüller açısından ifade ederler. Ancak insanoğlu her zaman için kendi tavrını ortaya koyacak ve kendi seçimini yapacaktır. 

3. İnsanoğlu doğru yoldan saptığında buna karşı çıkarak bu durumu protesto ederler. Ancak yine de insanoğlunu yalnız bırakmazlar, onun vicdanı olurlar, herkes susarken onlar konuşurlar. 

4. Sadece bireysel kurtuluş açısından düşünce üretmezler, bireyin kurtuluşunun toplumun kurtuluşuna bağlı olduğunu düşünürler. Onların amacı sevgi, adalet ve hakikate dayalı bir toplum yönetimi kurmaktır. Politikanın moral değerlere göre yürütülmesi ve politik hayatın bu değerlere göre gerçekleşmesi gerektiğini savunurlar. 

Kaynak: Erich Fromm - Tanrılar Gibi Olacaksınız, Eski Ahit Üzerine Radikal Bir Yorum, ss. 108-109

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...