Saturday, 31 December 2022

Kur'an'da "Kadınları Dövün" Buyruğu Yok – Cengiz Özakıncı

Çevirmenlerin bir ayette "örtün" diye çevirdikleri sözcük ile bir başka ayette "dövün" diye çevirdikleri sözcük, Kur'an'ın Arapçasında aynı sözcüktür: D-R-B. Kur'an'da 58 yerde karşımıza çıkan D-R-B sözcüğüne çevirmenler neredeyse her ayette başka bir anlam veriyorlar. Kimi yerde yola "çıkmak", kimi yerde boyun "vurmak'', kimi yerde karanlığa "bürümek", kimi yerde parmakları "doğramak", kimi yerde örnek "vermek", kimi yerde verilen bir şeyi geri "almak", konulan bir şeyi "kaldırmak", birini "dövmek", birini "yatırmak", "uyutmak", "örtmek" ve daha pek çok birbirine uymaz anlamların hepsi aynı sözcüğe, Kur'an'daki D-R-B sözcüğüne yüklenmiştir, Örneğin Kur'an'da geçen "Kulakların üzerine D-R-B etmek" kimi çevirmenlerce; "Kulaklarının üzerine yatırıp uyutmak," diye anlamlandırılırken, kimilerince; "Kulaklarının üzerine vurmak," diye çevrilmektedir. "Bu nasıl böyle olabilir?" diye sorulduğunda; "Tümcenin gelişine göre (Arapça deyimle "siyak"ına göre) uygun bir anlam yakıştırıldığı" söylenmekte! Yani, "Arapça değil mi? Uydur uydur söyle!"

Çevirmenlerin ve yorumcuların büyük bir çoğunluğunun; "O kadınları dövün," diye çevirdikleri ayette de karşımıza çıkan bu D-R-B sözcüğü hakkında, 1050 yıllarında yazılmış bir Arapça sözlük -ki tüm İslam bilginleri kaynak olarak benimsemişlerdir- şöyle der:

D-R-B: Bu sözcük hakkında ihtilaf vardır. (Bkz: Ragıb el Müfredat)

Yine tüm İslam bilginlerinin kaynak olarak benimsedikleri Firuzabadi'nin 1450 yıllarında yazdığı büyük sözlüğünde de aynen şöyle söylenir:

D-R-B: Bu sözcük hakkında ihtilaf vardır.

Evet, bu sözcüğün anlamının ne olduğu konusunda bilginler arasında "ihtilaf', yani uyuşmazlık vardır; gelgelelim bu sözcüğü "dövün" diye çeviren hiçbir çevirmen, hiç değilse bir açıklama koyarak: "bu sözcüğün anlamının ne olduğu konusunda kesinlik bulunmadığını, bu nedenle "dövün" diye yakıştırılan Türkçe anlamın doğru olmayabileceğini" belirtmek gereğin! duymamış; sanki bu sözcüğün "dövmek" anlamı kesinmiş gibi, hepsi de ağız birliği ederek "dövün" diye çevirmişlerdir. İlginç olan bu çevirmenlerin tümünün de erkek olmasıdır. Yalnız kimi çevirmenler, bir parantez açarak "(acıtmadan, azıcık) dövün," diye çevirmişlerdir. Oysa Kur'an'ın Arapçasında "acıtmadan", "azıcık" gibi uyarılar bulunmamaktadır. Eğer "D-R-B" sözcüğü "acıtmadan, azıcık dövmek" anlamına geliyor ise, aynı sözcük, aynı kipte, bir başka ayette (Enfal, 12), niçin "hiç acımadan parmaklarını doğrayın," anlamına gelsin?

Evet, Kur'an'da "O kadınları D-R-B edin," diye bir buyruk gerçekten de vardır; ancak bunun "O kadınlan dövün," mü, "yatırın" mı, "gönderin" mi, "yollayın" mı, "doğrayın" mı, "atın" mı, yoksa "örnekleyin" mi anlamına geldiği "ihtilaflı"dır, tartışmalıdır. Çünkü Arapçada "kitap D-R-B etmek"; kitap yayımlamak, piyasaya kitap çıkartmak anlamına gelir. "Para D-R-B etmek"; dolaşıma para sürmek, tedavüle sokmak anlamına gelir. Arapçada "D-R-B ' ül evvel" deyimi; ilk yaratıklar, anlamına gelir. Arapçada "iki insanın birbirleriyle D-R-B'laşması"; dövüşmeleri anlamına gelmez, tersine, birbirleriyle ortak olup bir işletme kurmaları anlamına gelir. B irinin kendi parasını D-R-B ettiği, diğerinin de yalnızca işgücünü, emeğini D-R-B ettiği ortaklıklara da Arapçada "D-R-B'laşma" (Mudaraba) adı verilir. Öyleyse, Kur'an'da geçen "O kadınları D-R-B edin," tümcesi, nasıl olup da "dövün" demek olabilir? Arapçada "kitap D-R-B etmek,"; bir kitabı pataklamak, dövmek midir ki, bir kadını D-R-B etmek, o kadını dövmek anlamına gelsin? Arapçada "çadır D-R-B etmek"; çadır "kurmak" anlamına gelir; yoksa çadırı "dövmek" değil.

Kaynak: Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, Payel Yayınevi, Üçüncü basım: Haziran 1998, İstanbul, ss. 235-237

Thursday, 29 December 2022

Geleceğin Topluluğu Paranın Karşılayamayacağı Gereksinimlerden Doğacak

Geleceğin Topluluğu Paranın Karşılayamayacağı Gereksinimlerden Doğacak - Charles Eisenstein

En önemli sermaye tipi, toplumsal sermayedir. Toplumsal sermaye temelde ilişkileri ve becerileri, insanların bir zamanlar armağan ekonomisinde kendilerine ve birbirlerine sağladıkları, yemek yapma, çocuk bakımı, sağlık bakımı, misafirperverlik, eğlence, tavsiye ve yiyecek yetiştirme, giyecek yapma ve ev inşa etme gibi "hizmetler"i içerir. Bir ya da iki kuşak öncesi gibi yakın bir tarihte bu işlevlerin pek çoğu günümüzdekinden çok daha az ticarileşmişti. Benim çocukluğumda tanıdığım insanların çoğu ender olarak restoranlarda yemek yer ve okuldan sonra komşular birbirlerinin çocuklarına göz kulak olurlardı. Teknoloji yerkürenin giderek daha derin ve gözlerden uzak parçalarını mal alanına soktuğu kadar, insan ilişkilerinin de "hizmetler" alanına sokulmasında bir araç oldu. Örneğin fonograf ve radyo teknolojisi, müziğin insanların kendileri için yaptıkları bir şeyden, para verdikleri bir şeye dönüşmesine katkıda bulundu. Depolama ve nakliyat teknolojileri aynı şeyi yiyecek işleme için yaptı. Genel olarak bakıldığında, teknolojiye eşlik eden gelişkin işbölümü, kullandığımız şeylerin çoğu için bizi yabancılara bağımlı kıldı ve komşularımızın ürettiğimiz şeyler için bize bağımlı olmaları olasılığını ortadan kaldırdı. Böylece ekonomik bağlar toplumsal bağlardan koptu ve bu da bize komşularımıza sunacak pek az şey ve onlan tanımak için çok az fırsat bıraktı

Toplumsal sermayenin parasallaşması topluluğun yok edilişidir. Paranın topluluğun çözülüşüne iyice bulaşmış olmasına şaşmamalı, çünkü para, kişiliksizleşmenin doruğudur. İki farklı ormanı paraya dönüştürürseniz ikisi de aynı olur. Kültüre uygulandığında aynı ilke hızla, her hizmetin bedeli ödenen bir hizmet olduğu küresel bir monokültür yaratıyor. Tüm ilişkilerimize para aracılık ettiğinde bizler de eşsizliğimizi yitirerek standart mal ve hizmetlerin standart tüketicileri ve başka hizmetleri yerine getiren standart görevliler oluyoruz. Hiçbir ekonomik ilişki önem taşımıyor, çünkü her zaman "onu yapması için başka birine para verebiliriz." Ne kadar uğraşırsak uğraşalım bir topluluk yaratmakta bu kadar zorlanmamıza şaşmamalı. Kendimizi bu kadar emniyetsiz, bu kadar vazgeçilebilir hissetmemize şaşmamalı. Eşsiz ve kutsal olanın, faizin etkisiyle, parasallaşmış ve özelliksiz şeylere dönüşmesidir bunun nedeni. İnsanlığın Yükselişi'nde şöyle yazmıştım:

"Aslında birbirimize ihtiyacımız yok." ... Günümüz dünyasında topluluğun yitirilmesi için daha iyi bir tanım olabilir mi? Aslında birbirimize ihtiyacımız yok. Yiyeceğimizi yetiştiren, nakleden ve işleyen, kıyafetlerimizi yapan, evlerimizi inşa eden, müziğimizi yaratan, arabamızı yapan ya da tamir eden kişiyi tanımamıza gerek yok; biz işteyken bebeklerimize bakan kişiyi bile tanımamıza gerek yok. Role bağımlıyız, ama bu rolü oynayan kişiyle bağımlılığımız önemsiz düzeyde. Her ne iş olursa olsun, paramız varsa, o işi yapması için birine para verebiliriz (ya da daha başka birine). Parayı nasıl elde ediyoruz peki? Büyük olasılıkla başka birinin bize onlar için bir şeyi yapmamız karşılığında ödeme yapması anlamına gelen, bir başka uzman rolü oynayarak...

Yaşamın gereksinimleri uzmanlara teslim edildi ve bu da bize kendimizi eğlendirmekten başka (kendi uzmanlık alanımız dışında) hiçbir anlamlı iş bırakmadı. Bu arada günlük yaşamın işlevlerinden bize kalabilmiş olanlar çoğunlukla, tek başına yapılan işler: bir yerlere gitmek için araba kullanmak, bir şeyler satın almak, faturaları ödemek, kolay yemekler pişirmek, ev işi yapmak. Bunların hiçbiri komşularımızın, akrabalarımızın ya da arkadaşlarımızın yardımını gerektirmiyor. Komşularımıza daha yakın olmayı diliyoruz; kendimizi, onlara memnuniyetle yardım edecek dost canlısı kişiler olarak görüyoruz. Ama yardım edecek pek az şey var. Kutu benzeri evlerimizde kendimize yeterliyiz. Ya da daha doğrusu, tanıdığımız insanlar açısından kendimize yeterli, binlerce kilometre uzakta yaşayan yabancılaraysa daha önce hiç olmadığımız kadar bağımlıyız.

Toplumsal ilişkilerin ticarileşmesi bize tüketmekten başka yapacak hiçbir şey bırakmıyor. Ortak tüketim bir topluluk oluşturmaz, çünkü armağan gerektirmez. Çoğu sosyal toplantının hep yakınılan anlamsızlığının, "Sana ihtiyacım yok," bilgisinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yiyecek, içki, ilaç ya da eğlence tüketmek için yardımınıza ihtiyacım yok. Tüketim kimsenin armağanlarını gereksinmez, kimsenin gerçek varlığını gereksinmez. Topluluk ve yakınlık ortak tüketimden değil, ancak vermekten ve ortak yaratıcılıktan doğabilir.

Özgürlük yanlıları özel mülkiyetin kutsallığından söz ettiklerinde farkına varmadan, derinden nefret ettikleri Büyük Devlet'e ihtiyaç yaratıyorlar. Çünkü topluluk bağlarının yokluğunda geriye kalan yalıtılmış bireyler, bir zamanlar topluluk yapılarının yerine getirdiği toplumsal işlevler -emniyet, çatışma çözümü ve kolektif toplumsal sermayenin paylaştırılması - için uzaktan otoriteye, hukuki olarak oluşturulmuş bir devlete ihtiyaç duyuyorlar. Ekonomik alanın mülkleşip özelleşmesi bizi çaresizce bağımlılaştırıyor -tanıdıklarımızdan bağımsız, uzaktan yöneten gayri şahsi, zorlayıcı kurumlara bağımlı.

İnsanlara hayatlarındaki en büyük eksikliği sorduğumda en sık verilen yanıt, "topluluk" oluyor. Ancak tüm yapı taşları -birbirimiz için yaptığımız şeyler- paraya dönüştürülmüşse, topluluğu nasıl inşa edebiliriz? Topluluk armağanlarla örülür. İşlemin ardından hiçbir yükümlülüğün kalmadığı para ya da takas işlemlerinin tersine armağan her zaman, gelecekteki armağanlara işaret eder. Aldığımızda, borçlu oluruz; minnet, bir şey almış olma bilgisi ve karşılığında bir şey verme arzusudur. Ama artık verecek ne kaldı? Yaşamın gereklilikleri değil, yiyecek değil, barınak ya da giyecek değil, eğlence değil, öykü değil, sağlık bakımı değil: artık herkes bunları satın alıyor. Bütün bunlardan uzaklaşma, kendi evlerimizi inşa ettiğimiz, kendi yiyeceğimizi yetiştirdiğimiz ve kendi giyeceklerimizi diktiğimiz daha kendine yeterli bir yaşama, topluluğa dönme dürtüsü bundan kaynaklanıyor. Ancak bu hareket kendi başına değerli olsa da, yalnızca topluluk yaratmak için her şeyi zor yoldan yapmaya başlayacak insan sayısının fazla olacağını sanmam. Modern çağın işgücü uzmanlaşmasını ve makinelere dayalı verimliliğini tersine döndürmenin dışında bir çözüm daha var ve bu çözüm, paranın gereksinimlerimizin pek çoğunu karşılamadığı gerçeğinden doğuyor. Günümüzde çok önemli gereksinimler karşılanamıyor; kişiliksiz doğasından ötürü, paranın bunları karşılaması olanaksız. Geleceğin topluluğu paranın karşılayamayacağı gereksinimlerden doğacak. Paraya neden "ortak değerlerin cesedi" dediğimi artık anlayabiliyorsunuzdur. Doğal, kültürel, toplumsal ve ruhsal sermayenin paraya dönüşmesi, Richard Seaford'ın paranın dokunduğu her şeyi homojenleştirme gücü olarak tanımladığı şeyin tamamlanmasıdır. "Paranın gücü bireyselliği homojen kişiliksizliğe indirgemesi bakımından ölümün gücüne benziyor. " (Seaford, Money and the Early Greek Mind, s. 157.)  Gerçekten de, her orman keresteye dönüştürüldüğünde, her ekosistem çiğnendiğinde, her insan ilişkisinin yerini bir hizmet aldığında, gezegensel ve toplumsal yaşamın işlevleri sona erecek. Geriye yalnızca, yüzyıllar önce Kral Midas mitinin öngördüğü gibi soğuk, ölü para kalacak. Öleceğiz -ama çok, çok zengin olarak.

Kaynak: Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi, Geçiş Çağında Para, Armağan ve Toplum, Çev. Sinem Gül, 1. Baskı: İstanbul, Ekim 2012, ss. 79, 80

Tuesday, 13 December 2022

Gerçek Barışın Aracı - Friedrich Nietzsche

 Gerçek Barışın Aracı


Şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. Kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. Oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.

Şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: Komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. Ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: Aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. 

Ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. Ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:

"Kılıçları parçalıyoruz!"

Ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. En silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. Nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.

Bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. Dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. Savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.


Kaynak: Friedrich Nietzsche - Gezgin ve Gölgesi, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,  8. Basım Ocak 2022 İstanbul , ss. 140-141

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...