Thursday, 26 November 2020

Yaratılış Kıssası - Muhammed Abduh

Yaratılış Kıssası - Muhammed Abduh


Hatırla ki Rabb'in meleklere: Ben yeryüzüne bir halife tayin ediyorum, dedi. Onlar: Bizler hamdinle Seni tesbih ve takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaran, orada kan döken insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim, dedi. Bakara 30

Yaratılış Kıssasına Giriş

Yaratmanın (tekvin) nasıl gerçekleştiği konusu kavranması zor olan ilahî meselelerdendir. Yüce Allah bu âyetlerde bize insanlığın yoktan var olma haberini, bizden önce geçen Ehl-i Kitab’tan nakledilenleri tekrar gündeme getirerek hikâye etmektedir. Yüce Allah bize birtakım soyut manaları somut biçimlerde temsilî olarak vermekte ve anlatmaktadır. Böylece bizler için -insanlarla konuşurken ve hakkı beyan ederken izlemiş olduğu yola uygun olarak- münazara ve karşılıklı diyalog üslubu içinde birtakım hikmetleri ve sırları açığa çıkarmaktadır

Üstadımız Muhammed Abduh bu âyetlerin anlamlarının, zâhirlerine göre anlaşılması mümkün olmayan müteşâbih âyetlerden olduğu kanaatine varmıştır. Çünkü bu âyetler hitabet kuralına göre, ya istişare yani akıl danışmadır ki bu Yüce Allah açısından imkânsız bir olaydır ya da Allah Teâlâ’nın meleklere vermiş olduğu bir haber ve onların bu projeye itirazları, karşı delil ileri sürmeleri ve Allah'la tartışmalarıdır. Bu da hem Yüce Allah'a ve hem de O'nun meleklerine yakışmayan bir husustur. Ayrıca bu hareket dinimizin meleklerin “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan” (Tahrim 66/6) şeklinde beyan etmiş olduğu yaklaşımı ile de uyuşmamaktadır. Hocamız bu kıssanın anlaşılabilmesi için bir ön giriş olarak mealen şöyle demiştir:

İslâm bilginleri Allah Teâlâ’nın yaratıklara benzemekten “münezzeh” olduğu noktasında görüş birliği içerisinde olmuşlardır. (Temel inanç ve esas Allah Teâlâ'nın cisim olmadığı ve cisimlere benzemediği yolundadır. Çünkü cisimli olmak, eksik olmak demektir.)  Aklî ve naklî delil bu yaklaşımı destekler mahiyettedir. Dolayısıyla bu inanç itikat noktasında sağlam bir temeli oluşturmaktadır ki, başka şeyler hep bu inanca havale edilir. Söz konusu inanç Yüce Allah'ın yaratıklarına benzemekten tenzih edilmesidir. Şu halde Kitab’da veya Sünnet’te zâhiren tenzih akidesi ile çelişen birtakım ifadeler geldiğinde Müslümanların bu konuda iki yaklaşımları olmuştur: s. 352

Müteşabih Ayetleri Selef ve Halef Bilginlerinin Değerlendirmesi

1) Selef'in Metodu:

Selef'in bu konudaki metodu, Yüce Allah'ı tenzih inancıdır ki bu konuda akıl nakli destekler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de tenzih akidesi şu şekilde ifadesini bulmaktadır: “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 42/11)  Bir başka âyet-i kerime ise şu şekildedir: “Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.” ( Saffat 37/180) Selef metodu tenzihin yanında âyette ifade edilen hususun gerçek yüzünü anlamada meseleyi Yüce Allah'a havale etmektir. Öte yandan Yüce Allah'ın bu ifadesiyle ahlakımız, amelimiz ve ahvalimiz açısından istifade edeceğimiz şeyleri bize bildirdiğini, soyut kavramları bizim akıllarımıza yaklaştırıcı, havsalamıza aldırıcı ifadeler kullandığını da bilmeliyiz. ss. 352-353

2) Halef’in (Sonradan Gelen Âlimlerin) Metodu:

Halef’in metodu te'vil etme metodudur. Halef âlimleri derler ki: İslâm dininin kuralları akıl temel alınarak konulmuştur. Şu halde bu kurallardan hiçbiri aklın dışına çıkamaz. Eğer akıl herhangi bir hususta kesin olarak şöyledir diyor, nakilde ise (Kur'ân'da ve hadiste ise) tam tersi yer alıyorsa, o zaman aklın kesin yargısı naklin zahirinin kastedilmediğine bir karine (delil) teşkil eder. Şu halde böyle bir naklin akla uygun olarak yorumlanan bir manasının olması şarttır ki, o mana te'vil aracılığı ile araştırılır.

Üstadımız Muhammed Abduh der ki: Ben Yüce Allah'a, O'nun sıfatlarına ve gayb âlemine ilişkin konularda verilen haberleri olduğu gibi kabul etme ve işin gerçek yüzünü Cenab-ı Allah'a havale etme noktasında Selef'in metodu üzereyim ama bizler âyetleri anlamada her iki metot üzere yürüyoruz. Çünkü bir söz söylenmişse, bu sözün aklen yorumlanabilen bir faydası olması gerekir. Zira Allah Teâlâ manasından hiçbir şey anlamayacağımız şekilde bize hitap etmez.

Bu tefsirin kaleme alanı olarak benim görüşüme gelince: Ben -Allah'a hamdolsun- Selef âlimlerinin yolundayım ve onların gittikleri yoldan gitmekteyim. Bu yol üzere yaşayıp, inşaallah bu yol üzere öleceğim. Üstadımızdan başka âlimlerden ve bir de benim kendi açımdan bazı te'villeri zikretmemin nedeni şudur: İnsanları denemem sonucu ortaya çıktı ki filozofların, mütekaddimûn ve müteahhirûn bid'atçı mezheplerin nazariyelerinin ümmet içinde yayılması, Selef’in mezhebinin kabulü ve ona inanılması -genelde- bunların daha küçük yaşta doğru biçimde beyan edilmesine, ona aykırı olan görüşlerin hatalarının gösterilmesine ve bunlara uzun uzun cevap verilmesine bağlıdır. Biz Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitaplarında nakil ile aklın bir arada cem edilmesi noktasında Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiye ile İbn Kayyim el-Cevziyye'nin kitaplarından oldukça yararlanıyoruz. Ben şahsen kendimden örnek vereyim: Benim kalbim ancak bu kitapları okuduktan sonra Selef'in mezhebi karşısında bütünsel bir tatmine kavuşmuştur. s. 353

Biz bazı âyetler ve hadisler üzerinde öyle şüpheler duyduk ki, bu şüphelerin izale edilmesi ve onları taşıyan kimselerin Yüce Allah'ın kelâmının ve Peygamberimizin (s) sözünün doğruluğuna ikna edilmeleri, te'vil yapılmadıkça ve kuşku duydukları konular kendilerine misal verilerek, akıllarına ve kavrayışlarına sığdırılmadıkça çok zor görünmektedir. Birçok kelâm bilginiyle müfessir, Selef'in mezhebini beyan ederken işi Allah'a havale etmenin anlamlarını ve te'vilin ne demek olduğunu açıklarken hata etmişlerdir. Bu söylediklerimizin ayrıntısını Âl-i İmran Suresi’nin baş taraflarında bulmak mümkündür. ss. 353-354

Öte yandan; “Aslolan aklî delildir. Sem'î (nakli) delili akla havale etmek gerekir ve bu delillerin akla mutlak olarak uygun düşmesi için te'vil edilmeleri şarttır.” diyenler -Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye'nin de (ö. 727/1327) işaret ettiği üzere- hata etmişlerdir. Gerek aklî, gerek naklî delilin kat'î olanı ve olmayanı vardır. Aklî ve sem'î delillerin kat'î olanına karşı durmak mümkün değildir ki, bunlardan birini diğerine tercih edebilelim. Aklî ve naklî delilden birisi kat'î (kesin) delil ile çatıştığında mutlak olarak kat'î delilin tercih edilmesi gerekir. Aklî delilin zannisi ile naklî delilin zannisi birbiriyle çatıştığında menkul (nakli) delil aklî delile tercih edilir. Çünkü Yüce Allah'ın ve peygamberinin kelâmından “zann-ı galib” ile idrak ettiğimiz şey, bizim aklî nazariyyelerimizden yine zann-ı galib ile kavradığımızdan daha evlâdır. Zira aklî nazariyyelerimizde hata çok fazla olur. Dolayısı ile -sözgelimi- Hz. Âdem’in yaratılmasını konu alan âyetlerin zahirleri, insanların buna aykırı nazariyyelerinden daha önceliklidir. Yaratmanın esrarı, yaratılışın neden aşama aşama gerçekleştiği ve yaratılış nizamı hakkında ileri sürülen nazariyeler, kesinlik derecesine ulaşmadığı ve zannî kaldığı sürece Kur'ân âyetlerinin zahirinden daha öncelikli olamaz.

Bundan dolayı bir mü'mine gerekli olan Selef'in mezhebini kalben ve gönül huzuruyla kabul etmek ve başka nazariyelerle ilgilenmemektir. Eğer mü'minin kalbi ancak Arap dilinin üslubunun kaldırabileceği bir te'vil ile yatışıyor ve mü'min bunları ancak bu durumda gönül huzuruyla kabul edebiliyorsa bunda da herhangi bir sıkıntı ve beis yoktur. Çünkü Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden daha fazlasını yüklemez. Selef âlimleri bazı âyetlerin zahirlerini te'vil etmişlerdir. Nitekim İmam Ahmed (ö. 241/855) ve başka âlimler “maiyyet âyetlerini” yani Allah'ın mü'minlerle birlikte olduğunu ifade eden âyetleri te'vil etmişlerdir. Başka âlimler de başka âyetleri aynı şekilde zahirlerinden alıp te'vil etmişlerdir. Her şeyden önce bir mü'mine düşen Yüce Allah'ın kelâmının bütününü hak olarak kabul etmek ve bunun gerçek olduğuna inanmaktır. Yoksa mü'min, te'vil ettiği âyetleri kötü niyetle te'vil etmiş olur. Aynı şekilde Hz. Peygamber’den (s) din adına “sahih” olarak bize nakledilen haberleri de bir mü'min hiç kuşku duymaksızın kabul etmeli ve buna inanmalıdır. Arap diline uygun biçimde yapılan tefsire “te'vil” denmez. Te'vil yapılırken Allah Teâlâ’nın tenzih edilmesi, gayb âleminin hiçbir biçimde bu dünyaya benzetilmemesi gerekir. s. 354

Meleklerin Durumu

Buraya kadar söylediklerimizden sonra, şimdi Üstadımız Muhammed Abduh'un (ö. 1323/1905) el-Ezher Üniversitesi’nde üzerinde durduğumuz âyetleri ne şekilde tefsir ettiğini ele alabiliriz. Üstadımız bu âyetler hakkında yaklaşık olarak şöyle diyordu:

Meleklere gelince, Selef âlimleri melekler hakkında onların varlıklarını ve bazı amellerini Yüce Allah'ın haber verdiği yaratıklar olduklarını söylerler. Şu halde bize gerekli olan, meleklere iman etmektir. Meleklere iman etmek onların gerçek durumlarını bilmeye bağlı değildir. Biz onların gerçek mahiyetlerinin bilgisini Yüce Allah'a havale ederiz. Eğer haberlerde meleklerin kanatları olduğundan söz ediliyorsa biz buna iman ederiz. Fakat biz deriz ki: Bu kanatlar kuşların kanatları gibi tüyden veya başka bir maddeden yapılmış kanatlar değildir. Çünkü eğer meleklerin kanatları böyle olsaydı, biz onları görebilirdik ve yine nakilde onların bitki ve denizler gibi maddî âlemlerdeki işleri çekip çevirmekle görevli oldukları yer aldığına göre biz bu ifadeden kâinatta şu gördüğümüz âlemden daha latîf başka bir âlem olduğu ve o âlemin nizamıyla ve ahkâmıyla bizim bu âlemimizle ilişkisi olduğu sonucunu çıkarırız. Akıl bu söylediğimizin imkânsızlığına hükmetmez. Tersine bunun bizatihi mümkün olduğuna ve bunu bize haber veren vahyin doğruluğuna hükmeder.

Üstadımız der ki: İnsanlar meleklerin özünün ne olduğunu araştırmışlar, melekleri öğrenmeye ve anlamaya çabalamışlardır. Fakat onların içinde Yüce Allah'ın bu sırrı verdiği ve kendilerini bu sırra muvaffak kıldığı kimseler azdır. Din ancak ve ancak bütün insanlar için bir yol kılınmıştır. O zaman doğru olan davranış; gayb âlemine gerçek yüzünü araştırmaksızın iman etmekle yetinmektir. Çünkü insanları bu araştırmayla mükellef kılmak ya da bunun bilgisiyle yükümlü tutmak, hemen hemen “güç yetmeyen bir şeyi yapmakla sorumlu tutmak” anlamına gelir. Yüce Allah'ın bu konuda fazladan özel ilim verdiği kimseye gelince bu Yüce Allah'ın bir ihsanıdır ve Allah onu dilediği kimseye verir. Mü'minlerin Emiri Hz. Ali’nin (ö. 40/661) bu sözünü ettiğimiz özel ledunnî ilme sahip olduğuna dair rivayetler vardır. Hz. Ali’ye sorarlar: “Hz. Peygamber (s) size özel bir ilim verdi mi?” O şöyle cevap verir: “Hayır. Toprağa atılan taneyi orada yaran ve bütün ruhları yoktan var eden Allah'ın adı üzerine yemin ederim ki, özel ilim ancak Yüce Allah'ın bir kuluna Kur'ân'ı anlama yeteneği bahşetmiş olmasıdır.” s. 355

Âyetlerde yer alan bu karşılıklı konuşmalara gelince; bu Yüce Allah'ın melekleriyle kendi arasındaki bir durumdur. Allah Teâlâ bu kıssada bize meleklerle arasında geçen diyalogu, söz söyleme, müracaat etme, soru sorma ve cevap verilme şeklinde tasvir ediyor. Biz bu sözün gerçek mahiyetini bilmiyoruz. Fakat biz biliyoruz ki; bu karşılıklı konuşma bizim yaptığımız gibi değildir ve burada seçilen ifadelerle belirtilmek istenilen manalar vardır. Bunlar, Âdem'in yaratılmasından önce Yüce Allah ile O'nun kâinatı Âdem'e hazırlaması ile ilgili hususlarla, insan türünün yaratılması konusunda melekleri ile ilgili ve bir diğeri de insanın kerametinin ve üstünlüğünün beyanı ile ilgilidir. ss. 355-356

Meleklerin gerçek nitelikleri onlarla Yüce Allah arasındaki konuşmanın ne şekilde cereyan ettiği yolundaki araştırmanın arkasından elde edilecek faydalara gelince bunları birkaç yönden ele almak mümkündür:

1- Allah Teâlâ, azameti ve celâliyle birlikte yaratıklarının yaptığı işte gözettiği hikmeti, yaratmada onların anlayamadıkları sırları sormalarından hoşnut olur. Özellikle de bu konuda kafa karışıklığı yaşıyorlarsa! Soru sormak sözle olabildiği gibi lisan-ı hâl ile ve kulun aradığı bilgiyi bol bol vermesi için bizzat O’na yönelmekle de olur. Allah Teâlâ'nın öteden beri izlemiş olduğu yol, ilmî araştırma, akıl yürütme ve ilham verme gibi yollarla kendi bilgi kaynaklarından kullarına bilgi vermek olmuştur. Belki de meleklerin Yüce Allah'ın ilminden istifade etmek için -bizim hiçbirimiz tarafından bilinmeyen- gittikleri başka bir yolları vardır. Dolayısıyla meleklerin sordukları soruyu bu şekilde yorumlamamız mümkündür.

2- Allah Teâlâ'nın meleklere gizli kalan, onların bilmediği sırları ve hikmetleri bulunduğuna göre, bizim bilmediğimiz sırlar ve hikmetler haydi haydi vardır. Şu halde insanoğlu yaratıkların esrarının tümünü bilmeye, hikmetlerini kavramaya heves etmemelidir. Çünkü insana ilim adına ancak çok azı verilmiştir.

3- Yüce Allah hayret içinde olan meleklere doğru yolu göstermiş, kendilerine boyun eğme ve O'nun hükmüne teslim olma tavsiyesini verdikten sonra delil ikame etmek için sorularına cevap vermiştir. Bunlar, Yüce Allah'ın onların bilmediğini kendisinin bildiğini, Hz. Âdem’e isimleri öğrettiğini haber vermesinin ardından olmuştur. Daha sonra Yüce Allah ileride açıklaması geleceği üzere o isimleri meleklere arz etmiştir. s. 356

4- Bu meleklerle olan diyalogun bir diğer hikmeti, insanların kendisini yalanlamasına, inkârlarına bir delilleri olmadığı halde Hz. Peygamber'in peygamberliği konusunda kendisi ile tartışmalarına karşı ona teselli verilmesidir. Mele-i A'la (yüce topluluk) Yüce Allah ile dava gören, bilmedikleri hususlarda açıklama ve burhan (delil) talep eden kimseler olarak temsil edildiklerine göre; insanlar haydi haydi mazurdurlar. Ve peygamberlerin onlara tıpkı Yüce Allah'ın mukarreb meleklere davrandığı gibi davranmaları haydi haydi gerekir. O halde ey Peygamber! Sana düşen seni yalanlayanlara karşı sabretmektir. Senden doğru yolu göstermeni isteyenlere yol göstermen ve davet ehlinin karşısına apaçık delillerle çıkmandır. İşte bu âyetlerle daha önceki âyetler arasında irtibatı sağlayan yön de bu noktadır. Bir diğer irtibat noktası ise ifadenin hâlâ Kitab ve onun üzerinde hiçbir kuşku bulunmadığı, Hz. Peygamber ve onun Allah'ın vahyini tebliğ edişi ve onunla Allah'ın kullarına doğru yolu göstermesi, insanların Kitab ve Hz. Peygamber hakkında farklı düşünmeleri noktaları üzerinde durmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'in özelliklerinden birisi de birbirine yakın veya farklı olmak üzere bir sorundan bir diğerine geçebilmesidir. Ancak ilginç olan yön, farklı meseleleri ele alan bütün bu âyetlerin bir tek siyâkta (ifade akışı içinde) olmasıdır. ss. 356-357

Halef âlimlerine gelince, bunların içinde meleklerin hakikatinin ne olduğu hakkında söz edenler ve melekler için tarif yapanlar olmuştur. Bunlardan bazıları ise meleklerin gerçek niteliklerinden ve tanımlarını yapmaktan kaçınmışlardır. Ancak Halef âlimleri meleklerin kavrayan ve bilen kimseler oldukları noktasında görüş birliği içindedirler. Üzerinde durduğumuz âyette yer alan kıssa -onların yaklaşımlarına göre- bir temsil babında gelmiştir. Amaç, Hz. Âdem’in yaratılması hali hakkında bilinmesi faydalı olan şeyleri ve bu yaratılışın mertebesi ile özelliklerine dair yararlı malumatı insanlara kavratmaktır.

Yüce Allah meleklere kendisinin yeryüzünde bir “halife” yaratacağını (atayacağını, görevlendireceğini)  haber vermektedir. Melekler bu haberden Allah'ın (c.c.) yeryüzünde halife kılacağını ve bu türün fıtratına mutlak irade sahibi ve yapacağı işte sınırsız bir ihtiyar sahibi olma özelliğini bahşettiğini anlamışlardır. Meleklerin anladığı bir diğer husus ise Allah Teâlâ'nın bir halife yaratacağı bu türün karşısına çıkan işlerden birbiriyle çelişik olanlar arasında yapacak olduğu tercihin kendi bilgisine göre olacağıdır. Ve bilgi, maslahat ve menfaatleri her yönüyle kuşatıcı değilse o zaman insan, iradesini maslahatın ve hikmetin aksi yönünde kullanacaktır. İşte bu da fesattır ve bu fesadın meydana gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü kuşatıcı ilim ancak Yüce Allah'ın ilmidir.

Melekler bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bu tür bir varlığı nasıl olup da yaratacağına hayret ettiler ve Allah Teâlâ'ya yönelerek -eğer konuşuyorlarsa- söz diliyle veya lisan-ı hâl ile bu konuda bilgi sahibi olmak ve bu türün yaratılmasının neden düşünüldüğünün beyanını ve hikmetini istemek için o soruları sordular. Allah Teâlâ bunu “dedi” kelimesiyle ifade buyuruyor. Çünkü Yüce Allah'ın kendilerini doğru yola iletmek için Kur'ân'ı indirmiş olduğu beşer nezdinde bilgi almak ve soru sormak için bilinen yöntem bu yöntemdir. Nitekim Allah Teâlâ gökler ve yeryüzü için de “dedi” ifadesini bu nedenle kullanmakta ve “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin dedi. İkisi de 'isteyerek geldik! dediler. (Fussilet 41/11) diye haber vermektedir. s. 357

Yüce Allah'ın gerek ilham ve gerekse bildirme yollarından bir başka yolla meleklere verdiği ilk mesaj; boyun eğmelerinin ve her şeyi bilen Yaratıcıya teslim olmalarının gerekliliği idi. Çünkü herhangi bir meseleyi kavramada bir şahsın bilgisinin yetersiz kaldığı veya o meselenin nasıllığı hakkında şaşırıp kaldığı noktada ondan daha âlim olanın bilgisi bunu kavrayacaktır. İnsanoğlunun bir özelliği de karşılaştığı problemin çözümünü -kendi kanaatine göre ortaya çıkması ne kadar uzak bir ihtimal olursa olsun- kendisinden daha bilgin olduğuna inandığı kimseye havale etmektir. Abduh, bununla ilgili tasavvufta tarikat şeyhlerinin müritleriyle olan durumunu örnek vermiştir. ss. 357-358

Bu söylediğimize bir başka örnek ise çağımızda medeniyette ve sanayide ilerlemiş ülkelerin insanlarının birtakım işlerin ve işlemlerin artık mümkün olduğuna inanmalarıdır. Oysa bunlar -fen bilimlerinde ileri gitmiş bazı büyük bilginler bir yana- başka hiç kimsenin mümkün olacağını tasavvur etmediği şeylerdir. Bu insanlara bilginlerin şöyle bir işlemi yapmaya çaba harcadıkları söylendiğinde -bunu nasıl gerçekleştireceklerini- kavrayamasalar bile söylenen sözün doğruluğuna inanmaktadırlar. Çünkü elektrik akımı ile haberleri bir veya birkaç dakika içinde uzak yerlere nakletmek için kablo yapan bu kimseler, kendilerinin bu haberleri kablosuz da ileteceklerine inanmaktadırlar ve nitekim bu gerçekleşmiştir ve onlar sesin iletilmesi yanında konuşanın görüntüsünün de birlikte iletilmesini sağlayacak bir cihazı yapmanın mümkün olduğuna da inanmaktadırlar. Ve şu anda çabaları bu yöndedir. Bu sanat türünde çalışan kimseler bize bunun mümkün olduğunu söylüyorlarsa biz onların söylediklerine hiç tereddüt etmeden inanırız. Bizim bu inancımız söylendiği üzere kör bir taklit ve teslimiyet değildir. Aksine bu delile dayanan bir tasdiktir ki bunun püf noktası -araçların aynı olduğunun bilinmesi ardından- sonradan olacak şeyi önceden bilfiil olmuş olana kıyas etmekten ibarettir. 

Melekler, Yüce Allah'ın fiilleri hakkındaki şanını bizden daha iyi bilirler ve yine onlar bilirler ki Yüce Allah her şeyi bilen ve her şeyi yerli yerince yapan hikmet sahibidir. Melekler halife yaratılması haberi karşısında hayretten ne yapacaklarını şaşırmış iseler de en küçük bir uyarı hemen onları “yakîn” (kesin bilgi) noktasına getirmiştir. Bu nedenle Yüce Allah âyetin devamında; “Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim.” (Bakara 2/30)  demiş ve O’nun bu cevabı melekler için son derece ikna edici cevap olmuştur. s. 358

Üstelik âlim ve kâdir olan Allah'a bu çeşitten bir teslimiyet belki o hayreti gidermeyebilir ve hayrete düşenin ruhunda meydana gelen huzursuzluğu ortadan kaldırmayabilir. İnsan nefsi sadece ve sadece varlık âleminde zuhur eden ve kendisini karşısından hayrete düştüğü o durumun iç yüzünü anlarsa ve onun esrarına ve hikmetlerine bilfiil vâkıf olursa sükûnet bulabilir. Bundan dolayı Yüce Allah meleklere, bu insan olan halifeyi yaratmadaki hikmetine, yaratılması esnasındaki sırrına dair onların ilmini tamamlayıcı bilgiler verdi ve Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra o isimleri -ileride geleceği üzere- meleklere arz etti. Melekler; bu halifenin fıtratında ve yeteneğinde onların bilmedikleri bir bilgi olduğunu öğrendiler ve onun hangi özelliği dolayısı ile yeryüzünde hilâfet makamına layık olduğunu anladılar. Bir de yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp kan dökeceği yolundaki tahminlerinin insanın halife kılınışın hikmetini, faydasını ve yüksek mertebesini gideremeyeceğini anladılar. Onların tahminlerinin ilim mertebesini, onun faydasını, âlemin sırrını ve hikmetini giderememesi sana yeter. ss. 358-359

Biz öğrendik ki; Selef ve Halef âlimleri, Yüce Allah'ı kendisine layık olmayan, yaratıklara dair özelliklerden tenzih etmekte ve meleklerin kendilerine layık olmayan itiraz veya inkârdan masum oldukları noktasında görüş birliği içindedirler. Bu netice ve sonuç açısından meseleyi Yüce Allah'a havale edip, O'na teslim olmakla âyetleri te'vil edip anlamaya yakın hale getirmek arasında hiçbir fark yoktur. Allah her şeyi bilendir. Şimdi üzerinde durduğumuz âyetlerin ayrıntılı olarak tefsirine geçebiliriz.

Daha önceki açıklamalarımızdan anlaşıldı ki; bu âyetler, “Kitab”ı, onu getiren “Peygamber”i ve o Peygamber’in davet ettiği “insanları” konu alan daha önceki âyetlerle birbirine irtibatlıdır. Bu âyetler Hz. Peygamber'in (s) delilini ve davetini ortaya çıkarıyor. Şöyle ki, melekler bilgiye muhtaç olduklarına ve o bilgiyi Yüce Allah'tan kendi hallerine uygun bir yöntemle aldıklarına göre, insanoğlu bu bilgiye haydi haydi muhtaçtır. Çünkü beşerin tabiatı her şeyi ve bu arada bilgiyi, çalışıp çabalayarak elde etme niteliği üzerine yaratılmıştır. Bu âyetler diğer yandan Hz. Peygamber'e teselli vermektedir. Çünkü insanoğlu bilmediği bir şeyi hakkında tam bilgi sahibi oluncaya kadar inkâr etmeye meleklerden daha yatkındır ve insanlar tevbe etme, hata ettikten ve günah işledikten sonra ondan dönme karakteri üzere yaratılmışlardır. Yeryüzünde fesat çıkarma, hakkı inkâr, hakka çağıran davetçiye karşı gelme, Hz. Peygamber’in (s) kavminin sonradan uydurduğu bir bid'at değildir. O ancak fikir ehlinin ve beşer tabiatının yaratılış mayasında mevcuttur. s. 359

‘Halife’ Kavramından Anlaşılan

Öte yandan müfessirleri “halife” kelimesinin anlamı açısından iki gruba ayrılmış görmekteyiz: Bazı müfessirler bu sözcüğün yeryüzünde “hayvan-ı nâtık” (konuşan canlı) türünde bir veya birden çok sınıf olduğuna ve bunların dünyadan yok olup gittiklerine işaret ettiği kanaatindedirler. Onlara göre Yüce Allah'ın yeryüzünde halife kılacağını haber verdiği bu sınıf, işte o yeryüzünden silinip giden önceki neslin yerini alacak ve onların yerine geçecek olan sınıftır. Nitekim Yüce Allah, o nesillerin helâkinin zikri ardından şöyle diyor: “Sonra da nasıl davranacağınızı görmemiz için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık. (Onların yerine sizi getirdik.)” (Yunus 10/14) Bu birinci gruptaki müfessirler derler ki; bu yeryüzünden silinip gitmiş olan sınıf ve tabaka yeryüzünde fesat çıkarmışlar ve kan dökmüşlerdi. İşte melekler sordukları soruyu bu duruma kıyas ederek çıkarmışlar ve sormuşlardı. Çünkü halifenin, yerini aldığı kimseye uygun olması ve -insanın aklına ilk anda geldiği üzere- o kabilden olması gerekir. Fakat sonraki gelecek olanın her yönden öncekiyle aynı olacağına dair elde bir delil mevcut olmadığından ve sonradan gelenin önceki gibi olacağı halifeliğin gereği bulunmadığından dolayı, Yüce Allah meleklere; “Kendisinin, onların bilmediği şeyleri bildiği” şeklinde cevap vermiştir. Onların, bu halifenin önceki halifeden hangi noktalarda üstün olduğunu ve Yüce Allah'ın bu konuda gözetmiş olduğu üstün hikmetleri bilmediklerini, bunu sadece kendisinin bildiğini vurgulamıştır. Üstadımız der ki: Eğer bu müfessirlerin sözü doğruysa o zaman Hz. Âdem yeryüzündeki canlılar arasında akleden türün ilki değildir. O ancak “hayvan-ı nâtık” (düşünen canlı) türünden yeni bir tâifedir. Bu yeni tâife yeryüzünden silinip giden önceki tâifeye veya tâifelere (zümrelere) zat ve yapı taşı itibariyle benzemekte, ahlâk ve huy açısından bazı yönlerde ise ayrılmaktadır. ss. 359-360

Bu ekolün görüşleri en güzel biçimde ancak böyle yansıtılabilir ve onların görüşlerine dair söylenebilecek en fazla söz bundan ibarettir. Onların bu görüşlerine Müslümanlar Farslıların (Acem) mitolojilerinde de rastlamışlardır. Bu mitolojilerden veya hurafelerden birisi de şudur: Rivayete göre Hz. Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde “hınn” ve “binn” ya da “tımm” ve “rımm” dedikleri yaratıklar yaşamaktaydı. Çoğunluk Hz. Âdem’in yaratılmasından hemen önce yeryüzünde yaşayan yaratıklara “cinn” adını veriyor. Bunların içinde o tâifeye “hınn” ve “binn” adını verenler diyorlar ki, bunlar yeryüzünde cinlerden önce yaşıyorlardı ve yeryüzünde fesat çıkarınca Yüce Allah onları -daha önce geçtiği üzere- helak edip yok etti. Bu âlimler görüşlerine şöyle devam ediyorlar: Yüce Allah bu tâife üzerine İblis'in başkanlığında meleklerden bir ordu gönderdi. Bu ordu cinlerle savaştı ve onları yerle bir ederek adalara ve denizlere sürerek darmadağın etti. Ancak bu iddiayı savunan âlimlerin ellerinde anlattıkları bu kıssaların doğruluğuna dair İslâm'dan kendilerini destekleyecek herhangi bir delil yoktur. Ne var ki, bu konuda kavimlerin ağızdan ağza nakledegeldikleri ve geneli itibariyle üzerinde müttefik oldukları önemli bir konuyu haber veriyorlar. Üzerinde ittifak edilen nokta -daha önce dediğimiz üzere- Hz. Âdem’in yeryüzünde sakin olan akıllı canlıların ilki olmadığıdır. s. 360

Buraya kadar “halife” kelimesinin tefsiri hakkında birinci grubu oluşturan âlimlerin görüşlerini yansıtmış olduk. Buna karşılık karşı gruptaki bilginler âyetin manasının “Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım.” şeklinde olduğunu belirtiyorlar. Bundan dolayı insanoğlunun yeryüzünde “Allah'ın halifesi” olduğu görüşü yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık.” (Sad 38/26) Ağır basan ihtimal, halife kelimesinden asıl maksadın, -Yüce Allah daha iyi bilir- halifenin Hz. Âdem ve onun neslinden gelen insanlığın tamamı olduğudur. ss. 360-361

Şimdi hilâfetin ne anlama geldiği üzerinde duralım: Bu “halife kılmak”tan maksat, bazı insanların bazılarına halife kılınması mıdır? Yoksa bazılarının başkalarına halife kılınması mıdır

Yüce Allah'ın insanlar hakkında geçerli olan âdeti; ahkâmını aralarından seçtiği bazı insanların vasıtasıyla öğretmek ve onların aracılığı ile uygulamaktır. Yüce Allah’ın bundan amacı; bu sayede insanın kendisine tabi olmasıdır. İnsan, Yüce Allah ahkâmını ve vad'î kanunlarını (yani şer'î kanunlarını, çünkü şeriat ilahi bir vad'dır) nasıl ortaya koymuş ve açıklamışsa, aynı şekilde O'nun hikmetlerini, tabiî ve yaratılışa ait kanunlarını ortaya koymuştur. Bundan dolayı, hilâfetin manasının Yüce Allah'ın insan türünü diğer yaratıklardan ayrıcalıklı kıldığı her şeye şamil ve kapsayıcı olacak biçimde genel olması mümkündür. Vahyin dile getirdiği tecrübenin ve gözle müşahede etmenin delâlet ettiği bir nokta; Yüce Allah'ın âlemi farklı ve çeşit çeşit yaratmış olduğu ve insan türü dışında her bir türe belli, muayyen bir özellik verdiği ve her türün bu özelliğin dışına çıkamadığı gerçeğidir. Buna karşılık, -melekler gibi- ancak vahiy yoluyla bilebileceğimiz yaratıklara gelince; bunlar hakkında, vazifelerinin sınırlı olduğunu gösteren âyetler ve hadis-i şerifler mevcuttur: “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece-gündüz tesbih ederler.” (Enbiya 20/21) “Şüphesiz biz orada sıra sıra dururuz ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.” (Saffat 37/165, 166) “Saf saf dizilmişlere, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara yemin ederim ki ilahınız birdir.” (Saffat 37/1-4) “Söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara, iş düzenleyenlere andolsun.”(Naziat 79/1-5) Bu son âyeti orada sıralanan fiilleri yapanların melekler olduğu yaklaşımına göre örnek veriyoruz. Daha meleklerin, birçok tâifeden oluştuklarını ve her tâifenin belli bir vazifesinin olduğunu ifade eden birçok âyet-i kerîme göstermek mümkündür. Hadis-i şerif'lerde meleklerin içinde kıyamete kadar daima secde eden ve sürekli rükû halinde bulunan melekler olduğu ifade edilmiştir. [Bkz. Ebû Naîm, Hılyetu'l-Evliyâ, Aliyyu'l-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, I, 315.]

Buna karşılık düşünerek ve deney vasıtasıyla bilebildiğimiz şeylere gelince; bunlar madenlerin, cansızların durumu gibi durumlardır. Bunların bilgileri olmadığı gibi herhangi bir amelleri de yoktur. Bitkilerin durumuna gelince, onların hayatlarının etkisi bizzat kendilerinedir. Bitkinin ilmi ve iradesi olduğu var sayılsa bile bu bilgi ve iradenin bitkilerin hareketlerini, Yüce Allah'ın hükmünü ve yaratıklar üzerindeki âdetini beyan edici kılmakta herhangi bir etkisi yoktur. Bitkinin belli ve sınırlı bir yeteneği, yine sınırlı ilhama dayalı bilgisi ve mahdut bir hareketi vardır. Durum böyle olduğu için bitki, bilgisine, iradesine sınır olmayan hükümleri ve kanunları sayılıp bitmekle sonu gelmeyen, yaptığı amellerin ve tasarrufların nihayeti olmayan Yüce Allah için halife olmaya elverişli değildir. s. 361

İnsana gelince, Yüce Allah onu kitabında ifade buyurduğu üzere zayıf “Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa 4/28) ve cahil yaratmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı.” (Nahl 16/78) Fakat insan zayıf ve cahil olmasına rağmen, ibret almayı bilen kimse için bir ibret numunesidir ve hayret uyandıracak bir varlıktır. Çünkü o zayıf olmasına rağmen güçlü olan varlıklar hakkında tasarrufta bulunur, kendi yaratılışını bilmediği halde bütün isimleri bilebilir. Bir hayvan ilham yoluyla kendisine faydalı ve zararlı olan şeyleri öğrenmiş olarak dünyaya gelir ve kısa zamanda gücü kemale erer. İnsan ise ilham adına, vıyak vıyak ağlamaktan başka herhangi bir şey öğretilmemiş olarak dünyaya gelir. Sonra kendi dışındaki diğer canlılara oranla peyderpey ve yavaş yavaş hissetmeye ve duymaya başlar. İnsana bir başka güç daha verilir. Bu güç; insanın şuuru ve duyularıyla birlikte öyle bir harekete geçer ki, insan onun sayesinde şu kâinata hâkim olup, üzerinde otorite kurar ve insan bu garip gücün elverdiği biçimde kâinatı emri altına alır ve kendine boyun eğdirir. ss. 361-362

O güç, adına “akıl” dedikleri ve fakat sırrını bilmedikleri, hakikatini ve iç yüzünü kavrayamadıkları garip bir güçtür. Bu akıl gücü öyle bir güçtür ki, diğer hayvanlara fıtraten bahşedilmiş olan ve kendilerini soğuktan, sıcaktan koruyan elbiseye, kürke insanı muhtaç olmaktan kurtarır. Diğer hayvanların gıdalarını elde ettikleri, kendilerini savundukları, düşmanlarına hücum ettikleri organlara muhtaç bırakmaz ve bunun dışında diğer hayvanlara kendi çabaları olmaksızın bahşedilen başka yeteneklere de muhtaç kılmaz. Hatta insan akıl gücüyle bu zamana kadar gerçekleşmiş hayret verici keşif ve icatları yaptığı gibi bundan sonra da tahmine ve takdire sığmaz keşifleri ve icatları yapacaktır.  s. 362

İnsanoğlu bu güç sayesinde yetenekleri sınırsız, istekleri hudutsuz, bilgisi ve fonksiyonları nihayetsiz bir hale gelir. İnsanoğlu fert fert zayıf olmakla birlikte toplamı itibariyle kâinatta Yüce Allah'ın izni ve fırsat vermesi sayesinde sınırsız tasarruflarda bulunur. Öte yandan Allah Teâlâ bu yetenekleri ve doğal kabiliyetleri insana yaratıklarının sırları ortaya çıksın, yeryüzündeki mülkü belli olsun ve yeryüzünün âlemleri insana boyun eğsin diye vermiştir. Allah Teâlâ insana öyle hükümler ve hukuki düzenlemeler (şeraî') vermiştir ki, bunlarla insanın yapacağı fiilleri ve ahlâkını sınırlamıştır. Bu sınır insan fertlerinin ve zümrelerinin diğer fertlere ve zümrelere zulmetmesinin ve azgınlıkta bulunmasının önüne geçer. Bu hükümler insanoğluna kendi kemaline erişmesi hususunda yardımcı olur. Çünkü bunlar insanoğlunun bütün bu meziyetlerine kaynaklık eden aklı için bir mürşit ve bir mürebbidir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah, insanı yeryüzünde halife olarak yaratmıştır. İnsan bu hilafet vazifesine yaratıklar içersinde en layık olandır. ss. 362-363

Bu sözünü ettiğimiz hilâfet açısından insanoğlunun eserleri yeryüzünde zuhur etmiştir. Biz insanlığın madenler ve bitkiler hakkında hayrete değer faaliyetlerini müşahede ettiğimiz gibi karada, denizde ve havadaki faaliyetlerini de görmekteyiz. İnsan her gün bir şey icat edip bir buluş yapmakta, bir fen meydana getirmektedir. İnsan her gün bir keşif ve buluş yapmakta, yeni bir yenilik getirmekte ve çalışmaktadır. Hatta insan yeryüzünün şeklini değiştirmiş, katı olan kısımları yumuşatmış, çamurlu olan toprağı verimli, harap olan toprakları imarlı hale getirmiştir. İnsanlık çölleri denizlere veya haliçlere çevirmiştir. İnsan aşılama yoluyla bitkilerden çifter çifter elde etmiştir. Sözgelimi “Yusuf Efendi” dedikleri mandalina ağacında olduğu gibi. Yüce Allah mandalinayı insan eliyle yaratmış ve insanın çabalaması sayesinde o ağacı var etmiştir. İnsanoğlu hayvan türleri içinde de birtakım işlemlerde bulunmuş, onlara dilediği eğitimi ve gıdayı vermiş, istediği şekilde doğum yaptırmıştır. Sonunda o hayvanın yaratılışında, davranışında ve türlerinde değişiklikler zuhur etmiştir. Böylece hayvan türleri içinde büyük ve küçük, ehlî ve vahşi türler meydana gelmiştir. İnsan bu türlerin her birinden yararlanmakta ve onları kendi hizmetinde kullanmaktadır. Tıpkı yaratılışı güçlü olanı ve diğer yaratıkları kendi emrinde kullandığı gibi.

Yüce Allah'ın insanı bu yeteneklerle birlikte yeryüzünde halife kılması, onun her şeye hilkatini veren sonra da doğru yolu gösteren hikmetinden değil midir? İnsanoğlu bu halifeliği yaparken Yüce Allah'ın sünnetini uygulamakta, O'nun yaratmada hayret uyandıran noktalarını, yaratıkları üzerindeki esrarını, hikmetlerinin parlak örneklerini, ahkâmının faydalarını ortaya koymaktadır. Şimdi sormak gerekir, Yüce Allah'ın kemaline ve ilminin alabildiğine genişliğine en güzel biçimde yarattığı şu insandan daha açık bir delil acaba var mıdır? İnsanoğlu bu anlamda yeryüzünde halife olduğuna göre melekler ondan nasıl olup da hayrete düşüyorlar? s. 363

“Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife atayacağım.’ dedi.” Bunun üzerine melekler hemen soruyu sormaya ve bu projeyi tuhaf bulduklarını ifade eden soru yöneltmeye kalktılar ve “Yeryüzünde fesat çıkan, orada kan döken insanı mı halife kılıyorsun? dediler.” Yeryüzünde fesat çıkarıp, kan döküp, böylece seni tesbih ve takdis etmekten gafil olacak insanı mı halife kılıyorsun? “Bizler” hiç gaflete düşmeksizin ve hiç gevşeklik göstermeden “Hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis ediyoruz.” dediler. Hiç kuşkusuz meleklerin Yüce Allah'a yöneltmiş oldukları bu soru “halife” kelimesinden maksadın ne olduğunun anlaşılmasından kaynaklanmaktaydı. Bu sorunun yöneltilmesinin diğer nedenleri ise sınırsız bilgi ve serbest irade konusunda halifelik iradesine sunulan ilmin ancak peyderpey elde edileceği, fesada ve -daha önce geçtiği üzere- kan dökmeye yol açan çekişmeye sebep olacağı gerçeğinden kaynaklanmaktaydı. ss. 363-364

Öte yandan bu geniş bilgi insan fertlerinden hiçbir ferde ve insan türünün tamamına bir anda verilmez, ta ki insanların bilgisi Yüce Allah'ın bilgisine benzememiş olsun. İnsana ilimden her pay verildiğinde daha önce bilmediği bir şeyin cahili olduğunu anlar. İnsana edep ve akıldan her pay verildiğinde kendi aklının zayıflığını kavrar. Allah İmam Şafiî’nin iyiliğini versin. Bu gerçeği şu dizelerde ne güzel ifade ediyor: 

Ettikçe zaman terbiye beni,
Gösterdi bana aklımın eksikliğini.

Arttıkça ilmim zaman içinde,
Anladım cahilliğimin derecesini. 

İlmin genişliğine rağmen insana ilahî ilimden ancak çok az bir miktar verilmiştir. Bununla birlikte o, ilahî ilmin tecelli ettiği en geniş aynadır. Bundan dolayı Allah Teâlâ meleklere “kendisinin her şeyi bildiği” yolunda cevap vererek şöyle demiştir: “Sizin bilemeyeceğinizi herhalde Ben bilirim.” Allah Teâlâ böylece bu “hilâfet” görevinin hikmetinin bilgisini kendi zatına izafe etmiş, sonra meleklere insanoğlunun bilgiyle ve bilgiyi izleyen diğer özelliklerle halife olacağını ortaya koymuştur. s. 364

31- Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: ‘Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin.’ dedi.

32- Melekler: ‘Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz âlim ve hâkim olan ancak Sen'sin.’ dediler.

33- Ey Âdem! Onların (eşyanın) isimlerini onlara (meleklere) anlat dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: ‘Ben size, muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri bilirim. Bundan da öte gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?’ dedi. s. 365
 
İnsanın İsimleri Öğrenmesi

“Halifelik” kavramının manası beyan edilirken meleklerin ilimlerinin ve amellerinin sınırlı olduğu, insanın ilminin ve amelinin ise böyle olmadığı ifade edilmişti. Yüce Allah'ın insanı yaratmış olduğu bu özelliği sayesinde insan halifeliğe meleklerden daha layık olmuştur. İşte bu Yüce Allah'ın meleklere karşı takdim etmiş olduğu kesin delilidir. Yüce Allah bu delili meleklere, onların bilmediği şeyleri kuşatan ilmine dikkatlerini çektikten sonra sunmuş ve “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” buyurmuştur. Yani Allah, Âdem’in nefsinde bütün eşyanın bilgisini herhangi bir sınırlamaya ve ayrıma gitmeksizin koymuştur. s. 365

Âyette geçen ve isimler anlamına gelen “esmâ” kelimesinden maksat isimlerin verildiği eşyadır. Böylece Yüce Allah, -kavramla (mana) o kavramın ifade edilmesi için getirilen sözcük arasındaki şiddetli ve sıkı ilişki ve birisinden diğerine hızlı intikal nedeniyle- “medlûl”ü (delilin gösterdiği kavramı) “delil” ile ifade etmiştir. Gerçek ilim, ancak bilinenlerin bizatihi kendilerini kavramaktır. O malumata (bilinenlere) delâlet eden lâfızlar, terimin ve ıstılahın kullanıldığı dillerin birisinden diğerine farklılık gösterir. Bu lâfızlar bir dilden diğerine değişebilir ve farklılık gösterebilir, ama mana (kavram) için hiçbir değişiklik ve farklılık söz konusu değildir. ss. 365-366

Üstadımız Muhammed Abduh der ki: “İsim” kelimesi, insanın zihnine ulaşan “malum”a isim olarak verilebilir ve bu yanlış olmaz. “Malum”dan maksat; o “bilinen” nesnenin zihindeki izdüşümüdür. Bir başka ifadeyle anlatalım: İsim, âlimin nezdinde herhangi bir şeyin kendisiyle bilindiği semboldür. Mesela “Allah” ismini ele alalım: Bu isim sayesinde “Bizler Allah'ın varlığına iman ederiz, sıfatlarını kendisine isnat ederiz.” denilecek şekilde O’nu zihnimizde tanımış oluruz. Şu halde isimler kendileriyle eşyayı bildiğimiz sembollerdir. Bunlar hakikate uygun olan ilimlerdir.

“İsim, verildiği nesnenin aynısı mıdır, yoksa gayrisi midir?” şeklinde meydana gelen ihtilaf işte ismin bu kullanımı üzerinedir. Eski Yunanlılar, zihinde var olan bilgiye “isim” derlerdi. İhtilaf, zihinde var olan gerçeklerin bizzat o gerçeğin kendisi mi yoksa sureti mi olduğu kabulünden kaynaklanmaktadır. Tıpkı “ilim”in, “malum”un aynısı mı yoksa gayrisi mi olduğu noktasında çıkan ihtilaf gibi. Lâfız olan ismin müsemma'nın (isimlendirilen nesne) aynısı veya gayrisi olduğu yolundaki ihtilaf noktasında tartışma yapanlar, isimlendirmeler (terimlendirmeler) arasında çok hassas davranmadıklarından hata etmişlerdir. Çünkü bir “lâfz”ın, -zorunlu olarak- ifade ettiği anlamdan başka bir şey olduğu gayet açıktır. Zikrettiğimiz bu anlamda “isim”; takdis edilen ve mübarek kılınandır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Yaratıp düzene koyan (...) Yüce Rabbinin adını tesbih (ve takdis) et.”(A'la 87/1-2)  “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.” (Rahman 55/78) Şu halde Yüce Allah'ın adı öyle bir isimdir ki, biz O'nun sıfatlarından bildiklerimizi ve öğrendiklerimizi isminden de alabiliriz ve O'nun ismi öyle bir isimdir ki; celâli ve cemali adına bizim içselliğimizde doğan bir duygudur. Bizim isimden bu manayı anlamamıza herhangi bir engel yoktur ve bu anlamıyla “İsimden maksat isimlendirilen eşyadır.” biçiminde söylenilen görüşle aramızda herhangi bir fark yoktur. Fakat bizim dediğimiz daha açık ve daha nettir. s. 366

Burada bir küçük not da biz ekleyelim: Fatiha Suresi’nin baş kısmında Allah Teâlâ'nın isminin tesbih ve ta'zim edildiğini ifade etmiştik. Tesbihin gerek söz ve gerek yazıyla O'na isnat edilmesi bu kavrama dâhildir. Allah Teâlâ'nın ismi zikredilmeksizin, O'nun tesbih ve ta'zim edilmesi kalbe ait bir özelliktir. Her kim kasten Yüce Allah'ın adını aşağılarsa kâfir olur, tıpkı Allah'ın Kitabı’nı kasten aşağılayan kimsenin kâfir olması gibi. ss. 366

Öte yandan “ta'lim” yani öğretme kipinden insanın zihnine ilk gelen bu öğretme fiilinin peyderpey ve yavaş yavaş olmasıdır. Nitekim Yüce Allah bir âyet-i kerimede bunu şu şekilde dile getiriyor: “Bilmediklerinizi size öğreten...” (Bakara 2/151) İşte bu ancak tedricen, azar azar ve peyderpey olur. Nitekim bu söylediğimiz özellik “ta'lim” kelimesinin geçtiği bütün âyetlerin zahirinden anlaşılan bir husustur. “Allah sana bilmediğini öğretmiştir.” (Nisa 4/113) “Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek.” (Âl-i İmran 3/ 48) Daha birçok âyet-i kerimeyi bu konuya örnek olarak verebiliriz. Fakat Âdem’e isimlerin öğretilmesi tabirinden insanın zihnine ilk gelen -“Âdem” kelimesi ile bilfiil onun şahsı veya bilkuvve Âdemoğlu özelliği kastediliyorsa- bunun bir anda gerçekleşmiş olduğudur. ss. 366-367

“Melekler: Ya Rab, Seni tesbih ederiz” yani Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz “dediler.” “Subhâne” lâfzı mastar olup tek başına nadiren kullanılır. Bu lâfız çoğunlukla “maazallah” teriminde olduğu üzere isim tamlaması şeklinde kullanılır. Kelime Arap dilbilgisi kurallarına göre takdir edilen gizli bir fiilin mef'ûlüdür (tümlecidir). Manası ise seni kutsarız, ilminin eksik olmasından ve buna bağlı olarak bir halifeyi boşuna yaratmaktan seni tenzih ederiz. Ya da ilminin eksik olmasından ve buna bağlı olarak, bize bir şey sorup öğrenmekten seni tenzih ederiz. Oysa biliyorsun ki; biz sorduğun o şeyi bilmiyoruz ve sana o konuda bilgi verecek güçte değiliz. “Subhâneke” kelimesi bunu gösteriyor. Sanki “subhaneke” kelimesi bir başına bir cümle gibi duruyor. İşte bu, öyle bir mükemmel belâgattir ki, binası kurulmuş, bahçesi meyveli ve hakikatleri apaçık ve nettir. Buna bir de bu kıssanın temsil (örnek verme) yerinde geldiğini ekleyelim. Allah Teâlâ hakkı ve gerçeği söyler. O, yolu gösterir. Yüce Allah'ın tenzihinden sonra melekler kendi bilgilerinden soyutlanıp Allah'ın bilgisine ve hikmetine başvurarak şöyle diyorlar: “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur.” ve bu bilgi sınırlıdır, bütün her şeyi kuşatamaz ve eşyanın tamamını çevreleyemez. “Şüphesiz” yarattıkların hususunda “âlim/bilen” ve yaptığın her işte “hâkim olan ancak Sensin, dediler.” ss. 367-368

Üstadımız Abduh der ki: Âyette yer alan bu te'kidler [Tenzihte manevi bir te'kid (pekiştirme) vardır. Bunun gibi ilmin meleklerin nefislerinde bizzat olmadığı ve onun sadece Yüce Allah'ın verdiği nefislerde olduğu da aynı şekilde te'kid ifade eder. Sonra bunları lâfzî bir te'kid izliyor, o da “enne” isim cümlesi ve zamiri fasıl olan “ente”dir. Manevi te'kid ise ilim ve hikmet ifade edilirken seçilen mübalağa (abartı) sigasıdır.] işaret ediyor ki, ilk “istiğrâb” (tuhaf karşılama) sorusundan bir şeyler sızıyordu. “Bana bildirin!” emrine meleklerin “Bizim bilgimiz yoktur.” şeklinde verdikleri cevaptan da bazı şeyler sızmaktadır. Bundan dolayı melekler cevaplarını her şeyden teberri (uzak olduklarını ifade) ile ve Yüce Allah'ın sabit olan zât-ı âli'si ile vacip olan ilmini ve bundan ayrılmayan sonsuz hikmetini övgü ile bitiriyorlar. Daha önce Fatiha Suresi’nin tefsirinde “faîl”,  “alîm” kalıbının, ruha kök salmış ve insanın şahsiyetinden ayrılmayan sıfatları gösterdiğini belirtmiştik. Meleklerin bu kipi kullanarak cevap vermeleri gösteriyor ki, onlar kendileri gibi olan yaratıkların asla gafil olmamaları gereken bir tavrın içine giriyorlar. Bu tavır, Yüce Allah'ın geniş ilmine ve hikmetine sonuna kadar teslim olmaktır.

“Ey Âdem! Onların (eşyanın) isimlerini onlara (meleklere) anlat dedi.” Yüce Allah'ın istediği şekildeki “inbâ” (haber verme) ve bunun zikri, bunun üzerine hüküm bina etmek içindir. Bu hüküm Yüce Allah’ın “Âdem onların isimlerini onlara anlatınca” şeklindeki ifadesinde canlanmaktadır. Bundan sonra Yüce Allah meleklere dönerek “Ben size muhakkak semavat ve arzda görülmeyenleri bilirim...” Yani durumu bu olan bir yaratıcı hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmaz ve yeryüzünde halifeyi boş yere yoktan var etmez. “Bundan da öte ‘gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim dememiş miydim?’ dedi.” Meleklerin açığa vurdukları ve açıktan yaptıkları, eserin kendi nefislerinde ortaya çıkmasıdır. Gizli yaptıkları ise onların içgüdülerinde bulunan ve doğalarında var olan şeylerdir. s. 368

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldı ki; Selef âlimleri bütün bu konuşmaları, karşılıklı soru sorup cevap almaları ve tartışmaları ve bunların içyüzünün bilgisini Yüce Allah'a havale ediyorlar ve sadece bunların faydalarının ve hikmetlerinin bilgisi ile yetiniyorlar. Nitekim bu söylediklerimiz daha önce geçmişti. Buna karşılık Halef âlimlerine gelince onlar bu konuda te'vile başvuruyorlar. Yaptıkları te'viller arasında -burası için- en güzeli, bu ifadenin bir “temsil” olduğu yolundaki izahlarıdır. Yüce Allah'ın Kitabı’nda yer alan âdeti; soyut kavramları lâfız ve ifade kalıpları içinde bize belirtmek ve aklın kavrama alanına giren bilgileri daha kolay anlayalım ve daha kolayca ifade edilsin amacıyla somut şekil ve kalıplar içinde ortaya koymaktır. İşte bu faydalardan birisi de kıssadan öğrenmiş olduğumuz şeylerdir. ss. 368-369 

Bu kıssadan biz insan olarak değerimizi, bizi diğer yaratıklardan ayıran fıtratımıza Yüce Allah'ın yerleştirmiş olduğu değerleri öğrenmiş olduk. Şu halde bize düşen -melekleri ve diğer yaratıkları değil- bizi öğrenmeye yetenekli kıldığı ilimlerle buluşmak ve amel etmek çabasıdır, ta ki Yüce Allah'ın bağışladığı hikmeti bizde ortaya çıksın. Belki biz, Yüce Allah'ın meleklere bizim üstünlüğümüzü bildirmesinin ne anlama geldiğini, onların bizim aslımıza secde etmelerinin ne demek olduğunu böylece anlamış oluruz: “Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrahim 14/25) s. 369


Kaynak: Menâr Tefsiri, Tefsiri'l Kur'âni'l Hakîm, Tefsîru'l Menâr, 1. Cilt, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Çev. Mehmet Erdoğan, Ali Rıza Temel, Harun Ünal, Niyazi Beki, Nusret Bolelli,  Ekin Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2011, ss. 352-369 

Tuesday, 17 November 2020

Musa ve Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Kullardan Bir Kul'un Kıssası

Musa ve Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Kullardan Bir Kul'un (Hızır) Kıssası: Müslüman Dünya Dışından Kıssaya Bakışlar

Bu bağlamda en meşhur sufî simalarından birisi, Hızır, yani "Yeşil Adam" (doğrusu el-Hadir) idi. Bu isim, Kur'an'a atıfla, Hz. Musa'nın öğretmeni olarak (fakat isimsiz) zikredilen esrarengiz bir Allah kuluna verilmişti. Bu kıssa Kur'an'daki, mitik tahayyülün çıkış noktaları olarak çok iyi hizmet gören birçok kıssadan biridir. Tarihî veya güya itaatsiz ümmetleriyle birlikte tarihî peygamberlerin tecrübelerinden tekrar tekrar söz eden pek çok hikayenin tersine, bu öykü, daha şahsî ve aynı zamanda daha sembolik bir tarzda anlatılır. Diğer Kur'anî ifadeler gibi, bu da kinayelidir ve aldatıcı bir şekilde basit görünebilir (18. sûre): "Ve Musa (hizmet eden) arkadaşına, demişti ki: "Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim. Her ikisi de, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balığı unuttular, ve balık süzülerek denizde bir deliğe doğru yola koyulmuştu." Yani balık canlıydı; bu noktada Hz. Musa, hedefine ulaştığın biliyordu. Orada, ilim öğrenmek üzere kendisini takip etmek istediği esrarlı Tanrı hizmetkarı Hızır'la karşılaşır, fakat Hızır Musa'yı kendisini anlayamayacağı ve sabırla tahammül edemeyeceği konusunda uyarır. Hz. Musa, sabırlı olacağına ve hiçbir soru sormayacağına dair söz verir; fakat Hızır bir gemiyi delip, daha sonra da bir genci öldürünce Hz. Musa kendisini tutamayıp "niçin" diye sorar. Cevaben azarlanır, Hızır'dan ayrı kalma endişesiyle, tekrar bir daha soru sormamaya söz verir ve Hızır belli bir sebep olmadan yıkılan bir duvarı inşa edince, Musa yeniden isyan eder. Artık ceza olarak ayrılığa katlanmalıdır. Ama ayrılmadan evvel Hızır, her bir eyleminin makul bir izahatını yapar, Hz. Musa'ya sabırsızlığının ne kadar aşırı olduğunu gösterir.

Kur'an'daki bu kıssanın ilk noktası, büyük bir peygamberin bile kendi hükmü hakkında kendisine çok fazla güvenmesinin mahkumu olduğunu göstererek, Allah'ın hükmünün doğruluğunu önceden düşündürüp canlandırmaktır. Fakat halihazırda Kur'an'daki bu kıssa derin bir şekilde Sami irfanında kökleşmiş bulunan bir sima ve bir durumu çağrıştırmaya hizmet etmiş olmalıdır. Hikayenin unsurları, Babil'deki Gılgamış destanı ve Makedonyalı İskender efsanesine kadar geriye gider: bu sima, asla-ölmeyen, fakat gizlice insanlar arasında gezen gizemli bir velîdir. Hikayenin en erken mukaddemleri musevîydi; musevîer içerisinde bu sima canlı olarak cennete yükseltilen Elijah (İlyas) 'biçimini almıştı. İki denizin birleştiği yer-dünyanın sonunda-- ölümsüzlüğü bahşedecek bengisu (ab-ı hayat) kaynağı idi, ve Musa onun arayışı içindeydi; Kur'an ileri sürüyor ki, aranan şey, insanoğullarınca sadece açık bir şekilde nazar edilecek bir hikmetle bulunabilir. Kaçınılmaz bir sûrette sûfileri, hem kıssanın sembolizmi, hem de Kur'anı ahlâkiyâtı cezbetmiştir; Hızır, sürekli hayatta olan ve sıkıntıdaki dervişe yardıma hazır olup muhtemelen sapa yerlerde bulunabilen bir sufî modeli halini almıştı. (Bazan Hz. İlyas ile bile bütünleştirilmişti). Bilhassa çöldeki gezgine, ihtimal ki yardım etmek üzereydi -Hızır'ın daima bütünleşmiş olduğu su (ve bitkiler) imdadın münasip bir sembolü idi. Bundan başka Hızır, tasavvufta evrensel bir role sahipti. Dahası, belirli bir memleketin özgün niteliklerini taşıyan sayısız mahallî tekkenin hâmisi haline gelmişti. Suriye tepelerinde tehlike hallerinde yardım tahsis ettiği birçok tekkesi vardı. Ve bizzat Kur'an'da kendisine muazzam bir kadimlik atfedildiği için, tekkelerinin İslam-öncesi devirlere kadar uzanması ve hazan Hıristiyanlarla bölüşülmesi (ejderhaları öldüren meşhur aziz George'la ortak birçok şeye sahipti) yersiz değildi. Yine kuzey Hindistan'da nehirlerle, bilhassa İndus'la özdeşleşmiş ve öyle görünüyor ki, eski Hindu ilahlarının ülkesini himaye etmesi talep edilmişti.

Kaynak: M. G. S. Hodgson - İslam'ın Serüveni II, Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, Orta Dönemlerde İslam'ın Yayılışı, Çev. Fethi Gedikli, Muhammed Şeviker, (Entellektüel Geleneklerde Muhafazakarlık ve Zerafet, 1258-1503 Civarı, bölümün çevirmenleri), İz Yayıncılık, İstanbul 1993, ss. 504-505

^^^^^      ^^^^^       ^^^^^

Muhiddin Arabi bildiği Tanrı'nın nesnel bir varlığı (mevcûdiyeti) olduğuna inanmıyordu. Yetenekli bir metafizikçi olmasına karşın, Tanrı'nın varlığının mantıkla kanıtlanabileceğine inanmıyordu. Kendisini, Kuran'da adı Musa'nın tinsel yöneticisi olarak anılan ve İsraillilere ezeli Yasayı getiren gizemli kişilik Hızır'ın öğrencisi olarak tanımlamayı seviyordu. Tanrı Hızır'a kendisiyle ilgili özel bilgi vermişti ve Musa ona bunun için yalvarıyordu, ama Hızır, onun tinsel deneyiminin bunu taşımaya yetmeyeceğini söylüyordu (18 Kehf 69). Kendi deneyimimizde bulunmayan 'dinsel' bilgiyi anlamaya çalışmanın yararı yoktu. Hızır adının anlamı, bilgeliğin her zaman taze ve ezeli olarak yenilendiğini belirtmek üzere, 'Yeşil olan' olabilir. Musa gibi bir peygamber bile dinin ezoterik biçimini anlayamıyor olabilir, çünkü Kuran'a göre Musa gerçekten Hızır'ın bilgilendirme yöntemine sabır gösteremez. Bu ilginç kıssanın anlamı, dinin dışsal donanımının daima onun tinsel veya mistik öğesine karşılık gelmeyeceğini göstermek olmalıdır. İnsanlar, diyelim ulema, Muhiddin Arabi gibi bir sufinin İslamını anlayamayabilirler. Müslüman geleneği Hızır'ı, sözlük anlamıyla ve dışsal biçimden oldukça farklı ve doğal olarak daha üstün olan mistik gerçeği arayan herkesin piri yapar. O öğrencisini herkesinki ile aynı olan bir Tanrı'yı algılamaya yönlendirmez, sözcüğünün en derin anlamıyla öznel bir Tanrı'ya yönlendirir.

Hızır İsmaililer için de önemliydi. Muhiddin Arabi Sünni olmasına karşın, öğretileri İsmaililiğe çok yakındı ve sonuçta onların teolojisi ile eklemlendi -mistik dinin mezhep ayrılıklarını aşabildiğinin bir başka örneği. İsmailîler gibi Muhiddin Arabi de Tanrı'nın sevgi verme yeteneğini vurguluyordu, bu da filozofların Tanrı'sının apatheia'sıyla tam zıtlık içindeydi. Mistiklerin Tanrı'sı yaratıkları tarafından bilinmek isterdi. İsmaililer ilah sözcüğünün Arapça WLH kökünden geldiğine inanırlar: üzgün olmak, üzüntüsünü çekmek. (Henri Corbin, Creative Imagination in the Sufism of Ibn Arabi, s. 111) Hadis-i kudsinin Tanrı ağzından dediği gibi: "Ben gizli bir hazineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye dünyayı yarattım. " Tanrı'nın üzüntüsünün akılcı bir kanıtı yoktur; bunu ancak en derin arzularımızı yerine getirmek ve yaşamın trajedi ve acısını açıklamak için duyduğumuz kendi özlemimizle biliyoruz. Tanrı'nın sûretinde yaratıldığımıza göre, yüce örnek Tanrı'yı yansıtmalıyız. Bizim 'Tanrı' adını verdiğimiz gerçekliğe duyduğumuz özlemimiz, dolayısıyla, Tanrı'nın sevgisi ile aynadaki yansıma gibi, karşılıklılık içinde olmalıdır. Muhiddin Arabi yalnızlık içindeki Tanrı'nın özlemle iç çektiğini fakat bu iç çekişin (nefes-i rahmanî) aşırı duygusal bir kendine acımanın ifadesi olduğunu hayal eder. Bu nefes etkin, yaratıcı bir kuvvettir ve bütün evrenimizi meydana çıkarır. Aynca insan cinsine de soluk verir ve insan logoi, Tanrı'nın kendisini dile getiren sözler olur. Buradan, her insanın Saklı Tanrı'nın tekil tecellisi olduğu, onu özel ve tekrarlanmayan biçimde ilan ettiği düşüncesi çıkar.

Bu tanrısal logoi'un her biri Tanrı'nın kendisine verdiği adlar, kendisini her tecellide tamamıyla mevcut kılmasıdır. Tanrısal gerçeklik tükenmez olduğundan Tanrı bir insan ifadesi içinde özetlenemez. Ayrıca buna göre, Tanrı'nın herkese yaptığı vahiy de tekildir, yine logoi olan sayısız insan tarafından bilinen Tanrı' dan farklıdır. Ancak kendi Tanrı'mızı bilebiliriz, çünkü O'nun nesnel deneyimine sahip olamayız; O'nu başka insanlarla aynı biçimde bilmemiz olanaksızdır. Muhiddin Arabi'nin dediği gibi: "herkes kendi tanrısı olarak kendi özel Rab'bine sahiptir; herhalde hepsine sahip olamaz". Şu hadisi alıntılamaktan hoşlanır: "Tanrı'nın kutsadıkları üstüne düşünün ama özü (zat) üstüne düşünmeyin". (William Chittick, Ibn al Arabi and His School , yay. Sayyed Hoeesin Nasr, Islamic Spirituality Manifestations (New York ve Londra, 1991),  s. 58.) Tanrı'nın bütün gerçekliği bilinemez; kendi varlığımıza söylenen özel Söz üstünde yogunlaşmalıyız. 

Muhiddin Arabi aynı zamanda Tanrı'ya, ulaşılmazlığı vurgulamak için el-Âmâ, 'Bulut' veya 'Körlük' olarak seslenmeyi de seviyordu. (Majid Fakhry, A History of lslamic Philosophy (New York ve Londra), 1970, s. 282) Ama bu insan logoi'u aynı zamanda Saklı Tanrı'ya kendisini de açıklıyordu. Bu iki yönlü bir süreçti: Tanrı bilinmek için iç çeker ve kendisini açık ettigi insanlar aracılığıyla yalnızlıktan çıkar. Bilinmeyen Tanrı'nın üzüntüsü, kendisini bildirdiği her insanda Açıklanan Tanrı ile yatışır. Her insanda Açıklanan Tanrı'nın da, bizim özlemimizi esinleyen tanrısal bir özlemle kaynağına dönmek istediği de doğrudur. 

Kaynak: Karen Armstrong - Tanrı'nın Tarihi, İbrahim'den Günümüze 4000 Yıllık Tanrı Arayışı, Çev. Oktay Özel, Hamide Koyukan, Kudret Emiroğlu, Ayraç Yayınevi, Ankara 1998, ss. 302-304

^^^^^     ^^^^^    ^^^^^

Öznel Dönüşüm

Aslında kişilik dönüşümleri ender rastlanan olaylar değildir. Hatta psikopatolojide önemli bir rol oynarlar. Fakat bunlar, mistik deneyimlerden farklıdır. Şimdi ele alacağımız fenomenler ise psikolojinin aşina olduğu bir alana aittir. s. 51

Çoğalma Anlamında Dönüşüm 

İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır. Bu nedenle, en azından yaşamın ilk yarısında, kişiliğin çoğalması ya da değişmesi mümkündür. Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. Bu sayede, kişilikte önemli bir zenginleşme görülebilir. Dolayısıyla, bu zenginleşmenin yalnızca dış kökenli olduğu, insanın dışarıdan gelen şeyleri içine doldurdukça bir şahsiyet haline geleceği varsayımı pek yaygındır. Fakat kişi bu reçeteye ne kadar rağbet eder, bütün büyümenin dışarıdan geldiğine ne kadar inanırsa, içinin yoksulluğu da o kadar artar. Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir. Ruh zenginliği ganimet biriktirmeyle değil, alımlama açıklığıyla olur. Dışarıdan içeriye girenler kadar, içerde ortaya çıkanların da benimsenebilmesi için, dışarıdan ya da içerden gelen içeriğin büyüklüğünü karşılayacak içsel bir genişliğe sahip olmak gerekir. Kişiliğin asıl zenginliği, içsel kaynaklarla beslenen bir çoğalmanın bilincine varmaktır. Ruhumuz yeterince geniş değilse, nesnemizin büyüklüğüyle asla baş edemeyiz. Bu nedenle, insanın görevinin büyüklüğüne göre büyüdüğü sözü çok doğrudur. Ama büyüyebilme yetisi insanın içinde yoksa, en zor görev bile işe yaramaz, olsa olsa insan görevin altında ezilir.

Çoğalmanın klasik bir örneği Nietzsche’nin Zerdüşt'le karşılaşmasıdır; bu karşılaşma eleştirel özdeyişçiyi trajik şaire ve peygambere dönüştürmüştür. Benzer bir örnek de, Şam'a giderken yolda aniden İsa'yla karşılaşan Paulus'tur. Tarihsel kişilik İsa olmasa Paulus'un İsa'sı da olmazdı herhalde, ama Paulus'un İsa vizyonunun kaynağı tarihteki İsa değil, Paulus'un bilinçdışıdır. s. 53

Yaşamda bir zirveye ulaşıldığında, gonca açıp da küçüğün içinden büyük çıktığında, "Bir İki olur", ve zaten hep var olan ama görünmez kalan büyük varlık, insanın karşısına vahiy şiddetiyle çıkar. Gerçekten de umutsuzca küçük olan, büyük olanın vahyini kendi küçüklük düzeyine, aşağıya çekmek ister, kendi küçüklüğünün Kıyamet Günü'nün geldiğini asla kavramaz. Fakat içsel olarak büyük olan bilir ki, ne zamandır beklediği ruh dostu, ölümsüz dostu, şimdi gerçekten de "sürgünlüğünü sürgün etmek", (Yeni Ahid, Efesliler, 4, 8) yani şimdiye kadar onu içinde taşımış ve hapsetmiş olanı ele geçirip yaşamını kendisininkine akıtmak için gelmiştir - ölümcül bir tehlike anı! Nietzsche'nin kâhinvari İp Cambazı vizyonu, (Böyle Buyurdu Zerdüst) Paulus'un bulabildiği en yüce adı verdiği bir olay karşısında "ip cambazı" tavrını takınmanın tehlikesini açığa vurur. Ölümlü insanın içinde gizli ölümsüz insanın en yüce simgesi İsa'dır. Genellikle bu sorun, biri ölümlü, diğeri ölümsüz olan Dioskuroslar gibi bir ikili motifle tasvir edilir. Bunun Hindistan'daki karşılığı iki dosttur:

Güzel kanatlı, birbirine bağlı iki dost
Bir ve aynı ağacı kucaklar;
Bunlardan biri tatlı meyveyi yerken,
Diğeri yemez, sadece bakar.

Böylesi bir ağaca çömelmiş kalmış ruh,
Güçsüzlüğüyle aldatılmış, kederlenir;
Fakat görünce ötekinin kudretini,
Ve haşmetim, üzüntüsü uçar gider. (Upanişadlar'dan alıntı)

Önemli bir örnek de, Musa ile Hızır'ın (Kur'ân, 18. Sûre) buluşmasını anlatan İslam efsanesidir ama buna daha sonra döneceğim. Kişiliğin çoğalma anlamında dönüşümünün yalnızca bu tür önemli deneyimlerle olduğu sanılmamalıdır elbette. Nevrotik hastaların klinik hikâyesinden ve iyileşme sürecinden kolayca derlenebilecek olan sıradan örnekler de vardır. Son kertede, daha büyük olanın idrak edilip kalbin demirden zincirlerinin parçalandığı her durum bu kategoriye dahil edilebilir. s. 54-55

3. Dönüşüm Sürecini Canlandıran Bir Simge Dizisi Örneği

Örnek olarak, İslam mistisizminde önemli bir rol oynayan bir kişiyi, "Yeşillenen" Hızır'ı seçtim. Hızır, Kur'ân'ın, yeniden doğuş gizemini anlatan, "Mağara" adındaki 18. Sûre'sinde karşımıza çıkar. Mağara yeniden doğuşun gerçekleştiği yer, insanın kuluçkaya yatıp yenilenmek üzere kapatıldığı gizli bir oyuktur. Kur'an'da burası şöyle anlatılır:

"Güneşi görüyorsun ya, doğduğu vakit mağaralarından sağa meyleder, battığı vakit de onları sol tarafa makaslar. Onlar (Yedi Uyurlar) mağaranın geniş bir yerindedir." (Jung, Kur'ân alıntıları için L. Ullmann'ın 1857 tarihli çevirisinden yararlanmış.)  Ortadaki "geniş yer", mücevherin bulunduğu, kuluçka ya da kurban riti ya da dönüşümün gerçekleştiği merkezdir. Bu simgeciliğin en güzel örnekleri, Mithra kültünün sunaklarında ve dönüşüm cevherini daima güneş ve ay arasında gösteren simya resimlerinde görülür. Çarmıha gerilme tasvirleri de genellikle bu tarzdadır. Aynı simgecilik Navahoların dönüşüm (yani şifa) törenlerinde de vardır. (Matthews, The Mountain Chant (Dağ Şarkısı), ve Stevenson, Ceremonial of Dailjis (Dailjilerin Törenleri). Yedi kişinin, yaşamlarının ölümsüzlüğe varan bir boyutta uzayacağından bihaber yattığı mağara işte böyle bir orta yer ya da dönüşüm yeridir. 309 yıl uyuduktan sonra uyanmışlardır. ss. 66-67

Bu efsanenin anlamı şudur: Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışınm içerikleri arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir. Dönüşüm genellikle, yaşam süresinin uzaması ya da ölümsüzlüğe adaylık olarak yorumlanır. Birinci yorum birçok simyacıda, özellikle de Paracelsus'ta (De vita longa adlı eserinde), İkincisi ise klasik Eleusis Gizemleri'nde görülür.

Uyurlar'ın yedi kişi olması, onların kutsallığına,

[Efsanenin farklı versiyonlarında delikanlıların sayısı bazen yedi, bazen de sekizdir. Kur’ân'a göre sekizincisi bir köpektir. Kur'ânda (18. Sûre'de başka versiyonlardan da söz edilir: "(Kimileri): 'Üçtür. Dördüncüleri köpekleridir,' diyecekler; (kimileri de): 'Beştir, akıncıları köpekleridir,' diyecekler (...) (Bir kısmı da): 'Yedidir, sekizincileri köpekleridir,' diyecekler." (Ullmann, s. 242). Buna göre, aralarında mutlaka bir köpek vardır. Buradaki mesele, sayının yedi ya da sekiz mi (yoksa üç ya dâ dört mü) olduğundan bir türlü emin olunamamasıdır; bu konuyu Psikoloji ve Simya'du (paragr. 200 vd.) ele aldım. Sayının yedi ila sekiz olması durumunda, köpekten, fino köpeğinden dönüştüğü bilinen Mephisto ortaya çıkar. Üç ila dört arasındaysa, dördüncüsü şeytan ya da dişi, daha üst düzeyde Mater Dei'dir (bunun için bkz. Psikoloji ve Din'de (paragr. 124 vd.) yazdıklarım. Buradaki belirsizlik, Mısır Dokuzlarındaki (paut ="company of the gods bkz. Budge, The Gods o f the Egyptians I, s. 88) gibi olsa gerek. 250 civarında Decius'un Hıristiyanları kovuşturmasına atıfta bulunan efsane, Aziz Yuhanna'nın da "uyuduğu" ve ölmediği Efes'te gerçekleşir. Yedi Uyurlar İmparator II. Theodosius döneminde (480-450) uyanmışlardı. Yani hemen hemen iki yüz yıl uyumuşlardı.]

uykuda dönüşüm geçiren ve ebedi gençliğe kavuşan tanrılar olduklarına (Bu Yediler, yedi eski gezegen tanrısı. Ayrıca bkz. Bousset, Hauptprobleme der Gnosis (Gnosis'in Ana Sorunları), s. 23. vd.) işaret eder. Efsanenin bir gizlem efsanesi olduğunu bu sayede anlarız. Burada anlatılan esrarlı kişilerin yazgısı dinleyiciyi derinden etkiler, çünkü efsane onun bilinçdışındaki benzer süreçleri ifade ederek bunların bilinçle yeniden bütünleşmesini sağlar. İlk baştaki duruma dönülmesi, gençliğin tazeliğine yeniden kavuşulduğu anlamına gelir. ss. 67-68

Kur'ân'daki Yedi Uyurlar hikâyesini, görünüşte bununla alakası olmayan ahlaki düşünceler izler. Fakat bu alakasızlık yanıltıcıdır, gerçekte bu aydınlatıcı bilgiler, yeniden doğamadıkları için ahlak kurallarına, yani yasaya bağlılıkla yetinmek zorunda olanların gereksindiği malzemedir. Kurallara uygun davranışın ruhsal dönüşümün yerine geçtiğine sık sık rastlanır.

["Tanrı çocukları”nın, yani yeniden doğanların özgürlüğü ile yasaya itaat meselesi Paulus'un mektuplarında ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Burada, daha üstün ya da daha düşük bir bilinç gelişimiyle birbirinden ayrılan nispeten farklı iki insan sınıfı kadar, tek bir bireydeki daha üstün ve daha düşük insan da söz konusudur. "Sarkikos" (dünyevi insan) ebediyen yasaya tâbi kalır, özgürlüğe yeniden doğuşu yalnızca "pneumatikos" (ruhsal insan) başarabilir. Bu durum, kilisenin, mutlak itaatkârlık talebi ve yasadan bağımsız olma iddiasıyla ilgili çözümsüz paradoksu yansıtır. Nitekim, Kur'ân'daki hikâye "pneumatikos"a hitaben anlatılır ve dinleyecek kulağı olanlara yeniden doğuşu müjdeler. Fakat "sarkikos" gibi gönül kulağı olmayanlar, Allah'ın iradesine körü körüne boyun eğmekle yetinecek ve doğru yola yönlendirileceklerdir.]

Bu ahlaki düşünceleri, Musa ve hizmetçisi Yeşua ben Nun'un öyküsü izler:

"Bir vakit Musa genç hizmetçisine demişti ki: 'İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut senelerce gideceğim.' Bunun üzerine ikisi de denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. O zaman balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu. Bu şekilde geçtikleri zaman genç hizmetçisine: 'Getir kuşluk yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk,' dedi. Genç: 'Gördün mü,' dedi, 'kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unuttum; onu hatırlamamı muhakkak şeytan unutturdu. O şaşılacak bir şekilde denizdeki yolunu tutmuştur.' Musa da dedi ki: 'İşte aradığımız oydu!' Bunun üzerine izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler; derken kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: 'Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen şartıyla sana tâbi olabilir miyim?' dedi. O: 'Doğrusu sen benimle beraber olmaya sabredemezsin. Havsalanın almadığı şeye nasıl sabredeceksin!' dedi. Musa: 'İnşallah beni sabırlı bulacaksın, senin hiçbir işine karşı gelmem,' dedi. O: 'O halde eğer bana uyacaksan, bana hiçbir şey hakkında soru sorma, tâ ki ben sana ondan söz açıncaya kadar.' Bunun üzerine ikisi beraber gittiler; nihayet gemiye bindiklerinde tuttu gemiyi yaraladı. Musa: 'A, içindekileri boğmak için mi yaraladın onu? Doğrusu kötü bir şey yaptın!' dedi. O: 'Demedim mi ki sen benimle beraber olmaya sabredemezsin,' dedi. Musa: 'Unuttuğum şeyle beni suçlama ve bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma!' dedi. Yine gittiler, nihayet bir oğlana rastgeldiler; tuttu onu öldürüverdi. Musa: 'Bir can karşılığı olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu çok kötü bir şey yaptın!’ dedi. 'Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?' dedi. Musa: 'Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Doğrusu tarafımdan beyan edilecek son özre erdin.' Bunun üzerine yine gittiler. Nihayet bir köy halkına varınca onlardan yemek istediler. Ancak onlar, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, tutup onu doğrulttu. Musa: 'İsteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın,' dedi. O: 'İşte bu seninle benim ayrılmamız olacak! ''Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereyim. Önce gemi, denizde çalışan birtakım zavallılarındı. Ben onu kusurlu hale getirmek istedim; çünkü ötelerinde bütün sağlam gemileri gaspedip alan bir hükümdar vardı. Oğlana gelince, anne babası mümin kimselerdi. Onun bunları azgınlık ve küfür ile sarmasından korktuk. İstedik ki, Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin. Gelelim duvara; o, şehirde iki yetim oğlanındı, altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları iyi bir zat idi. Onun için Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Bütün bunlar, Rabbin'den bir rahmet olmak üzeredir ve ben hiçbirini kendi görüşümle yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması!' dedi." (Kur'ân, Elmalılı Hamdi Yazır çevirisi, s. 299-301), (Ullmann, s. 246). 

Bu hikâye, Yedi Uyurlar efsanesinin ve yeniden doğuş sorununun daha net ve ayrıntılı versiyonudur. Musa arayan, arayış içinde olan insandır. Bu yolculukta ona "gölge"si, "hizmetçi"si ya da "alt" insan ("pneumatikos" ve "sarkikos" iki bireyde) eşlik eder. Yeşua, Nun'un oğludur. Nun, bir balık adıdır (Bkz. Vollers, Chidher, s. 241.)  ve Yeşua'nın kökeninin derin sularda, karanlıkta, gölgeler âleminde olduğuna işaret eder. Hayati noktaya "iki denizin birleştiği yerde" ulaşılır. Bu yer, batıdaki ve doğudaki denizi  birbirine çok yaklaştığı Süveyş körfezi olarak yorumlanır. Başka deyişle, burası, simgelerle ilgili önsözde değindiğimiz "orta yer"dir ama insan ve onun gölgesi önemini önce kavrayamamışlardır. Çünkü mütevazı besin kaynağını simgeleyen balıklarını unutmuşlardır. Balık, Yaratan'ın karanlık dünyasından gelen gölgenin, bedensel insanın babası Nun'a işaret eder. Balık yeniden canlanmış ve yurduna, denize geri dönmek için sepetten dışarı sıçramıştır, yani baba, hayvan ata ve yaşamın yaratıcısı, bilinçli insandan ayrılır; bunun anlamı, insanın içgüdüsel ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Bu süreç, nevroz psikopatolojisinde çok iyi bilinen ve daima bilincin tekyönlülüğüyle ilgili olan çözülme semptomudur. Fakat nevrotik süreçler, normal olayların abartılmasından başka bir şey olmadığı için, benzer şeylerin normallik yelpazesinde de görülmesine şaşmamak gerekir. Burada, kişiliğin zayıflamasıyla ilgili bölümde anlattığım, ilkel insanın "ruh kaybı" dediği bir olgu, bilimsel ifadeyle, abaissement du niveau mental söz konusudur. Musa ve hizmetçisi çok geçmeden ne olduğunu anlarlar. ss. 69-70

Musa yorgun argın, aç bilaç oturur. Önce fizyolojiyle açıklanan bir eksiklik hissetmiştir belli ki! Enerji (libido) kaybının en önemli belirtisi yorgunluktur. Bütün bu süreç çok tipik bir şeyi, hayati önem taşıyan bir anın farkına varılmaması'nı anlatır; bu motif birçok mitte karşımıza çıkar. Musa, farkına varmadan yaşam kaynağını bulduğunu ve yeniden kaybettiğini anlar, ki bu dikkate şayan bir sezgi olarak nitelendirilebilir. Yemeyi düşündükleri balık bilinçdışının bir içeriğidir ve ilkkökenle bir bağ kurulmasını sağlar. Balık, yeniden doğmuş, yeni bir yaşama kavuşmuştur. Yorumlara göre, bunun gerçekleşmesinin nedeni, abıhayatla temas etmiş olmasıdır. Balık denize atladığında, yeniden bilinçdışının içeriği olur, onun döllerinin özelliği, tek gözlü ve yarım kafalı olmalarıdır. 

Denizdeki garip bir balıktan, "kılçıksız ve derişiz bir balık"tan simyacılar da söz ederler, bu balık, "canlı Taş"ın, filius philosophorum'un özünü temsil eden "yuvarlak unsur"dur. Abıhayatın simyadaki karşılığı aqua permanens'tir (hiç bitmeyen su). "Can veren" diye övülen bu suyun bir özelliği de, katı olan her şeyi eritmesi, sıvı olan her şeyi de pıhtılaştırmasıdır. Kur’ân yorumlarında, balığın kaybolduğu yerdeki denizin sert toprağa dönüştüğü ve toprakta balığın izlerinin hâlâ görülebildiğinden söz edilir. Orada oluşan adada, orta yerde Hızır oturur. Mistik bir yoruma göre, Hızır "aşağı ve yukarı denizin ortasında, nurdan bir tahtta'' yani yine orta yerde oturur. Hızır'ın görünmesi ile balığın kaybolması arasında gizli bir bağ vardır, sanki balık Hızır'ın tâ kendisidir. Yorumlarda, yaşam kaynağının karanlıklarda olduğundan söz edilmesi, bu tahmini doğrular niteliktedir. Çünkü denizin derinlikleri karanlıktır (mare tenebrositatis: karanlık deniz). Karanlığın simyadaki karşılığı, dişinin erili içine almasıyla gerçekleşen coniunctio'dan (karşıtların birliği) sonra oluşan nigredo'dur (kara, karartmak, melankoli). (52. Bkz. "Visio Arislei" mitosunun özellikle de Rosarium philosophorum (Art. aurif. II, s. 246) çeşitlemesi, buna göre, güneş Mercurius'un kuyusunda boğulur ve yeşil aslan güneşi yutar (1 c., s. 315 ve 366). Ayrıca bkz. Psychologie der Ubertragung (Aktarımın Psikolojisi), paragr. 467 vd.)

Nigredo'dan, ölümsüz Kendilik'in simgesi olan "Taş" doğar ki, ilk görünümü "balık gözleri"ne benzetilir. 53

[53. Beyaz Taş bu işlem esnasında kabın kenarında "Şark mücevherleri, balık gözleri gibi" görünür ("tantam oculi piscium"; bkz. Hollandus, Opera mineralia, s. 286; ayrıca Lagneus, Theatr. chem, içinde: Harmonica chemica, 1613, ıv, s. 870). Gözler nigredo'nun sonunda, albedo'nun (beyaz, beyazlatmak) başında ortaya çıkar. Bir başka benzerlik, karanlık maddede görünen scintillae'dir (ruhun kıvılcımı). Bu fikrin kökeni Zekarya 4-10'a dayanır: "Quis enim despexit dies parvos? et laetabuntur, et videbunt lapidem stanneum in manu Zorobabel. Septem isti, Oculi sunt Domini, qui disçurrunt in universam terram." (Çünkü küçük işler gününü kim hor görür? Çünkü şakulü Zerubbabelin elinde görerek bu yediler sevinecekler; onlar Rabbin gözleridir; o gözler ki bütün yeryüzünde gezinmektedirler.) (Eirenaeus Orandus, Flammel'in hieroglifler üzerine yazdığı eserin önsözünde böyle der, fol. A 5.) Yeşu'nun önüne koyduğum taş, üzerinde yedi gözü olan tek taş (Zekarya 3, 9). Yediler, yedi yıldıza, simyacıların yeraltı mağarasında tasvir ettikleri gezegen tanrılarına işaret eder (Mylius, Philosophia reformata, s. 167). Bunlar, "Hades'te uyuyanlar" ya da "bağlanmış olanlar"dır (Berthelot, Alch. Grecs, IV, xx, 8, s. 181). Böylece, Yedi Uyurlar efsanesine atıfta bulunulmuştur.] 

Hızır da Kendilik’i temsil ediyor olabilir. Niteliklerinden öyle anlaşılıyor: bir mağarada, yani karanlık bir yerde doğduğu söyleniyor; İlyas gibi daima kendini yenileyen bir "Uzun Ömürlü" o. Tıpkı Osiris gibi zamanın sonunda o da parçalanıyor, hem de Deccal tarafından. Fakat kendini yeniden diriltebiliyor. Yeniden canlanan balık olarak yorumlanan İkinci Adem (Vollers, 1. c., s. 254. Muhtemelen burada Hıristiyan etkisi vardır.)  gibi o da bir danışman, kutsal ruh, "Hızır Kardeş"tir. Her halükârda Musa onu yüksek bilinç olarak kabul eder ve onun tarafından eğitilmek ister. Bunu, yazgının iniş çıkışlarında Kendilik'in üstün rehberliğini Ben-bilincinin nasıl algıladığını anlatan o kavranması güç olaylar izler. Dönüşüm yeteneği olan sâlik için rahatlatıcı bir hikâyedir bu; itaatkâr kul için ise Allah'ın kadiri mutlaklığına karşı dil uzatılamayacağını gösteren bir uyarıdır. Hızır yalnızca yüce bilgeliği değil, bilgelik olmasına rağmen insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil eder. s. 71

Böyle bir gizlem hikâyesini dinleyen kişi, arayış içindeki Musa'da ve unutkan Yeşua'da kendini bulacak, öykü ona, yeniden doğuşun sağladığı ölümsüzlüğün nasıl gerçekleştiğini anlatacaktır. Karakteristik olan, dönüşüm geçirenin Musa ya da Yeşua değil, unutulan balık olmasıdır. Balığın kaybolduğu yer Hızır'ın doğum (ortaya çıkış) yeridir. Ölümsüz varlık, göze çarpmayan, unutulan, hatta tümüyle olasılıkdışı bir şeyden doğar. Kahraman doğumunda yaygın olarak görülen bu motifin burada ele alınmasına gerek yok. Kitabı Mukaddes'ı bilenler, "Tanrı hizmetçisinin tasvir edildiği İşaya 53: 2 vd. ile dört İncil'de İsa'nın doğuşunun anlatıldığı öyküleri anımsayacaklardır. Dönüşüm maddesinin ya da tanrısının besleyici özelliği birçok kült efsanesinde görülür: İsa ekmektir, Mondamin mısırdır, Dionysos şaraptır vs. Bu simgelerin ardında, bilinç açısından bakıldığında yalnızca birer benzetme anlamını taşıyan, fakat gerçek doğası göz ardı edilen psişik bir gerçek yatmaktadır. Balık simgesi bunu açıkça gösterir: kendi enerjisini kendisi üretemeyen bilincin yaşam aktivitesini sürekli bir enerji akışıyla sağlayan bilinçdışı içeriklerin "besleyici" etkisidir bu. Dönüşüm yetisine sahip olan şey, bilincin göze çarpmayan, neredeyse görünmeyen (yani bilinçdışı) köküdür, ki bilinç bütün gücünü buradan alır. Bilinçdışı yabancı, Ben-olmayan gibi hissedildiği için, bilinçdışının yabancı bir figürle tasvir edilmesi gayet yerindedir. Bir yandan hiçbir önemi yoktur, bir yandan da, bilinçte eksik olan o "yuvarlak" bütünlüğü in potentia (potansiyel olarak) içermesi nedeniyle en önemli şeydir. Bu "yuvarlak", bilinçdışının mağarasında gizlenen o büyük hazinedir ve bilinç ile bilinçdışının yüce birliğini temsil eden o kişisel varlıkta cisim bulmuştur. Hiranyagarbha, Puruşa, Atman ve mistik Buddha gibi bir varlıktır bu. Bunu anlatmak için seçtiğim "Kendilik" kavramından kastım, Ben'le örtüşmeyen ama Ben'i, büyük bir dairenin küçük daireyi kapsadığı gibi kapsayan ruhsal bir bütünlük ve merkezdir. s. 72 

Dönüşüm esnasındaki ölümsüzlük sezgisi bilinçdışının kendine özgü yapısıyla ilgilidir. Zira bilinçdışının mekândışı ve zamandışı bir yanı vardır. Bunun ampirik kanıtı, "telepatik” fenomenlerdir, bunlar, aşırı kuşkucular tarafından yadsınmaya devam edilse de, sanıldığından çok daha yaygındırlar. (Bkz. Rhine, Neuland der Seele (Ruhun Yeni Ülkesi). Burada, eski deneylerin bir özeti de yer almaktadır. Şimdiye dek bu sonuçlara ciddiye alınabilecek bir itirazda bulunulmadığı için göz ardı edilme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar).  Kanımca, ölümsüzlük sezgisinin nedeni, garip bir zamana ve mekâna yayılma duygusu. Gizlemlerdeki tanrılaştırmaların da işte bu ruhsal fenomenin bir yansıması olduğu görüşündeyim. s. 73

Kendilik'in kişilik niteliği özellikle de Hızır efsanesinde açıkça görülür. Hele hele Kur'ân kökenli olmayan Hızır efsanelerinde dikkat çekecek ölçüdedir. Vollers'in sıkça alıntılanan çalışması da etkileyici örnekler içerir. Kenya seyahatimde katıldığım safarinin rehberi, Sufi inancına göre yetiştirilmiş bir Somalili idi. Onun için Hızır "canlı” bir kişiydi; Hızır'la her an karşılaşabileceğim konusunda beni temin etti, çünkü ona göre ben m'tu-ya-kitâbu, (Bu dil, Doğu Afrika'nın lingua francdsı olan Kisuahili'dir. Bu dilde Arapçadan alınma çok sayıda sözcük vardır. Arapça kitâb da bunlardan biridir.)  "ehli kitap"tım (kitaptan kastı Kur'ân'dı). Sohbetlerimizden, Kur’ân'ı ondan daha iyi bildiğim sonucunu çıkarmıştı (fakat bu çok bir şey ifade etmez). Bu nedenle benim "islamu” olduğumu düşünüyordu. Bana, Hızır'a sokakta bir adam sûretinde rastlayabileceğimi ya da Hızır'ın geceleri saf beyaz ışık olarak ya da -bunu söylerken gülümseyerek bir ot kopardı- "Yeşillenen"in böyle de görülebileceğini söyledi. Bir zamanlar Hızır ona da teselli vermiş, yardım etmişti: Savaştan sonra uzun süre iş bulamamış, büyük sıkıntıya düşmüştü. Ama bir gece rüyasında, kapının yanında parlak beyaz bir ışık görmüş, bunun Hızır olduğunu anlamıştı. Hemen yerinden fırlamış (rüyasında) ve ona büyük bir saygıyla selamünaleyküm demişti ve dileğinin artık kabul olacağını bilmişti. Gerçekten de, birkaç gün sonra Nairobi'deki bir teçhizat şirketi, bir safariye rehberlik etmesini teklif etmişti. s. 73

Bu olay, Hızır'ın halk dininde, insanın dostu, danışmanı, teselli ve müjde veren öğretmeni olarak günümüzde de yaşamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Benim Somalili, Hızır'ın dini konumunu maleika kwanza-ya-mungu - Tanrı'nın ilk meleği, bir tür "müjde meleği", gerçek bir angelos, bir ulak olarak tarif etti.

Hızır'ın dostluğunun niteliği 18. Sûre'de anlatılmıştır. Metni olduğu gibi aktarıyorum:

"Bir de sana Zulkarneyn’den soruyorlar. De ki: 'Size ondan bir hatıra okuyacağım.' Biz onun için yeryüzünde bir iktidar hazırladık ve ona ulaşmak istediği şeyden bir sebep verdik. Derken o bir sebebi izledi. Güneşin battığı yere vardığında onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. Ayrıca onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: 'Ey Zulkarneyn, ya onlan cezalandırırsın veya haklarında bir güzel muamelede bulunursun.' O şöyle dedi: 'Her kim haksızlık ederse, onu muhakkak cezalandırırız, sonra Rabbına iade edilir ve O da onu görülmedik bir azaba çeker. Ancak her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da mükafat olarak en güzel akıbet vardır ve ona emrimizin kolayını söyleriz. Sonra yine bir sebebi takip etti. Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü. İşte böyle. Halbuki Biz, onun yanında nelerin bulunduğunu tamamen biliyorduk. Sonra da başka bir sebebi takip etti. Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Onlar: 'Ey Zulkarneyn, haberin olsun, Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar; bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu?' dediler. Dedi ki: 'Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım. Bana demir kütleleri getirin!' İki ucu denkleştirdiği vakit: 'Körükleyin!' dedi. Demiri bir ateş haline getirince: 'Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!' dedi. Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler. Zulkarneyn: 'Bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin va'dettiği an gelince, onu dümdüz edecektir. Rabbimin va'di de haktır. Ve o gün Biz onları birbirlerinin içinde dalgalanır bir halde bırakıvermişizdir, Sura da üfürülmüştür, artık hepsini toplamışızdır da toplamışızdır. Ve o gün cehennemi kâfirlere öyle bir gösteriş göstermişizdir ki... Onlar ki, gözleri, Beni hatırlatan âyetlerin karşısında bir örtü içindeydi, işitmeye de tahammül edemiyorlardı."

Kur'ân'da nadir oldukları söylenemeyecek tutarsızlıklar burada da var. İki boynuzlu anlamına gelen Zulkameyn'e, yani Büyük İskender'e bu ani geçiş tutarsızlık değil de nedir? Dehşet verici bu anakronizm bir yana (Muhammed'in kronolojisi genelde pek iyi değildir zaten), bütün bunların İskender'le ilgisini anlamak mümkün değil. Fakat şunu bilmek gerekir ki, Hızır ile Zulkarneyn ayrılmaz bir ikili, büyük dostturlar; Vollers onları Dioskuroslara benzetmekte çok haklıdır. Bunun psikolojik bağlantısı şöyle olsa gerek: Musa Kendilik ile ilgili sarsıcı bir deneyim yaşamış ve bilinçdışı süreçleri muazzam bir açıklıkla görmüştür. Daha sonra, imansızlardan sayılan kavminin, Yahudilerin yanına gittiğinde ve yaşadığı deneyimi bir gizem öyküsü biçiminde anlatmış, kendinden söz etmek yerine, "İki Boynuzlu"dan söz etmiş olabilir. Musa'nın kendisinin de "boynuzlu" olması, kendi yerine Zulkarneyn'i koymasını açıklıyor. Sonra bu dostluğun hikâyesini, Hızır'ın arkadaşına nasıl yardım ettiğini de anlatmıştır. Zulkarneyn önce güneşin battığı yere, sonra da güneşin doğduğu yere gider. Yani Musa güneşin ölümden ve karanlıktan geçerek yeniden doğuşunu anlatır. Bununla, Hızır'ın insanın yalnızca bedensel sıkıntılarda yanında olmadığını, yeniden doğuşuna da yardımcı olduğu ima edilmektedir. (Yahudi İskender hikâyelerinde de aynı ima vardır. Bkz. Bin Gorion, Der Born Judas III, s. 133 vd.: "kutsal mağara" öyküsü ve s. 153:18. Sûre'ye çok benzeyen "abıhayat" öyküsü.)  Fakat bu hikâyede Kur'ân, birinci çoğul şahıs kipiyle konuşan Allah ile Hızır arasında bir ayrım yapmaz. Ama daha önce anlatılan yardım faaliyetlerine bu kısımda da devam edildiği açıktır, buradan da Hızır'ın Allah'ın bir simgesi ya da "enkarnasyonu" olduğu anlaşılmaktadır. Hızır'ın İskender'le dostluğu yorumlarda önemli bir rol oynar, keza İlyas Peygamberle ilişkisi de öyle. Vollers, Gılgamış ve Enkidu (Ayrıca bkz. Jung, Symbole der Wandlung (Dönüşümün Simgeleri), paragr. 282 vd.)  İkilisiyle de paralellik kurmaktan çekinmez. ss. 74-75 

Demek ki Musa halkına, iki dostun başından geçenleri kişisel olmayan bir gizem öyküsüyle anlatır. Psikolojik olarak bunun anlamı, dönüşümün "ötekinde" olmuş biçimde anlatılması ya da hissedilmesi gerektiğidir. Hızır'la olan deneyiminde Zulkarneyn'in yerinde Musa olmasına rağmen, hikâyeyi anlatırken kendinden değil, ondan söz etmesi gerekir. Bu bir tesadüf olamaz, çünkü bireyleşmenin, Kendilik'in en büyük psişik tehlikesi, Ben-bilincinin Kendilik ile özdeşleşmesidir. Çünkü bilinci çözülmekle tehdit eden bir şişkinliğe neden olur. İlkel ya da eski tüm kültürler perils of the soul (ruhu tehdit eden tehlikeler) ve tanrıların tehlikeliliği ve güvenilmezliği konusunda hassas bir sezgi geliştirmişlerdir. Başka bir deyişle, pek algılanabilir olmasa da hayati öneme sahip arka plandaki süreçlerle ilgili ruhsal içgüdülerini henüz yitirmemişlerdir; aynı şeyi modern kültürler için söyleyemeyiz elbette. Karşımızda, şişkinlik nedeniyle çarpıklaşmış iki dosta dair uyarıcı bir örnek var: Nietzsche ve Zerdüşt; ama bu uyarı anlaşılmamıştır. Ya Faust ile Mephisto'ya ne demeli? Delirmenin ilk adımı Faustvari bir kibirdir. Bence, Faust'taki dönüşümün mütevazı başlangıcının, yenebilen bir balık değil de bir köpek, dönüşen figürün "inayetimiz ve bilgeliğimizle donattığımız" bilge bir dost değil de şeytan olması, sırlarla dolu Cermen ruhunu anlamamızın bir anahtarı olabilir. ss. 75-76 

Metnin diğer ayrıntılarını atlayıp Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı inşa edilen sura dikkat çekmek istiyorum. Bu motif Hızır'ın bir önceki kısımda yaptığı işin, yani kent duvarını inşa etmesinin bir tekrarıdır. Fakat bu kez duvar Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı sağlam bir korumadır.

Bu kısım Vahiy 20: 7 vd.'na atıfta bulunuyor olsa gerek:

"Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye'cüc ve Me'cüc'ü, saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzre çıkacaktır; onların sayısı denizin kumu gibidir. Ve yerin genişliği üzerine çıktılar, ve mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri kuşattılar..." 

Burada Hızır'ın rolünü Zulkarneyn üstlenmiş, "iki dağ arasında yaşayan" halka yıkılması imkânsız bir duvar inşa etmiştir. Belli ki burası, kim oldukları belli olmayan düşman sürüsü Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı korunması gereken orta yerdir. Psikolojik açıdan bakıldığında, orta yerde kurulan ve Vahiy'de "sevgili şehir" (dünyanın merkezi Kudüs) diye anılan Kendilik'tir. Kendilik, henüz doğumunda bile haset ortak güçler tarafından tehdit edilen kahramandır; herkesin sahip olmak istediği, kıskançlık kavgalarına yol açan mücevherdir, kötü ve karanlık ilkgüç tarafından parçalanan tanrıdır. Psikolojik anlamda bireyleşme, ortak katmanda horror vacui (boşluk korkusu) yaratan ve ruhun ortak güçlerinin darbesi karşısında hemen yeniliveren bir opus contra naturam'dır (doğaya ters bir olgu). Yardımsever iki dostun gizem efsanesi, arayışında mücevheri bulan kişiye korunma muştular. (Tıpkı Dioskurosların da denizde gemileri batmaktan kurtardıkları gibi.) Fakat Allah'ın takdiri ile bir gün gelecek, demirden sur da yıkılacaktır, o gün kıyamet günüdür, psikoloji dilinde söylersek, bireysel bilincin karanlığın sularına gömüldüğü, öznel kıyametin gerçekleştiği gündür. s. 76

Bununla, bilincin ilk başta içinden çıktığı karanlığa Hızır'ın adası gibi yeniden gömüldüğü an, yani ölüm anı kastedilmektedir. 

Gizem öyküsü ise öbür dünyaya dair bilgilerle devam eder: o gün (Kıyamet Günü) ışık ebedi ışığa, karanlık ebedi karanlığa geri dönecektir. Karşıtlar birbirinden ayrılacak ve zamanın ortadan kalktığı bir süreğenlik durumu başlayacaktır, fakat karşıtların mutlak bir biçimde ayrılmasından ötürü bu durum had safhada bir gerilim, ihtimaldışı bir başlangıç halidir; bu, sonu complexio oppositorum (karşıtların birliği) olarak gören bakışla zıttır. 

18. Sûre'nin simgeler dizisi ebediyet, cennet ve cehennem gibi vaat ve uyarılarla sona erer. 18. Sûre görünüşte kopuk kopuk, simgeci bir yapıda olsa da, bugün psikoloji bilgimizin artmasıyla, bireyleşme süreci olarak nitelediğimiz ruhsal dönüşümün neredeyse mükemmel bir tasviridir. Efsanenin çok eski, İslamiyetin peygamberinin ilkel bir zihin yapısına sahip olması nedeniyle, bu süreç bilincin alanının dışında işler ve bir dost ya da iki dostun yaptıkları işlerle ilgili bir gizem anlatısı olarak verilmiştir. Bu nedenle de birçok şey yalnızca ima edilmiştir ve mantıklı bir kurgudan yoksundur, fakat dönüşümün karanlık arketipini öyle mükemmel bir biçimde ifade eder ki, Arabın tutkulu dinsel Eros'u tümüyle tatmin olur. Hızır figürünün İslam mistisizminde önemli bir rol oynamasının nedeni de budur. s. 77

Kaynak: Carl GustavJung, Dört Arketip, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, Metis Yayınları, 3. Basım, Kasım 2009, İstanbul, ss. 

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...