Tanrı'yı Politikaya Geri Getirin - Aleksandr Soljenitsin
MOSKOVA - Ahlâkın politikadaki rolü, haklılığı tartışmasız kabul edilen zorunlu payı nedir?
Erasmus, politikanın etik bir kategori olduğuna inanıyor ve etik dürtüleri
ortaya koymasını istiyordu. Ama bu tabii 16. Yüzyıl'daydı. Sonra bizim Aydınlanmamız geldi ve 18. Yüzyıl'da artık ahlâki terimleri devlete
ve eylemlerine uygulamanın inandırıcı olmadığını John Locke'dan öğrenmiş
bulunuyorduk. Sıkıntı verici ahlâki kısıtlamalardan tarih boyunca çoğunlukla
uzak kalmış olan politikacılar da, böylelikle fazladan bir tür kuramsal gerekçe
kazanmış oldu. Devlet adamları arasında ahlâki dürtüler her zaman politik
dürtülerden daha zayıf olmuştur; ama devlet adamlarının verdikleri kararların
sonuçları günümüzde çok daha geniş ölçekli olmaktadır.
Bireylerin, ailelerin ve küçük çevrelerin davranışı için geçerli olan
ahlâki ölçütler, hiç kuşkusuz devletlerle politikacıların davranışına birebir
uyarlanamaz: Hükümet yapılarının ölçeği, momenti ve işlevleri belli bir
deformasyon gerektirdiğinden, burada kesin bir eşdeğerlilik söz konusu
değildir. Ancak devletlerin başında politikacılar vardır ve politikacılar da
sıradan insanlardır, ama onların eylemleri diğer sıradan insanları etkiler.
Üstelik devlete ilişkin zorunluluklar, çoğunlukla politik davranıştaki iniş
çıkışlardan uzak tutulmuştur. Dolayısıyla bizim bireylere dağıttığımız her
türlü ahlâki talep, mesela dürüstlükle alçaklık ve sahtekârlık arasındaki
farkın, âlicenaplık ve iyilikle tamah ve kötülük arasındaki farkın anlaşılması,
ülkelerin hükümetlerin, parlementoların ve partilerin politikası için de büyük
ölçüde geçerli olmalıdır.
Zaten eğer devletin, partinin ve sosyal politikanın temeli ahlâka
dayanmayacaksa, insanlığın sözü edilecek bir geleceği yok demektir. Tersi de
geçerlidir: Eğer bir devletin politikasına ya da bir bireyin davranışlarına
ahlâki bir pusula yol gösteriyorsa. Bu sadece en insani değil, uzun vadede
insanın kendi geleceği açısından da en sağduyulu davranıştır.
Rus halkı arasında amaçlanacak ideal olarak anlaşılıp hakikat (pravda) ve
hakikate göre yaşamak (jit'po pravde) sözleriyle ifade edilen bu kavram, hiçbir
zaman yok olmamıştır. 19. Yüzyıl sonundaki karanlık dönemde bile, Rus filozof
Vladimir Solovyov, Hristiyan bir bakış açısından ahlâki ve politik faaliyet
arasında sıkı bir bağ bulunduğunu, politik faaliyetin ahlâki hizmetten başka
anlam taşımayacağını, tek motivasyonu çıkarların gözetilmesi olan politikanın
her türlü Hristiyan içerikten yoksun olduğunu ısrarla belirtmiştir.
Ne yazık ki bugün benim memleketimde bu ahlâki araçlar Batı'dakinden bile daha
işlevsiz hale gelmiştir ve ben de böyle yargılarda bulunurken şu anda ne kadar
savunmasız bir konumda olduğumun farkındayım. Bir zamanlar SSCB olan yerde,
yetmiş yıllık korkunç baskının ardından, her yeri sarmış yoksulluk koşullarında
ani ve sınırsız, denetimsiz bir davranış özgürlüğü geldi; sonuç, birçok
kimsenin, insan davranışının en kötü özelliklerini arsızca benimseyerek
utanmazlık yoluna savrulması oldu. Bu bağlamda, ülkemizde bu bozulmanın
insanlara tümüyle rastgele biçimde musallat olmadığını, dikkate değer zihinsel
ve ahlâki nitelikleri olanlara yöneltildiğini belirtmek gerekir. Sonuç olarak
günümüzde Rusya'daki tablo, sırf insan doğamızın genel zaaflarının sonucu
olarak ortaya çıksa, bu kadar iç karartıcı ve vahşice olmazdı.
Ama belayı ülkeler ve uluslara göre ayrım yapmadan ele almalıyız;
Hristiyanlığın ikinci bin yılının sonuna gelirken, bu bela hepimizin
başındadır. Hem ayrıca bu terimi -ahlâk- bu kadar gayrı ciddi bir şekilde
kullanmamız doğru olur mu?
BENTHAM YASASI - 18. Yüzyıl'dan
bize Jeremy Bentham'ın ilkesi kaldı: Ahlâk, en fazla sayıda kişiye mutluluk
veren şeydir; insan, sadece kendi varoluşunun korunmasından yana şeyleri arzu
edebilir. Uygar dünyanın böylesine yerinde ve değerli bir öğüdü bu kadar
hevesle benimsediğini görmek şaşırtıcı olmuştur!
Soğukkanlı hesaplar iş ilişkilerinde hüküm sürmekte, hatta normal davranış
olarak kabul görmektedir. Bir muhalif ya da rakip karşısında herhangi bir
biçimde geri adım atmak, mevki iktidar ya da servet açısından avantajlı taraf
adına affedilemez bir falso olarak görülür. Her olayın, eylemin ya da amacın
nihai ölçüsü, tamamen meşruiyet temelindedir. Bu ölçü ahlâk dışı davranışa
karşı bir engel olarak tasarlanmıştı ve çoğu zaman da başarılı olmaktadır ama
bazen, "meşru gerçekçilik" biçimine bürünerek tam da bu davranışı
kolaylaştırmaktadır.
İnsan doğasının bu meşruiyet masalına direnmesi, başkalarının talihsizlikleri
karşısında manevi bir atalet ve duyarsızlık gösterilmesine izin vermemesi ancak
minnet duymamıza yol açabilir. Hali vakti yerinde çok sayıda Batılı, uzaklardaki
insanlara mal ve para yardımında bulunmanın yanı sıra sık sık önemli ölçüde
kişisel çabalar ortaya koyarak bu insanların çektiği sıkıntılara, acılara
yürekten tepki göstermektedir.
SONSUZ İLERLEME - İnsan bilgisi
ve insan yetenekleri yetkinleşmeye devam ediyor; bunlar sona eremez ve sona
ermemelidir de. 18. Yüzyıl'a gelindiğinde bu süreç hız kazanmaya başlamış ve
daha da belirginleşmişti. Buna ilerleme gibi etkileyici bir isim veren
Anne-Robert Turgot, ekonomik gelişmeye dayalı İlerleme'nin kaçınılmaz olarak ve
doğrudan insan mizacında genel bir yumuşamaya yol açacağını kastediyordu.
Bu etkili etiket geniş ölçüde benimsenerek evrensel ve gurur dolu bir hayat
felsefesi haline geldi: İlerliyoruz! Eğitim görmüş insanlık, hemen inanç
bağladı İlerleme'ye. Ama yine de kimse şu konunun üstünde durmuyordu: Evet
ilerleme, ama neyin ilerlemesi? İlerleme'nin varoluşun ve bütünlüğün içinde
insanlığın tüm boyutlarını içine alacağı varsayıldı büyük bir heyecanla. Marx
da, işte İlerleme'ye dayalı bu güçlü iyimserlikten hareketle tarihin, Tanrı'nın
yardımı olmaksızın bizi adalete ulaştıracağı sonucuna vardı.
Zaman geçti ve görüldü ki İlerleme gerçekten ilerliyor, hatta başdöndürücü bir
şekilde beklentilerin de ötesine geçiyor, ama bunu sadece teknolojik uygarlık
alanında (insana konfor sağlamada ve askeri yeniliklerde özel bir başarı
göstererek) gerçekleştiriyor.
Gerçekten de ilerleme, müthiş bir şekilde ileri gitti, ama önceki kuşakların
akıl edemeyeceği sonuçlar doğurdu.
İLERLEMENİN BUNALIMI - Gözden
kaçırdığımız ve ancak yakın zamanda farkına vardığımız ilk ayrıntı,
gezegenimizin sınırlı kaynakları dahilinde sınırsız İlerleme'nin
gerçekleşemeyeceği; doğanın fethedilmesi değil, desteklenmesi gerektiği; bize
tahsis edilmiş çevreyi başarıyla yiyip bitirmekte olduğumuzdur.
Ortaya çıkan ikinci yanılgı da, insan doğasının İlerleme'yle birlikte daha
yumuşak ve nazik olmadığıdır. Hepimizin unuttuğu şey insan ruhudur.
İsteklerimizin denetimsiz biçimde büyümesine izin verdik ve şimdi onları nasıl
yönlendireceğimizi şaşırmış durumdayız. Ve ticari girişimlerin zorlayıcı
yardımıyla, bir bölümü tümüyle yapay olan yeni, hep daha da yeni istekler
uyduruluyor; topluca bunların peşinden koşuyor, ama tatmin bulamıyoruz. Hiçbir
zaman da bulamayacağız.
Sonsuz mal mülk birikimi mi? Bu da tatmin getirmeyecektir. (İdrak sahibi
bireyler, mal mülkün başka ilkelere, daha yüksek ilkelere tabi olması, manevi
bir gerekçelendirmesi, bir misyonu bulunması gerektiğini uzun zaman önce
anladılar; yoksa Nikolay Berdyayev'in belirttiği gibi bunlar, birer hırs ve
baskı aracı haline gelerek insan hayatına yıkım getirirler.)
Modern ulaşım imkânları, Batı'daki insanlara bütün dünyayı açmıştır. Bu gelişme
olmasaydı bile modern insan, varoluşunun sınırlarını aşmanın dışında her şeyi
başarabilir; her şeyden önce televizyon sayesinde bütün gezegenin her yerinde
aynı anda hazır ve nazırdır. Yine de İlerleme'nin bu anlık adımının, yüzeysel
bilgi ve ucuz gösteriler okyanusunun insan ruhunu geliştirmediği, tersine ruhun
daha da sığlaştığı ve manevi hayatın seviyece gerilediği ortaya çıkıyor. Buna
uygun olarak bizim kültürümüz de, istediği kadar içi boş yeniliklerin
şamatasıyla çöküşünü gizlemeye çalışsın, gitgide yoksullaşıp kararıyor.
Ortalama insanın konforu artmaya devam ettikçe, manevi gelişme de gitgide
dumura uğrayacaktır. Haz girdabının tatmin getirmediğini, çok geçmeden bizi
boğabileceğini fark ettikçe, mide fesadı, yüreğe de dinmek bilmez bir hüzün
getirir.
Hayat bütün umutlar bilime, teknolojiye, ekonomik büyümeye bağlanamaz.
Teknolojik uygarlığın zaferi, manevi bir emniyetsizlik de aşılamıştır bizlere.
Armağanları bizi zenginleştirmekte ama aynı zamanda da köleleştirmektedir. Her
şey çıkarlar'dır, çıkarlar'ımızı ihmal etmemeliyiz; her şey maddiyat uğruna bir
mücadeledir, ama içimizdeki bir ses, saf, yüce ve kırılgan bir şeyi yitirmiş
olduğumuzu söylüyor bize. Amaç'ı görmeyi unutmuş bulunuyoruz.
Fısıldayarak da olsa, ancak kendimizle başbaşayken de olsa kabul edelim: Kafa
göz yaracak hızda bir koşuşturmayla geçen bu hayatta ne için yaşıyoruz?
EZELİ SORULAR HÂLÂ GEÇERLİ - İlerleme'yi (hiç kimse ya da hiçbir şey onu durduramaz) sınırsız bir nimet
kaynağı olarak görmekten vazgeçmek ve özgür irademiz için son derece zorlu bir
sınama biçiminde yukarıdan gönderilmiş bir armağan olarak görmek bize kalmıştır.
Mesela telefon ve televizyon denilen armağanlar, itidali elden bırakarak
kullanıldığında zamanımızın bütünlüğünü parçalayıp bizi hayatımızın doğal
akışından koparmıştır. Uzatılmış yaşam beklentisi armağanının sonuçlarından
biri, yaşlı kuşağı çocukları için bir yük haline getirmek, bu arada onları,
yaşlılıkta bitmek bilmez bir yalnızlığa, sevdikleri tarafından terk edilmeye ve
deneyimlerini gençlere aktarma sevincini yaşamaktan onarılmaz biçimde koparmaya
mahkum etmek olmuştur.
İnsanlar arasındaki yatay bağlar da koparılmaktadır. Politik ve sosyal hayatın
görünürdeki bütün canlılığıyla birlikte, insan ilişkilerinde başkalarına karşı
yabancılaşma ve duyarsızlık da güçlenmiştir. Maddi çıkarlar peşinde tükenip
giden insanlar, bunaltıcı bir yalnızlıktan başka şey bulamamaktadır.
(Varoluşçuluk feryadını ortaya çıkaran da budur.)
İlerlemenin mekanik akışı içinde kendimizi kaybetmek yerine, insan ruhu
yararına onu dizginlemek için mücadele etmeliyiz; İlerleme'nin oyuncağı
olmamalı, onun kudretini iyinin gerçekleştirilmesi doğrultusuna yöneltmenin
yollarını aramalı ya da genişletmeliyiz.
İlerleme, parlak ve sapmaz bir vektör olarak anlaşılmıştı ama karmaşık ve
çarpık bir eğri olduğu ortaya çıktı; bu eğri eski zamanlarda da ufukta belirmiş
aynı ezeli sorulara geri götürdü bizi; yalnız o zaman bu sorular, aklı daha az
karışmış, bağlantılarından bu kadar koparılmamış olan insanlık için daha
kolaydı.
Yaradılışımızda bulunan ahengi, manevi ve fiziksel varlığımız arasındaki iç
ahengi kaybettik. İyilik ve kötülük kavramları alay konusu olup fifty-fifty
ilkesiyle bir kenara itilmeden önce sahip olduğumuz o manevi berraklığı
kaybettik.
Ve hiçbir şey şu anda ruhlarımızdaki çaresizliği, zihinsel karışıklığımızı,
ölüm karşısındaki açık ve sakin tutumun kaybı kadar iyi anlatamaz. Modern
insanın refah seviyesi ne kadar yüksekse, tüyler ürpertici ölüm korkusu ruhunu
o kadar derinden yaralıyor. Eskilerin bilmediği bu kitlesel korku, bizim doymak
bilmez, gürültülü ve koşuşturmacayla geçen hayatımızın ürünüdür. İnsanoğlu her
ne kadar hür iradeye sahip olsa da kendini evrende sınırlı bir nokta olarak
görme anlayışını yitirmiştir. Dünyaya uyum göstermek yerine dünyayı kendine
uydurmaya çalışarak, kendini çevresinin merkezi olarak görmeye başlamıştır. O
zaman da ölüm korkusu dayanılmaz olur tabii: Bir darbede tüm evrenin yok
olmasıdır bu.
Yukarıdaki değişmez "Yüce Kudret"i tanımayı reddederek o boşluğu
kişisel gerekliliklerle doldurduk ve hayat da birdenbire sinir bozucu bir
bekleyiş haline geliverdi.
SOĞUK SAVAŞTAN SONRA - 20.
Yüzyıl'ın ortaları, hepimiz için nükleer tehlike gölgesi altında geçti. Hayatın
bütün kusurlarını örter gibiydi bu. Başka her şey anlamsız görünüyordu. Her
halükârda akıbetimiz belli; öyleyse neden zevk için yaşamayalım? Ve bu büyük
tehdit hem insan ruhunun gelişimini durdurdu, hem de hayatın anlamı üzerinde
düşünmeyi ertelememize yol açtı.
Ama bir paradoks olarak aynı tehlike, Batı toplumuna birleştirici türden geçici
bir varoluş amacı sağladı: Ölümcül komünizm belasına karşı koymak. Bu tehdit, hiçbir
şekilde herkes tarafından tam olarak anlaşılamadığı gibi , bu kararlılıkta da
hiçbir şekilde Batı'nın tümünde eşit ölçüde geçerli olmadı; Batılı tavrı
düşüncesizce zayıflatmaya çalışan korkakların sayısı az değildi. Ama hükümette
sorumluluk sahibi insanların ağır basması Batı'yı ayakta tuttu; Berlin ve
Kore'deki mücadelelerde, Yunanistan ile Portekiz'in varlığını korumasında zafer
sağladı. (Yine de komünist şeflerin, muhtemelen karşılığında nükleer bir darbe
almadan öldürücü bir darbe indirebileceği bir dönem olmuştu. Bu bir ayağı
çukurda şeflerin planlarını ertelemesini sağlayan, olsa olsa kendi
hedonizmlerini olmuştur; daha sonra da Başkan Reagan yeni, giderek yükselen ve
sonunda dayanılmaz hale gelen bir silahlanma yarışıyla onları devre dışı bıraktı.)
İşte böylece 20. Yüzyıl'ın sonunda benim ülkemde çok sayıda insanın beklediği,
ama Batı'daki pek çok kimseyi hayrette bırakan olaylar art arda patlak verdi:
Komünizm, kendi yapısındaki hayatiyetsizlikten ve içinde birikmiş çürümenin
ağırlığından ötürü çöktü. İnanılmaz bir hızla ve aynı anda bir düzine ülkede
çöküverdi. Birdenbire nükleer tehdit falan kalmamıştı artık.
Ya sonra? Birkaç aylık kısa bir dönem boyunca tüm dünyayı sevinç dolu bir
rahatlama kapladı (bu arada bazıları da dünyevi Ütopya'nın, Yeryüzündeki
Sosyalist Cennet'in ölümüne yas tutuyordu.) Bu da geçti ama her nasılsa gezegen
sükûnete kavuşmadı; bunun yerine çok daha büyük bir sıklıkla şurada bir
kıvılcımın parladığı, orada bir şeylerin patlak verdiği görülüyor; çatışmaların
kontrol altına alınması için yeterince BM gücünü biraraya getirmek bile kolay
iş değil.
Üstelik komünizm, eski SSCB topraklarında hiç de ölmüş gözükmüyor.
Cumhuriyetlerin bazısında kurumsal yapıları tümüyle ayaktayken, tümünde de
milyonlarca komünist kadro yedekte bekliyor; ayrıca komünizmin kökleri, halkın
bilincinde ve gündelik yaşantısında hâlâ yerini koruyor.
Bu arada yıllar süren işkencenin getirdiği yeni yaralar da açılmış durumda;
örneğin: Kısır, vahşi, tiksindirici davranış biçimleriyle dolu, oluşum halindeki
kapitalizm; ülkenin zenginliklerinin Batı'nın benzerini görmediği biçimde
yağmalaması. Bu da sonuçta hazırlıksız ve korunmasız durumdaki halkta geçmişin
"sefalette eşitliği"ne yönelik bir nostalji yaratmıştır.
Dünyevi sosyalizm-komünizm ideali çökmüşse de, çözme iddiasında olduğu sorunlar
hâlâ geçerlidir: Toplumsal üstünlük ve paradan kaynaklanan orantısız güç
arsızca kullanılmakta ve bunlar, olayların akışını çoğunlukla doğrudan
yönlendirmektedir. Eğer 20. Yüzyıl'ın global dersi iyileştirici bir aşı işlevi
görmezse, o dev kızıl kasırga kendini tümüyle tekrarlayabilir.
Soğuk savaş sona ermiştir ama modern hayatın sorunları, şimdiye dek politik
düzlemin iki boyutuna oturur görünenden çok, daha karmaşık bir biçimde, bütün
çıplaklığıyla ortadadır. Hayatın anlamına ilişkin eski bunalım ve eski manevi
boşluk (bunlar nükleer dönemde ihmal yüzünden daha da derinleşti) olduğu gibi
duruyor. Nükleer terörün dengede olduğu dönemde bu boşluk, gezegende sağlanan
istikrar yanılsamasıyla biraz olsun belirsizleşmişti; bunun da ancak geçici bir
istikrar olduğu ortaya çıktı. Ama şimdi şu eski amansız soru kendini çok daha
belirgin bir biçimde göstermektedir: Nereye gidiyoruz?
21. YÜZYIL'IN ARİFESİNDE - Günümüzde, yüzyıllar hatta bin yıllar arasındaki simgesel bir sınıra
yaklaşıyoruz. Bu çok önemli kritik anla aramızda sekiz yıldan az bir zaman var.
Modern çağın yerinde duramaz ruhuyla bu an, 2001 yılını beklemeden, bir yıl
önce ilan edilecektir.
Böylesine önemli bir zaman dilimini coşkuyla ve umut tohumlarıyla karşılamayı
kim istemez? Birçok kimse, getireceği ürkütücü dehşeti hiçbir şekilde akıl
edemeden, yüce aklın yüzyılı olarak böyle karşılamıştı 20. Yüzyıl'ı. Öyle
görünüyor ki, totalitarizmin gelmekte olduğunu bir tek Dostoyevski gördü.
20 Yüzyıl, insanlıkta ahlâki bir olgunlaşmaya tanık olmadı. Tersine eşi
görülmemiş bir ölçekte imhalar gerçekleştirdi; kültür keskin bir düşüş
gösterdi, insan ruhu çöküşe geçti. (Gerçi 19. Yüzyıl, bu sonucu hazırlayacak
epeyce şey yapmıştı tabii.) Öyleyse her tarafta birinci sınıf silahlarla öfke
saçan 21. Yüzyıl'ın bize daha iyi davranacağını beklememiz için bir neden var
mı?
Bu arada çevrenin harap olması da var. Ve dünya ölçeğindeki nüfus patlaması.Ve
muazzam bir Üçüncü Dünya sorunu; son derece yetersiz bir genellemeyle hâlâ
böyle adlandırılan kesim. Üçüncü Dünya günümüzde insanlığın beşte dördünü
oluşturuyor; kısa bir süre sonra da altıda beşini oluşturucak. 21. Yüzyıl'ın en
önemli unsuru haline gelecek. Yoksulluk ve sefalet içinde boğulan bu kesim, hiç
kuşkusuz kısa bir süre sonra, giderek uzayan bir talepler listesiyle ileri
ülkelerin kapısını çalacaktır. (Sovyet komünizminin şafağına kadar uzanan bur
geçmişte de böyle düşünceler vardı. Mesela 1921'e Tatar milliyetçisi ve
komünist Sultan Galiyev'in sömürge ve yarı sömürge uluslarlardan bir
Enternasyonal oluşturulması ve ileri sanayi devletleri üzerinde diktatörlüğünü
kurması için çağrıda bulunduğu pek bilinmez.
Bugün Avrupa'nın bütün sınırlarını zorlayan ve giderek artan mülteci akışına
baktığımızda, Batı'nın kendini bir tür kale olarak görmemesi zordur: Şimdilik
emniyette ama kuşatma altında olduğu da tartışma götürmez. Büyüyen ekolojik
bunalım, gelecekte iklim kuşaklarında değişim yaratarak bugün bunların bol
bulunduğu yerlerde tatlı su ve elverişli toprak kalmamasına neden olabilir. Bu
da gezegende yeni ve tehlikeli çatışmalara, hayatta kalmak için verilen
savaşlara yol açabilir.
Dolayısıyla Batı'nın önüne zor bir görev, zor bir denge kurma görevi
gelmektedir: Dünyadaki çeşitli kültürlere ve onların ayrı toplumsal çözümler
aramalarına tam anlamıyla saygı gösterirken, aynı zamanda da kendi değerlerini,
medeni hayatın hukukun üstünlüğü altında tarihsel olarak benzersiz istikrarını
(her bir yurttaşa bağımsızlık ve alan tanıyan, çok zor kazanılmış bir istikrar)
gözden kaybetmemek.
KENDİ KENDİNİ SINIRLANDIRMA - Zaman acilen isteklerimizi sınırlandırmamızı gerektirmektedir. Siyasal, kamusal
ve özel hayatımızda kendi kendini sınırlandırmanın altın anahtarını okyanusun
dibine göndereli çok zaman geçtiği için, fedakârlık ve feragat noktasına
gelmemiz güçtür. Ama kendi kendini sınırlandırma, özgürlüğünü kazanmış bir
insanın duracağı en temel ve en akıllıca noktadır. Aynı zamanda da onun
kazanılmasını sağlayan en emin yoldur. Dış olayların bize ağır bir baskı
yapmasını, hatta bizi yere yuvarlamasını beklememeliyiz; uzmanlaşıcı bir tavır
alarak ve sağduyulu bir kendi kendini sınırlandırmayla olayların kaçınılmaz
akışını kabullenmeliyiz.
Kişisel yaşantımızda bu yoldan nasıl uzaklaştığımızı ancak vicdanımız ve bize
yakın olanlar bilir. Partiler ve hükümetlerin bu yoldan nasıl uzaklaştığına
ilişkin örneklerse tümüyle önümüzdedir.
Gezegenin doğal çevresi ve atmosferine yönelik tartışmasız tehdit karşısında
alarma geçen yeryüzü halkları (1992'de Rio Yeryüzü Zirvesi'nde) bir konferans
topladığında, şu andaki mevcut yeryüzü kaynaklarının yarıya yakınını tüketen ve
kirliliğinin de yarısını yaratan büyük bir güç, sanki kendisi aynı yeryüzünde
yaşamıyormuş gibi, bugünkü iç çıkarları uğruna, makul bir uluslar arası
antlaşmanın taleplerinin azaltılmasında ısrar etmektedir. Sonra da diğer önde
gelen ülkeler, bu azaltılmış talepleri bile yerine getirmeyi savsaklıyorlar.
Dolayısıyla ekonomik bir yarışta kendi kendimizi zehirliyoruz.
Aynı şekilde SSCB'nin Lenin'in çizdiği sahte sınırlar boyunca parçalanması da,
yeni oluşumlara çarpıcı örnekler sağlamıştır; bunlar büyük güç hayali peşinde,
tarihsel ve etnik açıdan kendilerine yabancı geniş toprakları, etnik açıdan
farklı onbinlerce, hatta bazen milyonlarca insanı barındıran toprakları işgale
kalkışıyor, geleceği hiç düşünmüyor, fethin kimseye asla yarar sağlamayacağını
unutuyorlar.
Söylemeye gerek yok, kendi kendini sınırlandırma ilkesini gruplara, mesleklere,
partilere veya bütün bir ülkeye uygularken ortaya çıkan zor sorular, bulunmuş
olan cevaplardan sayıca fazladır. Bu açıdan fedakârlık ve feragat konusunda
gösterilecek her türlü kararlılık, belki bunlara hazırlıksız ya da karşı olan
çok sayıda insanda ters tepkiler yaratacaktır. (Hatta bir tüketicinin kişisel
olarak kendi kendini kısıtlaması bile bir yerlerde bir üreticiyi
etkileyecektir.)
Ama yine de eğer arzularımızla taleplerimizi kesin biçimde sınırlamayı,
çıkarlarımızı ahlâki ölçütlere tabi kılmayı öğrenmezsek, insan doğasının en
kötü yanları dişlerini gösterirken bizler -yani insanlık- paramparça olup
gideceğiz.
Çeşitli düşünürler birçok kez dikkat çekmiştir buna (ben de burada, 20. Yüzyıl
Rus filozofu Nikolay Loski'nin sözlerinden alıntı yapıyorum): "Bir
kişilik, benlikten daha yüksek değerlere yönelmemişse, kaçınılmaz olarak
yozlaşma ve çürüme başgösterir." İzin verirseniz ben de kişisel bir
gözlemimi sizinle paylaşacağım. Ele geçirerek değil, ancak ele geçirmeyi
reddederek gerçek manevi doyuma ulaşabiliriz. Başka bir deyişle: Kendi kendini
sınırlandırma yoluyla.
Kendi kendini sınırlandırma, bugün bize tümüyle kabul edilmez, zorlayıcı, hatta
itici bir şey olarak görünüyor, çünkü atalarımız için gereklilikten doğmuş bir
alışkanlıktan yüzyıllar boyunca gitgide uzaklaştık. Onlar, çok daha büyük dış
sınırlamalarla yaşadı ve ellerinde çok daha az fırsat vardı. Kendi kendini
sınırlandırmanın olağanüstü önemi, bütün zorlayıcılığıyla ancak bu yüzyılda
çıktı insanlığın karşısına. Yine de, çağdaş hayattaki çeşitli karşılıklı
bağlantıları göz önüne alınca bile, ne kadar güç olursa olsun , hem ekonomik
hem de politik hayatımızı yavaş yavaş onarmayı ancak kendi kendini
sınırlandırmayla başarabileceğimiz görülmektedir.
Bugün pek çok kimse kendi için bu ilkeyi kolayca kabullenmeyecektir. Ancak
modernliğimizin giderek daha karmaşık hale gelen koşullarında kendi kendimizi
sınırlandırma, hepimizin varlığını koruması için yegane doğru yoldur.
Ayrıca bu, bizim üstümüzde bir Bütüncül ve Yüce Otorite bulunduğunun -ve bu
varlık karşısında tümüyle unutulan boyun eğme duygusunun- yeniden farkına
varmamıza da yardımcı olur.
Ancak tek bir gerçek ilerleme olabilir: Tek tek bütün bireylerin manevi
ilerlemenin, hayatlarının akışı içinde kendilerini yetkinleştirme derecelerinin
toplamı.
Ne mutlu ki "tarihin sonu"nun geldiği, tümüyle demokratik bir
saadetin her şeyi kapsayan zaferi konusundaki naif bir masalla avutulduk yakın
zamanda; nihai global düzenlemenin sonunda gerçekleştirildiği varsayılıyordu.
Ama hepimiz görüyor ve seziyoruz ki çok farklı bir şey, yeni ve belki de çok
çetin bir şey gelmekte. Hayır, sükûnet gezegenimize inme vaadinde bulunmuyor;
bu o kadar da kolay bağışlanmayacak bize. Yine de 20. Yüzyıl'ın sınamalarından
boşuna geçmediğimiz kesin. Şöyle umalım. Ne de olsa bu sınamalarla ıslah
edildik ve güçlükle kazanılmış metanetimiz bir şekilde gelecek kuşaklara
aktarılacaktır.
Kaynak: NPQ Dergisi, Yıl 2002, Sayı 3
No comments:
Post a Comment