Peygamberler ve Rahipler - Erich Fromm
İnsan soyu tarafından üretilen büyük düşüncelerin bilgisinin yeryüzünde hiçbir zaman bugünkü kadar yaygın olmadığını, ama buna karşılık etkinliklerinin de hiçbir zaman bugünkü kadar az olmadığını
söylemek sanırım abartılı olmaz. Avrupa ve Amerika’
da, Platon’un, Aristo’nun, Peygamberlerin, İsa’nın, Spinoza’nın ve Kant’ın düşünceleri aydın sınıftan milyonlarca kişi tarafından bilinmektedir. Binlerce yüksek
öğrenim kurumunda öğretilmekteler ve her yerde her
mezhebin kiliselerinde haklarında vaazlar verilmektedir.
Ve tüm bu düşünceler, sınırsız bencilliğin ilkelerini izleyen, isterik milliyetçiliğe kaynaklık eden, çılgınca bir toplu katliamı hazırlayan bir dünyada yer almaktalar.
Bu karşıtlığı nasıl açıklayabiliriz?
Düşünceler, insanı, yalnızca fikirler ve inançlar
olarak öğretildiğinde, temelden etkilemiyor. Genellikle, bu biçimde sunulduklarında, düşünceler değiştirilip
eski düşüncelerin yerini ya da yeni sözcükler eskilerin
yerini alabiliyorlar. Oysa, olup biten, yalnızca kavramlardaki ve sözcüklerdeki değişimler. Böyle olmaması için bir neden var mı? Bir insanın düşünceler
tarafından harekete geçirilip bir gerçeği kavraması
oldukça zordur. Bunu yapabilmesi için, ataletin yerleşik direnişinin, hatalı olma korkusunun ya da sürüden
kopma duygusunun üstesinden gelmelidir. Kendi içlerinde doğru ve yetkin olsalar bile, diğer düşünceleri yalnızca tanımak yeterli değildir. Düşünceler ancak
onun öğreticisince yaşanıyorsa, kişileştiriliyorsa, canlandırılıyorsa başkası üzerinde etkin olabilir. Eğer yumuşak başlı bir insan alçak gönüllü olmayı anlatıyorsa, onu dinleyenler o zaman yumuşak başlılığın ne
olduğunu anlayacaklardır. Üstelik yalnızca onu anlamakla kalmayacak, sözcükleri seslendirmek yerine
gerçekliği dile getirdiğine inanacaklardır. Aynı durum,
bir insanın, bir düşün adamının ya da bir din adamının aktarmaya çalıştığı tüm düşünceler için de geçerlidir.
Düşünceleri —yeni olmasalar bile— yayanlara hem
de aynı zamanda onları yaşayanlara peygamberler diyebiliriz. Eski Ahit peygamberleri tam olarak şunu yaptılar: İnsanın varoluşuna yanıt bulması gerektiğini, bu
yanıtın insandaki sevginin ve aklın gelişiminde bulunduğu düşüncesini yaydılar. Bunun yanında adalet ve
yumuşak başlılığın, sevgi ve akıl ile ayrılmaz bir bütün olduğunu da öğrettiler. Vaaz ettiklerini yaşadılar.
Güç aramadılar, aksine ondan sakındılar. Üstelik peygamber olmasının gücünden bile sakındılar. Kudretten
sakındılar, sonunda onlan bekleyen mahkûmiyet, sürgün ya da ölüm dahi olsa doğruyu söylediler. Onlar,
kendilerini bir köşeye çekip ne olacağını bekleyenlerden değildiler. Kendilerini sorumlu addettiklerinden
hemcinslerine yanıt verdiler. Diğerlerinin başlarına
gelenleri onlar da yaşadı. İnsanlık, onların dışında değil, onların içlerindeydi. Gerçeği olduğu gibi gördükleri için onu aktarmaktan kendilerini sorumlu tuttular. Gözdağı vermediler, buna karşılık insana önündeki seçenekleri gösterdiler. Bir peygamber, peygamber olmayı dilemez. Peygamber olma hırsına yalnızca
sahte olanlar sahiptirler. Bir peygamberin peygamber
olması yeterince açıktır, çünkü gördüğü seçenekler de yeterince açıktır. Bu düşünceyi, Peygamber Amos şöyle dile getirmişti: «Aslan kükredi, ki o korkmayacaktır. Tanrı konuştu, ki o peygamber olmayacaktır.» Burada «Tanrı konuştu» deyimi, yanılgıya yer vermeyecek biçimde seçenegğin açıklığa kavuştuğu anlamındadır. Artık kuşkuya da, kaçamaklara da yer yoktur. Sürüyü güdüyor da olsa, bağına bakıyor da olsa, düşüncelerini öğretiyor ya da geliştiriyor da olsa sorumluluk
hisseden bu insanın peygamber olmaktan başka bir
seçeneği yoktur. Peygamberin görevi; gerçeği göstermek, seçenekleri sunmak, karşı çıkmaktır. İnsanları çağırmak, alıştıkları yarı uyku durumundan onları uyandırmak peygamberin görevidir. Peygamberleri yaratan tarihsel durumdur, kimi insanların peygamber olma isteği değildir.
Birçok milletin kendi peygamberleri olmuştur. Budda, kendi öğretilerini yaşadı, İsa canlı olarak göründü,
Sokrat kendi düşünceleri adına öldü, Spinoza onları
yaşadı. Ve hepsi de insanlığın üzerinde derin bir etki 'yarattı, çünkü her birinde, kendi düşünceleri açıkça
canlandırılmıştı.
Peygamberler, insanlık tarihinde yalnızca zaman
zaman ortaya çıkmıştır. Onlar ölürler ve mesajlarını bırakırlar. Mesaj milyonlar tarafından kabul edildi ve
onlar için değerli oldu. Ve işte tam bu nedenle düşünceler, kimilerince, insanların bu düşüncelere bağlılıklarından dolayı, yönetme ve denetleme adına kullanılabilir oldular. Peygamberlerin düşüncelerini kullanıp
yayanlara da rahip diyebiliriz. Peygamberler, düşüncelerini yaşarlar. Rahipler ise bu düşünceleri, düşüncelere bağlananlara aktarırlar. Düşünce, artık canlılığını kaybetmiş ve formülleşmiştir. Rahipler, bir düşüncenin nasıl formüle edildiğinin çok önemli olduğunu vurgularlar. Elbette, doğal olarak, deneyimin kendisi öldüğünde formülün kendisi önem kazanır. Formüle ediliş «doğru» olmazsa, insanların düşüncelerine
hakim olup onları denetlemek başka nasıl olanaklı
olabilirdi ki? Rahipler, düşünceyi insanları örgütlemek
adına, onları, düşüncenin doğru ya da uygun anlatımını denetleyerek yönetmekle kullanırlar. İnsanları
yeterince uyuşturduklarında da insanın uyuşuk, kendi yaşamını yönetemeyecek durumda olduğunu söylerler. Rahipler, kendi başlarına bırakılsalar özgür olmaktan korkan insanları, görev aşkıyla, şevkle yönettiklerini savunurlar. Bu her rahibin böyle davrandığı anlamına gelmez, ama çoğu, özellikle de güçlerini kullananlar, böyle davranıyor.
Rahipler yalnızca dini kurumlarda yoktur. Felsefede, politikada da rahipler vardır. Her felsefe okulun
kendi rahipleri vardır. Genellikle çok bilgilidirler, yaratıcının düşüncesini yürürlüğe koymak, aktarmak,
yorumlamak, onlan müzede sergileniyormuş gibi korumak bu rahiplerin görevidir. Bir de politik rahipler
vardır ki son yüz elli yılda onlardan yeterince gördük,
özgürlük düşüncesini, kendi sosyal sınıflarının ekonomik çıkarlarını koruyabilmek için yürürlüğe koydular. Yirminci yüzyılda rahipler, sosyalizmin düşüncelerini yönetmeyi üstlendiler. Sosyalizm düşüncesi insanın bağımsızlığını ve özgür bırakılmasını amaç edinmişken, rahipler şu ya da bu yoldan, insanın özgür olma yetisinin olmadığını ya da en azından uzun bir
süre için olmadığını savundular. O zamana dek, düşüncelerin nasıl formüle edileceğine, kimin inançlarına daha sadık olup olmadığına onlar karar vereceklerdi. Rahipler çoğunlukla insanlan şaşırtırlar; bunun
nedeni kendilerinin, peygamberlerin ardılları olduklarını söylemeleri ve verdikleri vaazları yaşadıklarını savunmalarıdır. Oysa bir çocuğun bile ayırdına varabileceği gibi, öğrettiklerinin tam tersini yaşarlar. İnsanların büyük bir çoğunluğunun etkili biçimde beyni yıkanmıştır, bunun sonucunda da, doğal olarak, rahiplerin ihtişam içinde yaşamalarının nedeninin onların fedakâr olmaları olduğunu sanırlar. Çünkü yüce düşünceyi simgelemektedirler ve eğer acımasızca öldürmeleri söz konusuysa, bu onların devrimci inançları nedeniyledir.
Şu anda içinde bulunduğumuz durumdan daha
çok, hiçbir tarihsel durum, peygamberlerin ortaya çıkmasına neden olmazdı. Bir bütün olarak insan soyunun varlığı nükleer savaş hazırlıklarının çılgınlığı ile
tehdit edilmektedir. Taş devri zihniyeti ve gözü körlüğü; insan soyu tam en büyük başarının yakınına gelmişken, onun tarihin trajik sonuna hızla yaklaşmasına neden oluyor. Bu noktada, peygamberlerin seslerinin rahiplere rağmen etkin olmaları kuşkulu da ol
sa, insanlığın peygamberlere gereksinimi vardır.
Düşüncelerini kendinde canlandıran birkaç kişiden biri, insanoğlunun tarihsel durumunun öğreticilerden peygamberlere dönüştürdüğü kişilerden biri, Bertrand Russell’dır. O büyük bir düşünürdür, ama bu
önün peygamber olmasının bir koşulu değildir. Einstein ve Schweitzer ile birlikte Russell, Batı insanlığının
varlığına yönelik tehdide karşı yanıtı simgelerler. Çünkü her üçü de konuştular, uyardılar ve seçenekleri
sundular. Schweitzer, Lambarene’de çalışarak Hıristiyanlık düşüncesini yaşadı. Einstein, 1914’te ve daha
sonra, Alman aydınlarının isterik milliyetçi çağrıları
na katılmayı reddederek hümanizm ve akıl düşüncesini kendinde yaşadı. Bertrand Russell, onlarca yıl akılcılık ve hümanizme dair düşüncelerini kitaplarında yansıttı. Ama, son yıllarda, ortalığa çıktı ve insanlara;
bir ülkenin yasaları insanlığa aykırıysa gerçek bir insanın insanlığın yasasını seçmesi gerektiğini göstermek
istedi.
Bertrand Russell, bir düşüncenin, tek bir insan tarafından yaratılmış olsa da ancak bir grup tarafından benimsendiğinde sosyal bir içerik kazanabileceğini öne sürdü. İbrahim, Sodom’un kaderini Tanrı ile
tartıştığında, onun adaletine karşı çıktığında, yalnızca
on adil insan, ama en az on adil insan bulunabilirse,
Sodom’un esirgenmesini istedi. Eğer on adil insandan
daha az olsaydı, başka bir deyişle adalet düşüncesinin
etkin olduğu en küçük grup bile olmasaydı, İbrahim
dahi şehrin kurtulmasını bekleyemezdi. Russell, bir
şehri kurtarabilecek on kişinin olduğunu kanıtlamaya
çalışır. İşte bu nedenle, insanları örgütledi, onlarla
yürüyüşe katıldı, onlarda oturdu, polis kamyonuyla götürüldü. Sesi boşlukta asılı kalsa da soyutlanmış
değildir. Bu ses bir koro liderinindir. Ama bir Yunan
trajedi korosunun ama Beethoven’in 9’uncu Senfoni
sinin korosunun... Bunu tarih gösterecek.
Russell’ın yaşamında somutlaştırdığı düşünceler
arasında, belki de öncelikle değinilmesi gereken insanın itaatsizliğe karşı sorumluluğu ve hakkı üzerine olandır.
İtaatsizlikle, yaşamla bağıntısı «hayır» demekten
öteye geçmeyen, «nedensiz isyankârlığı» anlatmak istemiyorum. Bu anlamdaki isyankâr itaatsizlik, karşıtı
olan, «hayır» diyemeyecek kadar kudretsiz, konformist
bir itaatkârlık kadar kör ve âcizdir. Ben «hayır» diyebilen, seçtiği ilkelere ve bilincine itaat ettiği için itaat
sizliği seçen, doğrulayabildiği için isyan eden insandan
söz ediyorum. Bir asiden değil, bir devrimciden...
Çoğu toplumsal sistemlerde itaat en yüksek er
dem, itaatsizlik ise en büyük suçtur. Gerçekte, bizim
kültürümüzde, eğer insanların çoğu «suçluluk» hissediyorsa, doğal olarak, korku da hissediyorlar, çünkü bir kere itaatsizlik etmişlerdir. Sandıkları gibi sorunları ahlaksal değil, bir emre karşı itaatsizlik etmiş olmalarıdır. Bu hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü Hıristiyanlık öğretisi Adem’in itaatsizliğini, kendisi ve tohumu adına öylesine temelden çürüten bir davranış
biçimi olarak yorumlar ki, ancak Tanrı’nın merhametinin özel bir biçimi onu bu durumdan kurtarabilirdi.
Elbette ki bu düşünce, itaatsizliğin günahkârlığını öğreterek, yöneticilerin gücünü destekleyen Kilise’nin
sosyal işleviyle uyumludur. Yumuşak başlılığı, kardeşliği, adaleti Kutsal Kitap öğretisi ışığında ciddiye alanlar laik otoriteye karşı çıkmışlar, bunun sonucunda
da Kilise onları Tanrı’ya karşı gelen isyancılar ve günahkârlar olarak damgalamıştır. Protestanlığın ana
öğretisi de bunu değiştirmedi. Tam tersine, Katolik
Kilisesi laik ve dinsel otorite arasındaki farklılıkları
canlı tutarken, Protestanlık laik otoriteyle birleşti. 16.
yy. devrimci Alman köylüleri üzerine bir yazıda bu
eğilimi kuşkuya yer vermeyen bir anlatımla kaleme
alan ilk kişi Luther’di. «Bu nedenle, açıkça ya da gizlice; vurabilen, katledebilen, bıçaklayabilen herkes, elin
den geldiğince, vursun, katletsin, bıçaklasın ve hiçbir
şeyin isyankâr olmak kadar şeytani, yaralayıcı ve zehirleyici olmadığını hatırlasın.»
Dini terör ortadan kalktığı halde, otoriter politik sistemler için varlıklarının insan açısından temel taşı, itaatkârlıktı. 17. ve 18. yy.’daki büyük dev
rimler kralcı otoriteye karşı koymuş, mücadele etmişlerdi ama insan, bir süre sonra, kralın ardıllarına itaat etmeyi erdemleştirerek döneklik etti. Bugün otorite nerede? Totaliter ülkelerde otorite açıkça devletindir.
Bu otoritenin desteklenmesi de ailede ve okulda otoriteye yönelik saygının güçlendirilmesiyle söz konusudur. Öte yandan, Batı demokrasilerinde, 19. yy. otoriterciliğinin üstesinden gelinmekle övünülür. Ama,
acaba üstesinden geldiler mi - ya da yalnızca otorite
nitelik mi değiştirdi?
Yüzyılımız, devlet, iş çevresi ve işçi sendikaların
da, hiyerarşik olarak organize edilmiş bürokrasiler çağıdır. Bürokrasi; insanı ve nesneyi bir tutarak yönetir. Belirli ilkeleri izler, özellikle bilanço, sayıya dökme, maksimum randıman, kâr gibi ekonomik ilkeleri;
ve görevlerini gerçekte bu ilkelerle programlanmış
bir bilgisayar esasıyla yerine getirir. Kişi; sayılaşır,
kendini bir nesneye dönüştürür. Ama ortada açıkça
işleyen bir otorite olmadığından yeni insan itaate «zor anmadığından», kişi gönüllü davranıyor olmanın, yalnızca «akılcı» bir otoriteyi izlediğinin yanılsamasını
taşır. «Akla uygun olana» kim karşı gelebilir? Bilgisayar-bürokrasisine kim itaatsizlik edebilir? İtaat ettiğinin ayırdına bile varamadıktan sonra kim itaatsizlik edebilir ki? Aynı durum ailede ve eğitimde de söz
konusudur, ilerici eğitim kuramlarının çürütülmesi sonucu, çocuğa, ne yapacağı söylenmeyen, buyrulmayan,
söylenenleri yapmadığında cezalandırılmayan bir yöntem baş göstermiştir. Çocuk, yalnızca «kendini ifade
eder.» Ama yaşamının daha ilk gününden başlayarak
ileri yaşlarına dek çocuk, aykırı olmanın, sürüden ayrı
kalmanın korkusunu taşıyarak, uyumluluğa yönelik
inanılmaz bir saygıyla doldurulur. Ailede ve okulda
başlayıp büyük düzenin etkisinde eğitimini tamamlayarak büyüyen «düzen adamı»mn görüşleri vardır,
ama inançları yoktur. Kendini oyalayabilse bile mutsuzdur. Üstelik kendinin ya da çocuklarının yaşamını gönüllü bir itaatkârlık ile kişiliksiz ve isimsiz güçler
ardına harcamaya isteklidir, öyle ki, çok gözde olan
termonükleer savaş tartışmalarında ölüm oranları dahi onun için kabul edilebilirdir: Bir ülke nüfusunun
yarısı ölür - «biraz kabul edilebilir»; üçte ikisi ölür - «belki edilemez.»
Bugün itaatsizlik sorunu yaşamsal bir önem taşımaktadır. İnsanlık tarihi, Kutsal Kitap’a göre itaatsizlik sonucu
başladı —Adem ve Havva— Yunan mitolojisine göre
de Prometheus’un itaatsizliği medeniyetin başlangıcıdır. İnsanlık tarihinin, bir itaat eylemiyle, kendileri de
«Devlet egemenliği», «ulusal onur», «askeri zafer» gibi
arkaik fetişlere itaat eden ve kendilerine ve fetişlerine
itaat edenler, öldürücü düğmelere basma emrini verecek olan otoritelere itaatle sona ermesi, olası gibi görünmektedir.
İtaatsizlik, burada kullandığımız anlamda, aklın
ve iradenin onayıdır. Temelde, öncelikle, bir şeye karşı yönelmiş bir davranış değil, bir şeye doğru yönelmiş
bir davranıştır. Bu da; insanın ne gördüğünü söyleyebilme ve görmediğini söylemeyi reddetmeye yetisine
doğru yönelmedir. İnsanın bunu yapabilmesi için saldırgan ya da isyankâr olması gerekmiyor. Gerekli olan,
insanın gözlerini sürekli açık tutması, tümüyle uyanık olması, yarı uykuda olanlan mahvolma tehlikesinden koruyabilmek için onları uyandırmanın sorumluluğunu almasıdır. Marx, bir keresinde, «tanrıların kölesi olacağına kendi taşına zincirli olmayı yeğlediğini»
söyleyen Prometheus için, filozofların baş azizi, deyimini kullanmıştır. Bu da Prometheus işlevinin canlandırılmasını kapsar. Marx’ın anlatımı, açık bir biçimde,
felsefe ile itaatsizlik sorunlarının birbirleriyle bağıntılarına işaret eder. Düşün adamlarının çoğu kendi dönemlerinin otoritelerine karşı itaatsiz değildiler. Sokrat; ölmekle itaat etti, Spinoza; öğretim görevliliğini otoriteyle kendini çelişik durumda bulmamak için
reddetti. Kant; sadık bir yurttaştı, Hegel; genç Hegel’in devrimci sempatizanlığını daha sonraki yıllarda,
devleti yüceltme düşünceleriyle değiştirdi. Yine de
Prometheus hepisinin baş aziziydi. Evet, şu da bir gerçektir ki, onlar da kendi konferans salonlarında, çalışmalarında kaldılar, pazar yerlerine gitmediler, ayrıca
şimdi burada tartışmasına giremeyeceğim, kendilerine ilişkin birçok nedenleri vardı. Düşün adamları olarak geleneksel düşünce ve kavramların otoritesine,
inanılan ve öğretilen basmakalıp kavramlara itaatsiz
davrandılar. Karanlığı aydınlatıyor, uyuklayanları
uyandırıyor, bilmeye cesaret ediyorlardı.
Düşün adamı, insanoğluna ve akla itaat ettiği için
basmakalıp düşüncelere ve kamuoyuna karşı itaatsizdir. Bunun tek bir nedeni vardır: Mantık evrenseldir
ve tüm ulusal sınırları aşar. Mantığın izleyicisi olan
düşün adamı da dünya vatandaşıdır. Objesi şu ya da
bu millet, kişi değil; insandır. Vatanı dünyadır, doğduğu yer değil. İnsan, dünyada hiçbir şeyden korkmadığı kadar —hatta yıkımdan ya da ölümden bile—
düşünceden korkar. Düşünce yıkıcı ve devrimcidir; ayrıcalığa karşı acımasız, anarşik ve kanunsuz, otoriteye karşı ilgisiz, çağlar boyu denenmiş bilgeliğe karşı
aldırışsızdır. Düşünce, cehennem çukuruna bakar ve
bundan korku duymaz. İnsanı, sessizliğin kavranamayan derinliğiyle çevrilmiş, güçsüz bir nokta olarak görür. Buna rağmen, kendini evrenin hakimiymişçesine
sarsılmaz bir biçimde gururla taşır. Düşünce, büyük,
hızlı ve özgürdür. Dünyanın ışığıdır, insanın başlıca
zaferidir.
Ancak düşünce, azınlığın ayrıcalığı olmaktan çıkıp herkesin mülkiyetine geçtiğinde korkudan da kurtulmuş olurduk. İnsanın çekinmesine neden olan şey,
korkudur - değer verdikleri inançlarının yanılsamadan
başka bir şey olmadığının kanıtlanması korkusu, içinde yaşadıkları kuramların zararlı olduğunun ortaya
çıkması korkusu kendilerinin sandıklarından daha az
saygıdeğer çıkması korkusu. «Çalışan insanlar, mülkiyet konusunda serbestçe düşünmeli midirler? O zaman, biz zenginler ne olacağız? Genç kadınlar ve erkekler cinsellik hakkında serbestçe düşünmeli midir er? O zaman ahlak ne olacaktır? Askerler savaş hakkında serbestçe düşünmeli midirler? O zaman askeri,
disiplin ne olacaktır? Düşünceye hayır!., önyargı, daha az mülkiyet, ahlak ve savaş tehlikesi dünyasının
karanlıklarına geri dönelim, iyi insanlar, düşünce özgürlüğüne sahip olmaktansa, aptal, tembel ve zalim
olmalıdırlar. Çünkü, düşünce özgürlüğüne sahip olduklarında bizim gibi düşünmeyebilirler. Bu felakette
ne pahasına olursa olsun önlenmelidir. «İşte düşünce
düşmanları ruhlarının bilinçsiz derinliklerinde böyle iddiasız bulunmakta; kiliselerinde, okullarında, üniversitelerinde bu yönde davranmaktadırlar.
Bertrand Russell’ın itaatsizlik kapasitesi soyut bir
ilkeye değil, varolan en gerçek deneyime - yaşama sevgisine dayanır. Bu yaşam sevgisi, kişiliğinden olduğu
kadar, yazılarından da bize yansır. Bu, özellikle bugün
insanların bolluk içinde yaşadığı ülkelerde çok az
rastlanan bir niteliktir. Çoğu kişi, sevinçle heyecanı,
ilgiyle coşkuyu, varolmakla tüketmeyi birbirine karıştırmaktadır. Faşistler tarafından bilinçli olarak kullanılan «Yaşasın ölüm» sloganı, kendileri farkında olmasalar da bolluk içindeki topraklarda yaşayan insanların da yüreklerinde yer etmektedir. İnsanların
çoğunluğunun nükleer savaşı ve ardından uygarlığın yıkılışım kabul etmelerinin, bu felaketi önlemek için
pek fazla gayret göstermemelerinin nedenlerinden biri bu gerçekte yatmaktadır, öte yandan Bertrand Russell, bu katliam tehdidine karşı, pasifist olduğu ya da
soyut bir ilkeye dayandığı için değil, tam anlamıyla
yaşamı seven bir insan olduğu için savaşır. İnsanların
içindeki kötülüklerden söz ederek gerçekte kendi karanlık ruhlarını ortaya çıkaran sesleri de aynı nedenle aşağılar. Bertrand Russell duygusal bir romantik değildir. Russell mantıklı, eleştirici, iğneleyici bir
gerçekçidir; insan yüreğinde yatan kötülük ve budalalığın farkındadır. Ancak, Russell bu gerçeği insanın
doğuştan yoz olduğu savıyla karıştırmaz. Bu sav, insanoğlunun kendine rahat edebileceği bir dünya yaratabilme yetisine sahip olduğuna inanamayacak kadar karamsar olanların, görüşlerini rasyonalize etmek (ussallaştırmak) için kullandıkları bir savunmadır.
Russell, Mistisizm, ve Mantık: Özgür İnsanın Tapınması (1903) adlı kitabında şöyle der: «Günahsız doğmuş
ender kişiler dışında, insanların o tapmağa girmeden
önce bir karanlıklar mağarasından geçmeleri gerekir.
Mağaranın kapısı umutsuzluktur; tabanı terkedilmiş
umutların mezar taşlarıyla döşelidir. Bu mağarada öz
ölmemeli, dizginlenemeyen arzuların hırsı yok edilmelidir; çünkü tin ancak bu biçimde Yazgı’nın baskısından kurtulabilir. Ne var ki, mağaranın çıkışı olan
Feragat kapısı, yine bilgelik ışığına açılır; bu ışık; yolunun, yüreğini rahatlatan yeni bir anlayış, yeni bir
sevinç, yeni bir yumuşaklılık saçar.» Daha sonra, Felsefi Denemeler (1910) adlı kitabında şunları yazar:
«Ancak, ötedeki, geniş bir dünyaya açılan pencereler
olmasa, bu dünyadaki yaşamı, hapiste geçirilen bir
yaşam olarak algılayan kişiler için; insanoğlunun gücünün her şeye yettiği inancını boş bir gurur gibi görenler için; Napolyon örneği, krallıklarını ayaklarının
dibinde gören bir hakimiyet yerine, tutkuları dizginlemekten gelen stoacı bir özgürlüğü yeğleyenler için;
kısacası, insanoğlunu tapınmaya lâyık bir varlık gibi
görmeyen kişiler için, pragmatistlerin dünyası dar ve
sıradan bir dünyadır; yaşama değer veren her şeyi yok
eder ve insanoğlunu içinde bulunduğu evreni tüm görkeminden yoksun bırakarak daha da küçültür.» Russell, insanoğlunun doğuştan kötü olduğu savı doğrultusundaki görüşlerini Tutulmayan Denemeler (1950)
adlı kitabında, parlak bir biçimde dile getirmiştir: «Geleneksel din bilimde İblis’in kolu ve bacağı, eğitim reformcularının gözünde de gizemli biçimde aydınlanmış melekler olan çocuklar, sonra yine küçük şeytanlar olmuşlardır; ama artık İblis’in esinlediği dinsel
şeytanlar değil, bilinçdışının esinlediği iğrenç Freudiyen yaratıklardırlar. Şunu söylemek gerekir İd, çocuklar günümüzde rahiplerin sert tartışmalarında olduklarından çok daha kötüdürler, günümüz ders kitaplarında çocukların günahkâr imgelemler konusun
da gösterdikleri deha ve kararlılık, geçmişte ancak
Aziz Antonius’la karşılaştırılabilir. Bütün bunlar, sonunda ulaşılan nesnel gerçeklik mi? Yoksa küçük canavarları artık pataklayamadıkları için yetişkinlerin
düşlediği bir savunu mu yalnızca? Bırakalım sorunun yanıtını Freudçular birbirlerine versinler. «Russell’ın
yaşama sevincini nasıl derinden duyduğunu gösteren
bir alıntı daha yapıyoruz bu hümanist düşünürden.
Bilimsel Bakış (1931) adlı kitabında şöyle der: «Aşık,
şair ve mistik, güç peşinde olandan çok daha büyük
bir doyumu tadabilir, çünkü onlar sevgilerinin yöneldiği şeyi ellerinde tutabilirler, oysa güç peşinde olanlar, bir boşluğa düşmemek için sürekli olarak yeni bir
takım dalaverelerle uğraşmak zorundadırlar. Ben, ölüm saatim geldiğinde, boşuna yaşadığım duygusuna
kapılmayacağım. Akşamları, yer yüzünün kızıla boyanışını, sabahlan çiğlerin ışıltısını, buz gibi bir güneşin altında karın parlayışını gördüm; kuraklıktan sonra yağmurun kokusunu duydum; fırtınalı Atlas Okyanusu’nun granit Comwall kıyılarına çarpışını işittim.
Bilim sayesinde bu gibi ve başka güzellikleri çok daha
fazla kişi tadabilir. Bu durumda, bilimin gücünden
yaygın olarak yararlanılır. Ancak, yaşamı değerli kı
lan anlan yok ettiğinde, bilim insanlan umutsuzluk
yolunda ne denli akıllıca ve ustaca ilerletse de, hayranlığa lâyık olmayacaktır.»
Bertrand Russell, bir bilim adamı, akla inanan biriydi. Ama birçok meslektaşından, bilim adamından
son derece farklıdır. Bu kişiler için önemli olan, dünyanın düşünsel olarak kavranmasıdır. Zihinleriyle gerçekliği tüketebileceklerinden ve zihinlerinin kavraya
mayacağı önemli herhangi bir şey olamayacağından
hiç kuşkuları yoktur. Zihinsel bir formüle sığdırılamayan her şeye kuşkuyla bakarlar; ama kendi bilimsel
yaklaşımlan konusunda, saf bir biçimde, hiçbir kuşku
sürecinden çok, düşüncelerin sonuçlarıyla ilgilidirler.
Russell, Felsefi Denemeler (1910) kitabında, pragmatizmi incelerken bu tür zihinsel işleyişe değinir: «Pragmatizm bütün imgelem malzemesini bu gezegenin üzerinde bulan; ilerlemeden emin olan, insan gücünün
dıştan engelenebileceğini fark edemeyen; zafere ulaşacağından kuşku duymadığından beraberindeki tüm
tehlikelerle birlikte savaşı seven; dini, demiryolu ve
elektriği dilediği gibi isteyen, yani mükemmele olan
açlığı doyuracak, insanın dışında bir amaç ve kayıtsız
şartsız tapılacak bir şeymiş gibi değil de, bu dünyanın
işlerinde bir konfor ve yardım unsuru olarak isteyen
zihinlere seslenir.»
Pragmatistlerin aksine, Russell için akılcı düşünce, kesinlik arayışı değil, düşünceyi daha uyanık ve
daha canlı kılarak değiştiren bir macera, kendini kurtarma ve cesaret eylemidir.
Bertrand Russell inançlı bir kişidir. Dinsel anlam
da değil, aklın gücüne, insanın kendi cennetini kendi
çabalarıyla yaratabileceğine inancı vardır. İnsan için
Hidrojen Bombası Tehlikesi (1954) adlı kitabında şöyle der: «Jeolojik zaman kavramıyla düşünülürse, insan
henüz çok kısa bir süre boyunca varolmuştur - en fazla bir milyon yıldır. Başardıklarıysa —özellikle son
altı bin yılda— evrenin tarihinde, hiç değilse bildiğimiz kadarıyla, tamamen yenidir. Sayısız çağlar süresince güneş doğup battı, ay doğup battı, geceleri yıldızlar parladı, ama bunların anlaşılması insanın ortaya çıkışıyla olanaklı oldu. İnsan, astronominin ve atomun minik dünyasında, keşfedilebileceği sanılan gizleri ortaya çıkardı. Sanat, edebiyat ve din alanlarında
kimi insanlar, türü korumaya değer kılacak yücelikte
duygular ortaya koydular. Şu ya da bu insan topluluğu yerine İnsan’ı düşünebilen çok az sayıda insan olduğundan tüm bunlar saçma bir dehşetle mi sona
erecek? Türümüz, aptalca zekasını gezegenimizdeki
tüm yaşamı söndürmekle kanıtlayacak denli bilgelikten yoksun, çıkar gözetmeden sevmekten aciz, soyunu
sürdürmenin en basit yasalarından bile habersiz midir? Bu son kanıtlamada, ölecek olanlar yalnızca insanlar değil, kimsenin komünizm ya da antikomünizmle suçlayamayacağı hayvanlar ve bitkilerdir de.
«Sonun böyle olacağına inanmıyorum, insanlar bir
an kavgalarını unutup düşünseler, görecekler ki, türlerinin sürmesine olanak tanısalar, geleceğin başarılarının geçmişinkileri fersah fersah geçeceğini ummakta haksız sayılmayacaklardır. Eğer istersek, mutluluk, bilgi ve bilgelik için sürekli bir gelişme bizi beklemektedir. Bunun yerine, kavgalarımızı unutamadığımız için ölümü mü seçeceğiz? Bir insan olarak insanlara sesleniyorum: İnsanlığınızı hatırlayın, gerisini
unutun. Bunu becerebilirseniz yeni bir cennetin yolu
önünüze açılacaktır; beceremezseniz sizi bekleyen, evrensel ölümden başka şey olmayacaktır.»
Russell’ın inancının dayandığı yaşama sevgisi kavramı olmadan, ne felsefesi anlaşılabilir, ne de savaşa
karşı verdiği mücadele.
Birçok kişi için bunun pek bir anlamı olmayabilir;
bu kişiler herkesin yaşamayı sevdiğini düşünürler. Her
insan yaşamı tehlikeye düştüğünde ona sarılmaz mı?
Yaşamında bol bol eğlenmez, heyecan duymaz mı?
Her şeyden önce, insanların, tehlikeye düştüklerin
de yaşamlarına sarıldıkları doğru değildir; yoksa nükleer katliam tehlikesi karşısındaki edilginlikleri nasıl
açıklanabilir? Ayrıca, insanlar heyecanı sevinçle, yaşama sevgisiyle karıştırırlar. İnsanlar «bolluğun için
de sevinçten yoksun»durlar. Gerçek şu ki, kapitalizm
övülen tüm erdemleri - kişisel insiyatif, rizikoya atılma hevesi, bağımsızlık - uzun süredir endüstriyel toplumdan elini eteğini çekmiş ve kovboy filmleriyle gangsterler arasında varlığını sürdürmektedir. Politik
ideoloji ne olursa olsun, bürokratik, merkezi endüstriyel toplumda yaşamdan bıkmış, usançlarının üstesinden gelebilmek için ölmeyi bekleyen kişilerin sayısı
giderek artmaktadır. Bunlar, «kızıl olmaktansa ölmeyi yeğ tuttuklarını» söyleseler de gerçekte «yaşamaktansa ölmeyi yeğ tutanlardır.» Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu yönelişin, aşırı bir biçimi, sloganları
«Yaşasın ölüm» olan faşistlerdir. Bunu en açık biçimde kavrayan kişi, İspanya İç Savaşı’nın başladığı sırada, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesinde yaşamının son konuşmasını yapan Miguel de Unamuno’ydu. En sevdiği slogan «Viva le Muerte!» (Yaşasın
ölüm!) olan General Millan Astray, üniversitede bir
konuşma yapıyordu, dinleyicilerden biri, General’in bir
izleyicisi, sloganı konuşma sırasında haykırdı. General konuşmasını bitirdikten sonra Unamuno ayağa
kalkıp konuştu: «...Biraz önce anlamsız, ölümcül nekrofili bir bağırış duydum: ‘Yaşasın ölüm!’ ömrünü
başkalarının anlaşılmaz öfkesinden doğan paradokslara biçim vermekle geçirmiş olan ben, uzman bir
otorite olarak, bu saçma paradoksun bana çok itici
geldiğini söylemeliyim. General Millan Astray sakat
bir insandır. Bunun yumuşatılmadan söylenmesine izin
verin. Kendisi bir savaş malûlüdür. Cervantes de öyleydi. Ne yazık ki şu anda İspanya’da çok fazla sakat insan var. Eğer Tanrı yardımımıza koşmazsa pek yakında bunlar daha da artacak. General Millan Astray’ın toplum psikolojisini anlattığım düşünmek bana acı
veriyor. Bir Cervantes’in manevi yüceliğine sahip olmayan bir sakat etrafını bozmak, kötürüm etmekten
zevk almayı alışkanlık haline getirir. «Bundan sonra
Millan Astray kendini daha fazla tutamayarak «Abajo la inteligencia!» (Kahrolsun Entellektüellik!) diye
bağırdı. «Yaşasın Ölüm!» Buna, Falanjistlerden gürültülü bir destek geldi. Yine de, Unamuno konuşmasını
şöyle sürdürdü: «Burası aklın, entellektüelliğin tapınağıdır. Ben de onun yüksek rahibiyim. Kutsal bölgeyi kirleten sizsiniz. Kazanacaksınız, çünkü yeterinden fazla kaba gücünüz var. Ama, inandıramayacaksınız. Çünkü inandırmak için ikna etmeniz gerekir.
İkna etmek için de sizde olmayan şeylere gereksinim
duyacaksınız: mücadele mantığı ve hakkı. Sizi İspanya’yı düşünmeye teşvik etmeyi anlamsız buluyorum.»
Ancak, Unamuno’nun nekrofili dediği ölümün çekiciliğine kapılma, yalnızca faşist düşüncenin bir ürünü değildir. Bu, kökleri büyük şirketlerin, hükümetlerin ve orduların bürokratik organizasyonlarının giderek artan hegemonyası ve insan ürünü şeylerin, alet
ve makinelerin önemli rolünde yatan bir olgudur. Bu
bürokratik endüstriyelleşme insanları nesnelere dönüştürmeye eğilimlidir. Doğayı teknik araçlarla, organiği inorganik ile değiştirmeyi ister. Bu yıkım ve makine aşkı ve kadına duyulan nefretin (kadın erkek için, erkek de kadın için yaşamın
görünümüdür.) İlk anlatımlarından biri İtalyan faşizminin entellektüel öncülerinden biri olan Marinetti’nin 1909 yılma ait geleceğe dair manifestosunda görülür. Marinetti şöyle yazmıştır:
4. Dünyanın ihtişamının yeni bir güzellik; hızın
güzelliği ile zenginleştirildiğini açıklıyoruz. Çerçevesi
patlayıcı niteliğinde bir soluğa sahip yılanlara benzer
büyük borularla bezenmiş bir şarapnel üzerinde gidi
yormuş gibi görünen kükremekte olan motorlu bir
araba, Samothrace Zaferi’nden çok daha güzel görünür.
5. Dümen dolabında yörüngesinin dairesinde koşarken hayâli aksi dünyayı mıhlayan insanın türküsünü söyleyeceğiz.
8. Olanaksızın gizemli kapılarını kırmak zorun-
dayken, neden geriye bakalım? Zaman ve uzay dün
öldü. Hızı, ezelden ebede kadar yarattığımıza göre,
şimdiden mutlakta yaşıyoruz demektir.
9. Dünyaya sağlığı kazandıran tek şey olan Savaş’ı, askeri düzeni, kahramanlığı, Anarşistin yok edici kolunu, öldüren güzel Fikirleri, kadına nefreti yüceltmek istiyoruz.
10. Müzeleri, kütüphaneleri yok etmek, ahlakçılığa, feminizme ve tüm oportünistlere ve faydacı kötü
lüklere karşı savaşmak istiyoruz.
İnsanlar arasında, yaşamayı sevenlerle ölümü sevenler arasındaki fark kadar büyük başka bir ayrım yoktur. Bu ölüm sevgisi tipik bir insanlık durumudur. İnsan, sıkılabilen, ölümü sevebilen tek hayvandır. İktidarsız insan (cinsel iktidarsızlıktan söz etmiyorum) yaşamı yaratamaz; onu yederek aşabilir. Yaşamın ortasında ölümü sevmek son sapıklıktır. Bazı gerçek nekorfililer de vardır. Bunlar, çoğunlukla güdülerinin farkında olmadıkları halde, emellerini, yaşama, şeref ya da özgürlüğe hizmet olarak rasyonalize ederek, savaşı selâmlar ve kışkırtırlar. Bu kişiler büyük bir olasılıkla azınlıktadırlar; ama bunun yanı sıra, yaşam ve ölüm arasında bir seçim yapamayan, bunu saklamak için de kaçışı çok çalışmakta bulanlar da çoğunluktadır. Yok etmeyi selamlamazlar ama yaşamı da selamlamazlar. Savaşa büyük bir çabayla karşı durabilmek için gerekli yaşama sevincinden yoksundurlar.
Goethe, bir zamanlar, çeşitli tarih çağları arasındaki en derin ayrımın inanç ve inançsızlık olduğunu söylemiş ve inancın egemen olduğu çağların parlak, yüceltici ve verimli, inançsızlığın egemen olduğu çağlarda ise kimse kendini verimsize adamak istemediğinden yok olup gittiğini de sözlerine eklemiştir. Goethe’nin söz ettiği «inançın kökleri, yaşam sevgisindedir. Yaşamı sevme koşullarını yaratan kültürler de inanç kültürleridir; bu sevgiyi yaratamayan kültürler inancı da yaratamayanlardır.
Bertrand Russel bir inanç adamıdır. Kitaplarını okuyup, barış adına giriştiği uğraşıları izledikçe bütün kişiliğinin temelinde yaşam sevgisinin yattığını
görüyorum. Yaşamı; onun bütün biçim ve görünüşlerini sevdiği için, peygamberlerin yaptığı gibi, dünyayı tehdit eden kötü kadere, yok olma tehlikesine karşı uyarıda bulunur. Yine, peygamberler gibi tarihi geleceğin önceden belirlendiğini söyleyen deterministlerden değildir. O, belirlenmiş olanın bazı sınırlı ve
soruşturulabilir seçeneklerden oluştuğunu gören bir «alternatifçi»dir. Bizim seçeneğimiz nükleer silahlanma savaşını bitirmek ile yok oluş arasındadır. Bu peygamberin sesinin kötü kader ve bezginlik seslerinin
üzerine çıkıp çıkamayacağı, başta genç kuşak olmak
üzere dünyanın koruyabildiği canlılığın ölçüsüne bağlıdır. Yok olacaksak, önceden uyarılmadığımızı savunamayız.
Kaynak: İtaatsizlik Üzerine Denemeler, Erich From, Çev. Ayşe Sayın, Yaprak Yayın Paz. İstanbul, 1987. Sayfa 37-56 Aralığı.
Tanrı'nın tarihteki rolü, elçileri olan peygamberleri göndermektir. Onların dört fonksiyonu bulunmaktadır:
1. Peygamberler insanoğluna Tanrı'nın var olduğunu, Onun tek olduğunu ve insanoğluna kendini vahiy ettiğini, insanoğlunun amacının tamamen insanlaşmak olduğunu bildirirler. Bu Tanrı gibi olmak anlamına gelmektedir.
2. İnsanoğluna seçebileceği alternatifleri ve bu alternatiflerin sonuçlarını bildirirler. Bu alternatifleri sık sık Tanrı'nın vereceği cezalar ve ödüller açısından ifade ederler. Ancak insanoğlu her zaman için kendi tavrını ortaya koyacak ve kendi seçimini yapacaktır.
3. İnsanoğlu doğru yoldan saptığında buna karşı çıkarak bu durumu protesto ederler. Ancak yine de insanoğlunu yalnız bırakmazlar, onun vicdanı olurlar, herkes susarken onlar konuşurlar.
4. Sadece bireysel kurtuluş açısından düşünce üretmezler, bireyin kurtuluşunun toplumun kurtuluşuna bağlı olduğunu düşünürler. Onların amacı sevgi, adalet ve hakikate dayalı bir toplum yönetimi kurmaktır. Politikanın moral değerlere göre yürütülmesi ve politik hayatın bu değerlere göre gerçekleşmesi gerektiğini savunurlar.
Kaynak: Erich Fromm - Tanrılar Gibi Olacaksınız, Eski Ahit Üzerine Radikal Bir Yorum, ss. 108-109
No comments:
Post a Comment