İsa'nın Masallaştırılması - Wilhelm Reich
Aslında, İsa'nın
çömezleri onun söylediklerini pek iyi anlayamamaktadır. Kendilerine verdiği
büyük söz konusunda şöyle belli belirsiz bir düşünceleri vardır. Bu sözü duyumsamakta,
taslarını doldura doldura içmektedirler, ama onu sindirme gücünden
yoksundurlar. Bu, bir bakıma, dibi boş bir fıçıya su boşaltmaya benzemektedir.
Boş insanlar suyu emmekte, ama emilen su hemen akıp kumlara gitmekte, adamlar
yine su istemektedir. Böylece sürekli bir doyumsuzluğun acısını çekmektedirler.
İsa karşılarında dikilmekte, onlara yiyecek vermekte, acılarını dindirmekte,
kafalarını karıştırmakta, onlara yeryüzünün Cennet'e dönüşeceği günlerden söz
etmekte, dahası, Cennet'in daha o an, hemen orada kurulduğunu gösteren
belirtilere parmak basmaktadır... Oysa... oysa her şey uzaktadır, erişilmezdir,
yeni doyumsuzluklara yol açmaktadır; onlar, özüne dokunamadan, bütün bunların
görüntüleriyle yetinmek zorundadırlar.
Kulak kesilip
dinlerler İsa'nın sözlerini; ama bu sözler kafalarını karıştırmaktan başka bir
işe yaramaz. Onları yinelemeye yeltenirler; boşuna, sözlerin etkisi yoktur.
İsa'nın sözlerini olduğu gibi aktarabildikleri zaman bile, içleri boştur,
karşıki dağların geri gönderdiği yankıya benzemektedirler. SÖZLER dudaklardan
dökülmediği zaman, dağdan yankı gelmektedir. HEPSİ TAM ANLAMIYLA BOŞTUR, İÇLERİNDE,
BU SÖZLERİ ALIP YENİDEN YARATACAK HİÇBiR ŞEY YOKTUR.
Zaten onların da
içinde birer çöl, çorak toprak olma duygusu vardır. Gerçekte bu, bütünüyle
bilincine varamadıkları bir durumdur; deneyimlerinin çoğu gibi, varlıklarının
derinliklerinde yatmaktadır. Bununla birlikte, yadsınmaz, belirsiz bir duygu
onları tedirgin etmektedir.
İsa'nın verdiği
dersleri öğrenip yinelemek için ellerinden gelen çabayı göstermektedirler.
Ancak, kısa bir süre sonra bu dersleri anlamadıklarını. anlayamayacaklarını
farketmektedirler. Bundan ötürü, İsa onlara mesellerle konuşuyormuş gibi
gözükmektedir. Oysa İsa'nın gizli saklı yanı yoktur. Gerçekte onlara dinlenmesi
hoş, coşturucu öyküler anlatmaktadır. Ancak, berikiler deniz kabukluları gibi
sımsıkı kapalı olduklarından, İsa'yı gizemli, biraz karanlık, uzak, kaçak,
garip bulmaktadırlar; sis ya da pus perdesi arkasından bakar gibi, değişik görmektedirler
onu. Oysa sis de pus da İsa'da değil, kendi içlerindedir. Bunun bilincine
varmak, yaşayan ölüler olduklarını kabul etmek anlamına gelecektir. Bundan
ötürü, sis perdesi İsa'nın çevresinde gözükmektedir,
İsa'nın keskin,
sert gözlemleri arttıkça, O'nu kendilerinden uzak duyumsamaktadırlar. Ve o
zaman, bütün toplantılarda gözlenen bir görüngü ortaya çıkmaktadır:
konuşmacının açıklaması ne denli açık seçik ve yalınsa, dinleyen ve soru
soranların araya girmeleri o denli boş gözükmekte, kürsüyle dinleyici sıraları
arasındaki boşluk büyümekte, dinleyicilerin kürsüdeki konuşmacıya besledikleri
gizemli, çocuksu hayranlık artmaktadır.
Böylece açılan
boşluk bir daha kapanmamaktadır: bu, kalabalığın amaca uygun güçsüzlüğüyle
kendini konuşmacıyla gizemli bir biçimde özdeşleştirmesi arasında açılan
uçurumdur.
Öğretisini
benimseyenlerin kendisini alabildiğine uzağa yerleştirmeleriyle başlayan
İsa'nın masallaştırılması, çömezlerinin onu yürekten sevmedikleri, ona çocukça
hayran olmadıkları, onun uğrunda can vermeyecekleri anlamına gelmez. Bu
noktada, yalnız, hiçbir zaman İsa gibi olamayacaklarını duyumsadıklarını
göstermektedir. İsa'ysa, tam tersine, kendisine BENZEYEBİLECEKLERİ kanısındadır.
El sürülmez, erişilmez gözükeceği bir yontu altlığının tepesine oturtulmasına
yol açan ilk adım budur. Böylece, halkın bayıldığı bir deyimle "çağından
bin yıl ilerde"dir, yani tam anlamıyla etkisiz kılınmıştır. Ona öykünmeye
çalışırlar; ve bütün çabalarına karşın bunu başaramadıkları için mutsuzdurlar.
Girişimlerini yeniledikçe, değersizliklerinin bilincine varırlar. Bununla
birlikte, yavaş yavaş, hiçbir zaman açık seçik olmayan, İsa'ya besledikleri
sevgiyi aşmayan, hiçbir zaman bütünüyle bilincine varamadıkları bir nefret
duygusu gelişmektedir; ve nefret, binlerce yıl sürmek üzere oradadır. İsa,
onların coşkusal, toplumsal, iktisadi, cinsel, evrensel yaşamlarının karşısına
dikilmiş bir meydan okumadır. Oysa onlar alışkanlıklarını değiştirme, bunlara
meydan okuma gücünden bütünüyle yoksundurlar. Kaskatı bir zırha bürünmüşlerdir,
coşkusal açıdan kısırdırlar, gelişmeden yoksundurlar.
Gerçekte, onun
öğrettikleriyle aralarında en küçük bir ilinti yoktur. kuramazlar da. Onlar
yalnız İsa'nın sözlerindeki iğneleyici sıcaklığı duyumsamaktadırlar. Öğretisi
onlar için, buz gibi soğuk çöllerinde, bir ısıtıcıdır. Kendi başına hiçbir
anlamı yoktur. İsa'nın davranışlarıyla sözleri onlara kendi öz doğalarının,
hiçliklerinin, boşluklarının bilincine varmaktan kaçma fırsatı sağlamaktadır.
İnsanlığın uzak geçmişini kolaçan ederek, o "yiğit balıkçılar"ın,
"kötülük düşünmeyen köylü"nün ya da vergi devşiricinin göklere
çıkarılması, söz konusu kişilerin boşluklarını ve İsa gibi bir canlı varlıkla
karşılaşmanın her biri için taşıdığı önemi ortadan kaldıramayacaktır.
Halkın önder
adaylarına yaptığı, önderlerin de sonradan hiç sektirmeden onlara geri verdiği
şeyler nasıl da acıklıdır: masallaştırma, ülküleştirme, yağcılık, acının
göklere çıkarılması; çocuksuluk karşısında gösterilen düzmece hayranlık.
Önderler, bu yöntemlerle halkı kıpırtısızlıktan kurtaracak yerde, olduğu gibi
bırakmaktadırlar; beri yandan, halk da önderleri yalnızlığa iterek öteden beri
tatsız ve sancılı olagelen, bundan sonra da öyle olacak reformlara
girişmelerini engellemektedir. Halkla önderleri arasındaki bu karşılıklı
yağcılık alışkanlığı, ve iki yüzlü hava yeryüzündeki siyasetlerin çirkinliğinin
halkın işe yaramaz, boş koşuşmasının, orada burada patlak veren ve aslında
İsa'nın öldürülmesinin -geniş çaplı- devamından başka bir Şey olmayan
savaşların temel nedenidir.
Yönetilenler
sözün gerçek anlamında, kesinlikle iş beceremez olduklarından, güçlü gözükmek
ve onlara yardım etmek öndere düşer. Oysa önder kendileri gibi ölümlü
olduğundan. gücüyle parlaklığı kandırmaca da olsa. onu götürüp bir anıt
altlığının tepesine oturtmak gerekir.
Önder'in
gücünden içmeye gelirler, o da ağızlarına tas tas güç akıtır. Oysa susuzlukları
bir türlü dinmez, çünkü ağızlarına akıtılanı tutma gücünden yoksundurlar; ama
gıdıklanır, coşup titrer, hemen kalkıp kaz adımı yürümeye, avaz avaz
haykırmaya, önderi alkışlamaya, ulusun büyüklüğüyle özdeşleşmeye başlarlar.
Çağımızın hiçbir toplumbilimcisi halk yığınlarının davranışlarının
derinliklerini kolaçan etmeyi göze alamamıştır. Çünkü coşkusal veba zindanın
kapısını örtüp gözlerden saklamıştır.
İsa'yla işler
başkadır. O, gizemleştirmenin, masallaştırmanın çekiciliklerine hemencecik
teslim olmaz. Kendisine sunulan önderliği ilk anda kabul etmez, sonunda bu
görevi kabul edişiyse kendisini doğruca çarmıha götürür. O önderliği, kendi gerçek
doğasından vazgeçmeden üstlenir, bu yüzden de çarmıha gerilmesi gerekir. Ve
onun gerçek evrensel büyüklüğü de buradadır.
İnsan
düşüncesinin İsa'nın Öldürülmesi sorununa el atabilmesi için tam iki bin yılın
geçmesi gerekecektir, çünkü kördüğüm hayranlık, öfkelenme, göklere çıkarına,
yorumlama, kurtarma ve kışkırtma sözcükleriyle dolu milyonlarca sayfanın içinde
gizlenmiş, erişilmez derinliklere itilmiştir. Bu karabasanı dünyanın en ıssız
köşelerinden birine itilmiş yalnız bir adamın gecenin geç saatlerinden birinde
kavrayabilmesi için tam iki bin yılın geçmesi gerekecektir; ve bu adam şöyle
diyecektir:
Yağlı Kara
Toprak gibi zenginim.
ZENGİNLEŞME'yeydi tek özlemleri
İki yüz elli
yıllık deneysel doğabilimin elli yıllık uygulayımı insanoğlunu atlı araba
çağından tepkili uçak çağına geçirmeye yetmiştir. İnsan doğası denen ciddi
sorunun durmadan gündeme geldiği sekiz bin yılsa insanoğlunu kendini tanımakta
bir adım öteye götürememiştir.
İnsanoğlunun,
bunu yapmayı göze alamadığı için, kendini hiçbir zaman anlamadığına kuşku
yoktur; kendisiyle ilgili bilgiye giden bütün yolları kapamıştır. Bunun bir
nedeni olmalıydı herhalde. İnsanın kendinden sakladığı şeylerin birkaçını
gördük. PEKİ AMA BUNCA UZUN SÜRE NASIL KENDİ GÖZÜNDEN SAKLAYABlLDI BUNLARI?
İnsan doğasını
anlamak gerektiğini söylemek, bunun için büyük bilimsel dernekler kurmak, bu
sorunu ele almak üzere kalabalık kurultaylar toplamak. INSANOĞLUNUN KENDİ
GERÇEK DOĞASINI ANLAMAKTAN kaçınmak üzere ELİNDEN GELENİ YAPTIĞINI görmedikçe,
hiçbir işe yaramaz.
İnsanın kendi
doğasıyla ilgili bilgilerden kaçınmak üzere yaptığı girişimler arasına göz
boyayıcı bilimsel kurultayları da katmak gerekir. Oysa, insanın toplumsal
geleceği şu soruya bağlıdır bütünüyle: insan kendinden kaçmayı, geçmişteki gibi
İsa'yı çarmıha germeyi sürdürecek midir?
İnsanoğlu,
İsa'yı Çarmıha Germe'yi sürdürmekle bindiği yaşamsal enerji dalını kesmekte,
kendini elindeki öz kaynaklardan yoksun bırakmaktadır.
İnsanoğlunun
kendi kendisini tanımasını ve devinim dünyasına egemen oluşu gibi kendi
kendisine de egemen olmasını en gelleyen korkunç hastalığın köküne inmedikçe,
bütün bunlar kuru laf olarak kalacaktır. İsa'nın Çarmıha Gerilmesi'ne son
vermeden önce, bunun nasıl gizlendiğini anlamayı öğrenmek gerekir. Yoksa, onca
kitapta biriktirilen onca bilime, insan doğasını konu edinen bütün kurultaylara
karşın, İsa'nın çarmıha gerilmesi aynı ölçüde sürüp gidecektir. Bu,
çalıştırmayı beceremediğimiz bir motorun bütün ayrıntılarını bilmeye
benzeyecektir. İsa'nın bunca uzun süredir çarmıha gerilmesine yol açan
nedenleri anlayabilmek için, ilkin Evrensel Yaşam Enerjisi'nin işleyiş biçimiyle içli dışlı olmak ve
kişilik zırhının zorlaması olmaksızın, özgürce etkinlikte bulunmasına izin
verildiği zaman insanoğlunda neleri gerçekleştirebileceğini bilmek gerekir.
İnsanoğlunun
Cennet'in kapısına neden eli alev kılıçlı bir zebani diktiğini öğrenmek son
derece önemlidir. Cennet'e girebilmek için, onun ne olduğunu bilmek yetmez, en
içerdeki tapınağa girebilecek güçte olmak gerekir. Oysa, bu gizli tapınağı
görmek yasaktır; Tanrı'nın en yüksek rütbeli rahibinin dışında, üç bölmeli
kutsal tapınağa kimsecikler giremez. Musa'nın Tanrı'ya doğrudan doğruya
bakmaması gerekir; Katolik inancında Tanrı masallaştırılmıştır. İnsanın bedeni
ve ruhuyla Tanrı'ya yaklaşması, değmesi yasaktır, Tanrı'yı elinde alevden bir
kılıç tutan zebani korumaktadır. Aslında, bu zebani insanın kendisinden başkası
değildir: O, CANINI TEHLİKEDEN KORUMAKTADIR, ÇÜNKÜ BUGÜNKÜ YAPISIYLA, TANRI'YI
TANISA YOKOLUP GiDER. Dolayısıyla, sevgiye, bilgiye, yeni doğan çocuklara,
toplumculuğa ve çağlar boyunca mal alışverişine yaptığını Tanrı'ya da
yapacaktır: Küçük Adam'ların yarattığı korkunç çarçur.
Bütün bunlar
insana garip, anlamsız gözüküyor. Tanrı'yı tanımak, onunla bedensel ve ruhsal
ilinti kurmak neden toplumsal yıkıma yol açsın? Eğer Tanrı Yaşamsal Enerji'yse,
Yaşayan her şeyi yarattıysa, her türlü Canlı maddenin ötesindeki Evren'in de
yaratıcısı O'ysa, neden onu tanımak, ona dokunmak, yani Tanrı'nın buyruğuna
uygun yaşamak yıkıcı olsun ve kesinlikle yasaklansın?
Sorunu daha
yakından kavrayabilmek için, insanoğlunun İsa'yı çarmıha germek üzere
geliştirdiği yöntemlerin kimi sonuçlarına daha yakından eğilmeliyiz. İsa'yı
öldürenler, İsa'nın sahici öğretisiyle niyetlerinin yerine büyük bir başarıyla
kendilerininkileri geçireceklerdir. Çarmıha gerildikten sonra konduğu gömütten
cesedini çalıp yoketmekle başlayarak öğretisini masallaştıracak, anlamını yele
vereceklerdir. Cesedinin gömüldüğü yeri yalnızca iki kadın, Maria Magdelena ile
Yahya'nın annesi Maria görmüştü. Ertesi gün, çarmıha gerilenin vücuduna kokulu
ilaçlar sürmeye geldiklerinde, yerinde yeller esiyormuş.
Hıristiyan dini
İsa gibi bir önderin çarmıhta can verişine, çevreye saçtığı ışığa, sözlerindeki
duruluğa; Ferisilerle Yahudi vaizlerine karşı giriştiği kavgaya; İncil
kanalıyla bize ulaşan yeni Tevrat yorumuna; insanlara ve çocuklara duyduğu
büyük sevgiye, hastalara yaptığı yardıma dayanabilirdi. O vakit
"mucizeler"den sözetmek gerekmezdi, çünkü onun gibi ışık saçan biri
çağdaşlarının hasta ruhunu elbette iyileştirebilirdi. XX. yüzyılda her iyi ruh
hekimi duygusal sıkıntıyı, kimi zaman da bedensel acıları dindirerek böyle
"mucize"ler yaratmaktadır. Demek ki insanların elinde, üstüne bir din
oturtmaya yetecek kadar coşkusal yükü fazla deneyim vardı.
Ölümünden sonra
İsa masallaştırılarak başka bir kılığa sokulmamış olsaydı böyle bir dinsel
inancın nasıl olabileceğini bir an zihnimizde canlandıralım.
Asal öğeleri,
bugün de Hıristiyan inancının temel öğretisini yaratan şeyler olacaktı.
Hıristiyan, insan kardeşini sevmek ve bağışlamak, başka bir deyişle düşmanının
dürtülerini anlamakla yükümlüdür. Dinlerin çoğunun zorunlu kıldığı üzere iyilik
yapması gerekir. Yaşam'ın ta kendisi olan Tanrı'ya tapınmalıdır, bütün
varlıkların yaratıcısının isteğini eksiksiz yerine getirmelidir, yoldan çıkmış
dinadamlarının cansız kalıntı haline getirdikleri eski Yahudi dininin yaşayan
öğelerini canlandırmalıdır. Aktöreye uygun bir yaşam sürmeli, iblisin kışkırtmalarına
kapılmamalıdır. Hastalara yardım etmeli, yoksullara elinde kinden vermelidir.
Bu dinin ahlak
ilkeleri bugün düzeltilip çağdaşlaştırılmış Hıristiyan Kiliselerinin çoğunda
rastlanan ilkelerin aynısı olurdu. İsa'ya, tıpkı Muhammed ya da Buda gibi,
Tanrı'nın oğlu gözüyle bakılırdı.
Ancak,
Hıristiyan dinine özel bir canlılık kazandıran şey öbür dinlerle paylaştığı,
birinden öbürüne pek az değişen bu öğeler değildir. Hıristiyan dininin büyük
gücü, özellikle de Katolikliğin büyük gücü İsa'nın masallaştırılmasında
yatmaktadır.
Bu
masallaştırmanın biçimleri ne olursa olsun, ayrıntıların çıktığı, bu dine
özellikle Hıristiyanca bir renk katan şu çekirdek hep açıkça gözlenmektedir:
BU, HAZRETİ
İSA'NIN TENSELLİKTEN ARINDIRILMASI VE BÜTÜNÜYLE TİNSELLEŞTİRİLMESİDİR. Son can
çekişmenin getirdiği bedensel çirkinlik İsa'nın ateşli inancıyla çelişmektedir.
O zaman bedene duyulan saygı uçup gitmektedir. Ve tin Tanrı'nın cennetinde çok
daha yüce katlara çıkmıştır. Hıristiyanlar, bir insanın acımasızca sakatlanmış
olduğunu kabul etmemektedirler. Parçalanmış vücut da böylece başka bir kılığa
sokulmuş olmaktadır.
İsa'nın
öğretisine sahip çıkanlar bedene duyulan evrensel sevginin bilincindedirler,
ancak bu bedeni zindana tıktıklarından, cansız insan yığınlarının önüne düşüp
onları demir parmaklıkların ardındaki Tanrı'ya götürmektedirler. İnsanlığa,
"Tanrı'nızı kendi bedeninizde yaşayın, ama sakın dokunmaya kalkmayın"
demektedirler.
İsa'nın böylece
tam anlamıyla tensizleştirilip tinselleştirilmesinden sonra, O'nun yaşadığı an
bedensel sevgi geri gelmemecesine uçup gitti. Katolik dini, İsa'nın arı
bedensel sevis'ni "tenin sapık günah"ından ayırarak kabule yanaşsa,
evrensel yanlarına bulaşan çelişkileri bir anda ortadan kaldırırdı. "El
değmemiş bir kızdan doğma", "bedensel sevinin karalanması" gibi
arı bedensel sevgiyi ortadan kaldırmaya yönelik, benimsenmesi olanaksız
uydurmalar o vakit anlamlarını yitirirdi. Hıristiyanlığın evrensel yanlarıyla
insanın evrensel kökenlerine ulaşmasını sağlayacak biricik yolun kapı dışarı
edilmesi arasındaki derin uçurum, hiçbir şeyin ortadan kaldıramayacağı bir
çelişkidir. İsa'nın izinden gidenleri Cennet'e giden kapıyı açmaya çağırmak çok
şey istemek midir? Yoksa, "günah" varolmaya devam edecektir. Cennet
kapıları kapalı kalacaktır. Büyük bir yanılgı milyonlarca insanı kasıp kavuracaktır.
Ve coşkusal veba daha yüzyıllarca insanları kırıp geçirecektir.
Şu, gerek ruh
hastalarıyla çılgınlarda, gerek amansız bir doyumsuzluk çeken sağlıklı
kişilerde bedensel arzunun tinsel arılık düşünlerine dönüşmesini görmüş
insanlar için açık seçik bir gerçektir: İsa'nın gizemli bir kılığa
büründürülmesi, dünyasal varlığıyla öğretisinin sınırsız yaşamsal-bedensel
içermelerini gözden ırak tutma gereksinmesinden gelmektedir. Kiliselerin en
katı ilkelisinde, Katolik inancında tensel arzunun yarattığı günahın törel
tanrıbilimin ve Hıristiyan tinselliğinin dingili oluşu, İsa öğretisinin neden
ve nasıl masallaştırılması GEREKTİĞİNİ açıkça göstermektedir.
İsa'nın gerçek
yaşamsall doğasına uygun bir Hıristiyan dini kurulabilseydi. 1952'de, elinizdeki
kitabı yazdığım anda, bugün yaşamsal enerji bilimi alanındaki bilgilerimizin
yöneldiği yere varılırdı doğruca.
Bu, öylesine
önemli ve silip süpürücü bir sözdür ki, birtakım yalın akılyürütmelerle
doğruluğunu kanıtlamamız gerekir.
Birçok kez
belirtildiği üzere, İsa, çok büyük coşkusal güce sahip, son derece yalın bir
insan olarak bir köyde, sıradan insanlar arasında yaşamıştır. Hani şu
"sıradan insanlar" dediğimiz kişilerle uğraşmış her toplum
yardımcısı, hekim ya da eğitici başlıca kaygı ve tasalarının cinsel yoksulluk
olduğunu bilir. Bu yoksulluk halk arasında geçim kaygılarından daha sık
karşımıza çıkmakla kalmaz, ayrıca Batı toplumunda parasal yoksulluktan daha
yaygın, Asya toplumlarındaysa parasal yoksulluğun dolaysız nedeni ve
kaynağıdır.
Asya
toplumlarının büyük iktisadi yoksulluğunu gidermek üzere harcanan çabalar ne
olursa olsun, ilkin coşkusal ve cinsel yoksulluklarına çare bulmadıkça, elle
tutulur bir şey yapılamayacaktır. Çünkü bu milyonlarca, milyarlarca yoksulun,
parasal sıkıntılarıyla savaşmalarına, giderek sözkonusu yoksulluğu
düşünmelerine işte bu yoksulluk engel olmaktadır. Bedensel sevgilerinin
masallaştırılmasıyla zincire vurulmuş milyonlarca insan binlerce yıllık
kölelikten kurtulmak üzere acı çekmektedir. Çekilen acı, özgürlük tellallarının
kötüye kullanmak üzere pusuda bekledikleri yeni yıkımlara yolaçmaktadır. Ancak,
çökmekle olan bir uygarlık karşısında, hiçbir Devlet adamı bunun sözünü
etmemektedir. Bunu görmemek, İsa'nın çarmıha gerilişinin temel niteliklerinden
biridir. Pek az anababa, eğitici ya da genç size işlerin böyle olmadığını
söyleyecektir!
Asya
toplumlarının içinde bulunduğu korkunç yoksulluk, çektikleri büyük sıkıntının
temelinde yatan cinsel yoksulluk (etkili bir doğum denetiminin bulunmayışının
yarattığı aşırı çoğalma, kaskatı ahlak dizgeleri gibi sorunlar) kararlı bir
biçimde, derinlemesine ele alınmadıkça, ortadan kaldırılamayacaktır. Bu
toplumların ataerkil yapısı yalnızca sözkonusu yoksulluğun doğup geliştiği
çerçeveyi oluşturmaktadır. Ve dünyanın hiçbir yerinde İsa'nın Öldürülüşü
insanın gözüne Asya top lumlarındaki kadar açık seçik gözükmemektedir.
Dolayısıyla dünyanın hiçbir bölgesi, çağını doldurmuş, insan coşkularının
evrensel doğasından habersiz,
akılcı bir düşünsel dizge urbası altında uygulanan, İsa'nın makinacı anlayışla
çarmıha gerilmesinin canlı örneği olan Kızıl Buyurganlığın pençesine düşmeye
buralar kadar hazır değildir.
Kaynak: Wilhelm
Reich - Dirimin/Yaşamın Öldürülüşü - İnsandaki Coşkusal Veba
adlı eserinden alıntılanmıştır.
No comments:
Post a Comment