Sunday, 30 December 2018

Mehmet Akif Ersoy'un Mısır ve Mısır Apartmanı Günleri

Mehmet Akif Ersoy'un Mısır Günleri

Türkiye’nin İstiklal mücadelesinin sembol isimlerinden Mehmet Akif Ersoy I.Türkiye Büyük Millet Meclisinde milletvekili olarak görev yapmıştı. Mehmet Akif Anadolu’nun birçok şehrinde camilerde verdiği hutbelerle halkın milli duygularını coşturmuş ve halkın milli mücadeleye destek vermesinde önemli rol oynamıştı. Kurtuluş Savaşını destanlaştırarak yazdığı İstiklal Marşı’nı da millete armağan etmişti. 
1923 yılında Ankara’dan İstanbul’a dönen Mehmet Akif Abbas Halim Paşanın daveti üzerine kışı geçirmek üzere Mısır’a gitti. 1926 yılına kadar kışları Mısır’da geçiren Mehmet Akif’e 1925 yılında Türkiye’ye döndüğünde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Kur’an’ın Türkçeye tercümesi teklifi yapıldı.  Uzun süre bu teklifi reddeden Mehmet Akif ısrarlar karşısında kabul etti. 6-7 yıl kadar üzerine çalışma yaptı. Ancak 1932 yılı Ramazanında teravih namazından sonra Kur’an yerine Türkçe tercüme okunması kendisinde yapacağı tercümenin Kur’an yerine okutulma endişesini doğurdu. Bu endişe üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile yapmış olduğu sözleşmeyi feshetti. 
1926 kışından itibaren Mısırdan dönmeyen Mehmet Akif Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşti. Kahire’deki “Câmi-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri veren Mehmet Akif maddeten sıkıntılı bir hayat yaşadı. 1936 yılında rahatsızlanan Akif hava değişimi için önce Lübnan’a sonrasında ise Antakya’ya gitti. Ancak hastalığının ilerlemesi üzerine 1936 yılının haziran ayında istanbul’a gelerek tedaviye burada devam etti.  İstanbul’da bulunduğu süre içinde eski dostları, sevenleri tarafından sık sık ziyaret edilen Mehmet Akif, 27 Aralık 1936 tarihinde Beyoğlu’ndaki Mısır apartmanında kaldığı dairede hayatını kaybetti. Gazeteler ertesi günü Akif’in vefat haberini verdiler. 
Ertesi günü Beyazıd Camisindeki cenaze namazına onu seven binlerce genç ve dostları katıldı. Akif’in cenaze namazı için herhangi bir resmi bir tören hazırlanmamıştı. Cenazeye resmi kişilerden ve kuruluşlardan katılan hiç kimse olmadı.  Mehmet Akif’in Cenaze namazına bir hukuk fakültesi öğrencisi iken katılan Prof.Dr.Sulhi Dönmezer  5 Ocak 1987 de Tercüman gazetesinde  “ Akif’in Cenaze Töreni” başlıklı yazısında o günü şöyle anlatacaktı :
‘…O zamanların ülkemizde egemen tek partinin otoriter düzeni içinde kimse idare ile çelişkiye düşmek istemediği için basında Mehmet Akif’in yurda dönüşü ve hastalığının seyri hakkında pek fazla haber yayınlanmazdı…. 
Bizler alana geldiğimizde, namaz saatinin yaklaşmış bulunmasına rağmen bir tabuta rastlamadık, hep birlikte bekliyoruz. Birden lokantanın ön kısmını bir cenaze otomobilinin geldiğini gördük, iki kişi üzerine örtü dahi konmamış bir tabutu indirdiler. Yoksul bir fakirin cenazesinin getirildiğini düşünerek bir kısım arkadaşlar yardıma teşebbüs ettiler. Fakat tabutun Mehmet Akif'e ait bulunduğu anlaşılınca bir anda yüzlerce genç ağlamaya başladı. …Gençler hemen Emin Efendi Lokantasının bayrağını alarak tabutun üstüne örttüler. Sonra merhumun bir kısım arkadaşları gelmeye başladı ama ne vali, ne belediye reisi ve ne de tek partinin zimamdarlarından hiç kimse ortalarda yoktu.” 

‘Cenaze Beyazıd’dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil.  Çok sonra birkaç kişi göründü biraz sonra çıplak bir tabut geldi. Bir fıkara cenazesi olmalı dedim. O anda Emin Efendi Lokantasının sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım.’
 Cenaze törenine katılan Midhat Cemal Kuntay ise Beyazıd meydanındaki dakikaları şöyle anlatıyor:
O tarihlerde Milli Türk Talebe Birliğinde görevli bulunan Prof.Dr. Abdülkadir Karahan da cenazeye katılmış ve bir konuşma yapmıştı. ‘Akif’in Ebediyete Uğurlanışı ve Sonrası’ başlıklı bir yazıda hatıralarını anlatan Karahan cenaze töreni sonrasında başına gelenleri şöyle anlatıyordu : 
‘Burada bir olaya daha değinmek isterim. Benim o eşi az bulunur Milli Marşımızın eli öpülecek şairimizin kabir başındaki hitabemi, takdir yerine adeta tekdirle karşılanmak istenmesini ben bugün bile bir muamma gibi çözemediğimi de işaret etmek isterim.Çünkü 3 gün sonra beni Yüksek Öğretmen Okulundan Emniyet Müdürlüğüne istediler. Bir şube müdürü beni sorguya çekti. “ Ne sıfatla resmi makamların törene gerek görmediği bir şairin kabri başında konuşma yaptığımı sormuştu. Cevabım yaklaşık olarak şöyleydi: Ben herhangi bir şairin değil, Türk Bayrağı göndere çekilirken, yazdığı İstiklal Marşı ile göklere seslenen bir zatın kabri başında milletimizin duygusunu, saygısını dile getirdim. Beni buraya çağırmakla hata işlemiş bulunuyorsunuz.”

Dönemin yöneticileri her ne kadar Mehmet Akif'e bir cenaze töreni hazırlamamış olsalar da sevenleri ve binlerce üniversite öğrencisi onu son yolculuğunda el üstünde Edirnekapı mezarlığına kadar taşıdı. 

Mehmet Akif Ersoy'un Mısır Apartmanı Günleri

Mithat Cemal Kuntay o günle ilgili şunları söylüyor:

"Gemi Galata rıhtımına yaklaştığı zaman birisi indi. Ben tanıyamayacaktım, iskelet halindeydi. Yanındaki eşinden onun Akif olduğunu anlayabildim."

Mehmet Akif Ersoy, Türkiye'ye döndüğünde Halim Paşa'nın kızı Emine Hanım'ın evinde bir süre misafir edildi.

Şişli Sağlık Yurdu'nda siroz olduğu tespit edildikten sonra, Mehmet Akif'e Mısır Apartmanı'nın 2. katında bir daire tahsis edildi. Ersoy, vefatına yani 27 Aralık 1936 tarihine dek Mısır Apartmanı'nda yaşadı.

*** ***
Mehmet Akif Ersoy'un yakın dostu Eşref Edip Fergan'ın kitabını, 900 sayfalık ''Mehmed Akif Hayatı Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları'' adlı eser haline getiren yazar Fahrettin Gün, 82 yıl önce hayata gözlerini yumduğu İstiklal Caddesi'ndeki Mısır Apartmanı'nın önünde Mehmet Akif Ersoy'u anlattı.

Akif'in İstanbul'a gelişini çok az kişi, İstanbul rıhtımında yakın dostlarından Eşref Edip, Fuat Şemsi, Mithat Cemal Kuntay, Prenses Emine Halim Hanımefendi'nin karşıladı.

Prenses Emine Halim Hanımefendi'nin ısrarı üzerine Akif, birkaç gün Maçka'da, sonra Nişantaşı Sağlık Yurdu'nda 20 gün kalmış, Akif'e burada kanser teşhisi konulmuş ve 1,5 aylık ömrünün kaldığı söylenmiş. 

Fahrettin Gün sözlerine şöyle devam etti:

"Bu süreçte Fuat Şemsi, Mehmet Akif'e Mısır Apartmanı'nda bir daire kiraladı. Akif, burada bir süre kaldı. Kalma sürecinde Prof. Dr. Burhanettin Togan inceledi ve orman havası almasını tavsiye etti. Bunun üzerine Fuat Şemsi, Prens Sait Halim ile devreye girerek, onu Alemdağı'ndaki Baltacı Çiftliği'ne götürdü. Akif, bu süreçte doktor kontrollerine geldiğinde Mısır Apartmanı'nda kaldı. Kasım ayının sonuna kadar Alemdağı'ndaki çiftlikte kaldı. Havaların soğuması ile Mısır Apartmanı'na geldi. Mısır Apartmanı'nda son 1,5 ayını geçirdi. 27 Aralık Pazar günü saat 19.45'te hayatını kaybetti."

Mehmet Akif Ersoy'dan bahsetmenin 1925-1936 yılları arasında suç olduğunu anlatan Gün, "Mithat Cemal Kuntay'ın ifadesiyle 'Dostları bile onu gizli gizli sevdiler.' Mehmet Akif, İstanbul'a geldikten sonra kendisiyle ilgili yer yer çeşitli spekülasyonlar söz konusu oldu." diye konuştu. 

Mehmet Akif'in cenaze merasimine dönemin yetkililerinin katılmadığını anlatan Gün, şunları söyledi:

"27 Aralık'ta vefat ediyor. 28 Aralık günü ise sabah Nişantaşı Sağlık Yurdu'nda yıkandıktan sonra Beyazıt'a getiriliyor. Beyazıt'ta adeta bir fukara cenazesi... Bu süreçte Emin Efendi lokantasının sahibi olan Mahir Usta, hemen elinde bir bayrakla koşuyor. Bayrağı tabutun üzerine, o fukara cenazesinin üzerine örtüyor.



Sonra binlerce üniversite gençliği peydah oluyor. Onlar da İstanbul Üniversitesi'nin sancağını getirip, tabutun üzerine koyuyorlar. Daha sonra bir camiden Kabe örtüsünü seriyorlar. Cenaze aracına koymadan, elleri üzerinde Edirnekapı Şehitliği'ne götürüyor ve oraya defnediyorlar. Defnederken de İstiklal Marşı'nı, Akif'le beraber mezara koyuyorlar. Defnettikten sonra denir ki; eseriyle beraber mezarına konan tek kişidir Akif."

Kaynaklar: 

- M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif Ersoy, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri
- Mithad Cemal Kuntay,”Mehmed Akif,Hayatı-Seciyes-Sanatı-Eserleri

-https://www.arkeolojikhaber.com/haber-mehmet-akif-ersoyun-misir-apartmani-gunleri-18823/

Saturday, 29 December 2018

SİYASAL TEOLOJİ NEDİR? - Clayton Crockett

Siyasal teoloji nedir? - Clayton Crockett *


2003’te Mark Lilla The Stillborn God (Ölü Doğan Tanrı) adlı kitabını yayınladı. Kitap modern siyaset felsefesi ile daha mesiyanik bir teoloji arasındaki gerilimi inceliyor. Lilla, modern Avrupa düşüncesinin siyasal teoloji ile siyaset felsefesi arasındaki bu gerilimle son birkaç yüzyıldır mücadele etmekte olduğunu ve bu mücadelenin de modern insanlık durumunun önemli bir yönünü oluşturduğunu ileri sürüyor. Lilla’ya göre mesiyanik siyasal teolojinin en yakın dönemli formu Nazizm’in ve faşizmin siyasal demokrasiyi tehdit ettiği bir dönemde, 1930’larda Almanya’da ortaya çıkmıştır. 

Siyasal teolojinin Weimar Almanya’sındaki en ünlü destekçisi hukukçu Carl Schmitt’ti. Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm adlı kitabında Schmitt devletin bütün modern kavramlarının sekülerleşmiş siyasal kavramlar olduklarını ileri sürmektedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Kuzey Amerikalı teorisyenlerin çoğu, bir anlam kaynağı olarak dinin yerini sanat, siyaset ve seküler kültürün diğer formlarının almış olduğu fikrini benimseyen sekülerleşme hipotezini benimsemişlerdi. Bugün, dinin kamusal sahneye bu kadar güçlü biçimlerde dönmesi, sekülerleşme hipotezinin sınırlarını da ortaya koymuştur. Din daha baskın bir hale gelmiş durumda ve siyasal teoloji de dinin dünyadaki bu yenilenmiş anlamıyla ilgilenen bir söylemdir.

Siyasal teoloji dinsel alan ile seküler alanı, fikirler ile pratikleri bütünüyle birbirlerinden ayırmanın imkanını sorgular. Siyasal teoloji esas itibariyle Aydınlanma-karşıtı bir projedir ve modern Aydınlanmaya yönelik olarak postmodern düşünürler tarafından geliştirilen eleştirilerle çakışır. Siyasal teoloji içerisinde eleştirilen kilit ideoloji sekülerizmdir; yani dinsel ilgilerden azade bir seküler alanın özerkliği fikridir eleştiri konusu olan. 
Sekülerizm modern liberalizmin gelişimine bağlıdır, çünkü liberalizm insan meselelerinde bir kamusal-özel ayrımını varsayar ve dini özel alana sürgün eder. Din modern dünyada hiçbir zaman kaybolmaz, fakat normatif bakımdan kamusal olmaktan ziyade ‘özel’ olarak görülür. Sekülerizm modern liberalizmin ideolojisidir ve yalnızca gelenekselciler tarafından değil, aynı zamanda postmodernistler ve post-seküleristler tarafından da eleştiri konusu yapılır. 
Yirmi birinci yüzyılda John Milbank gibi radikal ortodoksinin teologlarının çalışmalarında olduğu kadar Jacques Derrida ve Giorgio Agamben gibi Schmitt’ten etkilenmiş filozoflarda da yeniden ortaya çıkan siyasal teolojinin liberalizmin nihai krizinin bir göstergesi olduğu kanısındayım. Liberalizm 1920’lerde ve 1930’larda komünizm tarafından güçlü saldırılara uğramıştı; bu saldırılara sağdan gelen saldırılar da eşlik ediyordu ve ardından 1960’lardan itibaren de bu eleştiriler büyük oranda soldan gelmeye başladı. Bu eleştiriler önemli ve güçlüydü, fakat Amerikan tarzı şirket kapitalizminin Sovyetler Birliği’ne karşı 1989’da kazandığı zafer uygulanabilir bir teori olarak Marksizm’i gölgede bıraktı. Marksizm ve sosyalizm marjinalleştirildiği ve yadsındığı için şirket kapitalizmi biricikleşmeyi başardı. Naomi Klein ve diğerlerinin gösterdiği üzere kapitalizm 1970’lerin başından itibaren şirketçi bir nitelik aldı ve bu, 2008’de yaşanan küresel daralmanın şokuna uğrayana kadar böylece devam etti. 
Liberalizm siyasal ve ekonomik bakımdan uygulanabilir bir siyasi pratik olmaktan çıktı; sadece geçmişteki daha güzel günlere yönelik bir nostaljiyi ifade eden yüzeysel bir cila olarak varlığını sürdürüyor. Bu eski güzel günler ister Keynesçi ‘Yeni Düzen’ zamanları olarak düşünülsün, isterse de Lockeçu Aydınlanma/Amerikan Devrimi zamanları olarak… Liberalizm, ekonomik bakımdan, daha yoksul uluslardan ve halklardan daha zengin olanlarına zenginlik transfer etmek için, yapısal düzenlemelere ve borç birikimine dayanarak işleyen ve insanları korkunç düzeylerde yoksullaştıran acımasız bir neo-liberalizme bıraktı yerini. Siyasal bakımdan ise geleneksel muhafazakarlık yerini şoven bir neo-muhafazakarlığa bıraktı; bu terim Bush II zamanından itibaren itibardan düşürülmüş olsa bile. 
Liberalizm kompleks bir fenomendir; ama artık işlemiyor. Neden? Çünkü tıpkı sekülerizmin liberalizmin ideolojisi olması gibi liberalizm de modern kapitalizmin ideolojisidir. Ve kapitalizm, küreselleşmiş dünyada tek seçenek olarak belirmesine karşın, eski tas eski hamam biçiminde işlemeye devam edemez. Kapitalizm büyümeye ve ucuz hammaddeler ile ucuz enerji için yeni kaynaklar bulma kabiliyetine dayalı olarak işler. 1970’lerin başlarından itibaren, büyümenin gerçek maddi sınırlarıyla mutlak anlamda yüz yüze gelmeye başladık. Mutlak anlamda büyüyemiyorsanız, büyümenin tek yolu göreli olarak büyümektir ki son birkaç on yılda, zenginliğin küçük bir azınlıkta ve borç birikimi ile yoksulluğun da muazzam bir çoğunlukta yoğunlaşmasıyla birlikte, büyümenin gittikçe eşitsiz bir hal almasının nedeni de budur. Büyümenin sınırları liberal kapitalizmin çöküşüne yol açtı ve siyasal teoloji bu olup bitenlerin bir semptomu olarak yeniden ortaya çıktı. 
Siyasal teolojinin yeniden ortaya çıkışı liberalizmin krizine bir tepkidir. Siyasal teoloji pek çok bakımdan gelenekçi ve muhafazakardır; Avrupa modernleşmesinin öncesindeki bir zamana kulak verir ya da onun bir alternatifini araştırır. Fakat başka bakımlardan, imgelemlerimizin iyice yoksullaştırılıp kuvvetten düşürüldüğü ve sıklıkla kıyamet-yıkım senaryolarına doğru süpürüldüğü bir zamanda, Lilla’nın çözümlediği mesiyanizm, çağdaş şirket kapitalizminin ötesine uzanan yeni bir ütopik dünya tahayyül ediyor. Ben Radical Political Theology: Religion and Politics After Liberalism (Radikal Siyasal Teoloji: Liberalizmden Sonra Din ve Siyaset) adlı kitabımda, siyasal ya da teolojik bakımdan muhafazakar olmayan bir siyasal teoloji önermeye çalışıyorum. Çağdaş siyaseti eleştirmek için geleneksel bir din ya da Tanrı görüşüne başvurmak değil; şu sorudur söz konusu olan: Ya din ile siyaset meselesi sonuca bağlanmamış durumdaysa? Ya bunların ikisi de kaçınılmaz biçimlerde ve doğaları gereği karşılıklı ilişki içerisindeyseler? 
Mesele bazı bakımlardan, din hakkında konuşurken kast ettiğimiz şeye bağlıdır. Ben, insan olduğumuz sürece dinsel varlıklar olduğumuzu düşünüyorum. Bu, oralarda bir yerlerde aşkın bir varlığın olduğu anlamına gelmiyor; fakat bizler dinsel umutları ve tutkuları bütünüyle ortadan kaldırabilecek varlıklar da değiliz. Son otuz kırk senede, toplumsal sorunlarımızdan bir kurtuluş yolu olarak neo-gelenekçi bir din formu önerisiyle fundamentalist ve Evanjelik dinsel sağ, Amerikan siyasi ve kültürel söylemi üzerinde derin bir etki yarattı. Geçtiğimiz birkaç yılda muhafazakar dinin bu baskınlığı, bizi sıkıntılara sürükleyen her şeyin kaynağının gerçekte din olduğunu öne süren yeni ateistlerle karşı karşıya geldi. Ben her iki tarafın argümanlarının da fazlasıyla basitleştirici ve aşırı olduğu kanısındayım. Dünyayı kuşatan mücadele ve çekişme alanları hususunda bizlere idealist ve ideolojik-dinsel nedenler sunuluyor; ama bu idealler ve ideolojiler aynı zamanda kaynakların tükenmesi ve küresel ısınma gibi maddi gerçekliklerin de üzerini örtüyor. 
Ben, hüsnükuruntuya ya da kültürel belirlenime başvurmayan maddi bir post-kapitalist etiği eklemleyebilecek radikal bir siyasal teoloji tasavvur ediyorum. Siyasal teolojinin bu daha radikal formu, belirli bir dinsel perspektifi benimsemiyor; ama aynı zamanda, kompleks bir insan etkinliği olarak dini kapı dışarı etmiyor ya da kötülemiyor. Aşkın bir öte dünyaya kaçmanın hiçbir biçimine direnç göstermeyen fakat bu dünyadaki dinsel fikirlerin, kurumların ve pratiklerin maddi ve tinsel gücünü tanıyan radikal bir dinsel materyalizme ihtiyacımız var. 
Siyasal solda duran pek çok düşünür, eksiksiz bir sekülerizmi benimsemek zorunda hissediyor kendisini. Bir ideoloji olarak sekülerizm çökmüş durumda, fakat bu ‘seküler’ idesinin gerekli olmadığı ya da artık büsbütün konu dışı olduğu anlamına elbette gelmiyor. Seküler fikirler, anlamlar ve sebepler kesinlikle hayati bir önem taşır, ama bunların dinsel olanlarını dışlamaz. Siyasal teoloji etrafında dönen önemli tartışmalar bizlere düşünmek ve anlamak için bazı aygıtlar vermektedir. Radikal siyasal teoloji ise bizlere onunla ilgili bir şeyler yapabilme potansiyeli taşıyan aygıtlar vermektedir. 
* Prof. Dr., Arkansas Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümü 
Yazının orijinali The Montreal Review sitesinden alınmıştır. Çev. Abdurrahman Aydın

http://www.themontrealreview.com/2009/What-is-Political-Theology-and-Why-Does-it-Matter.php

Saturday, 22 December 2018

TANRI'YI POLİTİKAYA GERİ GETİRİN - Aleksandr SOLJENITSIN

Tanrı'yı Politikaya Geri Getirin - Aleksandr Soljenitsin 


MOSKOVA - Ahlâkın politikadaki rolü, haklılığı tartışmasız kabul edilen zorunlu payı nedir?

Erasmus, politikanın etik bir kategori olduğuna inanıyor ve etik dürtüleri ortaya koymasını istiyordu. Ama bu tabii 16. Yüzyıl'daydı.  Sonra bizim Aydınlanmamız geldi ve 18. Yüzyıl'da artık ahlâki terimleri devlete ve eylemlerine uygulamanın inandırıcı olmadığını John Locke'dan öğrenmiş bulunuyorduk. Sıkıntı verici ahlâki kısıtlamalardan tarih boyunca çoğunlukla uzak kalmış olan politikacılar da, böylelikle fazladan bir tür kuramsal gerekçe kazanmış oldu. Devlet adamları arasında ahlâki dürtüler her zaman politik dürtülerden daha zayıf olmuştur; ama devlet adamlarının verdikleri kararların sonuçları günümüzde çok daha geniş ölçekli olmaktadır.  

Bireylerin, ailelerin ve küçük çevrelerin davranışı için geçerli olan ahlâki ölçütler, hiç kuşkusuz devletlerle politikacıların davranışına birebir uyarlanamaz: Hükümet yapılarının ölçeği, momenti ve işlevleri belli bir deformasyon gerektirdiğinden, burada kesin bir eşdeğerlilik söz konusu değildir. Ancak devletlerin başında politikacılar vardır ve politikacılar da sıradan insanlardır, ama onların eylemleri diğer sıradan insanları etkiler. Üstelik devlete ilişkin zorunluluklar, çoğunlukla politik davranıştaki iniş çıkışlardan uzak tutulmuştur. Dolayısıyla bizim bireylere dağıttığımız her türlü ahlâki talep, mesela dürüstlükle alçaklık ve sahtekârlık arasındaki farkın, âlicenaplık ve iyilikle tamah ve kötülük arasındaki farkın anlaşılması, ülkelerin hükümetlerin, parlementoların ve partilerin politikası için de büyük ölçüde geçerli olmalıdır.  

Zaten eğer devletin, partinin ve sosyal politikanın temeli ahlâka dayanmayacaksa, insanlığın sözü edilecek bir geleceği yok demektir. Tersi de geçerlidir: Eğer bir devletin politikasına ya da bir bireyin davranışlarına ahlâki bir pusula yol gösteriyorsa. Bu sadece en insani değil, uzun vadede insanın kendi geleceği açısından da en sağduyulu davranıştır.  

Rus halkı arasında amaçlanacak ideal olarak anlaşılıp hakikat (pravda) ve hakikate göre yaşamak (jit'po pravde) sözleriyle ifade edilen bu kavram, hiçbir zaman yok olmamıştır. 19. Yüzyıl sonundaki karanlık dönemde bile, Rus filozof Vladimir Solovyov, Hristiyan bir bakış açısından ahlâki ve politik faaliyet arasında sıkı bir bağ bulunduğunu, politik faaliyetin ahlâki hizmetten başka anlam taşımayacağını, tek motivasyonu çıkarların gözetilmesi olan politikanın her türlü Hristiyan içerikten yoksun olduğunu ısrarla belirtmiştir.  

Ne yazık ki bugün benim memleketimde bu ahlâki araçlar Batı'dakinden bile daha işlevsiz hale gelmiştir ve ben de böyle yargılarda bulunurken şu anda ne kadar savunmasız bir konumda olduğumun farkındayım. Bir zamanlar SSCB olan yerde, yetmiş yıllık korkunç baskının ardından, her yeri sarmış yoksulluk koşullarında ani ve sınırsız, denetimsiz bir davranış özgürlüğü geldi; sonuç, birçok kimsenin, insan davranışının en kötü özelliklerini arsızca benimseyerek utanmazlık yoluna savrulması oldu. Bu bağlamda, ülkemizde bu bozulmanın insanlara tümüyle rastgele biçimde musallat olmadığını, dikkate değer zihinsel ve ahlâki nitelikleri olanlara yöneltildiğini belirtmek gerekir. Sonuç olarak günümüzde Rusya'daki tablo, sırf insan doğamızın genel zaaflarının sonucu olarak ortaya çıksa, bu kadar iç karartıcı ve vahşice olmazdı.  

Ama belayı ülkeler ve uluslara göre ayrım yapmadan ele almalıyız; Hristiyanlığın ikinci bin yılının sonuna gelirken, bu bela hepimizin başındadır. Hem ayrıca bu terimi -ahlâk- bu kadar gayrı ciddi bir şekilde kullanmamız doğru olur mu?  

BENTHAM YASASI - 18. Yüzyıl'dan bize Jeremy Bentham'ın ilkesi kaldı: Ahlâk, en fazla sayıda kişiye mutluluk veren şeydir; insan, sadece kendi varoluşunun korunmasından yana şeyleri arzu edebilir. Uygar dünyanın böylesine yerinde ve değerli bir öğüdü bu kadar hevesle benimsediğini görmek şaşırtıcı olmuştur!  

Soğukkanlı hesaplar iş ilişkilerinde hüküm sürmekte, hatta normal davranış olarak kabul görmektedir. Bir muhalif ya da rakip karşısında herhangi bir biçimde geri adım atmak, mevki iktidar ya da servet açısından avantajlı taraf adına affedilemez bir falso olarak görülür. Her olayın, eylemin ya da amacın nihai ölçüsü, tamamen meşruiyet temelindedir. Bu ölçü ahlâk dışı davranışa karşı bir engel olarak tasarlanmıştı ve çoğu zaman da başarılı olmaktadır ama bazen, "meşru gerçekçilik" biçimine bürünerek tam da bu davranışı kolaylaştırmaktadır.  

İnsan doğasının bu meşruiyet masalına direnmesi, başkalarının talihsizlikleri karşısında manevi bir atalet ve duyarsızlık gösterilmesine izin vermemesi ancak minnet duymamıza yol açabilir. Hali vakti yerinde çok sayıda Batılı, uzaklardaki insanlara mal ve para yardımında bulunmanın yanı sıra sık sık önemli ölçüde kişisel çabalar ortaya koyarak bu insanların çektiği sıkıntılara, acılara yürekten tepki göstermektedir.  

SONSUZ İLERLEME - İnsan bilgisi ve insan yetenekleri yetkinleşmeye devam ediyor; bunlar sona eremez ve sona ermemelidir de. 18. Yüzyıl'a gelindiğinde bu süreç hız kazanmaya başlamış ve daha da belirginleşmişti. Buna ilerleme gibi etkileyici bir isim veren Anne-Robert Turgot, ekonomik gelişmeye dayalı İlerleme'nin kaçınılmaz olarak ve doğrudan insan mizacında genel bir yumuşamaya yol açacağını kastediyordu.  

Bu etkili etiket geniş ölçüde benimsenerek evrensel ve gurur dolu bir hayat felsefesi haline geldi: İlerliyoruz! Eğitim görmüş insanlık, hemen inanç bağladı İlerleme'ye. Ama yine de kimse şu konunun üstünde durmuyordu: Evet ilerleme, ama neyin ilerlemesi? İlerleme'nin varoluşun ve bütünlüğün içinde insanlığın tüm boyutlarını içine alacağı varsayıldı büyük bir heyecanla. Marx da, işte İlerleme'ye dayalı bu güçlü iyimserlikten hareketle tarihin, Tanrı'nın yardımı olmaksızın bizi adalete ulaştıracağı sonucuna vardı.  

Zaman geçti ve görüldü ki İlerleme gerçekten ilerliyor, hatta başdöndürücü bir şekilde beklentilerin de ötesine geçiyor, ama bunu sadece teknolojik uygarlık alanında (insana konfor sağlamada ve askeri yeniliklerde özel bir başarı göstererek) gerçekleştiriyor.
Gerçekten de ilerleme, müthiş bir şekilde ileri gitti, ama önceki kuşakların akıl edemeyeceği sonuçlar doğurdu. 

İLERLEMENİN BUNALIMI - Gözden kaçırdığımız ve ancak yakın zamanda farkına vardığımız ilk ayrıntı, gezegenimizin sınırlı kaynakları dahilinde sınırsız İlerleme'nin gerçekleşemeyeceği; doğanın fethedilmesi değil, desteklenmesi gerektiği; bize tahsis edilmiş çevreyi başarıyla yiyip bitirmekte olduğumuzdur.  

Ortaya çıkan ikinci yanılgı da, insan doğasının İlerleme'yle birlikte daha yumuşak ve nazik olmadığıdır. Hepimizin unuttuğu şey insan ruhudur. İsteklerimizin denetimsiz biçimde büyümesine izin verdik ve şimdi onları nasıl yönlendireceğimizi şaşırmış durumdayız. Ve ticari girişimlerin zorlayıcı yardımıyla, bir bölümü tümüyle yapay olan yeni, hep daha da yeni istekler uyduruluyor; topluca bunların peşinden koşuyor, ama tatmin bulamıyoruz. Hiçbir zaman da bulamayacağız.  

Sonsuz mal mülk birikimi mi? Bu da tatmin getirmeyecektir. (İdrak sahibi bireyler, mal mülkün başka ilkelere, daha yüksek ilkelere tabi olması, manevi bir gerekçelendirmesi, bir misyonu bulunması gerektiğini uzun zaman önce anladılar; yoksa Nikolay Berdyayev'in belirttiği gibi bunlar, birer hırs ve baskı aracı haline gelerek insan hayatına yıkım getirirler.)  

Modern ulaşım imkânları, Batı'daki insanlara bütün dünyayı açmıştır. Bu gelişme olmasaydı bile modern insan, varoluşunun sınırlarını aşmanın dışında her şeyi başarabilir; her şeyden önce televizyon sayesinde bütün gezegenin her yerinde aynı anda hazır ve nazırdır. Yine de İlerleme'nin bu anlık adımının, yüzeysel bilgi ve ucuz gösteriler okyanusunun insan ruhunu geliştirmediği, tersine ruhun daha da sığlaştığı ve manevi hayatın seviyece gerilediği ortaya çıkıyor. Buna uygun olarak bizim kültürümüz de, istediği kadar içi boş yeniliklerin şamatasıyla çöküşünü gizlemeye çalışsın, gitgide yoksullaşıp kararıyor. Ortalama insanın konforu artmaya devam ettikçe, manevi gelişme de gitgide dumura uğrayacaktır. Haz girdabının tatmin getirmediğini, çok geçmeden bizi boğabileceğini fark ettikçe, mide fesadı, yüreğe de dinmek bilmez bir hüzün getirir.  

Hayat bütün umutlar bilime, teknolojiye, ekonomik büyümeye bağlanamaz. Teknolojik uygarlığın zaferi, manevi bir emniyetsizlik de aşılamıştır bizlere. Armağanları bizi zenginleştirmekte ama aynı zamanda da köleleştirmektedir. Her şey çıkarlar'dır, çıkarlar'ımızı ihmal etmemeliyiz; her şey maddiyat uğruna bir mücadeledir, ama içimizdeki bir ses, saf, yüce ve kırılgan bir şeyi yitirmiş olduğumuzu söylüyor bize. Amaç'ı görmeyi unutmuş bulunuyoruz.  

Fısıldayarak da olsa, ancak kendimizle başbaşayken de olsa kabul edelim: Kafa göz yaracak hızda bir koşuşturmayla geçen bu hayatta ne için yaşıyoruz? 

EZELİ SORULAR HÂLÂ GEÇERLİ - İlerleme'yi (hiç kimse ya da hiçbir şey onu durduramaz) sınırsız bir nimet kaynağı olarak görmekten vazgeçmek ve özgür irademiz için son derece zorlu bir sınama biçiminde yukarıdan gönderilmiş bir armağan olarak görmek bize kalmıştır.  

Mesela telefon ve televizyon denilen armağanlar, itidali elden bırakarak kullanıldığında zamanımızın bütünlüğünü parçalayıp bizi hayatımızın doğal akışından koparmıştır. Uzatılmış yaşam beklentisi armağanının sonuçlarından biri, yaşlı kuşağı çocukları için bir yük haline getirmek, bu arada onları, yaşlılıkta bitmek bilmez bir yalnızlığa, sevdikleri tarafından terk edilmeye ve deneyimlerini gençlere aktarma sevincini yaşamaktan onarılmaz biçimde koparmaya mahkum etmek olmuştur.  

İnsanlar arasındaki yatay bağlar da koparılmaktadır. Politik ve sosyal hayatın görünürdeki bütün canlılığıyla birlikte, insan ilişkilerinde başkalarına karşı yabancılaşma ve duyarsızlık da güçlenmiştir. Maddi çıkarlar peşinde tükenip giden insanlar, bunaltıcı bir yalnızlıktan başka şey bulamamaktadır. (Varoluşçuluk feryadını ortaya çıkaran da budur.) 

İlerlemenin mekanik akışı içinde kendimizi kaybetmek yerine, insan ruhu yararına onu dizginlemek için mücadele etmeliyiz; İlerleme'nin oyuncağı olmamalı, onun kudretini iyinin gerçekleştirilmesi doğrultusuna yöneltmenin yollarını aramalı ya da genişletmeliyiz.  

İlerleme, parlak ve sapmaz bir vektör olarak anlaşılmıştı ama karmaşık ve çarpık bir eğri olduğu ortaya çıktı; bu eğri eski zamanlarda da ufukta belirmiş aynı ezeli sorulara geri götürdü bizi; yalnız o zaman bu sorular, aklı daha az karışmış, bağlantılarından bu kadar koparılmamış olan insanlık için daha kolaydı.  

Yaradılışımızda bulunan ahengi, manevi ve fiziksel varlığımız arasındaki iç ahengi kaybettik. İyilik ve kötülük kavramları alay konusu olup fifty-fifty ilkesiyle bir kenara itilmeden önce sahip olduğumuz o manevi berraklığı kaybettik.  

Ve hiçbir şey şu anda ruhlarımızdaki çaresizliği, zihinsel karışıklığımızı, ölüm karşısındaki açık ve sakin tutumun kaybı kadar iyi anlatamaz. Modern insanın refah seviyesi ne kadar yüksekse, tüyler ürpertici ölüm korkusu ruhunu o kadar derinden yaralıyor. Eskilerin bilmediği bu kitlesel korku, bizim doymak bilmez, gürültülü ve koşuşturmacayla geçen hayatımızın ürünüdür. İnsanoğlu her ne kadar hür iradeye sahip olsa da kendini evrende sınırlı bir nokta olarak görme anlayışını yitirmiştir. Dünyaya uyum göstermek yerine dünyayı kendine uydurmaya çalışarak, kendini çevresinin merkezi olarak görmeye başlamıştır. O zaman da ölüm korkusu dayanılmaz olur tabii: Bir darbede tüm evrenin yok olmasıdır bu.  

Yukarıdaki değişmez "Yüce Kudret"i tanımayı reddederek o boşluğu kişisel gerekliliklerle doldurduk ve hayat da birdenbire sinir bozucu bir bekleyiş haline geliverdi. 

SOĞUK SAVAŞTAN SONRA - 20. Yüzyıl'ın ortaları, hepimiz için nükleer tehlike gölgesi altında geçti. Hayatın bütün kusurlarını örter gibiydi bu. Başka her şey anlamsız görünüyordu. Her halükârda akıbetimiz belli; öyleyse neden zevk için yaşamayalım? Ve bu büyük tehdit hem insan ruhunun gelişimini durdurdu, hem de hayatın anlamı üzerinde düşünmeyi ertelememize yol açtı.  

Ama bir paradoks olarak aynı tehlike, Batı toplumuna birleştirici türden geçici bir varoluş amacı sağladı: Ölümcül komünizm belasına karşı koymak. Bu tehdit, hiçbir şekilde herkes tarafından tam olarak anlaşılamadığı gibi , bu kararlılıkta da hiçbir şekilde Batı'nın tümünde eşit ölçüde geçerli olmadı; Batılı tavrı düşüncesizce zayıflatmaya çalışan korkakların sayısı az değildi. Ama hükümette sorumluluk sahibi insanların ağır basması Batı'yı ayakta tuttu; Berlin ve Kore'deki mücadelelerde, Yunanistan ile Portekiz'in varlığını korumasında zafer sağladı. (Yine de komünist şeflerin, muhtemelen karşılığında nükleer bir darbe almadan öldürücü bir darbe indirebileceği bir dönem olmuştu. Bu bir ayağı çukurda şeflerin planlarını ertelemesini sağlayan, olsa olsa kendi hedonizmlerini olmuştur; daha sonra da Başkan Reagan yeni, giderek yükselen ve sonunda dayanılmaz hale gelen bir silahlanma yarışıyla onları devre dışı bıraktı.)  

İşte böylece 20. Yüzyıl'ın sonunda benim ülkemde çok sayıda insanın beklediği, ama Batı'daki pek çok kimseyi hayrette bırakan olaylar art arda patlak verdi: Komünizm, kendi yapısındaki hayatiyetsizlikten ve içinde birikmiş çürümenin ağırlığından ötürü çöktü. İnanılmaz bir hızla ve aynı anda bir düzine ülkede çöküverdi. Birdenbire nükleer tehdit falan kalmamıştı artık.  

Ya sonra? Birkaç aylık kısa bir dönem boyunca tüm dünyayı sevinç dolu bir rahatlama kapladı (bu arada bazıları da dünyevi Ütopya'nın, Yeryüzündeki Sosyalist Cennet'in ölümüne yas tutuyordu.) Bu da geçti ama her nasılsa gezegen sükûnete kavuşmadı; bunun yerine çok daha büyük bir sıklıkla şurada bir kıvılcımın parladığı, orada bir şeylerin patlak verdiği görülüyor; çatışmaların kontrol altına alınması için yeterince BM gücünü biraraya getirmek bile kolay iş değil.  

Üstelik komünizm, eski SSCB topraklarında hiç de ölmüş gözükmüyor. Cumhuriyetlerin bazısında kurumsal yapıları tümüyle ayaktayken, tümünde de milyonlarca komünist kadro yedekte bekliyor; ayrıca komünizmin kökleri, halkın bilincinde ve gündelik yaşantısında hâlâ yerini koruyor.
Bu arada yıllar süren işkencenin getirdiği yeni yaralar da açılmış durumda; örneğin: Kısır, vahşi, tiksindirici davranış biçimleriyle dolu, oluşum halindeki kapitalizm; ülkenin zenginliklerinin Batı'nın benzerini görmediği biçimde yağmalaması. Bu da sonuçta hazırlıksız ve korunmasız durumdaki halkta geçmişin "sefalette eşitliği"ne yönelik bir nostalji yaratmıştır.  

Dünyevi sosyalizm-komünizm ideali çökmüşse de, çözme iddiasında olduğu sorunlar hâlâ geçerlidir: Toplumsal üstünlük ve paradan kaynaklanan orantısız güç arsızca kullanılmakta ve bunlar, olayların akışını çoğunlukla doğrudan yönlendirmektedir. Eğer 20. Yüzyıl'ın global dersi iyileştirici bir aşı işlevi görmezse, o dev kızıl kasırga kendini tümüyle tekrarlayabilir.  

Soğuk savaş sona ermiştir ama modern hayatın sorunları, şimdiye dek politik düzlemin iki boyutuna oturur görünenden çok, daha karmaşık bir biçimde, bütün çıplaklığıyla ortadadır. Hayatın anlamına ilişkin eski bunalım ve eski manevi boşluk (bunlar nükleer dönemde ihmal yüzünden daha da derinleşti) olduğu gibi duruyor. Nükleer terörün dengede olduğu dönemde bu boşluk, gezegende sağlanan istikrar yanılsamasıyla biraz olsun belirsizleşmişti; bunun da ancak geçici bir istikrar olduğu ortaya çıktı. Ama şimdi şu eski amansız soru kendini çok daha belirgin bir biçimde göstermektedir: Nereye gidiyoruz?  

21. YÜZYIL'IN ARİFESİNDE - Günümüzde, yüzyıllar hatta bin yıllar arasındaki simgesel bir sınıra yaklaşıyoruz. Bu çok önemli kritik anla aramızda sekiz yıldan az bir zaman var. Modern çağın yerinde duramaz ruhuyla bu an, 2001 yılını beklemeden, bir yıl önce ilan edilecektir.  

Böylesine önemli bir zaman dilimini coşkuyla ve umut tohumlarıyla karşılamayı kim istemez? Birçok kimse, getireceği ürkütücü dehşeti hiçbir şekilde akıl edemeden, yüce aklın yüzyılı olarak böyle karşılamıştı 20. Yüzyıl'ı. Öyle görünüyor ki, totalitarizmin gelmekte olduğunu bir tek Dostoyevski gördü.  

20 Yüzyıl, insanlıkta ahlâki bir olgunlaşmaya tanık olmadı. Tersine eşi görülmemiş bir ölçekte imhalar gerçekleştirdi; kültür keskin bir düşüş gösterdi, insan ruhu çöküşe geçti. (Gerçi 19. Yüzyıl, bu sonucu hazırlayacak epeyce şey yapmıştı tabii.) Öyleyse her tarafta birinci sınıf silahlarla öfke saçan 21. Yüzyıl'ın bize daha iyi davranacağını beklememiz için bir neden var mı?  

Bu arada çevrenin harap olması da var. Ve dünya ölçeğindeki nüfus patlaması.Ve muazzam bir Üçüncü Dünya sorunu; son derece yetersiz bir genellemeyle hâlâ böyle adlandırılan kesim. Üçüncü Dünya günümüzde insanlığın beşte dördünü oluşturuyor; kısa bir süre sonra da altıda beşini oluşturucak. 21. Yüzyıl'ın en önemli unsuru haline gelecek. Yoksulluk ve sefalet içinde boğulan bu kesim, hiç kuşkusuz kısa bir süre sonra, giderek uzayan bir talepler listesiyle ileri ülkelerin kapısını çalacaktır. (Sovyet komünizminin şafağına kadar uzanan bur geçmişte de böyle düşünceler vardı. Mesela 1921'e Tatar milliyetçisi ve komünist Sultan Galiyev'in sömürge ve yarı sömürge uluslarlardan bir Enternasyonal oluşturulması ve ileri sanayi devletleri üzerinde diktatörlüğünü kurması için çağrıda bulunduğu pek bilinmez.  

Bugün Avrupa'nın bütün sınırlarını zorlayan ve giderek artan mülteci akışına baktığımızda, Batı'nın kendini bir tür kale olarak görmemesi zordur: Şimdilik emniyette ama kuşatma altında olduğu da tartışma götürmez. Büyüyen ekolojik bunalım, gelecekte iklim kuşaklarında değişim yaratarak bugün bunların bol bulunduğu yerlerde tatlı su ve elverişli toprak kalmamasına neden olabilir. Bu da gezegende yeni ve tehlikeli çatışmalara, hayatta kalmak için verilen savaşlara yol açabilir.  

Dolayısıyla Batı'nın önüne zor bir görev, zor bir denge kurma görevi gelmektedir: Dünyadaki çeşitli kültürlere ve onların ayrı toplumsal çözümler aramalarına tam anlamıyla saygı gösterirken, aynı zamanda da kendi değerlerini, medeni hayatın hukukun üstünlüğü altında tarihsel olarak benzersiz istikrarını (her bir yurttaşa bağımsızlık ve alan tanıyan, çok zor kazanılmış bir istikrar) gözden kaybetmemek.

KENDİ KENDİNİ SINIRLANDIRMA - Zaman acilen isteklerimizi sınırlandırmamızı gerektirmektedir. Siyasal, kamusal ve özel hayatımızda kendi kendini sınırlandırmanın altın anahtarını okyanusun dibine göndereli çok zaman geçtiği için, fedakârlık ve feragat noktasına gelmemiz güçtür. Ama kendi kendini sınırlandırma, özgürlüğünü kazanmış bir insanın duracağı en temel ve en akıllıca noktadır. Aynı zamanda da onun kazanılmasını sağlayan en emin yoldur. Dış olayların bize ağır bir baskı yapmasını, hatta bizi yere yuvarlamasını beklememeliyiz; uzmanlaşıcı bir tavır alarak ve sağduyulu bir kendi kendini sınırlandırmayla olayların kaçınılmaz akışını kabullenmeliyiz.  

Kişisel yaşantımızda bu yoldan nasıl uzaklaştığımızı ancak vicdanımız ve bize yakın olanlar bilir. Partiler ve hükümetlerin bu yoldan nasıl uzaklaştığına ilişkin örneklerse tümüyle önümüzdedir. 

Gezegenin doğal çevresi ve atmosferine yönelik tartışmasız tehdit karşısında alarma geçen yeryüzü halkları (1992'de Rio Yeryüzü Zirvesi'nde) bir konferans topladığında, şu andaki mevcut yeryüzü kaynaklarının yarıya yakınını tüketen ve kirliliğinin de yarısını yaratan büyük bir güç, sanki kendisi aynı yeryüzünde yaşamıyormuş gibi, bugünkü iç çıkarları uğruna, makul bir uluslar arası antlaşmanın taleplerinin azaltılmasında ısrar etmektedir. Sonra da diğer önde gelen ülkeler, bu azaltılmış talepleri bile yerine getirmeyi savsaklıyorlar. Dolayısıyla ekonomik bir yarışta kendi kendimizi zehirliyoruz. 

Aynı şekilde SSCB'nin Lenin'in çizdiği sahte sınırlar boyunca parçalanması da, yeni oluşumlara çarpıcı örnekler sağlamıştır; bunlar büyük güç hayali peşinde, tarihsel ve etnik açıdan kendilerine yabancı geniş toprakları, etnik açıdan farklı onbinlerce, hatta bazen milyonlarca insanı barındıran toprakları işgale kalkışıyor, geleceği hiç düşünmüyor, fethin kimseye asla yarar sağlamayacağını unutuyorlar.  

Söylemeye gerek yok, kendi kendini sınırlandırma ilkesini gruplara, mesleklere, partilere veya bütün bir ülkeye uygularken ortaya çıkan zor sorular, bulunmuş olan cevaplardan sayıca fazladır. Bu açıdan fedakârlık ve feragat konusunda gösterilecek her türlü kararlılık, belki bunlara hazırlıksız ya da karşı olan çok sayıda insanda ters tepkiler yaratacaktır. (Hatta bir tüketicinin kişisel olarak kendi kendini kısıtlaması bile bir yerlerde bir üreticiyi etkileyecektir.)  

Ama yine de eğer arzularımızla taleplerimizi kesin biçimde sınırlamayı, çıkarlarımızı ahlâki ölçütlere tabi kılmayı öğrenmezsek, insan doğasının en kötü yanları dişlerini gösterirken bizler -yani insanlık- paramparça olup gideceğiz. 

Çeşitli düşünürler birçok kez dikkat çekmiştir buna (ben de burada, 20. Yüzyıl Rus filozofu Nikolay Loski'nin sözlerinden alıntı yapıyorum): "Bir kişilik, benlikten daha yüksek değerlere yönelmemişse, kaçınılmaz olarak yozlaşma ve çürüme başgösterir." İzin verirseniz ben de kişisel bir gözlemimi sizinle paylaşacağım. Ele geçirerek değil, ancak ele geçirmeyi reddederek gerçek manevi doyuma ulaşabiliriz. Başka bir deyişle: Kendi kendini sınırlandırma yoluyla.  

Kendi kendini sınırlandırma, bugün bize tümüyle kabul edilmez, zorlayıcı, hatta itici bir şey olarak görünüyor, çünkü atalarımız için gereklilikten doğmuş bir alışkanlıktan yüzyıllar boyunca gitgide uzaklaştık. Onlar, çok daha büyük dış sınırlamalarla yaşadı ve ellerinde çok daha az fırsat vardı. Kendi kendini sınırlandırmanın olağanüstü önemi, bütün zorlayıcılığıyla ancak bu yüzyılda çıktı insanlığın karşısına. Yine de, çağdaş hayattaki çeşitli karşılıklı bağlantıları göz önüne alınca bile, ne kadar güç olursa olsun , hem ekonomik hem de politik hayatımızı yavaş yavaş onarmayı ancak kendi kendini sınırlandırmayla başarabileceğimiz görülmektedir.  

Bugün pek çok kimse kendi için bu ilkeyi kolayca kabullenmeyecektir. Ancak modernliğimizin giderek daha karmaşık hale gelen koşullarında kendi kendimizi sınırlandırma, hepimizin varlığını koruması için yegane doğru yoldur.  

Ayrıca bu, bizim üstümüzde bir Bütüncül ve Yüce Otorite bulunduğunun -ve bu varlık karşısında tümüyle unutulan boyun eğme duygusunun- yeniden farkına varmamıza da yardımcı olur.

Ancak tek bir gerçek ilerleme olabilir: Tek tek bütün bireylerin manevi ilerlemenin, hayatlarının akışı içinde kendilerini yetkinleştirme derecelerinin toplamı.  

Ne mutlu ki "tarihin sonu"nun geldiği, tümüyle demokratik bir saadetin her şeyi kapsayan zaferi konusundaki naif bir masalla avutulduk yakın zamanda; nihai global düzenlemenin sonunda gerçekleştirildiği varsayılıyordu.

Ama hepimiz görüyor ve seziyoruz ki çok farklı bir şey, yeni ve belki de çok çetin bir şey gelmekte. Hayır, sükûnet gezegenimize inme vaadinde bulunmuyor; bu o kadar da kolay bağışlanmayacak bize. Yine de 20. Yüzyıl'ın sınamalarından boşuna geçmediğimiz kesin. Şöyle umalım. Ne de olsa bu sınamalarla ıslah edildik ve güçlükle kazanılmış metanetimiz bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılacaktır.

Kaynak: NPQ Dergisi, Yıl 2002, Sayı 3

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...