İnsan Başkaldırıştır, Savaştır - Jean Bruller Vercors
Kimi sözcük anlam kesinliğini yitirmiş, özünden boşalmıştır. Hürriyet, Adalet, Demokrasi bunlardandır, böyle olduğunu da herkes bilir. Bu sözcüklerin anlamını, sınırlarını açıkça belirtmek insanlar arasında anlaşmayı sağlamak bakımından gereklidir hem de bugün gerekli, çünkü bunu yapmakla barışa yöneltebiliriz dünyamızı.
Belli bir kavram açık gibi görünür; kavramların ikircilisi, çelişkeni, karşıt yorumlara elverişli olması yüzündendir zorbalıklar. Zorbalıklar hep sözcük ve kavramlardaki bu ikirciliğe dayanır. Zorbalar bundan yararlanırlar, halk yığınlarının tutkularını, kötüye eğilimlerini besleye besleye onları sömürmek yolunu bulurlar.
Sözcük de kavram da ikircildir; ikircil çünkü sözcük tek başına birçok kavramları tanımlar, bu kavramlar bir birine akmış, karışmış gibi görünür, oysa gerçekte karışmazlar.
Ne anlıyoruz "insan" kelimesinden mesela? Bu sözcük ne gibi düşünceler, çağrışımlar uyandırıyor bizde? İlk akla gelen cevap şu olabilir: "İnsan benim gibi bir yaratıktır." Biz bu kestirmeden görüşü hemen atalım. Gene de sözünü ediyorsak, bazı insanların ömür boyu bu görüşle yetindiklerindendir. Ne yazık ki yetinmekle de kalmazlar, bu görüşü ahlaklarının temeli yaparlar. İnsan olarak doğmuş olmaktan memnundurlar; kurt kurtluğunu nasıl yaşarsa, onlar da insanlıklarını öyle yaşarlar: İnsan adını hak etmek için hiçbir çaba göstermeden. Böylece kendilerini sarışın, aryen ve nazi bilirler, ne yapsanız, ne deseniz, sağduyuya getiremezsiniz onları.
Bakalım sözlük ne diyor: Zeka sahibi canlı... Peki, öbür memelilerin zekası yok mu? Çeşitli derecelerde var biliyoruz: At öküzden daha zeki, köpekse attan daha zekidir. Tutalım ki zeka insana vergi bir niteliktir, o zaman da insanı insanla tanımlamak yoluna gider ve zekâyı tanımlamak zorunda kalırız. İşte burada insanla hayvan arasında ortaklaşa bir ölçü yoktur. Bizi aydınlığa çıkaracak yoldayız evet, göğe yalvarmak yakarmak ya da lanet okumak asıl insan niteliğinin belli başlı belirtisi, en anlam dolu sembolüdür. İnsan soyutlama gücü taşır. Çünkü göğe seslenmek için, önce onu kavramak gerekir: İnsanı hayvandan ayıran, İnsanın insanımsıdan ayrılıp insan olarak meydana çıkmasını sağlayan bu soyutlama, kavram kurma yetisidir.
Hep denediğimiz için biliriz ki, her yeni soyutlama düşünce gücümüzün büyük bir çabasıyla olur, bu çaba bir isteme dayanır, en başta bilmek, anlamak istemine. Bu istemi duyabilmek, kafasında böyle bir istemin doğa bilmesi için insanın atası olan insanımsının önce bilmediğinin farkına varmış, sonra da bilmemeye, bilgisizliğe karşı direnmiş, ayaklanmış olması gerekir. Bunca yıllık koyu yoğun özdevinimden sonra bilmediğinin farkına varması ne demek? Bunca bin yıl doğaya körü körüne uyduktan sonra, günün birinde akıl almayacak bir çabayla duyularından, güdülerinden, itkilerinden kopması ne demek? Günün birinde itkilerini, güdülerini yaşamayı bir yana bırakıp da aynanın karşısına geçercesine onları yüzlemesi, itkisiyle güdüsüyle kendi kendisine seyirci olması, nesnelerden de, kendinden de sıyrılması, doğadan AYRILMASI olağanüstü bir "devrim" değil de nedir?
Bilmediğini farkına varması için ayrılması gerekti, ama bu bilgisizliğe karşı koyması için, farkına varınca duygulanması, bilgisizliğe boyun eğmeyeceğine, onu yeneceğine karar vermesi, başka bir deyimle AYAKLANMASI gerekti.
Görülüyor ki, bilgisizliğe katlanamayan insanla bilgisizliğe katlanan daha doğrusu onunla bir olan hayvan arasındaki sınırı çizen bilgi istemi bir çeşit ayaklanmadır. Düşünce konuşma, bilim ve benzeri bu ayaklanmanın ürünleri, sonuçlarıdır. İnsanı insan yapan bu niteliğidir. İnsan ayaklanıp BAŞKALDIRDIĞI gün insan olmaya başladı. ss. 9-12
Kafa ne iş görür, görevi nedir? Bunu incelemenin sırası geldi artık. Bu görev gerçekten yüksek bir görev mi, yönetim görevi mi? Değil, tersine aşağılık bir iş, köle işi.
Hayvanlıktan henüz çıkmamış bu canlı (insanımsı) bir gemiye benzer, kaptanı Tanrıdan sonra geminin efendisi bilir kendini, oysa yoksul düşmüş, ufak bir taşerondur, denizcilikten habersizdir, ama yediği yumruklardan cesaret ve ilham alarak tekneyi kullanmaya kalkışır. Külüstür bir periskopla hayal meyal seçer ufukları, teknenin üstün körü bir görüntüsüne varır. İç yapısından anlamaz, bir şey bilmez, bilmeye de çalışmaz. Ne makineden anlar, ne tayfayı tanır, nereden gelindiğini, nereye gidildiği ni bilmez, öğreneyim de demez. Daracık bir kamarada, kazık, tokmak, kızgın demir kakılı dört duvar arasında kapalı, başı eğik, boynu bükük, habire tokat yer; kim vuruyor, neden vuruyor bilmez, vuran bir okşarcasına hafif, bir bağırtırcasına sert vurur. Ama iç güdüleri ve çektiği çileler eğitmişlerdir tepkilerini: Baldırına mı, midesine mi, kafatasına mı, vurulan yerine göre bir musluğu açar ya da kapar, bir kolu çevirir, bir düğmeye basar ya da görünmez bir tayfaya emirler yağdırır. Böylece uysal ve acıklı bir robot gibi, çağlar okyanusunda bir süre çalkalanacak, karaya çıkmadan, nereden gelip nereye gittiğini bilmeden; ta ki eskimiş, çürümüş teknesini dalgalar parçalayacak, kendisi de batıp gidecek, ne oldu, ne bitti, bir şey anlamadan... Bir şey anlamaya da çalışmadan.
İşte şimdi geldik asıl meseleye: Bu sözler tümüyle hayvanın davranışını niteler. Köpek, maymun, insanımsı ne kadar kendini bilse, "anlamaya çalışmak" derecesine vardıramaz bilincini. Anlamaya çalışmaz ve bundan ötürü de hesap sormaz. Hayvanın köle bilinci kaderine katlanır, boyun eğmek, zerresi de olsa, bir yargıyı, bir istemi, bir karşı koymayı gerektirir. Hayvan vardır, o kadar. Ağaç için varolmakla koşmak, varolmakla avlanmak, varolmakla bentler kazmak birbirinden farksız eylemlerdir. Kurt, kunduz yılan doğa parçaları, doğanın ta kendisidir; iç güdüleri ile doğayı yaşarlar, yansırlar. Bu demektir ki her hayvan ömrü boyunca ne yaparsa yapsın, yaptığını bilinciyle kararlaştırıp yapmaz; yapan, zerreler topluluğunun toplu ve yaygın istemidir. Oysa bu zerreler topluluğunu ancak aklımızın bir işlemiyle ayırabiliriz doğadan. Topluluğun kendisi doğa, yalnız doğadır.
Bu "topluca istemin", hiç değilse omurgalılarda, yürütücü bir örgeni olmak gerekti. Yürütücü, beyinle iliğe yerleştirildi ve tepkelerle dolduruldu. Tepkelerin hızı da acı, istek, korku gibi yüzde yüz tepici etkenlerle sağlandı. Yürütücüye bir çeşit özgürlük, giderek bir çeşit yargı gücü verildi ki, o kadar tepici olmayan etkenlerle de aynı hız sağlansın. Korunma güdüsüyle yoğrulmuş bir bilinç de bağışlandı ona; bu bilinci kendine özgü sandı. Böylece boyuna kendi kendini korumaya kışkırtılan yürütücü, gerçekte kendi varlığını değil de, topluluğun varlığını korur oldu.
Ne var ki, bu bilinç topluluğun içine alınmak şöyle dursun, büsbütün dışında bırakıldı, topluluktan sürüldü. Ona sürgün diyeceğiz. Hem yalnız bu özel topluluktan değil, tümüyle doğadan sürülmüştür. Doğa nedir, ne yapar, neye yarar, anlamı, amacı, ereği nedir, bilinç bunu bilemez. Bilmemesi için de elden gelen her şey yapılır. Köle işini görmeli, kafasını işletmemelidir. Söz dinlemeli, uysal olmalı, düşüncelerini kendine saklamalı. Anlaması değil, iş yapması gerek. Hele tartması, ölçüp biçmesi direnmesi, karşı koyması, hak araması ya da emir vermesi hiç gerekmez. Devlet işlerine burnunu sokmasın diye, topluluğun iç karışıklıkları, kanser gibi yıkıcı düzensizlikleri ondan saklanır, işe el koyup düzeni yeni baştan kurmak çareleri elinden alınır. Güvenlik tam olsun diye, ona ancak kaçınılmaz gerçekler açıklanır, üstelik hiçbir gerçeğin kendisi değil, gölgesi ve gölgesinin gölgesi gösterilir. Böylece, her gerçekten uzak, yalanla yapmacığın arapsaçı olduğu çıkmaza iyice dalmış, toplum yönetiminden büsbütün uzaklaştırılmış, yalnızlık ve bilgisizlik içinde bırakılan, hep hırpalanan dürtülüp dövülen, dağlanan, dondurulan, aç bırakılan, ürkütülüp sindirilen bu varlığın, kendisine bağışlanan yetileri, güç bela eline verilen tek tük yetkileri bir gün kötüye kullanacağından korkulmaz.
Gerçekten de öyle oldu: ilk sürüngenlerden insanımsı büyük maymuna dek milyonlarca ve milyarlarca bilinç, fıkır fıkır kaynayan korkunç, giz dolu bir karanlıkta ölgün birer ışık gibi, sürgün ve köle hayatı yaşadılar. O gün bugün milyonlar ve milyarlarca canlı bu yürekler acısı, bu alçaltıcı yaşamı sürdürdüler ve sonsuzluğa dek sürdüreceklerdir.
Gene de günün birinde insanımsının bilinci kendi koşullarına uyandı. Günün birinde bir soru çakıverdi beyninin karanlığında. Yeryüzünde yaşayan türler arasında tek başına sivrilerek, bugüne dek başka hiçbirinin yapmadığı bir şeyi yaptı: Kendinden koptu, kendi kendine baktı, çevresine baktı ve yalnız olduğunu farketti. Yaşayan bütün türler arasında ilk ve tek olan bu canlı önce el yordamıyla, yarım yamalak, ne yaptığını pek bilmeden, az buçuk da olsa "anlamaya çalıştı". Hiçbir şey bilmediğini anladı ve baş kaldırdı. Sürgün sürgününe karşı koydu... İnsan doğmuştu.
Tanrı Bilgi Ağacını göstererek Adem'e dedi ki: "Bakmayacaksın meyvasının tadına". Adem tadına baktı ve bedenin çıplak olduğunu gördü. Cennetten kovulduğunu anladı: Çünkü Cennette bilince yer yoktur, Cennette egemen olan uyum doğanın tek ve bölünmez uyumudur. ss. 13-17
"İnsan" dediğimiz yaratık amansız, aldatıcı kaderine karşı ayaklanan, baş kaldıran bu bilinçtir. Dövülmek, aldatılmak, üstelik eyvallah demek var ya, ona katlanamaz işte; nedenini bilmeden, kurtuluş çarelerini aramadan, çeki çekmeye, çile doldurmaya razı olmaz, değil mi ki topluluktan atıldı, sürgününe gururla karşı koyar: kovulmadım, sürülmedim, kendim başkaldırdım ve ayrıldım der.' Hapishanesini rasathaneye, sürgününü özgürlüğe çevirir, böylece doğayla yüz yüze gelip meydan okur ona.
Artık savaş açılmış/başlamıştır, öyle yaman bir çatışma ki, savaşa da benzer, aşka da. Doğa yaratıklarını robot gibi kullanır, beyinlerin saldığı milyonlarca beze karşı insafsızca, kayıtsızca davranır. İnsana akıl, us bağışlamakla, eline ilk silahı veren O değil mi?
Ya insan? İster yensin, ister yenilsin, şanlı düşmanını düşman bilmez. Çileler, yıkımlar, giderek ölüm bile körüklemez doğaya karşı hıncını. "Analık" der bazıları ona, oysa şiirleri doğaya çocuksu bir sevgiyle dolup taşar. Doğanın bize karşı bir ana gibi davrandığını sezeriz belki de, hani genç anneler vardır, bebeklerinin bacakları gürbüzleşsin diye, elleriyle habire basarlar tabanlarına, doğa da belki insanların isteklerine, fırlayışlarına, dizginsiz meraklarına onları hiçbir zaman büsbütün yok etmeksizin karşı koyar ki, yükseklere vardırmak istediği nitelikleri pekiştirsin onlarda.
Belki... belki de, tersine, zaferi kendisine çok tehlikeli olabilecek bir asinin saldırılarına karşı savunmaktadır. Tanrı şöyle demedi mi: "Şimdi insanı bahçemden kovmalı, çünkü Hayat Ağacının meyvasını da yerse, sonsuzca yaşar, Bize benzemiş olur." Ve insanı Cennet bahçesinden sürdü; ve ellerinde ateş saçan kılıçlarıyla melekler dizdi çepeçevre ki giremesin bir daha."
Doğanın gerçekten ne "istediği" sırdır, Cennet bahçesine nasıl ulaşamayacaksak, bu sırrı da çözemeyeceğiz. Hem neye yarar sormak, karşılığını alamadıktan sonra? Alsak da, almasak da, ancak savaşmakla insan olacağımızı biliyoruz ya...
İyice bildiğimiz bir şey var, o da nedeni ne olursa olsun, ister ana ister düşman olsun doğanın bize karşı savunduğu, ayak dirediğidir. Sürekli bir zafere meydan vermez; yenilir, yitirir gibi göründüğü her savaş, her gerilemesi onun daha sağlamca kurulmuş savunma hatlarını serer ortaya. Bir fizik kanununu yakaladık mı, doğa hemen onunla çelişen başka bir yüzünü açığa vurur. Dünyayı açıklamada biz ne kadar ileri gidersek, karşımıza dikilen gizler o kadar çoğalır, o kadar dipsizleşir. Elde edilen her bilgi, daha elde edilmesi gereken on misli bilgi ile ödenir.
Dahası var, daha kötüsü, biz ilerledikçe ardlarımızı sarsmak, yok etmekle felce uğratır bizi: Her ileri adım daha çok uzaklaştırır bizi üstlerimizden. Akılla usu iç güdülerimiz pahasına öderiz. İki yüz bin yıl önce bize cömertçe bağışlanmış olanı biz bugün zekamızIa yeniden kazanmak zorundayız. Baş kaldırdığımız için bize yardım yok artık. ss. 18-19
İnsan Başkaldırıştır, Savaştır
Doğa şunu mu "istedi": Bizi birleştirmek çok kolayken, bizi birbirimizden bu kadar ayırmakla, insan düşüncesini konuşma gibi ağır bir zorunlukla pekleştirmek mi istedi? Yoksa tersine "kuşkulandı" mı? İnsanların düşüncesi derinleştikçe, bilgileri çoğaldıkça, aralarındaki doğrudan doğruya alış veriş kısa zamanda tehlikeli olur diye mi korktu? Ve Tanrı insanoğullarının göğe saldırarak yaptıkları Kuleyi görmek için yer yüzüne indi. Ve dedi ki: "Bu insanlar birdir, çünkü hepsi aynı dili konuşuyorlar. Hiçbir şey isteklerini yerine getirmekten alıkoymayacak onları. Dillerini karmakarışık edelim ki, BİRBİRLERİNİ ANLAMAZ OLSUNLAR BUNDAN BÖYLE."
Babil Kulesi masalı dillerin efsanesi değil aslında, yalnızlığın efsanesidir. Deri çuvallarının içinde amansızca kapalı kalan, söz ve işmarın kaba ve basma kalıp, kaypak ve yetersiz, uygunsuz ve aldatıcı aracılığına baş vurmadan düşünce ya da duygularını, gerçek ya da acılarını birbirlerine iletemeyen insan bilinçlerinin efsanesidir bu. İnsanlar tıpkı hücrelere kapalı mahpuslar gibi, duvara vura vura seslerden bir şifre kurmak zorundadırlar, korkunç yalnızlıklarına son vermek, haber ulaştırmak, korkularını, umutlarını birbirlerine bildirmek isterlerse... İnsanımsıdan Descartes'a, Marx ya da Einstein'a kadar uzanan sürede insanoğulları çabalarının onda dokuzunu bu yoldan birbirlerini anlamak ve birbirlerini kandırmak için harcamışlardır. Benim şimdi yaptığım da başka şey değil: Ben yazıyorum, sen okuyorsun, ben düşüncemin apaydın gerçeğini gözle görüyorum da, onu sona göstermek için kan ter döküyorum, parça parça, yamrı yumru kırıntılarını verebiliyorum düşüncemin, tek umudum sana sisli bulutlu sanılar gibi görünmesidir. Yoksa bir alay iri söz, kısır bir laf ebeliği mi dersin buna? Öyle ya, lanetlidir düşüncemiz, dile gelince değerden düşer, apaçık gerçeğinin gücünü yitirir, evetle karşılanabilir, dil insanları birleştirdiği kadar ayırır da. Ama doğa bundan fazlasına izin vermez. Hoş, istemeyince vermez, yoksa isteyince neler neler verir: Karıncalara, arılara, kırlangıç sürülerine, havadaki güvercinlere "kollektif bir telepati" verir, öyle ki niyet, karar ya da tehlike haberi bir hayvandan öbür hayvana, suyun bileşik kaplarda aktığı gibi, ulaşır. Böylesi insan kalabalıklarında da görülür zaman zaman: Tiyatroda panik kopar, bir futbolcunun ya da bir şefin yolu üstünde histerik bir itişme kakışma olur, doğa insana bu toplu gücü ancak yararlı, insanca bir iş görmediği zaman verir.
Yüz bin yıldır insan düşüncesi bir bilinçten öbür bilince akıp karışabilseydi, Platon'un, Arşimed'in, Descartes’in ya da Einstein'in düşüncesi kendi bilinçlerinde dile gelir gelmez, Po ya da Tuna kıyılarında yaşayan en yoksul köylünün kafasına aktarılabilseydi, denizin bütün bir koyada, en ufak bir bükede yayıldığı gibi yayılabilseydi, birinin bulduğu doğru, öbürünün ortaya çıkardığı yanlış o saat herkesin malı, bilgisi, usu olsaydı; Babil Kulesi çoktan göğe yükselmiş, ulaşılmaz sırlarıyla doğa çoktan insanlar savaşı bırakır; yemişleri koparmak, yiyip içmek Le geçirirlerdi günlerini… O zaman insan denir miydi onlara? Hayır, denmezdi, Engel olmayan yerde insan da yoktur. Düşmansız savaş olmaz. İnsan doğanın bütün sırlarını çözdüğü gün, doğa ile, bitişik, birleşik, birlik olduğu gün, bedenindeki bütün zerrelerin derinden gelen seslerini "duyabildiği" ve aynı zamanda ağaçların, yellerin, denizin, yıldızların sesini duyduğu, yalnız duymakla kalmayıp, onların gizli yaşamını paylaştığı gün; kendi bilincini evrenin bilincinden, yaşamından, gerçeğinden ayıramayacak kadar sürgüne son verdiği gün, ayaklanma diye bir şey kalmadığı ve insanı tek başına bırakıp "birey" diye ayıran sınırların kalktığı gün, insan büyük Hep'in bölünmezliği içinde erimiş, yitirdiği cennete kavuşmuş, Tanrı katına erişmiş olur, belki bir melek olur o gün ama insan olmaktan çıkar.
İnsanın son zaferi kendi kendini yitirmek midir? Evet, başka yol yok: Bir gün yenersek, melek olacağız; yenilir, ayak altına alınırsak, hayvan. Yalnız baş kaldırdığımız sürece insanız ne melek, ne hayvan. ss. 20-22
Yalnız savaşmakla insan olunur diyoruz, ama her türlü savaşla/başkaldırıyla insan olunur mu?
Birinci düşüncenin doğru, ikincisinin yanlış olduğu açıkça göstermemiz gerekir. "Yalnız savaşmakla insan oluruz" ne demek? Ömrümüz boyunca yaptığımız sayıya gelmez işlerden yalnız birkaçı tam insancadır; ötekiler, özleri bakımından, herhangi bir memelinin eylemlerinden ayrılamaz. Güneşin altında uyuduğumuz zaman, bir yemişi koparıp yediğimiz zaman, serinlemek için su içtiğimiz zaman, bir ses duyup hopladığımız zaman, tam anlamıyla insanca bir davranışta bulunmayız. Tersine, bu sıfatı ekleyebileceğimiz hiçbir eylemimiz yoktur ki, kökünde aşılacak bir engel bulunmasın. Engel istemimize ne kadar karşıtsa, eylemimiz o kadar insanca olur.
Düşünmek, konuşmak, dinlemek, okumak, yazmak ve bu eylemlerin doğrudan doğruya sonucu olan basın, yayın, öğretim kendi akıl ve usumuzdan ya da başkasının akıl ve usundan edinmemiz gereken her bilgi onu bilmediğimize, her şeyi bilen, her yerde bulunan doğanın bu bilgisi bizden esirgediğine başlıca kanıtıdır. Böylece her düşünce, her söz, her yazı bu bilgiyi koparmak, onu başkasıyla paylaşmak için girişilen bir savaştır. Bu eylemlerin doğrudan doğruya daha kesin bir deyimle gözle görülmeyen sonuçları da öyle.
İnsanlığın ilk çağlarından bu yana sabırlı bir merakın, inatçı bir gözlemin sonuçları olan taş yontmak, maden aramak, tohum ekmek, toprak kazmak, balık tutmak, hayvanları evcilleştirmek gibi eylemler de öyle; düşünce, ustalık sanat sonucu olan kumaş dokumak, tekerlek kurmak, yol, köprü gemi ve ev yapmak; büyük tabiat kanunlarını bulup ortaya çıkarmamız, güçlerimizi kaldıraçla çoğaltmamız, su basıncı, gazların yayılması, elektrik ve mıknatıs bilgilerimiz; bizim olmayan enerjileri bulup ayırmak, dizmek, ölçmek ve birbirine katıp kendi yararımıza kullanmak; her türlü araştırma ve yaratma yöntemlerini kurmak: Basit çekiçten siklotrona, demirci ocağından elektrik fırınına, on parmak hesabından ayrımsal ve tümsel hesaba varan tüm el ve düşün araçları; eyleme dökülen istemin, bu isteme karşı koyan bir engelin, engeli yenmek için savaşın ve zaferin sonuçlarıdır. Her çivi çakışımızda, her turp ekişimizde, her telefon konuşmamızda, her gazete okuyuşumuzda, bu savaşla bu zaferi yaşarız. Pencereyi kapatmak, ayakkabımızın bağını bağlamak, ellerimizi yıkamak gibi insana özgü hiçbir eylemimiz yoktur ki, özünde ve kaynağın da savaş bulunmasın. Ufacık bir zafer uğruna da olsa, hepsi bir savaş sonucudur. Ya sözünü etmediğimiz hekimlikle cerrahlık? Onların öldürücü doğaya karşı savaş nitelikleri öylesine belli ki, üstünde durmaya bile gelmez.
Doğa bize yardımcı olmasa, bu işlerin hiçbirini göremeyiz diyeceksiniz. Her düşünce, her karar hammadde düzeyinde bir bio-kimya tepkisidir. Bir köprü kurabilmek, bir uçak uçurtabilmek için basınca, neşterle açılmış bir parayı kapatmak için hücrelerin bölünüp çoğalmasına dayanmaktayız. "Doğaya yalnız boyun eğmekle hükmedebiliriz." diyor Bacon. Elbette öyle: Zorbadan alınmış silahlarla savaşmak ayaklanmanın koşullarındandır. Satranç oyuncusu bile barışçıl savaşını ancak bir hasmın varlığı üzerine kurup düzenleyebilir.
Baş kaldırma niteliği daha az belli olup aslında var olan başka alanlar da vardır: Örneğin duygular alanı. Bu alanda doğaya boyun eğme gibi insanca değil de, hayvanca olan eğilimlerle bizi insan yapan doğayı aşma çabaları hiçbir zaman birbirinden kesince ayrılamayacak kadar çapraşıktır. Her dostluk, her sevgi doğanın bize yasak ettiği birliği başka bir insanla kurmak gereksiniminden doğar; birliği gerçekleştirme çabamız dostlukla ölçülü, sevgide dizginsizdir. Aslında dostlukla, sevgi de yasağa karşı bir ayaklanma, birleşme uğrunda bir savaştır dayanılmaz yalnızlığımıza son vermek, kendimizi dışımıza dökmek, başka bir insanı bir süngermiş gibi kendi benliğimizle doldurmak uğruna durgun, coşkun ya da taşkın bir savaş. Ne var ki kimi iç tepkilerimiz karşı gelir bu çabamıza, onu değiştirir, bozar, soysuzlaştırır. Bu eğilimler doğanın insanlar arasına diktiği engelleri aşmaya değil, tersine, yıkmak istediğimiz engelleri, doğanın suyuna giderek, daha da sağlamlaştırmak yoluna götürür bizi.
Bir yandan, başkasının benliğini ya da bedenini kendi malımız sayıp, onu kendimize çekmek, elimize almak, buyruk ve baskı altında tutmak istediği gibi yaradılıştan zorba olduğumuz açığa vuran güdülerimiz; öte yandan, bencilliğimiz, benliğimizi korumak için dışarıya karşı hayvanca savunmamız, birliğin içinde kendi kendimizi yitirmek korkusu bizi kendi kurduğumuz yıkılmaz kaleler içinde yapayalnız bırakır. Çoğu dostluklarımız, sevgilerimiz doğal eğilimlerimizle insanca istemlerimizin birbirine karşı alt alta, üst üste giriştikleri karma karışık bir savaşın hikayesi değil de nedir? İçimizdeki zorba bu belli belirsiz kaynaşmadan faydalanarak, habire saklanır, kılık değiştirir, boyun eğmeyi baş kaldırış, baş kaldırışı boyun eğme diye gösterir ve bizi çözümsüz iç savaşlara sürükler. Öbür duygularımızın hepsi de bu çetin ve çakıllı, eğri büğrü, dolambaçlı, tuzak, kapan dolu yoldan gider; çoğu eylemlerimizin kaynağı bu yolun üstendedir korku ve cesaret adını verdiğimiz gizli korku hevesler, tutkular, vazgeçişler katı yüreklilik ve yardımseverlik ve hangi davranışla insan olup, hangisiyle olunamayacağını bize şaşmamacasına açıklayan, bu yüzden de en insanca duygular sayılmaz gereken övünç ile utanç hep bu yoldan geçerler. ss. 22-25
Savaşın çok belirli değilse de, varolduğu başka bir alan, inanç ve din alanıdır. Bir başkası da politika.
İnançlar ve dinler… Fetişist, politeist, panteist, Budist ya da Hıristiyan olsun, hepsi insanın anlamaya olan içten gereksinmesini, hepsi insan bilincinin bilgisizliğe, sürgüne karşı direnmesini, baş kaldırmasını dile getirirler. İlkel büyücünün ezgisi, Dionysos alaylarını haykırışı, Confucius, Musa ya da Muhammedin tüm sözleri, açıklanmaya gelmeyen bir evreni açıklamak için birer çabadır. İnsan sır vermez, acımak bilmez doğa karşısında, hayvanın hiçbir zaman duymadığı bir korku duyar; baş kaldırdığını bildiği için bu korkusu daha da büyüktür: Totemler, kurbanlar, sunular, yalvarmalar yakarmalar, kölenin baş kaldırmakla kızdırdığı bu efendinin hışmına uğramamak, ondan af dilemek için uydurduğu birer çaredir. Kör ve amansız bir efendiye karşı ayaklanmadığına, ne yaptıysa Tanrı buyruğuyla yaptığına inandırmaktadır kendi kendini. Kilise, cami, cemaat gibi topluluklar insanların tek bir gerçeğe inanmak, tek bir birlik içinde dayanışmak, doğanın ezici gücüne hep birlikte karşı koymak emeliyle kurulmuştur.
Ya politika? O da insanların yaşam güçlüklerine, yıkımlara, tehlikelere birlik bereberlik içinde karşı koyma çabası değil midir? Politikanın hep yanılması, savaş, zorbalık, hegemonya gibi kötü çözüm yollarına sapması; şaşkınlık ve budalalık içinde hep hatalara, suçlara yönelmesi, tek deyimle tıpkı insanın kendi bilinci gibi, politikanın da içten ayrılıklar, karşıtlıklar içinde çırpınması, aynı etkenin aynı sonucu vermesinden ileri gelir. Babil kulesinin duvarcıları bir daha birleşemeyecek kadar birbirlerinden ayrılmışlar, kendi benliklerine kapanmışlar, birbirlerinden korkar, kuşkulanır olmuşlardır, gece karanlığında birbirlerini ararlar ama birlik kurma olanağını yitirmişlerdir.
Savaşın bambaşka bir türüne değindik: İnsanların kendi aralarındaki savaşa. Baş kaldıran kölelerin kendi saflarında ayaklanmalar, yırtınmalar, cana kıymalar olur: Ezilenlerin bir birlerini ezmesi, kardeşlerin kardeş kanı dökmesi bilinçlerin korkunç iç savaşlarıdır.
İnsan ayaklanan yaratıksa, hep baş kaldıracaksa, hep de ezilmesi gerekecek demektir. Düşmanı bozguna uğratmak için en emin çare kendi bölüklerinde geçimsizlik çıkarmaktır. Gene antropormofik bir deyimle diyelim ki, doğa Roma ve Machiavel'den çok önce "Böl ki el koyasın" formülünü bulup gerçekleştirmiştir.
Yalnız savaşla/başkaldırıyla insan olunur, ama her türlü savaşla insan olunmaz demiştik. Aradaki ayrılık belli oluyor şimdi. Roma sirklerinde hayvanlarla hayvan güreşçileri birbirlerine girerlerdi. Arenaya atılmadan önce hayvan güreşçisi herhangi bir adamdır, öbür insanlar gibi bir insan. Hayvanlar olmasa, sirk oyunları olmasa, hayvan güreşçileri de olmazdı. Hayvan güreşçisini, hayvana karşı verdiği savaşı yaratır. Ama hep bir tuzakla karşı karşıyadır insan: Silahlarını kendi yoldaşlarına karşı çevirebilir. Roma arenasında hayvan güreşçileri tam omuz omuza verip yırtıcı hayvanlara karşı hep birlikte dayanacakken, biri çıkar, onları ayırmak için birkaç silah atar aralarına. Bunun bir tuzak olduğunu anlayanlar var, anlamayanlar var. Anlamayanlar kendi arkadaşlarını öldürmek için hayvanlara katılırlar. Bunlar aşağılık, aptalın aptalı herifler besbelli, çünkü öldürdükten sonra kendileri de öldürülür. Hem onlara hayvan güreşçisi denir mi artık? Denmez. Söz gelişi diyenler olabilir, oysa bunlar bu adı taşıma hakkını yitirmişlerdir, çünkü hayvana karşı değil, İnsana karşı savaşmaktadırlar. Hayvan güreşçisi niteliğine ihanet etmişler, kardeşlerini parçalamak için sırtlanlara, kaplanlara uşak olmuşlardır.
Ölüm kamplarında satılmışlar vardı, iğrenç kişiler, arkadaşlarına işkence etmek, arkadaşlarını öldürmek için cellatlarıyla birlik oldular. Yeryüzünün dört bir köşesinde kişiler, soylar soplar, giderek uluslar vardır, doğuş ve yaradılıştan üstün bilirler kendilerini, başka insanları ezmek, sömürmek hakkını tanırlar kendilerine, başkaları kara ya da sarı deriliymiş ya da yoksulmuş, yahut yalnızca başka yerde doğmuşlar da ondan…
Böylelerine insan denmez. İnsanlıktan çıkmış, satılmış uşaklardır onlar. İnsan "daha" insan olmak istediği sürece insandır. Değil mi ki insan ancak başkaldırmakla hayvandan ayrılır, insan için "daha" insan edecek ahlak, ancak ayaklanma, başkaldırma ahlakıdır.
Doğa, bilinçleri amaç olarak değil, araç olarak kullanır. Başkaldıranlar da bir tek dava, bir tek kanun tanımalı: Amaç olmayı, amaç sayılmayı amaç edinmeli, araç olarak kullanılmaya katlanmamalı.
Başkasını araç sayan, yahut kendi araç olmaya katlanan, başkasını ezen, sömüren doğaya boyun eğmiş olur, insandan yana değil, insana, insanlığa karşı olur.
Doğa insanları eşit yaratmamıştır, kardeş yaratmamıştır, tersine hevesleri, tutkularıyla birbirlerine karşıt dikmiştir onları.
Doğaya karşı bütün insanların kayıtsız koşulsuz eşitliğini, kardeşliğini kural ve kanun olarak benimsemeyen, Adaletin kurulmasını tek amaç bilmeyen, ötekini ırkından ya da yoksulluğundan ötürü hor gören, tek deyimle, insanların arasında eşitsizliği, ayrımı hoş gören, giderek körükleyen, kendine de insanlığa da ihanet etmiş olur.
Doğa insanları yalnızlık, anlayışsızlık, kin ve nefret yoluyla birbirlerinden ayırır. Bu ayırmayı destekleyen, insanları kandıran, aldatan; insanın insana karşı kurt gibi davranmasına katlanan düşmana satılmış bir haindir, kendi yüzüne tüküren bir alçak.
Doğa insana acılar, çilelerle baskı yapar, sonra da işine yaramayınca, atar öldürür onu. Kim ki çile çektirmekte, adam öldürmekte yardımcı olur doğaya, kim ki savaşı, ırk ayrımını, ırk yıkımını hoş görür, uygun görür, o kendi celladının suç ortağı, alçak uşağıdır.
Biri çıkıp diyebilir ki: Niçin doğaya boyun eğmeyelim? Doğa ulu anamız, güçlü anamızdır. Bizi böyle istedi, böyle yarattı. Yerine getirelim buyruklarını.
Bu tutum hem insana karşıt, hem de gülünçtür. Usumuzla seçeceğimizi kimi alanlarda doğaya boyun eğersek, kimi "doğal" eğilimlerimize uyar, kimine uymazsak, seçme diye bir sorun çıkar ortaya ve seçmenin nedenlerini tartışmak gerekir. Hiçbir şey de değişmez, çünkü asıl sorun budur. Tersine, usumuza baş vurmaz da, her alanda uymaya karar verirsek, hayvanların tutumuna, yani doğanın bir parçası olma durumuna dönmüş oluruz. Bunu yapabilir miyiz? Damdan atlayıp uçmaya karar verdik diyelim, uçabilir miyiz? Var gücümüzle istesek de, geriye dönüp insanımsı olabilir miyiz? Hayır! Ayrılık olmuş, özgürlük ilan edilmişti. Böyle olmasını doğa istedi mi, istemedi mi, belli değil, ama besbelli ki doğa bizi asi sayar. Asilere karşı nasıl davranılırsa, öyle davranır bize karşı, üstelik de geri basmamıza izin vermez. İş işten geçti, dönemeyiz artık. ss. 25-28
Biri çıkıp diyebilir ki: İnsan ya da hayvan, asi ya da hain, ne olursak olalım, seçeceğiz de ne olacak? Biz şöyle ya da böyle davranmışız, ne çıkar, ne değişir evrende. Ne yaparsak yapalım, ne seçersek seçelim, seçimimizi haklı gösteremeyiz: Eylemlerimizin hepsi boş ve anlamsız, çünkü bizimle birlikte hepsi yok olacak.
Hayır! Boş ve anlamsız olan, insan eylemlerini evrenin ölçüsüne vurmak, kosmos'un sonsuz oluşumunda insan eylemlerinin bir değişiklik yapabileceğini sanmaktadır. İnsan eylemleriyle evrenin varlığı arasında ortaklaşa bir ölçü yoktur. Bilinçlerimizin dünyası dış olaylardan da, bedenin kendi yaşamından da ayrılmış, kapalı bir dünyadır. Sabun köpüğüne üflersin, bir kabarcık uçar; kabarcık öylesine ayrılmıştır ki, patlasa bile karışamaz bir daha onu üfleyen soluğa. Başkaldırmış insanlar denizle çevrili bir adada yaşarlar, ada koptuğu kıtayla alışverişi kuramaz bir daha, adadan çıkmadıkça, adalılar ne yaparlarsa yapsınlar, etkileyemezler, kıtada etki yaratacağından emin olmak ister, hiçbir iş göremez olur. Bu davranış haklı gösterilebilir: İnsan asi olarak iş görmekten de, asilere ihanet etmekten de kaçınmaktadır. Ne insan, ne de uşak olacak. Bu adam, güreşmeden kendini hayvanlara bırakan hayvan güreşçisidir; manastır hücresinde her türlü düşüncesini söndürmeye uğraşan, içine kapalı, tespih çeke çeke ölümü bekleyen keşiştir. Onunkisi edilgin bir başkaldırış, ama gene de başkaldırış.
Öbür bütün insanlar, ne yaparlarsa yapsınlar, yaptıkları küçük parmaklarını kaldırmak gibi ufacık bir iş de olsa, bir şey yaptıkça, bir şey düşündükçe isteseler de istemeseler de, insanla hayvanın tartıldığı terazinin bir kefesine ağır basmış olurlar. Her gün, her saat, her dakika seçmek zorundadırlar: Ya asi kardeşlerinden yana olacaklar ya da onları bölen, ezen, sonra da öldüren baskıyla suç ortaklığı yapacaklar. Ya insan ya da satılmış, başka yol yoktur.
Amma şüpheli, amma tehlikeli bir yol... ne yazık ki öyle. Yanılgı her köşe başında gözler insanı, yanlış yolu gösterir, şaşırtır onu. Tüm eylemlerimiz arasında yalnız törel usumuzun yönelttiği bir isteme dayanan eylemlerimiz insancadır dedik. Ne var ki savaş insanın kendi içindedir, doğaya karşı başkaldıran savaş insanın kendi içindedir, doğa ile başkaldıran birbirleriyle insanın içinde dövüşürler. Törel uslar da yalnız aklın, yalnız başkaldırırışın ürünleri değildir: iç güdüler de, doğal eğilimler de etkiler, gerektirir onları. Bir toplum ne kadar akla uyarsa, törelerini yöneten ahlak da o kadar insanca olur. Ama içgüdülere fazla önem verirse, ahlakı insanca olmaktan uzaklaşır… Doğaya fazla bağlı bir ahlak insanları, gelişmişlerse, ırkçılığa, aşırı ulusçuluğa ve sömürgeciliğe götürür. Transvaal, Madagaskar, Oradour, Auscwitz buna örnektir.
Doğaya fazla bağlı inançlar üstüne kurulu bir ahlak insanları yobazlaştırır, başka inançtan olanları ezmeye, kesmeye götürür. Donmuş bir ahlaksa, "meşru" yönetim ilkesine saplanıp, yurttaşı insandan, yurttaşlık ödevini de insanlık ödevinden üstün tutar; devletin her buyruğunu, kötü de olsa, körü körüne yerine getirmesi istenir insandan ve insana "meşru" her türlü yetkiden üstün bir yargı gücü taşıdığını unutturmak yoluna gidilir. İnsanı bu labirentlerden çıkaracak tek ipucu başkaldırışı ve başkaldıranlarla dayanışmasıdır.
Bundan da anlaşılıyor ki, insan kimi filozofların düşündüğü gibi özgür, tek başına buyruk ve yaşamını yönetmekte ilkesiz, temelsiz değildir. İnsan başkaldırmakla köle olmaktan çıkmasaydı, özgür olabilir miydi? Hayvanın varlığı, özüne bağlıdır, insansa özvarlığını kendi seçmişti; ama başkaldırmaz olalım, özgür olmaktan çıkar insan olmaktan da çıkarız.
Demek ki bizim (başkaldıran olarak) özvarlığımız (insan olarak) varoluşumuzdan öncedir; atamız olan insanımsı bu öz varlığı seçmekte belki de özgürdü ama değil mi ki seçti, biz onu artık benimseyip benimsememekte özgür değiliz. İstesek de istemesek de başkaldırdık bir kere. Tek "özgürlüğümüz" başka olmak değil, "daha çok" yahut "daha az" başkaldırmaktır.
Topluca zaferin kazanılmasına daha çok yahut daha az çabalamak, insanı satmak ya da satmamak elimizdedir. Bizi ilgilendirmez deyip de insanlığa sırt çevirmek, yanlış yola sapmak elimizdedir. Ama insanlığın yüzünü değiştirmekte özgür değiliz; ne yapsak, değiştiremeyiz onu. İnsan insan olalı bu yüzü taşır ve insan kalacağı güne dek taşıyacaktır. İnsanın yüzü başkaldıranın yüzüdür. Ne yazık ki gerçek yüzümüzü ikide birde yeniden bulmak zorundayız: Doğal eğilimlerimizin hepsi onu durmadan unutturur, yadırgatır, yadsıtır bize. Yüzümüzü açık açık yüzlemek, zararlı ikirciliğimizin, uğursuz çelişkenliğimizin bize kurduğu binbir tuzak arasından geçip insanlığımıza erişmenin tek yoludur. ss. 29-31
Kaynak: Jean Bruller Vercors - İnsan ve İnsanlar, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Aza Erhat, Vedat Günyol, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1998, İstanbul
***
İyi Niyetli İnsan Olmak... Jean Bruller Vercors
Eskiden iyi niyetli insan olmak, daha doğrusu olmaya çalışmak çok basit görünürdü. Aşağı yukarı ne yapılması, ne yapılmaması, ne düşünülmesi, ne düşünülmemesi gerek, bilinirdi. "Bilinirdi" demek fazla, böyle bir şey akla gelmezdi bile. Eskiden iyi davranışlar vardı, kötü davranışlar vardı. İyi düşünceler, kötü düşünceler kendiliğinden belli olurdu. Örneğin, bütün benlikleriyle, var güçleriyle savaşa karşı olanlar vardı; savaşı kabul eden, hatta özleyenler vardı. Böyleleriyle tartışmak bile yersiz görülürdü; bu ise, iyi niyet dışına atılmış ilk adımdı. Ya da düşüncesini söylemek özgürlüğüne yapılan en ufak bir kısıtlamayı ortadan kaldırmak için canlarını tehlikeye koyanlar vardı. Böyle bir kısıtlamadan yana olanlar vardı. Prensip olarak, bir beyaz derili ile bir siyah derili arasında, bir Asyalı ile bir İngiliz arasında ayırım yapmaya yanaşmayanlar vardı: Onlarca hepsi insan, hepsi kardeşti; bunun tam tersine, şu ünlü formülü dillerine dolayanlar vardı: "Dünyayı olduğu gibi değil de olması gerektiği gibi görmekten daha saçma bir şey olamaz." Bu çeşit insanlar, dünyayı olduğu yerde otlatmak için bu formüle yapışıp kalıyorlardı.
Sonra gel zaman git zaman, garip, korkunç, azgın ve kelimenin tam anlamıyla zıvanasız davranışlar gördük. Örneğin, "İnsanlar birbirinin kardeşidir" diyen kimseler, istemeye istemeye, binlerce yıldır eşi görülmemiş bir kölelik düzenine girişe hizmet ettiler; zorbalığa karşı koyamama, milyonlarca insanın kesilip biçilmesine yol açtı.
Şüphesiz, bütün iyi niyetli insanlar, o büyük oyunun kurbanları olduklarının farkındaydılar; doğrunun cephe değiştirdiğini biliyorlardı. Onlar pekala biliyorlardı ki, hak her zaman savaştan nefret edenlerden yanadır; insanı insan yapan şey özgürlüktür ve dünyaya bir cehennem gözüyle bakmamak için tek güven yolu ırk ve renk ötesinde insanların kardeşliğidir. Ama, aynı zamanda, bütün bu insanlar, ülkülerine sıkı sıkıya bağlı kalmakla insanoğlunun düşmanlarına, o güne kadar bilinmeyen cinayetler, sınırsız suçlar işleyenlere yardım ettiklerini bilmeyecek kadar kör olamazlardı; daha az dürüst, daha az inançlı, dola yısıyla daha az "iyi niyetli" olmakla bütün bunların önüne pekala geçilebilirdi.
Bu katı gerçeğin en kötü sonuçlarından biri de şudur: İyi niyetli insanlar artık birbirlerini tutmaz oldular, birbirlerine güvenleri kalmadı, birbirlerini ele veriyor, suçluyorlar. Artık her davranış, iyi niyetlere göre değil, kötü etkilere göre değerlendiriliyor; ya da daha doğrusu, niyetler etkilere uygun sayılıyor. İnsanlar da, düşünceler de aynı yargıyı giyiyor; Münih olayı olduğu günler, içi sızlaya sızlaya kan dökmeyi haksızlığa yeğ tutan filan kimse, o sıra, kılıcını çekip doğruluk uğrunda canını vermeye hazır olan falan kimsenin gözünde Nazilerin suç ortağı sayılıyor; bunun tam tersine, bu ikinci kimse, bundan böyle birincinin gözünde insan hayatını hor gören bir adam oluyordu. Bugün suçluların bağışlanmasını isteyen kimselere "ölülere ihanet ediyor" denilmektedir. Bununla beraber, bunların her biri kendi vicdanına göre davranıyor, ama, yine her biri şunu da biliyor ki, kendinden başka türlü düşünen, vicdanı başka türlü buyuran kimseler onu insanoğlunun düşmanı sayacaklardır.
Bu yürekler acısı kargaşada, iyi niyetli insanların ayrılık gayrılıkları ve zıtlıkları ötesinde, birbirlerini tanımalarına yarayacak bir ölçü yok mudur? Hiç değilse bana göre, böyle bir ölçü vardır. Ben sadece kendi hesabıma konuşuyorum. Zaten, insan olsa olsa kendi hesabına konuşabilir ancak.
Çok olmuyor, o büyük bozgundan sonra her şeyi apaçık görüp anlamak niyetiyle, kendi kendime şu korkunç soruyu sormuştum: Acaba Naziler tarihin ruhuna uygun mu davranıyorlar? Bütün bunların cevabı Tarihteydi: Yüzyıllarca, bütün dinler, dünyanın beş kıtasında oturan ve hep aynı amaca yönelen insanların o uzun tarihindeydi. Bu insanların ortak amacı: Herhangi bir eşya, bir hayvan, bir köle olmaktan çıkmak, bir insan olmaktır. Yani "özgür" bir varlık onurunu kazanmak, hiçbir zaman hiçbir kimseye araç olmamak.
İnsana, insanlara düpe düz bir araç gözüyle bakmak, bakılmaması için de savaşmak, işte, her şeye rağmen, iyi niyetli insanların ayrılık gayrılıkları, duraksamaları, kaygıları, çelişmeleri, zıtlıkları, pişmanlıkları ya da vicdan azapları, güvenleri ya da katı inançları ötesinde birleştikleri nokta budur bence. Bu onların yasasıdır. Belki başka hiçbir düstura da ihtiyaçları yoktur. Çünkü, bu düsturda bütün ötekileri vardır ve bunların her birine ayrı ayrı, sıkı sıkıya bağlanmakta tehlike vardır. Örneğin, bu düsturun ışığı altınada anlaşılacaktır ki: savaştan nefret etmek gereklidir ama onu büsbütün istemeyecek kadar değil. Hele, bu durum bir ulusun bir başkasına boyun eğmesini gerektirirse. Aynı zamanda hakkı, adaleti sevmeli ama, adalet yaşasın diye, bazı kutsal özgürlükleri gözden çıkaracak kadar değil. Ne yazık ki, olaylar her zaman apaçık değil; çoğu zaman insan karanlıklarda ve el yordamıyla yolunu seçiyor. Her davranışımızIa geleceğin bir tohumunu atmış oluyoruz. En soylu davranışımız bile bir canavar yaratıp yaratmayacağını kestiremeyiz önceden. Ama asıl günah insanın yüreksiz olmasıdır. Yalnız yanılgıda direnmektir kötü olan. Bağışlanamayacak tek kusur insanlara birer araç, birer hayvan ya da birer nesne gözüyle bakmaktadır. Öte yandan, herkesin başkasını kendi isteklerine boyun eğdirmeye çalıştığı bir toplumun, ister istemez orman yasalarına, anarşiye ve yok olmaya gideceği düşünülürse, iyi niyetli insanların, zaman zaman aldansalar bile, yine de gerçekçilerin en uyanıkları olduğunu kabul etmek gerekir. ss. 37-40
Kaynak: Jean Bruller Vercors - İnsan ve İnsanlar, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Aza Erhat, Vedat Günyol, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 3. Baskı, Ekim 1998, İstanbul
***
Ahlak ve Eylem
Unutmayalım ki, insan iyi örnekten çok kötü örneğe düşkündür. Ne yazık ki, bu böyledir. Unutmayalım ki, insanların gözü hep kendilerini yönetenlerdedir. Kimi zaman onların erdemIerine bakıp soylu bir çaba gösterirler ama onların sapıtmalarında kendi kusurlarını bağışlatacak bir yan gördüler mi, çok daha çabuk taklit ederler onu. İşte bunun için bu halkların kaderinin ellerinde tutanlar, sanmasınlar ki, hem değişmez ahlak değerlerini hor görebilirler, hem de, sözde hizmet ettikleri halkın vicdanında ve davranışlarında bunların yine de kalmasını bekleyebilirler. s. 53
"Ahlak ölçüsü gereksizdir, çünkü, örnek olma erdemini onlardan üstün tutmak gerekir." Bunu, içten bir tartışma sırasında komünist dostlarımdan biri söylemişti bana. Bunu söylemenin güzelliğine, değerliliğine diyecek yok. Ama, ya örnek kötü olursa? Savaş zorunlulukları insanı kimi zaman yalana, kötü niyete, kara çalmaya, haksızlığa, insan hayatını hiçe saymaya götürmüyor mu? Zorla ya da isteyerek nelere baş vurulmuyor savaşta? Bu örnekler karşısında halklar nasıl bir erdem besleyebilirler düşüncelerinde? Hele bu örnekler amansız bir düşmanın sizi zorla sürüklediği korkunç sapıklıklar değil de, başarı sağladıkları ölçüde övülmeye değer eylemler olarak gösterilirse.
İşte, bu türlü örnekler, bugün, bütün partiler ve bütün hükümetlerce insanların zayıf yanlarına bol bol verilmektedir. Bu yeni bir şey değil diyeceksiniz. Doğrudur. Ama yeni olan şu ki, aldatılan artık düşman olmuyor, bugün hiç sıkılmadan ve alabildiğince aldatılan insanlar daha çok kendi dostlarımız oluyor.
Aldatmasına aldatsınlar... yanlış anlamayalım. Oysa aldatmıyorlar da. Çünkü, kandırmak için büyük tedbirler de almıyorlar artık. Daha kötüsü şu ki, bir çok memleketlerde bu yola toplumsal ilişkilerde de baş vuruluyor. En kurnazlar en çok beğenilenler oluyor. Dürüstlükse dudak büktürüyor herkese.
Nasıl başka türlü olsun! Şunun üstünde iyi düşünmek gerek: Halkı aldatmak, önce kendimizi ondan ayırmaktır. Daha da önemlisi onu da ikiye bölmektir, iki cepheye bölmek: Oyunu kavrayan hinoğluhinler ve güzel laflara kanan avanaklar. Birincilerden yana olmayı kim istemez. İkincileri kim hor görmez; hor görünce de onları yönetmek hakkını kendinde bulmaz? Bu nereye götürür insanı. Kurdun kuzuya karşı kendinde gördüğü hakka. Böylece toplumsal davranışta bir kanserdir başlar ve herkes başlarıyla ilişkisinde kurnazlıktan başka bir şey göremez olur. s. 54
Kimseyi inandırmayı değil de (çünkü insan yaşlandıkça anlıyor ki, insan ancak inanmak isteyenleri inandırabilir), her birimizin erişmiş olduğunu sandığı gerçeğe karşı az buçuk güveni sarsmayı başardımsa, yine de fenerimi yakmam ve deminden beri sözünü edip de adlarını vermediğim değişmez ahlak değerlerini açıklanam gerek.
İnsan, yaradılışıyla tek bir varlık, tek başına bir dünyadır. Bu ayrı ayrı dünyalar SÖZden başka hiçbir yoldan buluşamazlar. Söz içten, yani doğru da olabilir, aldatıcı yani yanlış da. Kimse bunu önceden kestiremez. SÖZ içten olunca, sadece bir anlaşma olmakla kalmaz, bir kaynaşma çabası da olur. Aldatıcı olunca, kaynaşmaya götürmek şöyle dursun, anlaşma bile değildir artık, bir ayırma, bir koparmadır. Yalnız bu da gösteriyor ki, doğruluk insanları birleştirir, dolayısıyla, toplumsal bir sağlamlık yaratır. Yalansa, ayırır, dolayısıyla dağıtır. Bunu demin de söylemiştim: Halkı aldatan kendini ondan ayırır ve halkı da ikiye böler. Düşmanı aldatmak değişmez bir ahlak değerine aykırı sayılmayabilir, çünkü, insan düşmandan zaten ayrılmış durumdadır. Dostlarını ya da halkı aldatmaksa, en haklı nedenlerle de olsa, değişmez bir ahlak değerine aykırıdır.
Aldatmanın sonuçlarını aşırılığa götürerek inceleyelim: Diyelim ki, bir toplumda yalan kural olmuştur, daha doğrusu, o toplumda herkesin sözü doğru da olabilir, yalan da. Yalan olmasının önemi, sakıncası yoktur. O zaman, her söz de kendiliğinden önemsiz ve sakıncasız oluverir. Yani söylense de olur, söylenmese de, kimin ne düşündüğü, neyi kurduğu bilinmez olur. Önemli olan sadece yapılan iş ve davranıştır. İnsanı insana bağlayan sadece güçlünün yasasıdır. Böyle bir durumda hangi toplumsal örgüt yaşayabilir?
Her toplum yaşayabilmek için kendini savunmak zorundadır. Adam öldürmeye karşı, hapisler, kürekler, hatta ölüm cezası vardı. Yalana karşı ne yapabilir, nasıl bir ceza düşünebilirsiniz? Düşünemezsiniz, çünkü yalan çok kez saklı kalır. Meydana çıksa bile ne olur? Bir insan yalanla benden bir yarar sağlıyorsa, niçin vazgeçsin o yalandan? Olsa olsa, kendini ayıplayacağımdan çekinir. Ama ya bu da umurunda değilse, üstelik benden daha kurnaz olduğunu göstermekle bir üstünlük sağlayacağını bilirse. İşte, insanoğlu buna karşı bir şey bulmuş, tamamıyla sembolik bir baskı yaratmış, namussuzluk demiş buna. Ta beşikten insanoğluna yalan söylemenin bir namussuzluk olduğu düşüncesi aşılanmalı ki, toplum yalana engel olabilsin. Onu büsbütün önleyemez. Ama, yasal olmasını, doğru ile eş sayılmasını ve böylece de toplumun ölüme sürüklenmesini önleyebilir. ss. 56-57
Yalanın, bütün vicdanlarda namussuzluk olarak yer etmesi değişmez bir ahlak değeridir. Yalanın nesnel kötülüğü, toplumsal zararı, sadece yalan oluşundan değil, birleştirecek yerde ayırmasından, dağıtmasından gelmektedir.
Herhangi bir rakibimizi aldatmak tehlikelidir. Çünkü aldatmakla ayrılığı arttırmış, rakibi düşman olmaya itelemiş oluruz. Dünya çapında düşünürsek, savaşa; ulus çapında düşünürsek, bölünmeye, birbirimizi yemeye yol açmış oluruz. Ama, bir devleti, dostları, halkı aldatmak işte bu, her vicdanda, kayıtsız şartsız, namussuzluk olmalıdır. Bu yalan, bu dağıtıcı, yıkıcı yalan hoş görüldü mü, toplumun çözülmesi başlamış demektir. ss. 57-58
Şu değer ve ödevler insanlığın büyük özlemin görüntüleri, yüzleri, değişik biçimleri, vicdanın değişik kavrama yollarıdır. Bu değişik görünüşlerin adları şunlardır: Adalet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, insan sevgisi.
**
Zor ya da zorunluk karşısında bırakarak beni bir başkasının heveslerine alet durumuna sokan her davranış, adaleti ve özgürlüğümü çiğnemiş olur.
Çağlar boyunca insanların büyük özlemi, insan saygısının da özü budur: Başkalarının heveslerine alet olmak gibi alçaltıcı bir durumda hiçbir zaman olmamak ya da olmaktan çıkmak.
Görüyorsunuz ki burada Kant ahlakının iki büyük buruğundan biriyle karşılaşıyoruz. Kant'ın yanılgısı, ahlakını akıl yoluyla, birer ilke olarak konan öncüllere dayandırmasından geliyordu. Ahlakı, bundan ötürü tartışmaya elverişlidir. Oysa, bütün insanların bu özlemi, bir gerçektir. Öyle bir gerçek ki, insanların hem tek tek, hem de toplu bütün eylemlerinde yazılıdır. Buddha'nın sözünde, Kuran'da, Kutsal Kitapta, kölelerin azat edilmesinde, işçilerin bilinç kazanmasında, bütün devrimlerde bu özlem vardır. Bu, artık akıl yoluyla kurulacak bir ahlak kuralı değil, yıldızların devinimi, yer çekimi, ışığın tayfalara ayrılması gibi görgüye dayanan bir değerdir. İnsanların elinden özlemek hakkını almadığımız sürece, bu gerçeğe sırt çeviremeyiz. Buna sırt çevirmek, İnsanlara insan olmak hakkını tanımamak demektir. Evet, ülkü adını alan, ve en iyi insanların çağlar boyunca, uğrunda savaştıkları bütün yüce kavramlar, Adalet, Özgürlük, Eşitlik, İnsan hayatına saygı, bütün bunlar şu bir kaç kelimeyle özetlenebilir: Hiçbir zaman, başkasının heveslerine alet olmak gibi alçaltıcı bir duruma düşmemek.
Herbirimizin ve herkesin bu özlemi, görüyoruz ki, toplumsal zorunlukların en genel ve en kaçınılmaz olanı ile birleşiyor. Bir toplum düşünelim ki, orada herkese, başkalarını kendi heveslerine alet edebilme yetkisi verilmiştir. Böyle bir toplum için iki yoldan başkası yoktur: Ya dağılma ya da zorbalık. Çünkü, ya en güçlüler en güçsüzleri sömürmek üzere bir araya gelecektir; ya da herkes herkesle savaşacaktır, bu da taş devrine dönmektir.
Böyle olunca, değişmez ahlak değerlerinin en geneli şunu buyurur: Halkların kafasında, amacına uluşmak için başkasını alet olarak kullanmayı haklı hatta gerekli saydırabilecek toplumsal ya da politik davranışların hiçbir türlüsü kabul edilmemeli.
Ya, karşımızdaki düşmansa, diyeceksiniz. Bunun için şunları söyleyebilirim: Senin düşmanın, seni ya da insanları kendine alet etmek isteyendir (öyle değilse, düşmanın değildir.) Böyle davranmakla insanlar topluluğundan kendini ayıran odur. Saint Just şöyle demişti: "Özgürlük düşmanlarına özgürlük yok!"
Denilebilir ki, insanın hiçbir zaman bir alet olarak kullanmaması gerektiği pek genel, güç anlaşılır, pek soyut ve herkesin kendince yorumlayabileceği bir ilkedir. Buna biraz önce cevap vermiştim. Umarım ki, yarının insanı için Musa'nın on buyruğuna benzer kesin formüller beklemiyordunuz benden. Bunları geleceğin toplumu kendi gerçeklerine göre dile getirebilecektir. Bugün için herkes bu kuralın ışığında kendi hesabına şu sorunu çözmeye çalışacaktır:
Geleneksel ahlakın şu ya da bu buyruğunu, en yüksek bir amaç için de olsa, çiğnediğimiz zaman sadece bir kuralı mı çiğniyoruz, (ki buna bazen hakkımız olabilir, hatta bir ödev olabilir bunu yapmak), yoksa değişmez bir ahlak değerini mi çiğniyoruz? (ki buna hiçbir zaman hakkımız olamaz) İnsan kendi kendisiyle içten içe cenkleşmeden hiçbir şeyi yapmaya kalkmayacak. İşte, bütün bu konuşmanın varmak istediği buydu. ss. 59-60