Tuesday, 2 July 2019

İsa'nın Masallaştırılması - Wilhelm Reich

İsa'nın Masallaştırılması - Wilhelm Reich


Aslında, İsa'nın çömezleri onun söylediklerini pek iyi anlayamamaktadır. Kendilerine verdiği büyük söz konusunda şöyle belli belirsiz bir düşünceleri vardır. Bu sözü duyumsamakta, taslarını doldura doldura içmektedirler, ama onu sindirme gücünden yoksundurlar. Bu, bir bakıma, dibi boş bir fıçıya su boşaltmaya benzemektedir. Boş insanlar suyu emmekte, ama emilen su hemen akıp kumlara gitmekte, adamlar yine su istemektedir. Böylece sürekli bir doyumsuzluğun acısını çekmektedirler. İsa karşılarında dikilmekte, onlara yiyecek vermekte, acılarını dindirmekte, kafalarını karıştırmakta, onlara yeryüzünün Cennet'e dönüşeceği günlerden söz etmekte, dahası, Cennet'in daha o an, hemen orada kurulduğunu gösteren belirtilere parmak basmaktadır... Oysa... oysa her şey uzaktadır, erişilmezdir, yeni doyumsuzluklara yol açmaktadır; onlar, özüne dokunamadan, bütün bunların görüntüleriyle yetinmek zorundadırlar.

Kulak kesilip dinlerler İsa'nın sözlerini; ama bu sözler kafalarını karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Onları yinelemeye yeltenirler; boşuna, sözlerin etkisi yoktur. İsa'nın sözlerini olduğu gibi aktarabildikleri zaman bile, içleri boştur, karşıki dağların geri gönderdiği yankıya benzemektedirler. SÖZLER dudaklardan dökülmediği zaman, dağdan yankı gelmektedir. HEPSİ TAM ANLAMIYLA BOŞTUR, İÇLERİNDE, BU SÖZLERİ ALIP YENİDEN YARATACAK HİÇBiR ŞEY YOKTUR.

Zaten onların da içinde birer çöl, çorak toprak olma duygusu vardır. Gerçekte bu, bütünüyle bilincine varamadıkları bir durumdur; deneyimlerinin çoğu gibi, varlıklarının derinliklerinde yatmaktadır. Bununla birlikte, yadsınmaz, belirsiz bir duygu onları tedirgin etmektedir.

İsa'nın verdiği dersleri öğrenip yinelemek için ellerinden gelen çabayı göstermektedirler. Ancak, kısa bir süre sonra bu dersleri anlamadıklarını. anlayamayacaklarını farketmektedirler. Bundan ötürü, İsa onlara mesellerle konuşuyormuş gibi gözükmektedir. Oysa İsa'nın gizli saklı yanı yoktur. Gerçekte onlara dinlenmesi hoş, coşturucu öyküler anlatmaktadır. Ancak, berikiler deniz kabukluları gibi sımsıkı kapalı olduklarından, İsa'yı gizemli, biraz karanlık, uzak, kaçak, garip bulmaktadırlar; sis ya da pus perdesi arkasından bakar gibi, değişik görmektedirler onu. Oysa sis de pus da İsa'da değil, kendi içlerindedir. Bunun bilincine varmak, yaşayan ölüler olduklarını kabul etmek anlamına gelecektir. Bundan ötürü, sis perdesi İsa'nın çevresinde gözükmektedir,

İsa'nın keskin, sert gözlemleri arttıkça, O'nu kendilerinden uzak duyumsamaktadırlar. Ve o zaman, bütün toplantılarda gözlenen bir görüngü ortaya çıkmaktadır: konuşmacının açıklaması ne denli açık seçik ve yalınsa, dinleyen ve soru soranların araya girmeleri o denli boş gözükmekte, kürsüyle dinleyici sıraları arasındaki boşluk büyümekte, dinleyicilerin kürsüdeki konuşmacıya besledikleri gizemli, çocuksu hayranlık artmaktadır.

Böylece açılan boşluk bir daha kapanmamaktadır: bu, kalabalığın amaca uygun güçsüzlüğüyle kendini konuşmacıyla gizemli bir biçimde özdeşleştirmesi arasında açılan uçurumdur. 

Öğretisini benimseyenlerin kendisini alabildiğine uzağa yerleştirmeleriyle başlayan İsa'nın masallaştırılması, çömezlerinin onu yürekten sevmedikleri, ona çocukça hayran olmadıkları, onun uğrunda can vermeyecekleri anlamına gelmez. Bu noktada, yalnız, hiçbir zaman İsa gibi olamayacaklarını duyumsadıklarını göstermektedir. İsa'ysa, tam tersine, kendisine BENZEYEBİLECEKLERİ kanısındadır. El sürülmez, erişilmez gözükeceği bir yontu altlığının tepesine oturtulmasına yol açan ilk adım budur. Böylece, halkın bayıldığı bir deyimle "çağından bin yıl ilerde"dir, yani tam anlamıyla etkisiz kılınmıştır. Ona öykünmeye çalışırlar; ve bütün çabalarına karşın bunu başaramadıkları için mutsuzdurlar. Girişimlerini yeniledikçe, değersizliklerinin bilincine varırlar. Bununla birlikte, yavaş yavaş, hiçbir zaman açık seçik olmayan, İsa'ya besledikleri sevgiyi aşmayan, hiçbir zaman bütünüyle bilincine varamadıkları bir nefret duygusu gelişmektedir; ve nefret, binlerce yıl sürmek üzere oradadır. İsa, onların coşkusal, toplumsal, iktisadi, cinsel, evrensel yaşamlarının karşısına dikilmiş bir meydan okumadır. Oysa onlar alışkanlıklarını değiştirme, bunlara meydan okuma gücünden bütünüyle yoksundurlar. Kaskatı bir zırha bürünmüşlerdir, coşkusal açıdan kısırdırlar, gelişmeden yoksundurlar.

Gerçekte, onun öğrettikleriyle aralarında en küçük bir ilinti yoktur. kuramazlar da. Onlar yalnız İsa'nın sözlerindeki iğneleyici sıcaklığı duyumsamaktadırlar. Öğretisi onlar için, buz gibi soğuk çöllerinde, bir ısıtıcıdır. Kendi başına hiçbir anlamı yoktur. İsa'nın davranışlarıyla sözleri onlara kendi öz doğalarının, hiçliklerinin, boşluklarının bilincine varmaktan kaçma fırsatı sağlamaktadır. İnsanlığın uzak geçmişini kolaçan ederek, o "yiğit balıkçılar"ın, "kötülük düşünmeyen köylü"nün ya da vergi devşiricinin göklere çıkarılması, söz konusu kişilerin boşluklarını ve İsa gibi bir canlı varlıkla karşılaşmanın her biri için taşıdığı önemi ortadan kaldıramayacaktır.

Halkın önder adaylarına yaptığı, önderlerin de sonradan hiç sektirmeden onlara geri verdiği şeyler nasıl da acıklıdır: masallaştırma, ülküleştirme, yağcılık, acının göklere çıkarılması; çocuksuluk karşısında gösterilen düzmece hayranlık. Önderler, bu yöntemlerle halkı kıpırtısızlıktan kurtaracak yerde, olduğu gibi bırakmaktadırlar; beri yandan, halk da önderleri yalnızlığa iterek öteden beri tatsız ve sancılı olagelen, bundan sonra da öyle olacak reformlara girişmelerini engellemektedir. Halkla önderleri arasındaki bu karşılıklı yağcılık alışkanlığı, ve iki yüzlü hava yeryüzündeki siyasetlerin çirkinliğinin halkın işe yaramaz, boş koşuşmasının, orada burada patlak veren ve aslında İsa'nın öldürülmesinin -geniş çaplı- devamından başka bir Şey olmayan savaşların temel nedenidir.

Yönetilenler sözün gerçek anlamında, kesinlikle iş beceremez olduklarından, güçlü gözükmek ve onlara yardım etmek öndere düşer. Oysa önder kendileri gibi ölümlü olduğundan. gücüyle parlaklığı kandırmaca da olsa. onu götürüp bir anıt altlığının tepesine oturtmak gerekir.

Önder'in gücünden içmeye gelirler, o da ağızlarına tas tas güç akıtır. Oysa susuzlukları bir türlü dinmez, çünkü ağızlarına akıtılanı tutma gücünden yoksundurlar; ama gıdıklanır, coşup titrer, hemen kalkıp kaz adımı yürümeye, avaz avaz haykırmaya, önderi alkışlamaya, ulusun büyüklüğüyle özdeşleşmeye başlarlar. Çağımızın hiçbir toplumbilimcisi halk yığınlarının davranışlarının derinliklerini kolaçan etmeyi göze alamamıştır. Çünkü coşkusal veba zindanın kapısını örtüp gözlerden saklamıştır.

İsa'yla işler başkadır. O, gizemleştirmenin, masallaştırmanın çekiciliklerine hemencecik teslim olmaz. Kendisine sunulan önderliği ilk anda kabul etmez, sonunda bu görevi kabul edişiyse kendisini doğruca çarmıha götürür. O önderliği, kendi gerçek doğasından vazgeçmeden üstlenir, bu yüzden de çarmıha gerilmesi gerekir. Ve onun gerçek evrensel büyüklüğü de buradadır.

İnsan düşüncesinin İsa'nın Öldürülmesi sorununa el atabilmesi için tam iki bin yılın geçmesi gerekecektir, çünkü kördüğüm hayranlık, öfkelenme, göklere çıkarına, yorumlama, kurtarma ve kışkırtma sözcükleriyle dolu milyonlarca sayfanın içinde gizlenmiş, erişilmez derinliklere itilmiştir. Bu karabasanı dünyanın en ıssız köşelerinden birine itilmiş yalnız bir adamın gecenin geç saatlerinden birinde kavrayabilmesi için tam iki bin yılın geçmesi gerekecektir; ve bu adam şöyle diyecektir:


Yağlı Kara Toprak gibi zenginim.
 Suyumu emen nesneleri beslerim.
 Emici bilmez ne aldığını.
 Bununla birlikte,
 Başkaldırmaz eski, iyi yürekli Kara Toprak
 Onlar ülkeyi yağmaladıkları
 yeri aşındırdıkları zaman,
 Ormandaki bütün ağaçlan devirdikleri zaman.
 O güzelim Kara Toprak çekip gittiğinde,
 yeri yurdu kum kaplar.
 Ülkeden aldıklarını geri vermezler hiçbir zaman;
 Funda toprağı geri verir mi emdiği nemi?
 Onlar bilgimi aldılar
 Hastaların ruhunu iyileştirmek üzere.
 Yaptığım aracı aldılar,
 Tanrı'nın asıl özünü ele geçirmeye.
 Ve adımı aldılar
 Acılı tenlerini donduran
 Buz gibi soğuktan korunmak üzere.
 Almadılar sevginin ve özenin güzelliğini.
 Yoktu görmeye gözleri,
 dokunmaya elleri;
 ne de duyuları
 yaşamaya güzelliği.
 Onlar yalnızca talan ettiler ülkeyi.
 Ve Toprak Anamız başkaldırmadı,
 ve kaldırıp atmadı bu yağmacıları.
 Yalnızca karalar bağladı
 Kalabalığın oturduğu yerde.
 Bir zamanlar meyve veren
 verimli kara toprak alıp başını gitti,
 Çünkü onlar aldıkları güzelliği geri vermediler.
 Ruhu yoktu onların:
 Yalnız almak üzere verdiler
 Sahip olmak üzere öğrendiler
 Kar etmek için çırpındılar
 Uzaya hiçbir zaman
 yürekleri ya da beyinleriyle dalmadılar.
 Özlem coşkusu çekip gitmişti gönüllerinden, 
ZENGİNLEŞME'yeydi tek özlemleri
 Dudakları bilmiyordu öpmeyi,
 Acı bir sırıtışa dönmüştü gülüşleri.
 Buydu işte onların "günah" dedikleri:
 Ve o günahtan kurtulabilmek için, çivilediler kurtancılarını
 haçına büyücünün.

 İsa'nın Öldürülmesi'nin evrensel önemi şuradadır:

İki yüz elli yıllık deneysel doğabilimin elli yıllık uygulayımı insanoğlunu atlı araba çağından tepkili uçak çağına geçirmeye yetmiştir. İnsan doğası denen ciddi sorunun durmadan gündeme geldiği sekiz bin yılsa insanoğlunu kendini tanımakta bir adım öteye götürememiştir.

İnsanoğlunun, bunu yapmayı göze alamadığı için, kendini hiçbir zaman anlamadığına kuşku yoktur; kendisiyle ilgili bilgiye giden bütün yolları kapamıştır. Bunun bir nedeni olmalıydı herhalde. İnsanın kendinden sakladığı şeylerin birkaçını gördük. PEKİ AMA BUNCA UZUN SÜRE NASIL KENDİ GÖZÜNDEN SAKLAYABlLDI BUNLARI?

İnsan doğasını anlamak gerektiğini söylemek, bunun için büyük bilimsel dernekler kurmak, bu sorunu ele almak üzere kalabalık kurultaylar toplamak. INSANOĞLUNUN KENDİ GERÇEK DOĞASINI ANLAMAKTAN kaçınmak üzere ELİNDEN GELENİ YAPTIĞINI görmedikçe, hiçbir işe yaramaz.

İnsanın kendi doğasıyla ilgili bilgilerden kaçınmak üzere yaptığı girişimler arasına göz boyayıcı bilimsel kurultayları da katmak gerekir. Oysa, insanın toplumsal geleceği şu soruya bağlıdır bütünüyle: insan kendinden kaçmayı, geçmişteki gibi İsa'yı çarmıha germeyi sürdürecek midir?

İnsanoğlu, İsa'yı Çarmıha Germe'yi sürdürmekle bindiği yaşamsal enerji dalını kesmekte, kendini elindeki öz kaynaklardan yoksun bırakmaktadır.

İnsanoğlunun kendi kendisini tanımasını ve devinim dünyasına egemen oluşu gibi kendi kendisine de egemen olmasını en gelleyen korkunç hastalığın köküne inmedikçe, bütün bunlar kuru laf olarak kalacaktır. İsa'nın Çarmıha Gerilmesi'ne son vermeden önce, bunun nasıl gizlendiğini anlamayı öğrenmek gerekir. Yoksa, onca kitapta biriktirilen onca bilime, insan doğasını konu edinen bütün kurultaylara karşın, İsa'nın çarmıha gerilmesi aynı ölçüde sürüp gidecektir. Bu, çalıştırmayı beceremediğimiz bir motorun bütün ayrıntılarını bilmeye benzeyecektir. İsa'nın bunca uzun süredir çarmıha gerilmesine yol açan nedenleri anlayabilmek için, ilkin Evrensel  Yaşam Enerjisi'nin işleyiş biçimiyle içli dışlı olmak ve kişilik zırhının zorlaması olmaksızın, özgürce etkinlikte bulunmasına izin verildiği zaman insanoğlunda neleri gerçekleştirebileceğini bilmek gerekir.

İnsanoğlunun Cennet'in kapısına neden eli alev kılıçlı bir zebani diktiğini öğrenmek son derece önemlidir. Cennet'e girebilmek için, onun ne olduğunu bilmek yetmez, en içerdeki tapınağa girebilecek güçte olmak gerekir. Oysa, bu gizli tapınağı görmek yasaktır; Tanrı'nın en yüksek rütbeli rahibinin dışında, üç bölmeli kutsal tapınağa kimsecikler giremez. Musa'nın Tanrı'ya doğrudan doğruya bakmaması gerekir; Katolik inancında Tanrı masallaştırılmıştır. İnsanın bedeni ve ruhuyla Tanrı'ya yaklaşması, değmesi yasaktır, Tanrı'yı elinde alevden bir kılıç tutan zebani korumaktadır. Aslında, bu zebani insanın kendisinden başkası değildir: O, CANINI TEHLİKEDEN KORUMAKTADIR, ÇÜNKÜ BUGÜNKÜ YAPISIYLA, TANRI'YI TANISA YOKOLUP GiDER. Dolayısıyla, sevgiye, bilgiye, yeni doğan çocuklara, toplumculuğa ve çağlar boyunca mal alışverişine yaptığını Tanrı'ya da yapacaktır: Küçük Adam'ların yarattığı korkunç çarçur.

Bütün bunlar insana garip, anlamsız gözüküyor. Tanrı'yı tanımak, onunla bedensel ve ruhsal ilinti kurmak neden toplumsal yıkıma yol açsın? Eğer Tanrı Yaşamsal Enerji'yse, Yaşayan her şeyi yarattıysa, her türlü Canlı maddenin ötesindeki Evren'in de yaratıcısı O'ysa, neden onu tanımak, ona dokunmak, yani Tanrı'nın buyruğuna uygun yaşamak yıkıcı olsun ve kesinlikle yasaklansın?

Sorunu daha yakından kavrayabilmek için, insanoğlunun İsa'yı çarmıha germek üzere geliştirdiği yöntemlerin kimi sonuçlarına daha yakından eğilmeliyiz. İsa'yı öldürenler, İsa'nın sahici öğretisiyle niyetlerinin yerine büyük bir başarıyla kendilerininkileri geçireceklerdir. Çarmıha gerildikten sonra konduğu gömütten cesedini çalıp yoketmekle başlayarak öğretisini masallaştıracak, anlamını yele vereceklerdir. Cesedinin gömüldüğü yeri yalnızca iki kadın, Maria Magdelena ile Yahya'nın annesi Maria görmüştü. Ertesi gün, çarmıha gerilenin vücuduna kokulu ilaçlar sürmeye geldiklerinde, yerinde yeller esiyormuş.

Hıristiyan dini İsa gibi bir önderin çarmıhta can verişine, çevreye saçtığı ışığa, sözlerindeki duruluğa; Ferisilerle Yahudi vaizlerine karşı giriştiği kavgaya; İncil kanalıyla bize ulaşan yeni Tevrat yorumuna; insanlara ve çocuklara duyduğu büyük sevgiye, hastalara yaptığı yardıma dayanabilirdi. O vakit "mucizeler"den sözetmek gerekmezdi, çünkü onun gibi ışık saçan biri çağdaşlarının hasta ruhunu elbette iyileştirebilirdi. XX. yüzyılda her iyi ruh hekimi duygusal sıkıntıyı, kimi zaman da bedensel acıları dindirerek böyle "mucize"ler yaratmaktadır. Demek ki insanların elinde, üstüne bir din oturtmaya yetecek kadar coşkusal yükü fazla deneyim vardı.

Ölümünden sonra İsa masallaştırılarak başka bir kılığa sokulmamış olsaydı böyle bir dinsel inancın nasıl olabileceğini bir an zihnimizde canlandıralım.

Asal öğeleri, bugün de Hıristiyan inancının temel öğretisini yaratan şeyler olacaktı. Hıristiyan, insan kardeşini sevmek ve bağışlamak, başka bir deyişle düşmanının dürtülerini anlamakla yükümlüdür. Dinlerin çoğunun zorunlu kıldığı üzere iyilik yapması gerekir. Yaşam'ın ta kendisi olan Tanrı'ya tapınmalıdır, bütün varlıkların yaratıcısının isteğini eksiksiz yerine getirmelidir, yoldan çıkmış dinadamlarının cansız kalıntı haline getirdikleri eski Yahudi dininin yaşayan öğelerini canlandırmalıdır. Aktöreye uygun bir yaşam sürmeli, iblisin kışkırtmalarına kapılmamalıdır. Hastalara yardım etmeli, yoksullara elinde kinden vermelidir.

Bu dinin ahlak ilkeleri bugün düzeltilip çağdaşlaştırılmış Hıristiyan Kiliselerinin çoğunda rastlanan ilkelerin aynısı olurdu. İsa'ya, tıpkı Muhammed ya da Buda gibi, Tanrı'nın oğlu gözüyle bakılırdı.

Ancak, Hıristiyan dinine özel bir canlılık kazandıran şey öbür dinlerle paylaştığı, birinden öbürüne pek az değişen bu öğeler değildir. Hıristiyan dininin büyük gücü, özellikle de Katolikliğin büyük gücü İsa'nın masallaştırılmasında yatmaktadır.

Bu masallaştırmanın biçimleri ne olursa olsun, ayrıntıların çıktığı, bu dine özellikle Hıristiyanca bir renk katan şu çekirdek hep açıkça gözlenmektedir:

BU, HAZRETİ İSA'NIN TENSELLİKTEN ARINDIRILMASI VE BÜTÜNÜYLE TİNSELLEŞTİRİLMESİDİR. Son can çekişmenin getirdiği bedensel çirkinlik İsa'nın ateşli inancıyla çelişmektedir. O zaman bedene duyulan saygı uçup gitmektedir. Ve tin Tanrı'nın cennetinde çok daha yüce katlara çıkmıştır. Hıristiyanlar, bir insanın acımasızca sakatlanmış olduğunu kabul etmemektedirler. Parçalanmış vücut da böylece başka bir kılığa sokulmuş olmaktadır.

İsa'nın öğretisine sahip çıkanlar bedene duyulan evrensel sevginin bilincindedirler, ancak bu bedeni zindana tıktıklarından, cansız insan yığınlarının önüne düşüp onları demir parmaklıkların ardındaki Tanrı'ya götürmektedirler. İnsanlığa, "Tanrı'nızı kendi bedeninizde yaşayın, ama sakın dokunmaya kalkmayın" demektedirler.

İsa'nın böylece tam anlamıyla tensizleştirilip tinselleştirilmesinden sonra, O'nun yaşadığı an bedensel sevgi geri gelmemecesine uçup gitti. Katolik dini, İsa'nın arı bedensel sevis'ni "tenin sapık günah"ından ayırarak kabule yanaşsa, evrensel yanlarına bulaşan çelişkileri bir anda ortadan kaldırırdı. "El değmemiş bir kızdan doğma", "bedensel sevinin karalanması" gibi arı bedensel sevgiyi ortadan kaldırmaya yönelik, benimsenmesi olanaksız uydurmalar o vakit anlamlarını yitirirdi. Hıristiyanlığın evrensel yanlarıyla insanın evrensel kökenlerine ulaşmasını sağlayacak biricik yolun kapı dışarı edilmesi arasındaki derin uçurum, hiçbir şeyin ortadan kaldıramayacağı bir çelişkidir. İsa'nın izinden gidenleri Cennet'e giden kapıyı açmaya çağırmak çok şey istemek midir? Yoksa, "günah" varolmaya devam edecektir. Cennet kapıları kapalı kalacaktır. Büyük bir yanılgı milyonlarca insanı kasıp kavuracaktır. Ve coşkusal veba daha yüzyıllarca insanları kırıp geçirecektir.

Şu, gerek ruh hastalarıyla çılgınlarda, gerek amansız bir doyumsuzluk çeken sağlıklı kişilerde bedensel arzunun tinsel arılık düşünlerine dönüşmesini görmüş insanlar için açık seçik bir gerçektir: İsa'nın gizemli bir kılığa büründürülmesi, dünyasal varlığıyla öğretisinin sınırsız yaşamsal-bedensel içermelerini gözden ırak tutma gereksinmesinden gelmektedir. Kiliselerin en katı ilkelisinde, Katolik inancında tensel arzunun yarattığı günahın törel tanrıbilimin ve Hıristiyan tinselliğinin dingili oluşu, İsa öğretisinin neden ve nasıl masallaştırılması GEREKTİĞİNİ açıkça göstermektedir.

İsa'nın gerçek yaşamsall doğasına uygun bir Hıristiyan dini kurulabilseydi. 1952'de, elinizdeki kitabı yazdığım anda, bugün yaşamsal enerji bilimi alanındaki bilgilerimizin yöneldiği yere varılırdı doğruca.

Bu, öylesine önemli ve silip süpürücü bir sözdür ki, birtakım yalın akılyürütmelerle doğruluğunu kanıtlamamız gerekir.

Birçok kez belirtildiği üzere, İsa, çok büyük coşkusal güce sahip, son derece yalın bir insan olarak bir köyde, sıradan insanlar arasında yaşamıştır. Hani şu "sıradan insanlar" dediğimiz kişilerle uğraşmış her toplum yardımcısı, hekim ya da eğitici başlıca kaygı ve tasalarının cinsel yoksulluk olduğunu bilir. Bu yoksulluk halk arasında geçim kaygılarından daha sık karşımıza çıkmakla kalmaz, ayrıca Batı toplumunda parasal yoksulluktan daha yaygın, Asya toplumlarındaysa parasal yoksulluğun dolaysız nedeni ve kaynağıdır.

Asya toplumlarının büyük iktisadi yoksulluğunu gidermek üzere harcanan çabalar ne olursa olsun, ilkin coşkusal ve cinsel yoksulluklarına çare bulmadıkça, elle tutulur bir şey yapılamayacaktır. Çünkü bu milyonlarca, milyarlarca yoksulun, parasal sıkıntılarıyla savaşmalarına, giderek sözkonusu yoksulluğu düşünmelerine işte bu yoksulluk engel olmaktadır. Bedensel sevgilerinin masallaştırılmasıyla zincire vurulmuş milyonlarca insan binlerce yıllık kölelikten kurtulmak üzere acı çekmektedir. Çekilen acı, özgürlük tellallarının kötüye kullanmak üzere pusuda bekledikleri yeni yıkımlara yolaçmaktadır. Ancak, çökmekle olan bir uygarlık karşısında, hiçbir Devlet adamı bunun sözünü etmemektedir. Bunu görmemek, İsa'nın çarmıha gerilişinin temel niteliklerinden biridir. Pek az anababa, eğitici ya da genç size işlerin böyle olmadığını söyleyecektir!

Asya toplumlarının içinde bulunduğu korkunç yoksulluk, çektikleri büyük sıkıntının temelinde yatan cinsel yoksulluk (etkili bir doğum denetiminin bulunmayışının yarattığı aşırı çoğalma, kaskatı ahlak dizgeleri gibi sorunlar) kararlı bir biçimde, derinlemesine ele alınmadıkça, ortadan kaldırılamayacaktır. Bu toplumların ataerkil yapısı yalnızca sözkonusu yoksulluğun doğup geliştiği çerçeveyi oluşturmaktadır. Ve dünyanın hiçbir yerinde İsa'nın Öldürülüşü insanın gözüne Asya top lumlarındaki kadar açık seçik gözükmemektedir. Dolayısıyla dünyanın hiçbir bölgesi, çağını doldurmuş, insan coşkularının evrensel  doğasından habersiz, akılcı bir düşünsel dizge urbası altında uygulanan, İsa'nın makinacı anlayışla çarmıha gerilmesinin canlı örneği olan Kızıl Buyurganlığın pençesine düşmeye buralar kadar hazır değildir.


Kaynak: Wilhelm Reich - Dirimin/Yaşamın Öldürülüşü - İnsandaki Coşkusal Veba adlı eserinden alıntılanmıştır.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...