İnsanın Bütünleşme Sürecinde Dinin Biricik Rolü - Edward L. Murray
Şimdi ise, dinin, pek çok insanın hayatlarını bütünleştirme çabasında oynadığı rolü gözden geçireceğiz. Elbette ki, bazı kişiler bunu sorgulayacaklardır ama insanlığın kahir ekseriyeti bizim düşündüğümüz gibi bakıyor meseleye. Bunun ne denli önem arzettiğinden biraz sonra sözedeceğiz.
Freud'ün The Future of an Illusion başlıklı eseri, dünyanın büyüsünün bozulmasıyla yüzyüze gelen bir bilim taraftarının 20. yüzyılda ortaya koyduğu en ciddi çabalardan biri olarak değerlendirilir bazı kişiler ve çevreler tarafından. İki çağdaş yazarın ifade ettikleri gibi:
“Freud'ün kitabının ilgilendiği temel mesele, aslında dinin, hatta uygarlığın geleceğinin ne olacağı meselesi değildir; aksine, tabiatın artık daha fazla ev olmadığı, insanların varlıklarının kaynağıyla irtibata geçebilecekleri daha fazla kutsal alanların olmadığı bir zamanda kişinin hayatına nasıl bir prensip kazandırabileceği meselesidir. Freud, kendi kutsal kaynağını, kendi egosunun ayrıntılarında buluyordu; ancak aksi yöndeki protestolarına rağmen, onun önerdiği çözüm karamsarlığa ve umutsuzluğa davetiye çıkarmaktan başka bir şey değildi. Bilimin sınırlılıklarını kabul etmeye yanaşmamakla, Freud, kişinin kendini anlamasına yaptığı çok değerli katkıları bile aşındıran aşkın bir rasyonalizm ürettiğini itiraf etmeliydi.” (Weinstein & Weinstein, 1981: 463).
Freud'ün dinin insan hayatındaki anlam ve önemine dair konumuna ilişkin yapılan bu değerlendirme, sert bir değerlendirme gibi görülebilir ama gerçek şu ki, bu değerlendirme, Freud'ün bu konuda geliştirdiği argümanları doğru bir şekilde ifade ediyor. Dinin insanlığa hiç bir katkıda bulunmadığını ya da insan hayatının dini boyutunda hiç bir olumlu yanı olmadığını hisseden kişi Freud değildi. Freud, dinin, artık faydalı olma özelliklerini yitirdiğini insanlığın yararına olacak şekilde onun yerine başka bir şeyin yerleştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bildiğimiz gibi, Marx, dini, kitlelerin afyonu olarak görüyordu. Freud ise, geçmişte ne kadar faydalı olmuş olursa olsun, din'de bir yanılsama görüyor ve bu haliyle dinin insanlığın geleceğine pek katkıda bulunamayacağını düşünüyordu. Dini, büyük bir insan yanılsaması olarak tarif ediyordu; böyle tarif ediyordu çünkü Freud, dini tecrübelerin temelinde büyük bir hüsnü kuruntunun yattığını düşünüyordu ve Freud'ün yaklaşımında hüsnü kuruntu, herhangi bir yanılsamada kritik bir itici güçtü. O halde, primitif yıllarında insan ırkı için büyük bir hüsnü kuruntu olan din, pratikte, çocuğun saplantılı nevrozlarından pek de farklı olmayan saplantılı-zorlayıcı bir nevrozdan başka bir şey değildi, diye düşünüyordu Freud (1927/1961: XXI Cilt, s. 43).
Söz konusu kitabında, hayalı bir muhalifiyle giriştiği bir tartışmada Freud, karşı karşıya kalınan sorunların çözümünde açıkça bilimi tercih ettiğini beyan eder.
Din yanılsamasının verdiği karamsarlık ve insanın hayattaki ihtiyaçlarını gerçekleştirmek için aranılan cevapların, dinde gözlenen hayali hüsnü kuruntunun yarattığı belirsizliklerden hiç birine sahip olmayan açık, anlaşılır, rasyonel düşüncenin aracı olan bilim tarafından verildiğine inanır. Freud, bunu, söz konusu kitabının son sayfalarında içtenlikle şöyle dile getirir:
"Dini doktrinlerin yükünden insanı özgürleştiren eğitim, insanın psikolojik tabiatında pek fazla değişim meydana getirmeyecektir, getirmeyebilir. Tanrımız Logos, belki çok kudretli bir tanrı değildir ve önceki tanrıların vaadettikle rinden pek azını gerçekleştirebilecek kudrette olabilir. Eğer bunu kabul edersek, onu [Tanrımız Logos'u] gönülsüzce kabul edeceğiz demektir. Bu konuda, bu dünya ve hayata olan ilgimizi yitirmeyeceğiz; çünkü sizin mahrum olduğumuz ama bizim sahip olduğumuz emin bir desteğimiz var arkamızda. Biz, bilimsel çalışmanın, gücümüzü artırmak ve buna göre hayatımızı tanzim etmek suretiyle dünyanın gerçekliği hakkında bizi belli ölçüde bilgi sahibi kılmasının mümkün olduğuna inanıyoruz. Eğer bu inanç da bir yanılsamaysa, biz de tıpkı sizin gibi aynı pozisyondayız demektir. Ancak bilim, ortaya koyduğu sayısız ve önemli başarılarıyla bir yanılsama olmadığını ispatlayan deliller ortaya koymuştur önümüze... Hayır; bilim bir yanılsama değildir. Ama bizim başka bir yerden alabileceğimiz şeyi bilimin bize veremeyeceğini zannetmek bir yanılsama olacaktır" (1927: 55).
Bu kitabından yaklaşık üç yıl sonra yazdığı Civilization and Its Discontent başlıklı kitabında bu meseleye yeniden döner:
"Benim The Future of an Illusion (1927) başlıklı kitabımda, dini duygunun daha derin kaynaklarından ziyade, ortalama insanın dinden ne anladığı (bir yandan, ona, bu dünyanın zorluklarını kıskanılarak bir bütünlükle izah eden; öte yandan da, merhamet sahibi bir İnayet'in hayatını gözeteceğini ve bu dünyada karşılaştıkları haksızlıkları ve zorluklara mükafat olarak gelecek bir hayatta bunlara karşılık vereceğini temin eden doktrinler [amentü, akide] ve vaatler sistemi) sorunuyla ilgilenmiştim. Ortalama insan, bu İnayet sahibi varlığı, olağanüstü yüceltilmiş bir Baba figürünün dışında tahayyül [ve tasavvur) edemez. Ancak böyle bir varlık, çocuklarının [kullarının) ihtiyaçlarını anlayabilir, ibadetlerini kolaylaştırabilir ve pişmanlıklarını [tevbelerini affederek) onları teskin edebilir. Bütün bunlar, açıkça çocukça/çocuksu şeylerdir." (1930/1961, XXI Cilt, s. 74).
20. yüzyılın son çeyreğinde değil de, ilk çeyreğinde geliştirilen bir perspektiften bakılınca bilime böylesine inanmak ve güvenmek, gerçekten de insana son derece naif ve basit bir inanç olarak görünür ve oldukça çarpıcı bir şeydir. Freud'e göre bilim, insanın huzurunun, güvenliğinin ve özgüveninin sağlam ve makul bir teminatı olarak; din ise yanılsamadan başka hiç bir şey olmayan bir şey olarak görünecektir. Ancak hayatının son yıllarına doğru inzivaya çekilen Freud, hiç şüphesiz ki, insan/lığ/ın ilerlemesinin ve pür bilimin hakimiyeti altında gelişmesinin kaçınılmazlığı konusunda büyük bir şüpheye düşmüştü. Bugün, ondan yaklaşık 50 yıl sonra, biz bu konuda Freud'dan daha büyük şüphe duyuyoruz. Nükleer silahlanma ve tehdit konusunda günümüzde yapılan büyük kitlesel gösteriler ve protestolarda da ortaya çıkan küresel ölçekli kaygılar, -bilim adamlarının pek çoğu da dahil olmak üzere handiyse bir asırlık sahip olduğu sınırsız özgürlük ve yine bilime verilen sınırsız maddi: destek sonrasında bilimin bütün insanlık için gerçekten kalıcı bir değer olup olmadığı sorusunun sorulmasına yol açacak boyutlara ulaşmış durumdadır. İnsan türünün, bilimin faydaları olmadan artık varlığını sürdüremeyebileceği doğru olabilir; ama aynı zamanda, insan türünün bu bilim anlayışı ve uygulamasıyla varlığını sürdürebilme şansını büsbütün yitirebileceği de doğrudur. Gerçekten de bugün, modern bilimin şimdi açıkça mümkün ve gerçek kıldığı, insanlığı karşı karşıya bıraktığı korkunç tehdit ve tehlikelerden insanlığı sadece dinin sunabileceği yardımların selamete, düzlüğe çıkarabileceğini gösteren samimi önerilerini kabul etmeyecek çok az kişi vardır. Son zamanlarda yayımlanan bir makalede bir bilim adamı bu gerçeği şöyle ifade ediyordu: "Son yayımlanan kitabımda, insanoğlunun ancak din aracılığıyla teknolojiyi yönlendirebilecek ve kontrol edebilecek yeterli bir güce sahip olabileceğini göstermeye çalıştım." (Roy, 19818: 224). Roy'un burada atıf yaptığı kitabı, Experimenting with Truth: The Fusion of Religion with Technology, Needed far Humanity's Survival başlıklı kitabıdır. Yazar, bu meseleyi kitabında şöyle açıklığa kavuşturuyor:
"Radyoaktif atıkların yokedilmesi ile milletlerin gelişiminde bilim tabanlı teknolojinin kullanılmıyla ilgili en büyük karmaşıklıklar düzeyinin alternatif yolları arasında mikroskobik seçim düzeyindeki bilim politikası dünyasında edindiğim tecrübeler, beni beklenmedik bir sonuca götürdü: “Bilim” polikasının, belli bir “dini dünya tasavvuru”nun hakimiyeti altında ve çerçevesi içinde geliştirilmesi gerektiğine kanaat getirdim. Pek çok ulusal politika, bilim-politikalarıyla da yakından irtibatlı olarak geliştirildiği için, bu, bilim-tabanlı-teknoloji ile din'in insanlığın kendi kendisini yönetebilmesi için mutlaka ve olabildiği ölçüde faz la oranlarda etkileşim halinde olmalan gerektiği anlamına gelir." (1981A: 2).
Kısacası, Freud ve diğerlerinin, insanlığı sonunda ve kaçınılmaz olarak başarısızlığın eşiğine sürükleyecek tek yanılsamanın/illüzyonun dinde olduğunu görmeleri elbettki mümkün olabilir; ama öte yandan, aynı hükmün/yargının, bugün yapıldığı gibi, bilime karşı verilmesinin de son derece ikna edici olabileceği söylenebilir. Bilimin de, gelişiminin belli aşamalarında insan türüne çok şey sunan ama şimdi insanlığı büyük bir başarısızlığın ve felaketin eşiğine sürükleyen bir yanılsama olduğu ispat edilebilirdi. Ancak gerçek, hiç şüphesiz ki, bilim ile din için geliştirilen aşırı pozisyonlar/yaklaşımlar arasında bir yerde gizlidir. Bugün pek az çağdaş psikolog ve psikanalist, Freud'ün itiraz edilemeyen yaklaşımını kabul etmeye ve dinin değerini reddetmeye yanaşabilir. Öyle sanıyorum ki, pskologların çoğunluğu, bu meseleyi, Eric Erickson'ın izinden giderek değerlendirmeyi tercih ediyor:
"Eğer dini, insanın tarihi boyunca, temel güvenin tahkik ederek tesis etmeye çalışan bir kurum olarak isimlendirirsem, her ne kadar büyük-ölçekli çocuksulaştırmalar, örgütlü din pratiğine ve amacına yabancı olmasa da, yine de dini, çocuksu bir inanç, dini davranışı ise bastırıcı bir davranış olarak nitelendiren bir yaklaşımı kabul edemem, reddederim... Bana öyle geliyor ki, din, bir yandan, insanı ona karşı hazırlayarak savunma vaadinde bulunan somut bir kötülük duygusu formülü geliştiren, öte yandan da, inanç formunda, güven duygusunu ritüel yoluyla tamir etmeye katkıda bulunan en eski, en köklü ve en uzun ömürlü kurumdur." (1968: 106)
Bizim burada yaptığımız araştırma, insan hayatı ve varlığının pek çok yönünü hesaba katmamız gerektiğini ortaya koydu. Bu çalışma boyunca, kişilerin hayata müdahil olma ve bütün zorluğu ve karmaşıklığıyla hayatlarını bir araya getirerek bütünleştirme tarzları ve yöntemleri üzerinde yoğunlaşmaya çalıştık. Bütün bunların tabiatını araştırmak insana has bir özelliktir: Merak etmek, harikuladelik duygusuna kapılmak, tahmin etmek, tahayyül etmek, etrafımızı çepe çevre kuşatan her şeyin ötesinde uzanan muazzam hakikatleri keşfetmek için yola koyulmak, ulaşılamaz olana dokunabilmek, onu hissedebilmek için ulaşmaya çalışmak, tarif edilemezden sözetmek, hayatın sırlarını keşfetmek.
Bu tür anlarda, dine müracaat etmek bütün insanlık için tabii bir şeydir. Çünkü din, dünyevi şeyleri aşma, kendi sonluluğumuzun sınırlarından kaçma ve Rabb'in yardımını talep çabalarında bulunmaya davet eder bizi. İnsanlığın Tanrı'ya, Rabb'in muazzam ihsanına doğru yürümesi, bir yüzücünün rahat nefes alabilmek amacıyla oksijen alabilmek için suyun yüzüne çıkmak için acele etmesi kadar tabii bir şeydir. Biri, diğeri kadar zaruridir ve içinde yaşadığımız dünyanın harikuladelikleri, Aşkın'a olan derin ve yaygın ihtiyaçlarımızı giderebilmesi, insanı boğabilecek bir suyun insanın ciğerlerine baskı yapan spazmlarını teskin etmesinden daha fazla muktedir değildir.
İnsan şahsiyetinin, benliğini kaybettiği ve dünyaya, yaratılışa, insanlara ve diğerlerine doğru gerçekten yönelmeye başladığında benliğini bulduğu psikolojinin ve dinin benimsediği bir aksiyomdur. Bu, Tanrı'ya yönelen, O'na doğru yürüyen kişi için de az çok doğrudur. Hayatın bütün boyutu hesaba katılmalı, dikkate alınmalı, bir şekilde bir sentezle hayatın içine dahil edilmelidir. Bunu hurafe olarak yok saymak bile, onu, anlaşılabilir bir bütün olarak kabul etmek demektir. Böylesi bir sentezin kişi için ne kadar tatmin edici olduğu, bir başka meseledir. Ama, açıktır ki, bu, din meselesiyle ilgilenmenin bir diğer yoludur.
İnsanlığın büyük çoğunluğu, bugüne kadar, bu çapta bir din inkârı ile hiç bir zaman gün yüzü görememiş, huzura kavuşamamıştır. İnsanlık büyük ölçekte olduğu kadar, küçük ölçekte de bir anlam arayışı içindedir. Her düzeyde anlam arayışı içinde olmak, insan tabiatının gereğidir. Hiç şüphesiz ki, -hayvanlar, balıklar, bitkiler, mineraller ve kayalar gibi- insanaltı dünyayı incelemekten büyük bir haz alıp da, insanın, insanlığın dünyasını anlamsız olarak nitelendirerek reddedenleri görmeye alışkınız. Aynı şekilde, bazı insanlar da, insanların dünyasını inanılmaz büyüleyici, Tanrı'nın dünyasının ise sıkıcı bulacaklardır. Buna da hazırlıklı olmalıyız. Bununla birlikte insanların büyük çoğunluğu, insanaltı dünyayla ilgileri ne olursa olsun, diğer insanları, sevgi, güç ve ilham kaynağı olarak görürler ve diğer insanlarla ilişkilerini geliştirmenin yollarını araştırırlar. Keza aynı şekilde, insanların azımsanmayacak bir kısmı da, bütünüyle insani olana nasıl bakıyor olurlarsa olsunlar, dinin aynı ölçüde anlamlı ve güç verici olduğundan sözettiği ilişkileri geliştirirler ve bu alanda da ilişkilerini pekiştirmenin yollarını araştırırlar. Önerilen kanıt, bir tartışmadan doğan bir kanıt değildir; bizzat tecrübenin ürünü olan bir kanıttır. Dolayısıyla, bütünlüğü ve zamansallığında hayat hikayesi, Tanrı ile temas kurmasına ve Tanrı'ya ve bütün varlıklara eşsiz bir şekilde sevgi beslemesini sağlayacak bir hayat sürdürmesine yol açan bir kişinin elinin altında gerçekten büyük ve önemli imkanlar var demektir. Her ilişki, hayatlarımıza imkanlar sunar ve manevi ilişkiler ise, onları geliştiren ve derinleştiren kişilere güzel imkanlar kazandırır. Gerçekten de, tarih, gerçek dini hayatın, metaforlarıyla, sembolleriyle ve ilham verici hikayeleriyle insanların hayatlarındaki harikuladelikleri etkiler ve besler; bazı insanların hayatlarında, onları adeta azizleştirerek meleksi değişimler gerçekleştirir. İnsanlığın en kahraman ve en fazla ilham verici kişileri, bu tür insanlar arasından çıkar. Bu tür konumlara ulaşamayan kişiler bile, çabalarının meyvelerini alırlar ve başarılarının takdire şayan olduğunu hayatlarında bizzat kendileri farkederler. Gerçekten de, dini tasavvura göre, en az etkili ve en az etkileyici kişiler bile ciddiye alınmayı hakederler: En ikiyüzlü insanlar bile, şüphenin faydalarına sahip olmaya layıktırlar ve en iğrenç insanlar bile, son saatte bile kurtuluşa erme imkanına sahip olabilirler. Kısacası, hiç bir insan, ilahi afdan mahrum değildir. Dinin mirası, bu tür bir hayat ve insan tasavvurudur ve bu tasavvur, kişinin hayatı ve dünyayı anlamlı bir şekilde bir araya getirebilmesi açısından son derece değerlidir.
İnsan hayatında, insanın bu dünyada yapayalnız olduğunu farketmesinden daha yıkıcı ve tahrip edici bir şey yoktur. Yine aynı şekilde, bizim, bu dünyadan yalnız olmadığımızı, hiç bir zaman yalnız olmadığımızı farketmemizden hepimiz için daha önemli bir şey de mevcut değildir. Hayatın hakiki olarak bütünleştirilmesinin kalbinde yatan şey, işte bu idraktir. İnsan, bunları ve hayata dair daha başka hakikatleri yalnızca din sayesinde hakkıyla kavrayabilir ve takdir edebilir. Hiç bir diğer araştırma alanı, din ile kıyaslanamaz. Din, hepimize umut verir ve hiç bir kimseyi bu umuttan mahrum kılmaz. İmajinatif/tahayyulî düşünme çağrısı yapmakla, din, kişinin hayatta daha ötelere bakmasını, daha öteleri görmesini ve daha öteleri düşünmesini mümkün kılar. Ve din, son olarak, kişinin, hayatında en karanlık, en umutsuz ve çaresiz anlarında bile, hayatı bütünleştirmeyi mümkün kılabilecek bir umut ışığı sunar insana.
Kaynak: Edward L. Murray - Muhayyileye Dayalı Düşünmek Çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap, 1. Baskı İstanbul 2008, ss. 362-370
No comments:
Post a Comment