Thursday, 29 December 2022

Geleceğin Topluluğu Paranın Karşılayamayacağı Gereksinimlerden Doğacak

Geleceğin Topluluğu Paranın Karşılayamayacağı Gereksinimlerden Doğacak - Charles Eisenstein

En önemli sermaye tipi, toplumsal sermayedir. Toplumsal sermaye temelde ilişkileri ve becerileri, insanların bir zamanlar armağan ekonomisinde kendilerine ve birbirlerine sağladıkları, yemek yapma, çocuk bakımı, sağlık bakımı, misafirperverlik, eğlence, tavsiye ve yiyecek yetiştirme, giyecek yapma ve ev inşa etme gibi "hizmetler"i içerir. Bir ya da iki kuşak öncesi gibi yakın bir tarihte bu işlevlerin pek çoğu günümüzdekinden çok daha az ticarileşmişti. Benim çocukluğumda tanıdığım insanların çoğu ender olarak restoranlarda yemek yer ve okuldan sonra komşular birbirlerinin çocuklarına göz kulak olurlardı. Teknoloji yerkürenin giderek daha derin ve gözlerden uzak parçalarını mal alanına soktuğu kadar, insan ilişkilerinin de "hizmetler" alanına sokulmasında bir araç oldu. Örneğin fonograf ve radyo teknolojisi, müziğin insanların kendileri için yaptıkları bir şeyden, para verdikleri bir şeye dönüşmesine katkıda bulundu. Depolama ve nakliyat teknolojileri aynı şeyi yiyecek işleme için yaptı. Genel olarak bakıldığında, teknolojiye eşlik eden gelişkin işbölümü, kullandığımız şeylerin çoğu için bizi yabancılara bağımlı kıldı ve komşularımızın ürettiğimiz şeyler için bize bağımlı olmaları olasılığını ortadan kaldırdı. Böylece ekonomik bağlar toplumsal bağlardan koptu ve bu da bize komşularımıza sunacak pek az şey ve onlan tanımak için çok az fırsat bıraktı

Toplumsal sermayenin parasallaşması topluluğun yok edilişidir. Paranın topluluğun çözülüşüne iyice bulaşmış olmasına şaşmamalı, çünkü para, kişiliksizleşmenin doruğudur. İki farklı ormanı paraya dönüştürürseniz ikisi de aynı olur. Kültüre uygulandığında aynı ilke hızla, her hizmetin bedeli ödenen bir hizmet olduğu küresel bir monokültür yaratıyor. Tüm ilişkilerimize para aracılık ettiğinde bizler de eşsizliğimizi yitirerek standart mal ve hizmetlerin standart tüketicileri ve başka hizmetleri yerine getiren standart görevliler oluyoruz. Hiçbir ekonomik ilişki önem taşımıyor, çünkü her zaman "onu yapması için başka birine para verebiliriz." Ne kadar uğraşırsak uğraşalım bir topluluk yaratmakta bu kadar zorlanmamıza şaşmamalı. Kendimizi bu kadar emniyetsiz, bu kadar vazgeçilebilir hissetmemize şaşmamalı. Eşsiz ve kutsal olanın, faizin etkisiyle, parasallaşmış ve özelliksiz şeylere dönüşmesidir bunun nedeni. İnsanlığın Yükselişi'nde şöyle yazmıştım:

"Aslında birbirimize ihtiyacımız yok." ... Günümüz dünyasında topluluğun yitirilmesi için daha iyi bir tanım olabilir mi? Aslında birbirimize ihtiyacımız yok. Yiyeceğimizi yetiştiren, nakleden ve işleyen, kıyafetlerimizi yapan, evlerimizi inşa eden, müziğimizi yaratan, arabamızı yapan ya da tamir eden kişiyi tanımamıza gerek yok; biz işteyken bebeklerimize bakan kişiyi bile tanımamıza gerek yok. Role bağımlıyız, ama bu rolü oynayan kişiyle bağımlılığımız önemsiz düzeyde. Her ne iş olursa olsun, paramız varsa, o işi yapması için birine para verebiliriz (ya da daha başka birine). Parayı nasıl elde ediyoruz peki? Büyük olasılıkla başka birinin bize onlar için bir şeyi yapmamız karşılığında ödeme yapması anlamına gelen, bir başka uzman rolü oynayarak...

Yaşamın gereksinimleri uzmanlara teslim edildi ve bu da bize kendimizi eğlendirmekten başka (kendi uzmanlık alanımız dışında) hiçbir anlamlı iş bırakmadı. Bu arada günlük yaşamın işlevlerinden bize kalabilmiş olanlar çoğunlukla, tek başına yapılan işler: bir yerlere gitmek için araba kullanmak, bir şeyler satın almak, faturaları ödemek, kolay yemekler pişirmek, ev işi yapmak. Bunların hiçbiri komşularımızın, akrabalarımızın ya da arkadaşlarımızın yardımını gerektirmiyor. Komşularımıza daha yakın olmayı diliyoruz; kendimizi, onlara memnuniyetle yardım edecek dost canlısı kişiler olarak görüyoruz. Ama yardım edecek pek az şey var. Kutu benzeri evlerimizde kendimize yeterliyiz. Ya da daha doğrusu, tanıdığımız insanlar açısından kendimize yeterli, binlerce kilometre uzakta yaşayan yabancılaraysa daha önce hiç olmadığımız kadar bağımlıyız.

Toplumsal ilişkilerin ticarileşmesi bize tüketmekten başka yapacak hiçbir şey bırakmıyor. Ortak tüketim bir topluluk oluşturmaz, çünkü armağan gerektirmez. Çoğu sosyal toplantının hep yakınılan anlamsızlığının, "Sana ihtiyacım yok," bilgisinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yiyecek, içki, ilaç ya da eğlence tüketmek için yardımınıza ihtiyacım yok. Tüketim kimsenin armağanlarını gereksinmez, kimsenin gerçek varlığını gereksinmez. Topluluk ve yakınlık ortak tüketimden değil, ancak vermekten ve ortak yaratıcılıktan doğabilir.

Özgürlük yanlıları özel mülkiyetin kutsallığından söz ettiklerinde farkına varmadan, derinden nefret ettikleri Büyük Devlet'e ihtiyaç yaratıyorlar. Çünkü topluluk bağlarının yokluğunda geriye kalan yalıtılmış bireyler, bir zamanlar topluluk yapılarının yerine getirdiği toplumsal işlevler -emniyet, çatışma çözümü ve kolektif toplumsal sermayenin paylaştırılması - için uzaktan otoriteye, hukuki olarak oluşturulmuş bir devlete ihtiyaç duyuyorlar. Ekonomik alanın mülkleşip özelleşmesi bizi çaresizce bağımlılaştırıyor -tanıdıklarımızdan bağımsız, uzaktan yöneten gayri şahsi, zorlayıcı kurumlara bağımlı.

İnsanlara hayatlarındaki en büyük eksikliği sorduğumda en sık verilen yanıt, "topluluk" oluyor. Ancak tüm yapı taşları -birbirimiz için yaptığımız şeyler- paraya dönüştürülmüşse, topluluğu nasıl inşa edebiliriz? Topluluk armağanlarla örülür. İşlemin ardından hiçbir yükümlülüğün kalmadığı para ya da takas işlemlerinin tersine armağan her zaman, gelecekteki armağanlara işaret eder. Aldığımızda, borçlu oluruz; minnet, bir şey almış olma bilgisi ve karşılığında bir şey verme arzusudur. Ama artık verecek ne kaldı? Yaşamın gereklilikleri değil, yiyecek değil, barınak ya da giyecek değil, eğlence değil, öykü değil, sağlık bakımı değil: artık herkes bunları satın alıyor. Bütün bunlardan uzaklaşma, kendi evlerimizi inşa ettiğimiz, kendi yiyeceğimizi yetiştirdiğimiz ve kendi giyeceklerimizi diktiğimiz daha kendine yeterli bir yaşama, topluluğa dönme dürtüsü bundan kaynaklanıyor. Ancak bu hareket kendi başına değerli olsa da, yalnızca topluluk yaratmak için her şeyi zor yoldan yapmaya başlayacak insan sayısının fazla olacağını sanmam. Modern çağın işgücü uzmanlaşmasını ve makinelere dayalı verimliliğini tersine döndürmenin dışında bir çözüm daha var ve bu çözüm, paranın gereksinimlerimizin pek çoğunu karşılamadığı gerçeğinden doğuyor. Günümüzde çok önemli gereksinimler karşılanamıyor; kişiliksiz doğasından ötürü, paranın bunları karşılaması olanaksız. Geleceğin topluluğu paranın karşılayamayacağı gereksinimlerden doğacak. Paraya neden "ortak değerlerin cesedi" dediğimi artık anlayabiliyorsunuzdur. Doğal, kültürel, toplumsal ve ruhsal sermayenin paraya dönüşmesi, Richard Seaford'ın paranın dokunduğu her şeyi homojenleştirme gücü olarak tanımladığı şeyin tamamlanmasıdır. "Paranın gücü bireyselliği homojen kişiliksizliğe indirgemesi bakımından ölümün gücüne benziyor. " (Seaford, Money and the Early Greek Mind, s. 157.)  Gerçekten de, her orman keresteye dönüştürüldüğünde, her ekosistem çiğnendiğinde, her insan ilişkisinin yerini bir hizmet aldığında, gezegensel ve toplumsal yaşamın işlevleri sona erecek. Geriye yalnızca, yüzyıllar önce Kral Midas mitinin öngördüğü gibi soğuk, ölü para kalacak. Öleceğiz -ama çok, çok zengin olarak.

Kaynak: Charles Eisenstein - Kutsal Ekonomi, Geçiş Çağında Para, Armağan ve Toplum, Çev. Sinem Gül, 1. Baskı: İstanbul, Ekim 2012, ss. 79, 80

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...