MÜSLÜMAN OLMAYAN BİR ÜLKEDE MÜSLÜMANCA YAŞAMAK
Mustafa Özbaş
(…) De ki, "Eğer inanmışsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor size?" (2 Bakara 93)
Bu yazımızın başlığının uzunca adı şöyle de
düşünülebilir: Bir Müslüman kendi dünya görüşüne sahip olmayan bir ülkeye niçin
göç eder/sığınır ve orada nasıl yaşar/yaşamalıdır?
Müslümanların yaşamına yön vermesi gereken,
hayatlarında her şeyden daha aziz ve yüce bildikleri Allah’ın kelamı olan
Kur’an’dır. Çünkü O’nun iradesine teslim olacaklarına dair verdikleri gönülden
bağlılık sözü ile Müslüman ismini almışlardır. Bu öncülden yola çıkarak
Kur’an’ın konuyu nasıl ele aldığına göz atmak hayatımıza yön verici olacaktır.
Kur’an, bir Müslüman’ın, ekonomik sebeplerle, can
güvenliği nedeniyle ve inandığı değerler yüzünden gördüğü baskı ve
işkenceler sebebiyle hicret edebileceğinden yani memleketini terk etmeye
mecbur kalabileceğinden örnekler verir bize. Yusuf peygamberin ve ailesinin
Mısır’a göç etmek zorunda kalmaları ekonomik sebeplerden dolayı iken, Musa
peygamberin Mısır’ı ilk terke mecbur kalışı can güvenliği sebebiyledir. Musa
peygamberin Mısır’ı ikinci defa terke mecbur kalışı ve Hz. Muhammed’in etrafındaki
inananların, Mekke’yi terk etmeye mecbur bırakılıp Habeşistan’a ve Medine’ye
yaptıkları göçler ise; bir topluluğun inançları yüzünden gördükleri baskı ve
işkence sonucu yaptıkları siyasi göç örnekleridir.
Bu hatırlatmalardan sonra gelelim bu sığınmacı kimselerin,
yaşadıkları yeni ülkedeki yaşam biçimlerine:
Ekonomik açıdan imkana kavuşan, can güvenliği
açısından ve inançları yüzünden artık kendilerini emniyette hisseden bu
insanlar, acaba göç ettikleri/sığındıkları bu memleketlerde, kendilerine bu
imkanı sağlayan kişi ve yönetimlere karşı nasıl davranmışlardır. Hem de aynı
inancı paylaşmamalarına, farklı dinlerden olmalarına rağmen.
Sırayla bir tahlil yapmak gerekirse şunları
söyleyebiliriz:
Yusuf peygamberi, efendisinden gördüğü iyilikler
dolayısıyla tamamen bir minnet ve şükran tavrı içerisinde görmekteyiz. (12
Yusuf 23). Ayrıca gösterdiği dürüst ve örnek yaşam tarzı sayesinde ülke
yönetiminde söz sahibi olduğunu (12 Yusuf 56) ve nihayetinde, ekonomik
açıdan zor şartlarda olan ailesini de Mısır’a getirtmeyi başardığını
görmekteyiz. (12 Yusuf 99-101). Yusuf peygamber böyle bir yaşam tarzı ortaya
koymasaydı, nasıl olurdu da kıssasından hissemizi alalım diye bize dürüstlük
timsali bir insan olarak anlatılırdı.
Musa peygambere gelince; onu da, daha hemen işin
başında, sığındığı memleketin haksızlığa uğrayan insanlarının yardımına
koştuğunu görüyoruz. (28 Kasas 23-28) Yaptığı bu iyilik sayesindedir ki, Musa
peygamber emniyete kavuşmakla kalmamış, bunun yanında büyük ödüllere de layık
görülmüştür. İşte yine dürüstlüğün meyveleri.
Ve, ve yine Müslümanların Mekke’yi terk etmeye
mecbur kalıp Habeşistan’a sığınmalarını müteakip oradaki yaşantılarının,
bütünüyle minnettarlık duyguları yüklü olduğunu görmekteyiz. İşte Hz.
Peygamber’in, dönemin Hıristiyan Habeş kralının vefat haberini aldığı vakit
gıyaben cenaze namazını kılması bu minnettarlık duygusu ve vefa borcunun bir
ifadesidir. Hem de aynı dinden olmamasına rağmen…
Bu arada, Habeşistan’a göç etmiş olan
Müslümanların orada Müslümanlık propagandası yaptıklarına dair hiçbir tarihi
bilginin bize intikal etmiş olmadığını belirtmek isterim. Bilakis
Müslümanlardan Hıristiyanlığı seçen(ler) olduğundan haberdarız.
Bir vecize ile demek istediklerimi noktalamak
istiyorum: “El İnsânu Abdu’l İhsân = İnsan iyiliğin kölesidir.”
İyilik gördüğümüz kimselere karşı nankörlük
etmemek ahlakımız olsun…
Sevgi ile kalınız…
No comments:
Post a Comment