Saturday, 20 July 2019

Mesihler - Marvin Harris

Mesihler


Gerçekte iki bilmecenin irdelenmesi gerekiyor. Hıristiyanlık ilk önce Filistin'de yaşayan Yahudiler arasında ortaya çıktı. Mesih adlı bir kurtarıcının - insan görünümündeki bir tanrının - gelişine olan inanç İsa zamanındaki Yahudiliğin önemli bir özelliğiydi. İsa'nın, hemen hemen tümü Yahudi olan, ilk yandaşları İsa'nın bu kurtarıcı olduğuna inanıyorlardı. (İngilizce "Christ", Yahudilerin Yunanca konuşurlarken beklenen kurtarıcılarından söz ederlerken kullandıkları krystos'dan türetilmiştir.) Ben başlangıçtaki Hıristiyan yaşam biçimi bilmecesini çözmek için, önce bir mesihe olan Yahudi inancının temelini açıklamak zorundayım.

Bütün eski insan toplulukları - çağcıl olanların da büyük çoğunluğu gibi - tanrısal yardım olmaksızın savaşların kazanılmayacağına inanırlardı. Bir imparatorluğa sahip olmak, ya da yalnızca bağımsız bir devlet olarak varlığı sürdürmek için, ataların, meleklerin, ya da tanrıların kendileriyle işbirliği yapmayı istedikleri savaşçılara gerek vardı.


İlk ve en büyük Yahudi imparatorluğunun kurucusu, Davud, Yahudi Tanrısı Yehova ile tanrısal bir ortaklık içinde olduğu savındaydı. Halk Davud'a mesih diyordu (İbranice: mashia), ki onlar bu terimi papazlar, koruyucular, Davud'un önceli Saul, ve Davud'un oğlu Süleyman için de kullanırlardı. Bu nedenle mesih kökeninde belki de büyük kutsallığı ve tanrısal gücü içeren herhangi bir kişi ya da şey anlamına geliyordu. Davud'a ayrıca Yağla Kutsanmış Biri, Yehova'yla işbirliği içinde, Yehova'nın yönetimindeki yeryüzü toprakları üzerinde hüküm sürmeye yetkili kılınmış biri de deniyordu.”


Davud, Elhanan ben Yesse olarak doğdu. "Büyük komutan" anlamına gelen Davud adı ona savaş alanındaki utkularını kutlamak üzere verilmişti. Onun yoksul başlangıçlardan çıkıp iktidara yükselmesi ona ideal Yahudi askersel-mesihsel yaşamı için esin temeli - yaşam planı - hazırladı. O Beytülahim'de doğdu ve gençliğini bir çoban olarak geçirdi. Daha sonra, Güney Filistin çölünde bir gerilla hareketinin yasadışı önderi oldu. O bir mağarada karargahını kurdu ve - Golyat'a karşı savaşta örneklendiği üzere - güya baş edilmez üstünlüklere karşı utkularını kazandı.

Yahudi papazları Yehova'nın Davud ile bir anlaşma yapmış olduğunu ısrarla söylediler. Yehova'nın yapmış olduğu vaade göre Davud'un soyu hiç son bulmayacaktı. Ama gerçekte Davud'un imparatorluğu onun ölümünden kısa bir süre sonra parçalanmaya başladı. Nebukadnezar İ. Ö. 586'da Kudüs'ü ele geçirdiği ve çok sayıda Yahudiyi Babil'e sürdüğü zaman imparatorluk geçici bir süre için ortadan kalktı. Sonraları Yahudi devleti şu ya da bu egemen güce bağımlı olarak yeniden tehlikeli bir yolda yaşamını sürdürmeye başladı.

Yehova Musa'ya şöyle dedi: "Sen bir çok uluslar üzerinde egemen olacaksın ama onlar şenin üzerinde egemen olmayacaklar." Ancak Yehova'nın vaat ettiği toprak dünyanın fethine kalkışmayı olanaklı kılacak bir yer değildi. Her şeyden önce burası geniş bir askersel geçiş yoluydu - bu ana koridor boyunca Asya'nın, Afrika'nın, ve Avrupa'nın fetihçi orduları Mısır'a doğru ve oradan hareketle birbirlerini kovalıyorlardı. Herhangi bir yerli fetihçi gelişmenin Filistin'de kök salabilmesinden önce, bu bölge şu ya da bu yönde geçişler yapan ordu denilen milyon ayaklı bir canavarın altında kalıp ezilmişti. Mısırlılar, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlılar, ve Romalılar kutsal topraklar içinde ileri geri saldırıya geçiyor, yerlerini daha sonra geleceklere bırakmadan önce genellikle aynı yeri iki kez yakıp yıkıyorlardı.

Bu deneyimler Yehova'nın kutsal kitaplarının ve onun geçmiş rahipliğinin güvenilirliği üzerinde oldukça ağır bir kaygı yaratıyordu. Acaba Yehova neden o denli çok sayıda ulusun büyük olmalarına izin vermişken cennet için seçilmiş olan kendi halkı sık sık yenilgiye uğramış ve köleleştirilmişti? Yehova neden Davud'a vermiş olduğu sözü tutmamıştı? Bu konu Yahudi kutsal adamları ve peygamberlerinin anlamını kavramaya hep çalıştıkları büyük sır idi. 

Onların yanıtı şöyle: Yehova Davud'a yaptığı vaadi tutmamıştı çünkü Yahudiler Yehova'ya verdikleri kendi sözlerini tutmuş değillerdi. Halk kutsal yasaları çiğnemiş ve iffetsiz ayinler yapmıştı. Onlar günah işlemişlerdi; suçluydular; kendi yıkımlarına neden olmuşlardı. Ama Yehova bağışlayıcı bir tanrıydı ve eğer Yahudiler, cezalı olsalar bile, kendisinin Tek Gerçek Tanrı olduğuna inanmalarını sürdürürlerse o yaptığı vaadi gene de tutardı. Yapmış olduklarının ayrımına varmak, pişmanlık duymak ve bağışlanmayı dilemek suretiyle, insanlar günahlarının kefaretini ödeyebilirdi ve o zaman Yehova sözleşmeyi yeniden yürürlüğe koyar, onları kurtarır, günahtan arındırır, ve onları her zamankinden daha büyük yapardı. Kefaret tam olarak ödendiğinde - yalnızca Yehova bildiği bir anda - gizemli bir biçimde, halkının öcü alınacaktı. Yehova, düşman ulusları yok etmek için, Davud gibi başka bir asker prensi, mesihi, yağlanıp kutsanmış birini gönderecekti. Büyük savaşlar yapılacaktı; orduların çarpışmasıyla ve kentlerin düşmesiyle bütün yeryüzü altüst olacaktı. Bu bir dünyanın sonu ve başka bir dünyanın başlangıcı olacaktı, çünkü Yehova insanın daha önce hiç görmediği kadar büyük bir ödülü kendilerine vermeyi aklına koymasaydı Yahudileri bekletmez ve onlara acı çektirmezdi. Ve işte böylece Eski Ahit (Tevrat) kurtarıcı yalvaçların - İşaya, Yeremya, Hezekiel, Mika, Zekarya, ve ötekilerin vaatleriyle dolup taşar, hepsi de askersel-mesihsel bir yaşam biçiminin kabul edilmesini dayatır ya da yaptırıma bağlar. 

İşaya, David'in tahtında sonsuza değin hüküm sürecek bir "olağanüstü danışmandan, büyük Tanrıdan, Ölümsüz Babadan, Barış Prensi"nden söz eder. Bu kurtarıcı Asurlular'ı "sokakların çamuru gibi" ayaklar altına alıp çiğneyecek; Babil'i içinde baykuşların, satyr'lerin [Yarı insan yan keçi olan bir tanrı. (ç.n.)], ve öteki "kasvetli yaratıklar"ın barındığı ıssız bir kente dönüştürecek; Moab'ın halkını "kel ve sakalsız" hale getirecek "Şam'ı bir enkaz yığınına dönüştürecek", ve Mısır'da iç savaşı kışkırtacak, "herkes komşusuyla bozuşacak, kentler ve krallıklar birbirine düşecek."

Yeremya, Yehova'yı şöyle konuşturur: "O günlerde ve o zamanda, ben Doğruluk Dalı'nın büyüyüp Davud'a değin uzanmasını sağlayacağım; ve o ülkede Yargı'yı ve Doğruluk'u uygulayacak." Ve sonra Mısırlıları "kılıç yokedecek" "ve onların kanıyla o doyup sarhoş olacak." Filistinliler "ağlayacaklar ve ülkenin bütün sakinleri inleyecekler." Moab'dan "sürekli bir ağlama yükselecek." Ammon "ıssız bir yığın" halini alacak "ve onun kız evlatları ateşte yakılacak.” Edom bir "harabe" olacak. Şam'da "genç adamlar onun caddelerinde mahvolacaklar." Ha- zor "ejderhalar için bir yerleşim yeri" olacak. Elam "kılıçtan geçirilecek" ve Babil'e gelince: "Ona karşı en uzak sınırdan gel, onun ambarlarını aç; onu yığın yığın at savur ve onu tamamıyla yoket: Ondan geriye hiç bir şey kalmasın.

Filistin'in Suriyeli Yunanlılar tarafından yönetildiği sırada, İ. Ö. 165 yılı dolayında yazılmış olan, Daniel'in Kitabı da büyük bir Yahudi imparatorluğuna öncülük eden, yağlanıp kutsanmış biri, Prens, tarafından sağlanacak askersel-mesihsel bir kurtuluştan söz eder:" Ben geceleyin imgeler gördüm, ve İnsanın Oğlunun göklerin bulutlarıyla gelişini seyrettim... ve ona egemenlik, ve onur, ve bir krallık verildi, artık bütün halklar, uluslar ve diller ona hizmet edecekler... bir ölümsüz egemenlik... (bir) krallık ki yıkılmayacak."

Bu kin dolu kehanetler konusunda insanların büyük çoğunluğunun kavrayamadığı nokta bunların gerçek yaşamın asker-mesihlerinin önderliği altında yürütülmüş olan gerçek kurtuluş savaşlarıyla bağlantılı olmalarıdır. Bu savaşlarda halkın da desteği vardı çünkü bunlar Yahudi devletinin bağımsızlığını yeniden sağlamayı amaçlamakla kalmıyor, ama aynı zamanda yabancı yönetimin dayanılmaz ölçüde ağırlaştırdığı ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırma vaadini de içeriyordu.

Kargo gibi, kin güden mesih inancının doğuşu ve sürekli olarak yeniden yaratılması da siyasal ve ekonomik koloniciliğin sömürücü dizgesini devirme savaşımından kaynaklanıyordu. Yerliler - Yahudiler - askerlik yönünden ancak böyle bir durumda fatihlere daha çok benziyorlardı, ve onlar "atalar"ın kendi imparatorluklarına sahip olmuş bulundukları uzak bir zamanı anımsayan okumuş asker-yalvaçların yönetimi altındaydılar.

Eğer Romanın hükümdarlığı döneminde, baskın olan bir yaşam biçiminden söz edilebilirse, işte bu kin dolu asker-mesihin yaşam biçimiydi. Davud'un Golyat'a karşı kazandığı utku örneğinden ve Yehova'nın askersel-mesihsel kurtuluş vaadinden esinlenmiş bulunan, Yahudi gerillaları Romalı yöneticilere ve Roma ordusuna karşı uzun süren bir savaş açmışlardı. Barışçı mesih inancı - İsa'nın ve yandaşlarının yaşam biçimi - gerilla savaşının içinde ve hem de Filistin'in başkaldırma eyleminin asıl merkezleri olan bölgelerinde gelişti ki bu görünüşte kurtuluşçu güçlerin taktik ve stratejilerine tam anlamıyla karşıt olan bir olguydu.

Hıristiyan İncil'leri İsa'nın Yahudi kurtuluş savaşıyla olan ilişkisini yorumlamadıkları gibi onun sözünü bile etmezler. Siz eğer yalnızca İncil'lere dayanırsanız, İsa'nın yaşamının büyük bir bölümünü tarihin en yabanıl ayaklanmalarından birinin tam ortasında geçirmiş olduğunu asla bilemezsiniz. İncil'in okuyucularına daha da az açıklanan bir olgu İsa'nın idam edilmesinden çok sonraları bu savaşımın tırmanmayı sürdürmesidir. İ.S. 68 yılında Yahudilerin çok kapsamlı bir ayaklanmayı sürdürmüş olduğunu ve bunun denetim altına alınmasından önce geleceğin iki Roma imparatorunun komutası altında altı Roma lejyonunun işe karışması gerektiğini siz asla kestiremezdiniz. Ve İsa'nın kendisinin Yahudi ihtilalcilerin askersel- mesihsel bilinçliliğini yoketme yolundaki Roma girişiminin bir kurbanı olarak ölmesinden en az kuşku duyan siz olurdunuz.

Bir Roma kolonisi olarak Filistin sömürgesel kötü yönetimin klasik, siyasal ve ekonomik bütün belirtilerini sergiliyordu. Yüksek memuriyetleri ya da dinsel konumları dolduranlar kuklalar ya da çanak yalayıcılardı. Yüksek rahipler, zengin toprak sahipleri, ve tecimenler Doğuya özgü bir görkem içinde yaşıyorlardı, ama nüfusun büyük bölümünü topraksız, yabancılaşmış köylüler, düşük ücretli ya da işsiz zanaatçılar, hizmetliler, ve köleler oluşturuyordu. Ülke çok ağır vergilerin, yönetim yolsuzluklarının, keyfi haraç almaların, askere alıp zorla çalıştırmanın, ve gemi azıya almış bir enflasyonun ağırlığı altında inlemekteydi. Kendi yerlerinde oturmayan toprak sahipleri Kudüs'te tantana içinde yaşarlarken bunların kiracıları Romalıların tarımsal üretime yükledikleri yüzde 25'lik bir vergiye ek olarak bir de geriye kalanın yüzde 22'sini tapınaklara ödüyorlardı. Galile'li köylülerin Kudüs soylularına olan nefretleri çok çarpıcıydı ve bu duygu açıkça karşılıklıydı. Talmud'un* yorumlarında, gerçek Yahudilere kız evlatlarını "toprak adamları" diye adlandırılan Galileli köylülerle evlendirmemeleri öğütlenir, "çünkü onlar kirli hayvanlardır." Haham Eleazar, alaycı bir ağızla hayvanların öldürülemediği zamanlarda, hem de yılın en kutsal gününde bu tipleri hayvan gibi kesip parçalamayı öğütlemiştir; ve Haham Joahanan demiştir ki, "sıradan bir kişi bir balık gibi parça parça doğranabilir," öte yandan Haham Eleazar demiştir ki, "Sıradan bir kişinin bir bilgine düşmanlığı puta tapanların İsraillilere olan düşmanlığından bile daha yoğundur.

Askersel-mesihsel ideal için halkın gösterdiği coşku Yahudi ulusçuların yabancı kuklaların yerini aldıklarını görme yolundaki bir tutkunun ötesine ulaşmıştır. Galileliler Davud'un krallığının yeniden kurulduğunu görmek istediler çünkü yalvaçlar mesihin ekonomik ve toplumsal sömürüye son verip kötü papazları, mülk sahiplerini, ve kralları cezalandıracaklarını söylediler. Bu tema Hanok'un Kitabı'nda şöyle açıklanmıştır:

"Siz zenginler, lanet olsun size, çünkü siz zenginliklerinize güvendiniz ve sizden zenginlikleriniz koparılıp alınacak. Lanet olsun size ki komşunuza kötülükle karşılık verirsiniz, siz yaptıklarınıza göre karşılık bulacaksınız. Lanet olsun size, siz yalancı tanıklar.... Ama siz acı çekenler, korkunuz olmasın, sizin payınız şifa olacak."

Yehova krallığının diyalektiği insanın deneyimini bütünüyle kucaklıyordu. Kargo örneğinde olduğu gibi, dünyasal ve kutsal temel öğeler bölünemezlerdi; "bu dünyalık" ve ahiretlik temalar birbirinden ayrılamazdı. Politika, din, ve ekonomi birleşip kaynaşmıştı; gökyüzü ve yeryüzü birbirinden ayırt edilemezdi, doğa Tanrı'yla evlenmişti. Yeni evrende, yaşam baştan başa farklı olacaktı; her şey altüst olacaktı. Yahudiler hükmedecek ve Romalılar hizmet edeceklerdi. Yoksullar zengin olacak, kötüler cezalandırılacak, hastalar şifa bulacaklar, ve ölüler yaşama döneceklerdi.

Yahudiler Büyük Herodes'in Roma Senatosu tarafından kukla kral olarak görülmesinden kısa bir süre önce Roma'ya karşı savaşlarını başlattılar. Başlangıçta, gerillalar Romalılar ve Yahudi yönetici sınıfı tarafından doğrudan doğruya haydut sayıldılar (Yunanca: lestai). Ama bu haydutlar hırsızlıklar nedeniyle değil yerlerinde bulunmayan mülk sahiplerine ve Romalı vergi toplayıcılara karşı yürüttükleri eylemlerden dolayı suçlanıyorlardı. Gerilla savaşçılarına uygulanan öteki terim "aşırıcılar" (Zelotlar) idi - bu onların Yahudi yasası ve Yehova sözleşmesinin yerine getirilmesi için gösterdikleri büyük çaba anlamına geliyordu.

Terimlerin hiç biri tek başına bu eylemcilerin yaptıkları işin anlamını gereğince iletmez. Onların yiğitçe serüvenleriyle dünyalarının günlük bağlamı arasında bir ilişki kurulması ancak onların aşırıcı haydutlar - gerillalar - olarak kabul edilmeleriyle sağlanabilir. Aşırıcı haydut-gerillalar bir mesihin yardımıyla sonunda Roma İmparatorluğu'nu çökerteceklerine inanıyorlardı. Onların inancı bir ruh hali değildi; bu bezdirmeyi, kışkırtmayı, hırsızlığı, öldürmeyi, terörizmi, ve ölümle sonuçlanan yiğitlikleri içeren ihtilalci bir uygulamaydı. Bunların bazıları kentsel gerilla taktiklerinde uzmanlaşmışlardı ve onlara "hançer adamlar" deniyordu (Latince: sicarii); geriye kalanları kırlarda, mağaralarda ve dağlarda saklanarak, besin ve güvenlik yönünden köylülere dayanarak yaşıyorlardı.

İ.S. birinci yüzyıl boyunca Filistin'deki siyasal ve askersel olaylarla ilgili herhangi bir betimlemenin eski dünyanın büyük tarihçilerinden biri olan Flavius Josephus'un yazılarına geniş ölçüde dayanılarak yapılması gerekir. Şimdi tartışacağım konulara yabancı olabileceğinizi düşünerek bu kaynağın güvenilirliği konusunda biraz bilgi vermek isterim. Josephus ilk Hıristiyan İncil'leri yazarlarının bir çağdaşıydı. Onun iki kitabı, Yahudi Savaşı ve Yahudilerin İlk Çağları, bilginlerin gözünde birinci yüzyıl Filistin'inin tarihi bakımından İncillerin kendilerinden daha az önemli değildirler. Biz Josephus'un kim olduğu ve kitaplarını nasıl yazdığı konusunda kesin bilgilere sahibiz - İncil'lerin yazarları hakkında böyle bilgilerden yoksunuz. Josephus, İ.S. 37 yılında Yasef ben Mathias adıyla, yukarı sınıftan bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak doğdu. İ.S. 68 yılında, daha otuz bir yaşındayken, Galile valisi ve Roma'ya karşı verilen savaşta Yahudi kurtuluş ordusunda bir general oldu. Jotapata kuşatmasında yandaşları yok edildikten sonra, Josephus teslim oldu ve Romalı general Vespasianus'un, ve Vespasianus'un oğlu Titus'un önüne getirildi. Bunun üzerine Josephus Yahudilerin beklemekte oldukları mesihin Vespasianus olduğunu ve hem Vespasianus'un hem de Titus'un geleceğin Roma İmparatorları olacaklarını açıkladı.

Vespasianus İ.S. 69 yılında gerçekten de İmparator oldu, ve Josephus kehanetinin bir ödülü olarak Roma'ya götürüldü ve yeni imparatorun saray çevresine alındı. Ona Roma yurttaşlığı, imparatorluk sarayında bir daire, ve Romalıların Filistin'de savaş ganimeti olarak ele geçirdikleri çiftliklerin gelirinden yaşam boyu emeklilik maaşı verildi.

Josephus yaşamının geri kalan bölümünü Yahudilerin Romalılara karşı neden baş kaldırmış olduklarını ve kendisinin neden Romalıların safına geçmiş bulunduğunu açıklayan kitaplar yazmakla geçirdi. Roma'da Romalı okurlar için yazması nedeniyle - imparatoru da kapsayan okurların çoğu betimlenen olayların canlı tanıkları idiler - Josephus tarihin belli başlı olaylarını uydurmuş olamazdı. Farkedilmiş bulunan çarpıtmalar açıkça Josephus'un kendisinin bir hain olarak damgalanmaktan kaçınma isteğiyle bağlantılıdır ve bunlar asıl öykünün inanılır olmasına zarar vermeksizin kolayca dışlanabilir.

Josephus'un anlattığı öykülerin ortaya koyduğuna göre gerilla eylemciliği ve Yahudilerin askersel-mesihsel bilinçliliği birbirini etkileyen dalgalar halinde yükselip alçalmıştır. Ülkenin tozlu, güneşten kavrulmuş uzak yöreleri ortalıkta dolanıp duran kutsal adamlarla, garip giyimli kahinlerle doluydu ve bunlar kinayeler ve meseller kullanarak konuşurlar ve dünya egemenliği için yapılacak savaş hakkında kehanetlerde bulunurlardı. Başarılı gerilla önderleri bu hep yenilenen mesihsel spekülasyonların ışığında ve gölgesinde gelişen söylentiler yayıyorlardı. Sürekli bir karizmatik önderler dizisi mesihlik savında bulunmak için tarihin göz kamaştıran aydınlığına doğru ilerliyordu; bunlardan en az ikisi Roma imparatorluğunun temelini gerçekten sarsan ayaklanmaları hızlandırdı.

Büyük Herodes önce Romalı patronlarının dikkatini çekti çünkü kuzey Galile'de bütün bir bölgeyi denetimi altına alan bir eşkıya şefine karşı yeğin bir kampanyaya girişmişti. Josephus'a göre, Herodes, adı Hezekiah olan bu eşkıya şefini tuzağa düşürdü ve onu hemen orada öldürdü. Ama biz Hezekiah'ın sıradan bir hırsız değil de bir gerilla önderi olduğunu çünkü Kudüs'te hayduttan yana olanların Herodes'i cinayetten yargılayacak kadar güçlü olduklarını biliyoruz. Burada Julius Caesar'ın bir yeğeni araya girdi, Herodes'in bırakılmasını sağladı, ve onun salık vermesi İ. Ö. 39 yılında Herodes'in Yahudilerin Kralı olarak atanmasına yol açtı. 

Herodes Filistin üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmak için yeni haydutlarla çatışmak zorunda kaldı. Josephus'un açıkladığına göre "haydutlar ülkenin büyük bir parçasını istila ettiler, böylece halkın bir savaşın yapabileceği kadar acı çekmesine neden oldular." Bu yüzden Herodes "mağaralardaki haydutlara karşı sefere çıktı." İçeride tuzağa düşünce, sonunda haydutlar aileleriyle bir araya geldiler, ve teslim olmayı reddettiler. Yaşlı bir haydut erişilmez bir mağaranın ağzında durdu ve Herodes'in gözleri önünde karısını ve yedi çocuğundan her birini öldürdü "ve Herodes'e alaylı bir tavırla baktı" sonra da kendisini ölüme attı. Kendisini "mağaraların ve mağara sakinlerinin efendisi" sayan Herodes, Samara'ya yöneldi. Ama onun ayrılmasıyla "Galile'deki bilinen bozguncular" üzerindeki tüm baskılar kalkınca onlar derhal Ptolemaios adındaki Romalı bir generali öldürdüler ve "ülkeyi sistemli biçimde harap ettiler, bataklıklarda ve öteki erişilmez yerlerde kendilerine barınaklar yaptılar."

İ.Ö. 4 yılında Herodes'in ölümü üzerine ülkenin uzak bölgelerinde ayaklanmalar oldu. Hezekiah'ın oğlu, Galileli Yahuda, krallığın bir silah deposunu ele geçirdi. Aynı sırada Ürdün içlerinde Peraea'da, Simun adlı bir köle "Eriha'daki sarayı ve bir çok görkemli sayfiye evlerini yaktı." Üçüncü bir asi, Athrongaeus adlı eski bir çoban, "krallığını ilan etti" - belki de bu, o yandaşları tarafından mesih olarak kabul edildi, demenin Josephus'a özgü bir yoluydu. Romalılar Athrongaeus'u ve dört erkek kardeşini, birer birer öldürmelerine değin bu haydutlar "bütün Yahuda'yı haydutluklarıyla bezdirmeyi" başardılar. Suriye'nin Romalı valisi Varus, düzeni sağladı. O, 2000 "elebaşı'yı ele geçirdi ve hepsini çarmıha gerdirdi. Bu olay İsa'nın doğduğu yıl içinde meydana geldi.

Çok geçmeden Galileli Yahuda asıl gerilla güçlerinin önderi olarak ortaya çıktı. Josephus onun "krallık peşinde" olduğunu söyler ve zaman zaman onu "çok akıllı bir haham" olarak niteler. İ.S. 6 yılında Romalılar bir nüfus sayımı yapmaya çalıştılar. Yahuda yurttaşlarını buna direnmeleri için uyardı çünkü nüfus sayımı "tam bir köleliğe" yol açacaktı. Josephus ona şunu söyletir "Yahudilerin Yehova'dan başka kralları yoktur." Bu nedenle "vergiler Romalılara ödenmemelidir" ve "Yehova kendi davalarına inananlara mutlaka yardım edecektir." Yehova'nın bildirdiğine göre Roma'ya boyun eğmeye hazırlananlara düşman işlemi yapıldı: Sığırları ellerinden alındı ve evleri ateşe verildi.

Galileli Yahuda'nın yaşamının nasıl ve ne zaman son bulduğuna ilişkin bir bilgi günümüze hiç ulaşmadı. Yalnızca şunu biliyoruz ki oğulları savaşmayı sürdürdüler. Bunlardan ikisi çarmıha gerildiler, ve bir başkası 68-73 ihtilalinin başlangıcında mesihlik savında bulundu. O savaştaki son direniş eylemi, Masada kalesinin intiharla savunulması, gene Galileli Yahuda'nın soyundan birisi tarafından yönetildi.

İsa mesihlik öğretilerini eylemli biçimde vaaz etmeye İ.S. 28 yılı dolayında başladı. O sırada yalnız Galile'de değil, ama Yahuda ve Kudüs'te de bir "gerçek savaş" yapılıyordu. İsa inancı, İsa'nın ölüm buyruğunu veren Romalı vali, Pontius Pilatus'un göğüslemek zorunda kaldığı ayaklanma durumlarının en genişi olmadığı gibi en tehlikeli olanı da değildi. Örneğin, Josephus, Pilatus'un Kudüs'teki putlarla ilgili tabuyu çiğnediği zaman kendilerine taşradan büyük bir kalabalığın katıldığı kentin öfkeli ayaktakımının görüntüsünü betimler. Daha sonra, Pilatus bir su kemerinin yapılması amacıyla tapınak fonlarının kötüye kullanılmasını protesto eden öfkeli başka bir ayaktakımı tarafından sarılmıştır. İncil'lerden öğrendiğimize göre İsa'nın kendisi de tapınağa yapılan bir saldırıyı yönetmiş, ve çete önderi Barabbas ve birkaç adamının tam o sırada hapiste bulunmaları nedeniyle, İsa'nın yargılanmasından kısa bir süre önce bir çeşit ayaklanma meydana gelmiştir.

İsa'nın öldürülmesinden sonra, Romalılar Filistin'in kırlık alanlarını "haydutlar"dan temizleme çalışmasını sürdürdüler. Josephus, adı Tholomaios olan bir başka büyük haydut şefinin İ. S. 44 yılında yakalandığını bildirir. Bundan kısa bir süre sonra, çölde Theudas adında mesihsel bir tip ortaya çıktı. Onun yandaşları evlerini ve varlıklarını terk ettiler ve Ürdün Irmağı'nın kıyılarında toplandılar. Bazıları Theudas'ın tıpkı Yeşu için yapıldığı gibi suları ayırma niyetinde olduğunu söylerler; başkaları da bu mesihin öteki yoldan, batıya doğru, Kudüs'e doğru gideceğinden söz ederler. Önemi yok - Romalı Vali Cuspius Fadus süvarileri gönderdi; onlar Theudas'ın başını kestiler ve yandaşlarını da kılıçtan geçirdiler.

İ. S. 50 yılında Fısıh Bayramı şöleni sırasında Romalı bir asker tüniğini kaldırdı ve hacılardan ve tapınakta tapınanlardan oluşan bir kalabalığa doğru yellendi. "Öfkelerini daha az tutabilen genç adamlar ve doğallıkla halkın gürültücü takımı birden dövüşe atıldılar," diye yazıyor Josephus. Romanın ağır piyadesi göreve çağrıldı, bunun yarattığı büyük panik içinde, Josephus'a göre, 30000 insan ayaklar altında ezilerek öldü (bazıları belki de kastettiği 3000 idi diyorlar.) İsa'nın tapmaya yaptığı saldırı tarih olarak İ. S. 33 yılının Fısıh Haccı'na rastlamıştı. Göreceğimiz gibi, durumları İ. S. 50 yılının paniğinde ölenlere benzeyen ayak takımı hacıların tepkisinden duyulan kaygı Yahudilerin ve Roma makamlarının İsa'yı tutuklamak için gece karanlığına dek beklemelerine neden oldu. 

İ. S. 52 yılında, neredeyse yirmi yıl boyunca dağlarda kalmış bulunan bir "ihtilalci haydut"un, Eleazar ben Deinaios'un önderliğinde bir genel ayaklanmaya çok yakın bir olay gelişti. Vali Cumanus, "Eleazar'ın yandaşlarını yakaladı, daha fazlasını da öldürdü." Ama karışıklık yayıldı "ve bütün ülke üzerinde yağmalar sürüp gitti ve daha atılgan ruhlu olanlar ayaklandılar." Suriyeli Legate araya girdi, on sekiz partizanın kafasını kesti, ve Cumanus tarafından yakalanmış bulunan tutsakların hepsini çarmıha gerdi. Sonunda ayaklanma yeni bir vali, Felix tarafından bastırıldı ve Felix Eleazar'ı yakaladı ve onu - belki de halkın gözü önünde boğazlanmak üzere - Roma'ya gönderdi. "Onun çarmıha gerdiği haydutlar," "ve onlarla işbirliği yapmaları nedeniyle yakalayıp cezalandırdığı yöre sakinleri sayılamayacak kadar çoktu" diyor Josephus.

Kudüs'te, silahlarını giysilerinin içinde gizleyen hançerli adamların yaptıkları suikastlar artık yaygınlaşmıştı. Onların en ünlü kurbanlarından biri Yüksek Papaz Yonaton idi. Bütün bu kan dökmelerin ortasında, askersel-mesihsel yarışmacılar tekrar tekrar ortaya çıkıyorlardı. Josephus mesih önderlerin bir bölümüne gönderme yaparak onları şöyle niteliyor:

Eylemde daha az cani ama niyette daha kötü olan bu hainlerin verdikleri zarar katillerin - dolandırıcıların ve yalancıların - verdikleri zarar kadar büyüktür. Onlar esin savıyla, ayak takımını çılgınca eylemlere özendirerek, ve Tanrının yaklaşan özgürlüğün imlerini kendilerine göstereceği bahanesiyle onları yabanıl toprakların içlerine sürükleyerek devrimci değişiklikler meydana getirmeyi planladılar.

Felix bu yağmacılığı bir ayaklanmanın ilk aşaması olarak yorumladı ve Roma süvarilerine o ayak takımının paramparça edilmesi buyruğun verdi.

Daha sonra bir Mısırlı Yahudi "sahte peygamber" ortaya çıktı. Sayısı birkaç bini bulan "aldatılmış insanları" bir araya getirdi, onları çöle doğru götürdü, sonra döndü Kudüs'e saldırmaya kalkıştı - böylece, Romalılar bunu gerekli buldularsa, bütün bu tür insanların siyasal yönden tehlikeli olduklarının doğrulanmasını sağladı. Josephus İ.S. 55 yılında Filistin'deki durumun görünüşünü şöyle betimler:

"Din dolandırıcıları ve haydut şefler pek çok insanı ayaklanmaya zorladılar. Küçük gruplara ayrılarak ülkenin her yanına yayıldılar, varsılların evlerini talan ettiler, evde bulunan insanları öldürdüler, ve kudurmuş çılgınlıkları Yahudiye'nin her bir köşesine girinceye değin, köyleri ateşe verdiler. Savaş günden güne daha yabanılca alevlendi.

İ. S. 66 yılında her yerde haydutlar vardı; bunların ajanları- tapınak rahipliğine dek girmişler ve Yüksek Papaz Ananias'ın oğlu olan Eleazar'ı bir bağlaşma yapmaya zorlamışlardı. Eleazar bir çeşit bağımsızlık bildirgesi yayımladı: Saltanatını sürdüren Neron’un sağlığı uğruna her gün hayvanlar kurban edilmesi önlendi. Kudüs'ün sokaklarında Roma yandaşı ve Roma karşıtı gruplar çatışmaya başladılar: bir yanda Eleazar'ın yönettiği hançerli adamlar, özgürleştirilmiş köleler ve Kudüs'ün ayak takımı; öte yanda yüksek papazlar, Herodes'çi soylular ve Romanın krallık muhafızları.

Bu sırada, ülkenin içlerinde, Galileli Yahuda'nın yaşayan son oğlu, Manahem, bir saldırıyla Masada kalesini zaptetti, silah deposundan ele geçirdiği Roma silahlarıyla haydutlarını donattı, ve Kudüs'ün üzerine yürüdü. Karmakarışık bir alanın içine dalan Manahem ayaklanmanın komutasını ele aldı - "bir kral gibi" diyor Josephus. O Roma kıtalarını sürüp attı, tapınak alanını kontrol altına aldı, ve Yüksek Papaz Ananias'ı öldürdü. Manahem sonra krallık giysilerini giyinip kuşandı, ve silahlı haydutlardan oluşan maiyetinin eşliğinde, tapınağın kutsal yerine girmeye hazırlandı. Ama Eleazar, herhalde babasının öcünü almak üzere korteji pusuya düşürdü. Manahem kaçtı ama yakalandı ve "uzun işkenceler sonunda öldürüldü.”

Yahudiler dövüşmeyi sürdürdüler, gerçek mesihin geleceğine artık kani oldular. Romalılar birkaç yenilgiye uğradıktan sonra, Neron, Britonlar'a karşı yapılan seferlerin deneyimli komutanı, en iyi generali Vespasianus'a başvurdu. Romalılar 65.000 askerle ve askersel araçların ve kuşatma gereçlerinin en ileri biçimleriyle saldırarak yavaş yavaş küçük kentlerin denetimini yeniden ele geçirdiler.

İ. S. 68 yılında Neron'un ölümü üzerine Vespasianus yeğlenen imparator adayı olarak ortaya çıktı. Gereksinebileceği tüm adamları ve donatıları sağlanmış bulunan, Vespasianus'un oğlu Titus savaşı bitirdi. Fanatik direnmeye karşın, İ.S. 70 yılında Titus Kudüs'e girdi, tapınağı ateşe verdi, ve görünürdeki her şeyi yağmaladı ve yaktı.

Kudüs kuşatmasının Yahudilerin bir milyonun üzerinde kayıp vermelerine yol açmış bulunmasını dikkatle irdeleyen Josephus mesih kahinlerini acı bir dille suçlamıştır. Aslında korkunç imler ortaya çıkmıştı - sunak üzerindeki parlak ışıklar, bir ineğin bir kuzu doğurması, silahlı savaş arabaları ve alayların güneş batarken gökyüzünde hızla ilerlemeleri - ama haydutlar ve onların iğrenç yalvaçları bu felaket imlerini göremediler. Bu "dolandırıcılar ve sahte haberciler halkı kandırarak insanların gelecekte tansıksal kurtuluşa erişeceklerine inandırmışlardı."

Kudüs'ün düşmesinden sonra bile, haydutlar Yehova'nın kendilerini terk etmiş olduğuna hala inanamıyorlardı. Yeni bir kahramanca çaba - yeni bir kanlı özveri - ardından Yehova sonunda gerçekten yağlanıp kutsanmış birini göndermeye karar verecekti. Daha önce belirttiğim gibi, son özveri İ. S. 73 yılında Masada kalesinde ortaya konmuştu. Hezekiah'ın ve Galileli Yahuda'nın soyundan gelen, Eleazar adındaki bir haydut, geriye kalan erkek, kadın, ve çocuklardan oluşan 960 kişilik gücüne Romalılara teslim olmaktansa birbirlerini öldürmelerini şiddetle tembih etmişti.

Özet olarak: Josephus İ. Ö. 40 yılı ile İ. S. 73 yılları arasında, İsa ya da Vaftizci Yahya, yaşamış en az beş Yahudi asker- mesihten söz eder. Bunlar Athrongaeus; Theudas; Felix tarafından idam edilen adsız "hain"; Mısırlı Yahudi "sahte peygamber"; ve Manahem. Ama Josephus sık sık öteki mesihlere ya da mesih peygamberlere gönderme yapar ve bunları adlandırma ya da betimleme zahmetine girmez. Ayrıca, bana öyle geliyor ki Galileli Yahuda, Manahem, ve Eleazar kanalıyla Hezekiah'ın soyundan gelen bağnaz haydut-gerillalar kuşağındakilerin hepsi yandaşlarının çoğu tarafından büyük olasılıkla mesih ya da mesih-peygamber olarak kabul edilmiştir. Başka deyişle, İsa'nın zamanında, bugün Güney Denizleri'nde ne kadar çok kargo peygamberi varsa, Filistin'de de o kadar çok mesih bulunuyordu.

Masada'nın düşmesi Yahudi askersel-mesihsel yaşam biçiminin pek öyle sonu oldu denemez. Sömürgeciliğin ve yoksulluğun ivedi kılgısal gereksinimlerinin etkisiyle hep yeniden yaratılan ihtilalci dürtü, Masada'dan altmış yıl sonra, hatta daha şaşkınlık verici bir dram içinde, yeniden ortaya çıktı. 132 yılında, Bar Kohba - "Bir Yıldızın Oğlu" - 200.000 kişilik bir gücü örgütledi ve üç yıl kadar süren bir bağımsız Yahudi devleti kurdu. Bar Kohba'nın kazandığı tansıksal utkular nedeniyle, Kudüs'ün Başhahamı Akiba onu mesih olarak selamladı. Halk Bar Kohba'yı bir aslana binmiş durumda gördüğünü naklediyordu. Romalılar Hannibal'dan bu yana böylesine yiğit bir askersel düşmanla karşılaşmamışlardı; o ön saflarda ve en tehlikeli noktalarda çarpışıyordu. Bar Kohba'nın vurulup öldürülmesinden önce bütün bir Roma lejyonu yok olmuştu. Romalılar 1000 köyü yerle bir ettiler, 500.000 insanı öldürdüler, ve daha binlercesini köle olarak gemilerle dış ülkelere yolladılar. Daha sonra yürekleri acıyla dolu Yahudi bilgin kuşakları kendilerini aldatıp yurtlarını yitirmelerine neden olan Bar Kohba'dan "yalanın oğlu” diye söz ettiler.

Tarih gösteriyor ki Yahudi askersel-mesihsel yaşam biçimi uyarlanmayla ilgili bir başarısızlıktı. O Davud'un krallığını yeniden kurmayı başaramadı; tersine, Yahudi devletinin toprak bütünlüğünün tamamıyla yitirilmesine yol açtı. Sonraki bin sekizyüz yıl boyunca Yahudiler yaşadıkları her yerde ikincil bir azınlık oldular. Acaba bu askersel mesihçiliğin kapris dolu, uygulanmaz, hatta manyakça bir yaşam biçimi olduğu anlamına mı geliyor? Josephus'un ve daha sonraları Bar Kohba'yı suçlamış olanların düşündükleri gibi, Yahudilerin boş mesihsel amaçların kandırıcı etkisi altında Romanın yenilmez gücüne saldırdıkları için anayurtlarını yitirdiği yolundaki görüşe biz de mi katılacağız? Sanmıyorum.

Roma'ya karşı yapılan Yahudi ihtilaline, Yahudilerin askersel mesihçiliği değil, Roma sömürgeciliğinin eşitsizlikleri neden olmuştur. Biz sırf zafer kazandıkları için Romalıların daha "pratik" ya da "gerçekçi" olduklarına karar veremeyiz. Her iki taraf da savaşa pratik ve dünyevi nedenlerle girişti. Bir an için George Washington’un Amerikan Devrim Savaşı'nı yitirmiş olduğunu varsayalım. O zaman biz Kuzey Amerika Ordusunun "özgürlük" denilen boş umutlar adına sunulmuş usdışı bir yaşam biçimi bilincinin kurbanı olduğu sonucuna varmayı ister miyiz?

Doğada olduğu gibi, külltürde de, seçici güçlerin ürünü olan dizgeler (sistemler), kusurlu ya da usdışı olduklarından dolayı değil, ama daha iyi uyarlanmış ve daha güçlü olan öteki dizgelerle karşılaştıkları için, yaşamlarını sürdürmekte sık sık başarısızlığa uğrarlar. Sanırım şunu göstermiş bulunuyorum ki kin dolu mesih inancı, kargo inancı gibi, uygulamada bir sömürge savaşının ivedi gereksinimlerine uyarlanmıştır. Bir orduyu yetiştirip eğitmek için gerekli resmi bir örgütün yokluğunda, kitlesel direnmeyi seferber etmenin bir aracı olarak bu son kerte yararlı olmuştur. Onların başlangıçtaki yenilgi olasılıkları öylesine büyüktü ki hiç bir çabanın tarihin şimdi açıkladığından farklı herhangi bir sonuca asla götüremeyeceği açıklanamadıkça ben Roma karşıtı haydutların aldatılmış olduklarına karar veremem. Ama Roma karşıtı haydutların kendi bozgunlarını önceden görebileceklerini ispatlamanın bir yolu yoktur. Tarih Roma İmparatorluğunun sözü edilen yenilmezliği konusunda Galileli Yahuda'nın haklı ve Kayserlerin haksız olduklarını eşit kesinlikle açıklar. Roma İmparatorluğu en sonunda yıkıldı, ama onu yıkan insanlar Yahudiler gibi sömürge insanlarıydılar, ve bunların sayıları, donatımları, ve askersel becerileri Romalılar'ınkilere göre olağanüstü yetersizdi.

En azından tanıma göre, ihtilal şu anlama gelir ki sömürülen bir nüfus zalimlerini devirmek için büyük güçlüklere karşı tehlikeli önlemler almalıdır. Sınıfların, ırkların, ve ulusların genel olarak böyle bir üstünlüğe karşı meydan okumayı kabul etmelerinin nedeni onların usdışı ideolojilerle kandırılmış olmaları değil, ama seçeneklerin giderek büyük riskleri göze aldıracak kadar iğrenç olmalarıdır. Ben inanıyorum ki Yahudilerin Roma'ya baş kaldırmalarının nedeni budur. Ve Yahudi askersel-mesihsel bilinç durumunun İsa'nın zamanında büyük bir yayılmayı yaşamış olmasının nedeni de budur.

Kinle dolu mesih inancının Roma sömürgeciliğine karşı verilen gerçek savaşa kök salması ölçüsünde, barışçıl mesih inancı da açıkça gizemli bir paradoks kılığına bürünmüştür. Hıristiyanlığın barışçı mesihi Roma'ya karşı savaşın 180 yıllık yörüngesindeki en olasılık dışı bir anda geldi. İsa inancı askersel-mesihsel bilincin hâlâ hızlandığı, genişlediği, Yehova'nın yargılamasının lekesiz coşkunluğuna doğru yükseldiği bir sırada gelişmiştir. Onun zamanlamasının tam anlamıyla yanlış olduğu görülüyor. İ.S. 30 yılında Roma karşıtı haydut ihtilalci dürtüye yönelik belli başlı bir engelle henüz karşılaşılmamıştır. Tapınak zarar görmüş değildir ve yıllık büyük hacların sahnesi olmuştur. Galileli Yahuda'nın oğulları sağdır. Masada'nın terörü daha düşgücünün ötesindedir, Yahudiler askersel-mesihsel düşün Manahem'i ve Bar Kohba'yı yağlayıp kutsamış olmasından bunca yıllar önce barışçıl bir mesihin özlemini neden çekmiş olsunlar? Roma'nın gücü Yehova'nın kutsal kalkanında önemli bir çentik açmamışken neden Filistin Romalı derebeylerine teslim edilsin? Eski Ahit, Roma İmparatorluğu'nu hâlâ iki kez sarsabilme gücüne sahipken neden yeni bir ahit yapılsın?

Kaynak: İnekler, Domuzlar, Savaşlar ve Cadılar - Marvin Harris, İmge Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 1995, Sayfa Aralığı 134-152

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...