Sevme Sanatı, Erich Fromm
"Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez. Hiçbir şey yapmayan hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir şeyden anlamayan kişi değersizdir. Ama anlayan kişi hem sever, hem fark eder, hem de görür... Bir şeyin özünde ne kadar bilgi varsa o kadar büyük sevgi vardır... Bütün meyvelerin çileklerle aynı anda olgunlaştığını düşleyen, üzümler hakkında hiçbir şey bilmiyor demektir." Paracelsus
Sevme sanatında kolay bilgi edinmeyi uman için bu kitabı okumak düş kırıklığı yaratan bir deneyim olacaktır. Tersine bu kitap, şunu göstermek istiyor ki, ulaşılan olgunluk düzeyi ne olursa olsun sevgi, kişinin kolayca ulaşabileceği bir duygu değildir. Kitap okuru, üretken bir yönelime ulaşma yönünde kişiliğinin tamamım aktif olarak geliştirmeye çalışmadığı sürece tüm sevgi arayışlarının boşuna olacağına; komşusunu sevme yetisi, gerçek alçakgönüllülük, cesaret, inanç ve disiplin olmaksızın bireysel sevgide doyum elde edemeyeceğine inandırmak istiyor. s. 9
I
SEVGİ BİR SANAT MIDIR?
Sevgi/sevmek bir sanat mıdır? Şayet öyleyse bilgi ve çaba gerektirir. Yoksa sevgi yaşanması şansa bağlı olarak talihli kişilerin "başına gelen" hoş bir duygu mu? Bu küçük kitap ilk önermeye dayanmaktadır, buna karışık insanların büyük çoğunluğunun ikinci önermeye inandığına kuşku yok.
Bu, insanların sevginin açlığını çekerler; mutlu-mutsuz aşk öykülerine ilişkin sonu gelmez sayısız film izlerler, aşk hakkında değersiz yüzlerce şarkı dinlerler... Yine de çok az insan sevgi konusunda öğrenilmesi gereken şeylerin olduğunu düşünür. s. 11
İnsanların çoğu sevgi sorununa temelde "sevme" ve kendi sevgi kapasitesi sorunu olarak değil, "sevilme" sorunu olarak görmektedir. Bu sebeble onlar için sorun nasıl sevilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir. Bu amaca ulaşmak için çeşitli yollar izlerler. Özellikle erkekler tarafından kullanılan yollardan biri başarılı olmak, kendi konumunun elverdiği sosyal sınırlar içinde olabildiğince güçlü ve zengin olmaktır. Genelde kadınlar tarafından kullanılan bir başka yol da, vücuduna, giyimine özen göstererek kendini çekici kılmaktır. Gerek kadınların gerekse erkeklerin çekici olmak için kullandığı diğer yollarsa; hoş davranışlar, ilgi çekici konuşmalar geliştirmek, yardımsever ve mütevazi olmak, tacizkâr olmamaktır. Kendini sevilebilir kılmamanın birçok yöntemi, başarılı olmak, "dost kazanmak ve başkalarını etkilemek" için yapılagelen yöntemlerle aynıdır. İşin doğrusu kültürümüzde insanların çoğunun sevilebilir olmakla kastettiği şey, aslında, popüler olmayla cinsel çekiciliğe sahip olmanın bir karışımıdır. s. 12
Sevgi konusunda öğrenilmesi gereken hiçbir şeyin bulunmadığına dair tavrın ardında yatan ikinci önerme, sevgi sorununun bir yetenek sorunu değil, bir nesne sorunu olduğunu düşünmekten kaynaklanır. İnsanlar, sevmenin kolay olduğunu, fakat sevecek - ya da sevilecek- doğru nesneyi bulmanın zor olduğunu düşünür. Bu tavrın kökeni çağdaş toplumun gelişmesinde yatan pek çok nedene dayanır. Nedenlerden birisi, yirminci yüzyılda "sevgi nesnesi" seçimiyle ilgili olarak ortaya çıkan büyük değişikliktir. Viktorya çağında, geleneksel birçok kültürde olduğu gibi, sevgi çoğunlukla, sonunda evliliğe giden spontane bir kişisel deneyim değildi. Tam tersine, evlilik geleneklerle sınırlı olarak, ya ailelerin her biri tarafından ya çöp- çatanlarca ya da bu aracıların hiçbiri olmaksızın toplumsal faktörlere göre gerçekleştirildi ve sevginin evlilikten sonra doğup gelişeceğine inanılırdı. Son bir kaç kuşakta romantik sevgi kuramı Batı dünyasında neredeyse evrenselleşti. Birleşik Devletlerde, geleneksel yapı etkinliğinin bütünüyle silinmemiş olmasına karşın, insanların büyük çoğunluğu "romantik sevgi" yani evlilikle sonuçlanması gereken kişisel sevgi deneyimi arayışı içindedir. Sevgi konusundaki bu yeni özgürlük kavramı, nesne'nin önemini, işlevin önemi karşısında oldukça artırmıştır. ss. 13-14
Çağdaş kültürün bu faktöre sıkıca bağlı bir başka karakteristik özelliği daha vardır. Kültürümüzün tamamı satın alma iştahına, karşılıklı çıkara uygun alışveriş görüşüne dayanmaktadır. Modern insanın mutluluğunun dayanağını, heyecanla mağaza vitrinlerine bakmak; peşin ya da taksitle gücünün yettiği her şeyi almak oluşturur. Erkek -ya da kadın- başkalarına da aynı gözle bakar. Erkek için çekici bir kadın -ve kadın için çekici bir erkek- peşinde oldukları ganimetlerdir. "Çekicilik" genellikle popüler olan ve kişilik pazarında çok rağbet gören bir süslü nitelikler paketi anlamına gelir. Bir kişiyi özellikle çekici yapan şey, fiziksel olduğu kadar zihinsel olarak da günün modasına bağlıdır. 1920'lerde içki ve sigara içen, sert ve seksi kızlar çekiciydi; bugün moda, daha çok evcimenlik ve cilve istiyor. 19. yüzyılın sonlarında ve bu yüzyılın başlarında, bir erkek, çekici bir "paket" olmak için saldırgan ve hırslı olmak zorundaydı, şimdi ise sosyal ve hoşgörülü olmak zorunda. s. 13
Maddi başarının önemli değer teşkil ettiği bir kültürde, insanın sevgi ilişkilerinin de eşya ve işgücü piyasasında egemen olan aynı değiş-tokuş yapışma sahip olmasına şaşırmak için pek az neden var. s. 14
Sevgi konusunda öğrenilecek hiçbir şey olmadığı sanısına yol açan üçüncü bir hata da baştaki "âşık olma" deneyimiyle, kalıcı âşık "olma" durumu, ya da daha iyi bir deyişle âşık "kalma" durumu arasındaki kafa karışıklığıdır. Hepimizin olduğu gibi, birbirine yabancı olan iki insan birden aralarındaki duvarın yıkılmasına izin verdikleri ve kendilerini yalan, bir hissettikleri anda, bu birlik anı, yaşamdaki en çoşkulu en heyecanlı deneyimlerden birisi olur. Bu daha önce içine kapanmış, yalıtılmış, sevgisiz insanlar için çok daha harika ve mucizevidir. Bu ani yakınlaşmanın mucizesi, cinsel çekicilik ve birleşmeyle başlar, ya da birlikte oluşursa gerçekleşmesi çok daha kolaylaşır. Ne var ki bu tip bir sevgi doğası gereği sürekli değildir. İki insan birbirlerini daha iyi tanır, düşmanlıkları, hayal kırıklıkları, karşılıklı birbirinden sıkılmaları başlangıçtaki heyecandan arta kalan kırıntıları yok edene kadar yakınlıkları mucizevi yapışım giderek yitirir. Oysa başlangıçta tüm bunları bilmezler: Gerçekte bu delicesine sevdanın, bu birbirlerine "deli" olmanın başlangıçtaki yoğunluğunu, sevgilerinin yoğunluğunun bir kanıtı sanma yanılgısına düşerler, oysa bu sadece önceki yalnızlıklarının derecesini gösterir. s. 14
Sevgi kadar baş döndürücü umutlarla ve beklentilerle başlayan ve yine sevgi kadar değişmez bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanan başka bir etkinlik veya girişim yok gibidir. Eğer bu durum bir başka edimde söz konusu olsaydı, insanlar başarısızlıklarının nedenlerim bilmek ve nasıl daha iyi yapabileceklerini öğrenmek isterlerdi ya da o etkinlikten vazgeçerlerdi. Sevgi durumunda vazgeçmek mümkün olmadığından, öyle görülüyor ki sevgide başarısızlığın üstesinden gelmenin tek bir uygun yolu vardır: Bu başarısızlığın nedenlerini incelemek ve sevginin anlamım bulmaya çalışmak. ss. 14-15
Atılacak ilk adım, tıpkı yaşamın bir sanat olması gibi, sevginin de bir sanat olduğunun farkına varmaktır; eğer nasıl sevileceğini öğrenmek istiyorsak, müzik, resim, marangozluk ya da tıp veya mühendislik gibi başka herhangi bir sanatı öğrenmek için nasıl bir yol izliyorsak aynı yolu izlememiz gerekir.
Herhangi bir sanatın öğrenilmesinde gerekli olan adımlar nelerdir? s. 15
Bir sanatı öğrenme süreci iki bölüme ayrılabilir: Biri, teoride ustalık; diğeri ise, pratikte ustalıktır. Şayet tıp sanatını öğrenmek istiyorsam, ilk önce insan bedeniyle ve çeşitli hastalıklarla ilgili unsurları öğrenmem gerekir. Tüm bu kuramsal bilgileri edinmem hekimlik sanatında ustalaştığın anlamına gelmez. Sadece çokça pratik yaptıktan sonra, teorik bilgimin sonuçları ile pratiklerimin sonuçları bir bütün içinde birleştiği zaman -bir sanatta ustalaşmanın özü olan sezgilerimle- bu sanatta uştalaşmış olacağım. Fakat teori ve pratiğin yanı sıra bir sanatta başardı olmak için gerekli üçüncü bir faktör daha vardır: Sanatta ustalaşma temel amaç olmalı, dünyada sanattan daha önemli başka hiçbir şey olmamalıdır. Bu, müzik, tıp veya marangozluk için olduğu kadar sevgi için de geçerlidir. Ve belki de kültürümüzdeki insanların açık başansızlıklarına rağmen niçin bu kadar ender olarak bu sanatı öğrenmeye çalıştığı sorusunun cevabı burada yatmaktadır; derinlerde yatan sevgi özlemine rağmen hemen hemen her şeyin sevgiden daha önemli olduğu sanılır. Başarı, prestij, para, güç; neredeyse tüm enerjimizi bu amaçlara nasıl erişileceğini öğrenmeye harcarız. ss. 15-16
Acaba bu, sadece, kişinin para veya prestij kazanmasına yarayacak şeylerin öğrenilmeye değer bulunması ve "sadece" ruha faydası olan, fakat çağdaş anlamda yararsız olan sevginin uğruna fazla çaba harcama hakkına sahip olmadığımız bir lüks sanılmasından mı kaynaklanmaktadır? Bunun nedeni ne olursa olsun, tartışmanın devamında sevme sanatı, daha önce belirtilen bölümler anlamında ele alınacaktır: Önce sevgi teorisini tartışacağım -ki bu da kitabın büyük bir bölümünü kapsayacak; ve ikinci olarak da sevgi pratiğini tartışacağım- bu konuda da, diğer alanlarda olduğu gibi pratik hakkında çok az şey "söylenebilir." s. 16
II
SEVGİ TEORİSİ
I Sevgi: İnsanın Varoluşuna Cevap
Her sevgi teorisi, belli bir insan teorisiyle, insanın varoluşu teorisiyle başlamak zorundadır. Hayvanlarda sevgiyi ya da sevginin eşdeğerini bulsak bile, hayvanlar arasındaki bu bağlanma, temelde içgüdüsel donanımlarının bir parçasıdır; bu içgüdüsel donanınım sadece kalıntılarının insanda işlediği gözlenebilir. İnsanın varoluşunun temelindeki gerçek; hayvanlar aleminden, içgüdüsel adaptasyondan sıyrılmış ve -hiçbir zaman kopmuş olmasa da- doğayı aşmış olmasıdır. O doğanın bir parçasıdır ve buna rağmen bir kere kopmuştur doğadan, ona dönemez. Bir kez cennetten-başlangıçtaki doğayla bir olma durumundan-kovulmuştur, geri dönmeye çalışırsa melekler alev saçan kılıçlarıyla keser yolunu. İnsan ancak aklını geliştirerek, bir daha geri gelmemek üzere yitirdiği insanlık öncesi uyumun yerine, insana özgü yeni bir uyum bularak ilerleyebilir. s. 17
İnsan -gerek birey gerek insan soyu anlamında-, doğmakla içgüdüler kadar belirli olan bir durumdan çıkıp, belirsiz, kesin olmayan ve açık bir duruma atılmıştır. Sadece geçmişte ve sonunda ölüm olduğundan sadece gelecekte kesinlik vardır.
İnsan akılla ödüllendirilmiştir. O, kendinin farkında olan yaşamdır; kendisinin, hemcinslerinin, geçmişinin ve geleceğimin olasılıklarının farkındadır. Ayrı bir varlık olarak bu kendi kendinin farkındalığı; kısa yaşam aralığının farkındalığı; iradesi dışında doğduğu ve iradesine rağmen öleceği gerçeği; sevdiklerinden önce veya sevdiklerinin ondan önce öleceğinin farkındalığı; kendi yalnızlığının ve ayrılığının farkındalığı; doğal ve toplumsal güçlerin karşısındaki çaresizliğinin farkındalığı. Tüm bunlar onun bölünmüş, ayrı varoluşunu dayanılamaz bir hapishaneye çevirir. Bu hapishaneden kurtulup dışa yönelmediği, kendini şu veya bu şekilde insanlarla dış dünyayla bütünleştiremediği takdirde delirecektir. s. 18
Ayrılık deneyimi kaygı yaratır; gerçekten de bu, her türlü kaygının kaynağıdır. Ayrı olmak demek insanca güçlerimi kullanma kapasitesinden kopmak demektir. Dolayısıyla ayrı olmak demek çaresiz olmak, dünyayı-eşyaları ve insanları aktif bir şekilde kavrayamamak demektir; ben karşı koyamadan dünya bana saldırabilir demektir. Bundan dolayı ayrılık, şiddetli kaygıların kaynağıdır. Ayrı olmadaki suçluluk ve utanç deneyimi İncil'de Adem ile Havva öyküsünde anlatılmaktadır. Adem ve Havva "iyi ve kötünün bilgi ağacından" yiyip, başkaldırdıktan sonra (başkaldırma özgürlüğü olmadıkça iyi ve kötü diye bir şey olmaz), başlangıçta doğayla aralarında bulunan hayvanca uyumdan silkinip insan olduktan, bir başka deyişle insan olarak doğduktan sonra, "çıplak olduklarını" gördüler ve "utandılar." Bu kadar eski bir mitin, 19. yüzyılın aşırı bağnaz ahlakını görüntülediğini ve hikayenin bize ifade etmek istediği önemli noktanın, cinsel organlarının görünmesinden duyulan utanç olduğunu varsayabilir miyiz? Bu biraz zor, hikayeyi böyle Viktorya dönemi ruhuyla anlarsak, hikayenin anlattığı şu temel noktayı kaçınırız: Erkek ve kadın kendilerinin ve birbirlerinin farkına vardıktan sonra, ayrı olduklarının ve farklı cinslere ait olduklarını göz önünde bulundurarak farklılıklarının da farkına varırlar. Ancak ayrılıklarının farkına varmalarına karşın, birbirlerine yabancı kalmaya devam ettiler, çünkü henüz birbirlerini sevmeyi öğrenmemişlerdi (Adem'in, Havva'yı savunmak yerine onu suçlayarak kendini savunması gerçeği, buna açıklık kazandırır). Sevgiyle yeniden birleşme olmaksızın insanın ayrılığının farkına varması, utancın kaynağıdır. Bu aynı zamanda suçluluğun ve kaygının da kaynağıdır. ss. 18-19
Öyleyse, insanın en derin ihtiyacı, ayrılığının üstesinden gelme, yalnızlığının hapishanesinden kurtulma ihtiyacıdır. Bu amaca ulaşmada kesin bir başarısızlık delilik anlamına gelir, çünkü tam bir tecrit paniğinin üstesinden gelmek ancak dış dünyadan böylesine köklü bir çekilmeyle mümkün olur. Sonunda ayrılık duygusu ortadan kalkar, çünkü kişinin ayrı düştüğü dış dünya yok olmuştur. s. 19
İnsan, her çağ ve uygarlıkta, tek ve aynı sorunun çözümü ile karşı karşıyadır: Ayrılığın üstesinden nasıl geleceği, nasıl birliğe ulaşacağı, kişinin kendi bireysel yaşamının üstesinden gelip nasıl bütünü bulacağı sorunu... Sorun, mağarada yaşayan ilkel insan, sürülerini güden göçebe, Mısırlı köylü, Fenikeli tacir, Romalı asker, ortaçağ rahibi, Japon samurayı, çağdaş memur ve fabrika işçisi için hep aynıdır. Sorun aynıdır, çünkü aynı yerden kaynaklanmaktadır: İnsanın durumundan, insanın varoluş şartlarından cevap farklılıklar gösterir. Soruna, hayvanlara tapınmakla, insan kurban etmeyle veya askeri fetihlerle, lüks düşkünlüğüyle, dünyevi zevklerden el çekmeyle, saplantılı bir şekilde çalışmayla, sanatsal yaratımla, Tanrı sevgisiyle ve insan sevgisiyle cevap verilebilir. Bu kadar çok cevap bulunduğu halde- ki bunların yazımı insanlık tarihidir- bunlar yine de sayılamayacak kadar çok değildirler. Tersine, kişi, özden çok yüzeye bağlı küçük farkları gözardı ederse, verilen çözüm sayısının sınırlı olduğunu ve bunların da insanın ancak içinde yaşadığı çeşitli kültürler temelinde verebildiğini farkedecektir. Din ve felsefe tarihi, bu cevapların çeşitliliğinin ve sayısının sınırlı oluşunun tarihidir. ss. 19-20
Çözümler bir ölçüye kadar kişinin ulaştığı birey olma derecesine bağlıdır. Bebeğin benlik duygusu çok az gelişmiştir, o hâlâ kendisini annesiyle bir hisseder, anne varolduğu sürece hiçbir ayrılık duygusu hissetmez. Bebeğin yalnızlık duygusu, annesinin fiziksel varlığı, göğüsleri, teniyle giderilir. Çocuk, ayrılık ve bireysellik duygusunu geliştirdiği ölçüde, annenin fiziksel varlığı artık yetersiz kalır ve başka yollardan bu ayrılığın üstesinden gelme ihtiyacı ortaya çıkar.
Benzer biçimde, insan soyu da bebekliğinde kendini hâlâ doğayla bir hisseder. Toprak, hayvanlar, bitkiler hâlâ insanın dünyasıdır. Kendini hayvanlarla özdeşleştirir ve bu, hayvan maskeleri takma ve totem hayvanlarına veya hayvan tanrılara tapınmada ifadesini bulur. Ama insan soyu bu ilkel bağlardan kurtuldukça, kendini doğal dünyadan daha da ayırır ve ayrılıktan kurtulmanın yeni yollarını bulma ihtiyacı giderek artar.
Bu amaca ulaşmanın bir yolu, her türden esrikçe durumlarda yatmaktadır. Bunlar, bazen insanın uyuşturucular yardımıyla yarattığı trans biçimleri olabilir. Birçok ilkel kabile ayinleri bu tür çözümün canlı örneklerini oluşturur. Geçici bir esrime durumu boyunca dış dünya ve dış dünyayla birlikte ayrı olma duygusu da kaybolur. Törenler topluca yapıldığından, bu çözümü daha da etkili kılan grup içinde erime deneyimi de sonuca eklenir. Bu esrikçe çözümle yakından ilintili olan ve çoklukla bununla bütünleşen bir şey de cinsel deneyimdir. Cinsel orgazm, transla ya da belli uyuşturucuların etkisiyle yaratılan duruma benzer bir durum yaratılabilir. Toplu seks ayinlerinin çılgınca eğlenceleri, birçok ilkel törenin bir parçasıydı, öyle gözüküyor ki esrikçe bir deneyimden sonra, insan fazla acı çekmeden ayrılık duygusundan bir süre uzak kalabilmektedir. Kaygı gerilimi yavaş yavaş artar ve daha sonra törenin tekrarlanmasıyla tekrar diner. ss. 20-21
Bu ortak uygulamaları geride bırakan bir kültürde bir insanın bu çözümü seçmesi halinde durum çok farklı olacaktır. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, bireyin esrikçe olmayan bir kültürde seçtiği yöntemlerdir. Toplumsal olarak örnek alınan çözüme katılanların tersine, bu tür bireyler suçluluk ve pişmanlık duygusuyla kıvranırlar. Alkol veya uyuşturucuya sığınarak ayrılıktan kurtulmayı deneyenler, esrikçe deneyim bittikten sonra ayrılık duyguları çok daha ağırlaştığından, aynı şeylere daha sık ve daha yoğun bir şekilde başvurmaya itilirler. Bundan biraz farklı olan bir çözüm de cinsel esrikliğe sığınmaktır. Bir ölçüye kadar bu ayrılığın üstesinden gelmenin doğal, normal bir biçimi ve yalıtım sorununun kısmi bir cevabıdır. Fakat ayrılık duygusunun başka yollarla hafiflemediği birçok bireyde cinsel orgazm arayışı, alkolizm ve uyuşturucu bağımlılığından pek farklı olmayan bir işlev üstlenir. Orgazm, ayrılığın yarattığı kaygıdan kaçmaya yönelik umutsuz bir uğraş olur ve daha çok artan bir ayrılık duygusuyla sonuçlanır, çünkü sevgisiz cinsel ilişki, geçici bir süre dışında, iki insan arasındaki uçurumu kapatmaz. s. 21
Bütün esrikçe birleşme türlerinin üç tipik özelliği vardır: Bunlar yoğundur, hatta şiddetlidir; kişiliğin tamamında, ruh ve bedende yer bulur geçici ve periyodiktir. Geçmişte ve günümüzde insanlar tarafından en sık başvurulan çözüm olan birleşme biçimleri için tam tersi geçerlidir: birleşme, topluluğun gelenekleriyle eylemleriyle ve inançlarıyla ona uygunluk temeline dayanır. Burada, tekrar, önemli bir gelişme buluruz.
İlkel bir toplumda grup küçüktür; kan ve toprağı ortak olan kişilerden oluşur. Kültürün gelişmesiyle birlikte grup da büyüdü; bir polis'in (Eski Yunan'da şehir devleti) yurttaşı, büyük bir devletin vatandaşı, bir kilisenin mensubu olur. Yoksul Romalı bile gurur duyuyordu, çünkü "civis romarus sum" (Roma yurttaşıyım) diye biliyordu, Roma ve İmparatorluk onun ailesi, evi, dünyasıydı. Çağdaş Batı toplumunda da grup ile birleşme ayrılığın üstesinden gelmenin en yaygın yoludur. Bireysel özün büyük ölçüde ortadan kalktığı ve sürüye ait olmanın amaçlandığı bir birleşmedir bu. Eğer ben de diğer herkese benzesem, beni diğerlerinden farklı kılacak hiçbir duygu veya düşüncem olmazsa, geleneklere, giyime, görüşlere, grup yapışma uyarsam korunur; ürkütücü yalnızlık duygusundan kurtulurum. Diktatörlük sistemleri, bu konformizmi oluşturmak için korku ve terörü; demokratik ülkeler ise telkin ve propagandayı kullanır. Gerçekten de iki sistem arasında büyük bir fark vardır. Demokrasilerde konformist olmamak mümkündür ve gerçekte, tamamıyla olmayan şey de değildir. s. 22
Totaliter sistemlerde ise, sadece birkaç olağanüstü kahramanın ve fedaînin boyun eğmeyi reddetmesi beklenir. Ancak bu farka rağmen, demokratik toplumlar daha karşı konulmaz bir konformizm gösterir. Sebep, birlik arayışına bir cevap bulmanın zorunlu olması gerçeğinde yatmaktadır ve şayet daha iyi başka bir yol bulunmazsa, sürüsel birlik konformizmi ağır basan tek yol olur. Eğer kişi ayrı düşmeme ihtiyacının derinliğini anlarsa, farklı olmanın-, sürüden birkaç adım uzakta olmanın yarattığı korkunun gücünü de anlayabilir. Bazen, bu konformist olmama korkusu, konformist olmayanı tehdit edebilerek pratik tehlikeler korkusu olarak rasyonalize edilir. Fakat gerçekte insanlar, en azından Batı demokrasilerinde, uymaya zorlandıklarından daha büyük bir ölçüde uyum göstermeyi istemektedir.
İnsanların çoğu, uyma gereksinimlerinin farkında bile değildir. Bu insanlar, kendi düşüncelerini ve eğilimlerini izledikleri, bireyci oldukları, kendi düşünmeleri sonucu olarak fikirlerine ulaştıkları -ve kendi görüşlerinin çoğunluğunkiyle aynı olmasının sadece bir rastlantı olduğu- yanılsamasıyla yaşar. Herkesle fikir birliği, "onların" düşüncelerinin doğruluğunun kanıtlamasına hizmet eder. Bir parça bireysellik duygusuna hâlâ ihtiyaç duyulduğundan bu ihtiyaç da önemsiz farklarla doyurulur: Çantanın veya gömleğin üzerine işlenen ismin baş harfleri, veznedarın önündeki isim levhası, Cumhuriyetçi Parti’ye karşı Demokrat Parti'nin üyesi olmak, Elk'ler yerine Shriner'lere ait olmak, bireysel farklılıkların ifadesi olur. Reklamlardaki "bu farklıdır" sloganı gerçekte geriye pek azı kalmış bu acıklı farklı olma isteğinin göstergesidir. s. 23
Farklılıkların elenmesine yönelik artan bu eğilim, ileri sanayi toplumlarında gelişmekte olan eşitlik kavramı ve pratiğiyle yakından ilgilidir. Dinsel bağlamda eşitlik, herkesin Tanrı'nın çocukları olduğu, aynı insan-ilahi özü paylaştığı ve herkesin bir olduğu anlamına geliyordu. Bu aynı zamanda insanlar arasındaki büyük farklılıkların saygıyla karşılanması gerektiği, hepimizin bir olduğunun doğru olmasına karşın her birimizin kendi başına eşsiz bir varlık ve bir kozmos olduğunun da doğru olduğu anlamına geliyordu. Bireyin eşsizliği inancı Talmudik şu örnek cümlede ifade edilmektedir: "Her kim ki bir hayat kurtarırsa, tüm dünyayı kurtarmış olur; her kim bir hayatı yok ederse dünyayı yok etmiş olur." ss. 23-24
Bireyselliğin gelişmesinin bir koşulu olarak eşitlik ayrıca Batı Aydınlanma felsefesindeki kavramın da anlamıydı. Bu, hiç kimsenin bir başkasının amaçları için bir araç olmaması gerektiği (Bunu en açık formüle eden Kant olmuştur.) anlamına geliyordu. Bütün insanlar birbirleri için amaç, sadece amaç oldukları sürece eşitlik vardır, araç oldukları zaman değil. Aydınlanma düşüncelerinden sonra çeşitli ekollerden sosyalist düşünürler de eşitliği; sömürünün, ister zalimce ister "insanca" olsun insanın insan tarafından kullanılmasının kaldırılması olarak tanımlamıştır. s. 24
Çağdaş kapitalist toplumda eşitliğin anlamı değişikliğe uğramıştır. Eşitlikle kastedilen, bireyselliğini yitirmiş insanların, otomatların eşitliğidir. Bugün eşitlik ”birlik"den çok "aynılık" anlamına gelir. Bu, aynı işlerde çalışan, aynı eğlencelere sahip olan, aynı gazeteleri okuyan, aynı duygulan ve görüşleri olan insanların, soyutlamaların aynılığıdır. Buna göre, kadın eşitliğinde olduğu gibi, genellikle ilerlememizin işareti olarak övülen bazı başarılara kuşkuyla bakmak gerekiyor. Kadınların eşitliğine karşı konuşmadığımı belirtmem gereksiz; ama bu eşitlik eğiliminin olumlu yanlarının insanı aldatmaması gerekir. Bu, farklılıkları ortadan kaldırmaya yönelik eğilimin bir parçasıdır. Eşitliğin bedeli işte budur. Kadınlar eşittirler, çünkü artık farklı değillerdir. Aydınlanma felsefesinin önermesi olan. l'âme m'a pas de sexe (Ruhun cinsiyeti yoktur), genel pratik olmuştur. Cinsler arasındaki kutuplaşma ve bu kutuplaşmaya dayanan erotik sevgi de ortadan kalkmaktadır. Erkek ve kadın, karşıt kutuplu eşitler değil, aynı olmaktadır. Çağdaş toplum, bu bireyleşmemiş eşitlik görüşünü savunmaktadır; çünkü sürtüşmesiz, uyumlu bir kitle yığınında işleyişi sağlamak için, her biri diğerinin aynı olan, hepsi aynı komutlara boyun eğen, ama her biri kendi arzularına göre hareket ettiğine inanan insan atomlara ihtiyaç duyar. Nasıl ki çağdaş seri üretim ticari mallarda standardizasyonu gerektiriyorsa, sosyal süreç de insanın standardizasyonunu gerektirir ve bu standardizasyon "eşitlik" olarak adlandırılır. ss. 24-25
Çağdaş Batı toplumundaki alkolizm, uyuşturucu madde bağımlılığı, zorlayıcı seksüelizm ve intihar olaylarının sıklığı, bu sürüye uyumdaki başarısızlığın nispi belirtileridir. Dahası, bu çözüm temelde bedenle değil zihinle ilgilidir ve bu nedenle esrikçe çözümlere kıyasla çok yetersizdir. Sürüye uymanın tek bir avantajı vardır; o da zaman zaman tekrarlanmayıp, kalıcı olmasıdır. Birey, konformist yapıyla üç veya dört yaşında tanışır ve o andan itibaren sürüyle temasını hiç kaybetmez. Hatta son büyük toplumsal ilişkisi olarak beklediği cenaze töreni bile, yapıya tam bir uyum gösterir. s. 25
Ayrılıktan doğan kaygıyı azaltmanın bir yolu olarak konformizme ilaveten, çağdaş yaşamdaki bir başka etkenin daha ele alınması gerekir: İş rutiniyle haz rutininin rolü. İnsan, bir "dokuz-beşçi" olur, iş gücünün veya memurlardan ve idarecilerden oluşan bürokrasi gücünün bir parçasıdır. Çok az inisiyatife sahiptir, görevleri kurum tarafından önceden belirlenmiştir; hatta basamağın üstündekilerle altındakiler arasında çok az bir fark vardır. Hepsi de kurumun bütün bünyesinde önceden belirlenen görevleri, önceden belirlenen bir hızda ve önceden belirlenen bir tarzda yerine getirir. Duygular bile önceden belirlenmiştir: Sevimlilik, tolerans, güvenilirlik, hırs ve sürtüşme olmaksızın herkesle iyi geçinme becerisi. Eğlence de bu denli zorlayıcı bir yolla olmasa bile, benzer şekilde düzenlenmiştir. Okunacak kitaplar, kitap kulüplerince; sinemalar, filmcilerle ve tiyatro sahiplerince seçilir ve bunlar için reklam parası ödenir. Dinlenme de tek tiptir: Arabayla pazar gezintisi, televizyon vakti, kâğıt oyunu, partiler. Doğumdan ölüme, pazartesiden pazartesiye, sabahtan akşama tüm etkinlikler rutin ve prefabriktir. Bu rutin ağa yakalanan kişi, bir insan olduğunu; eşsiz bir birey, umutlarıyla ve düş kırıklarıyla, hüznü ve korkusuyla, sevgi özlemiyle, hiçlik ve ayrılık korkusuyla yaşamak için sadece bir şansı olan bir insan olduğunu unutmasın da ne yapsın? ss. 25-26
Birliğe ulaşmanın üçüncü bir yolu da, sanatçı veya zanaatçı olsun, yaratıcı etkinlikte yatar. Herhangi bir yaratıcı çalışmada yaratan kişi, kendini, kendi dışındaki dünyayı temsil eden malzemesiyle bütünleştirir. İster masa yapan bir marangoz ya da elmas işleyen bir kuyumcu olsun, ister mısırını yetiştiren bir köylü ya da resmini boyayan ressam olsun, her türlü yaratıcı çalışmada çalışan ve nesnesi bir olur. İnsan, yaratma sürecinde kendini dünyayla bütünleştirir. Ne var ki bu sadece üretken işlerde, planlayanın, üretenin ve sonucu görenin ben olduğu bir çalışma için geçerlidir. Bir memurun, sonu gelmez bir kayışa bağlı çalışan işçinin çağdaş çalışma sürecinde, işin bu birleştirici özelliğinden geriye pek bir şey kalmamıştır. İşçi, makinenin veya bürokratik mekanizmanın bir uzantısı olur. O, kendisi olmaktan çıkmıştır, çünkü konformizmden başka hiçbir birleşme yoktur burda. s. 26
Üretken çalışmayla erişilen birlik, bireylerarası bir birleşme değildir; esrikçe kaynaşmayla erişilen birlik geçicidir; konformizmle erişilen birlik ise sadece sahte bir birliktir. Bu nedenle bunlar varoluş sorununa sadece kısmî çözümler getirir. Tam çözüm, bireylerarası birlikteki başarıda, bir başka insanla sevgi içinde kaynaşmada yatmaktadır.
Bu bireylerarası kaynaşma arzusu, insandaki en güçlü uğraştır. Bu, en temel tutkudur, insan ırkını, klanı, aileyi, toplumu bir arada tutan güçtür. Buna erişmeyi başaramamak, delilik veya yıkım-öz yıkım ya da başkalarının yıkımı-anlamına gelir. Sevgi olmadan insanlık bir gün için bile varolamaz. Buna rağmen, bireylerarası birleşmeye "sevgi" dersek, kendimizi ciddi bir güçlüğün içinde buluruz. Kaynaşma farklı yollardan sağlanabilir ve bu farklar, çeşitli sevgi türlerinde ortak olan şeyden daha az önemli değildir. Tüm bunlar sevgi olarak adlandırılabilir mi? Yoksa "sevgi" kelimesini sadece özel bir tür birleşme için, Batı ve Doğu tarihinin son dört bin yılında ortaya çıkan bütün büyük hümanist dini ve felsefi sistemlerde ideal erdem olarak değerlendirilen bir birleşme için mi saklayacağız? s. 27
Bütün semantik güçlüklerde olduğu gibi, cevap sadece keyfi olacaktır. Önemli olan, sevgiden söz ederken ne tür bir birleşmeden söz ettiğimizi biliyor olmamızdır. Sevgiyi, varoluş sorununa olgunlaşmış bir çözüm olarak mı, yoksa sembiotik birlik (birbirine muhtaç yaşama zorunluluğu/ortak yaşam) diye adlandırılabilecek sevginin olgunlaşmamış biçimleri olarak mı ifade ediyoruz? s. 27
Sembiotik birlik, gebe anne ile dölütü arasındaki ilişkide biyolojik şekliyle vardır. İki kişidirler, yine de birdirler. "Birlikte” yaşarlar (sym-biosis), birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Cenin annenin bir parçasıdır, ihtiyaç duyduğu her şeyi ondan alır; anne onun dünyasıdır adeta; onu besler, korur, ama aynı zamanda annenin kendi yaşamı da onunla yoğunluk kazanır. Ruhsal sembiotik birlikte iki beden birbirinden bağımsızdır, ama aynı tür ilişki psikolojik olarak hayat bulur. s. 28
Sembiotik birliğin pasif biçimi boyun eğmedir ya da klinik bir terim kullanacak olursak mazoşizmdir. Mazoşist kişi, kendini, onu yöneten, yönlendiren, koruyan, sanki onun yaşamı ve oksijeni olan bir insanın parçası yaparak, o dayanılmaz yalıtım ve ayrılık duygularından kaçar. İster Tanrı ister insan olsun boyun eğdiği şeyin gücünü abartır, o her şeydir, "ben" hiçbir şeydir, onun parçası olmaktan öte bir değeri yoktur. Bir parça olarak, ben, büyüklüğün, gücün, kesinliğin parçasıdır. Mazoşist kişi kararlar almak, riske atılmak zorunda değildir; asla yalnız değildir, fakat bağımsız da değildir, bütünlüğü yoktur, henüz tam olarak doğmamıştır. Dini bağlamda tapınma nesnesine put denir; mazoşistik bir sevgi ilişkisinin seküler bağlamında temel mekanizma -yani puta tapma mekanizması- aynıdır. Mazoşistik ilişki fiziksel, cinsel arzularla uyuşabilir; bu durum, kişinin sadece ruhuyla değil, bedeniyle de katıldığı bir boyun eğmedir. Kadere, hastalığa, ritmik müziğe, uyuşturucuların yarattığı veya hipnotik trans altında yaşanan esrikçe duruma mazoşistçe boyun eğilebilir; bütün bu örneklerde kişi kendi bütünlüğünü reddeder, kendisini, kendi dışındaki bir şeyin ya da birisinin aracı haline getirir. Yaşama sorununu üretken aktiviteyle çözme gereksinimi duymaz. s. 28
Sembiotik kaynaşmanın aktif biçimi hükmetmedir ya da mazoşizme tekabül eden psikoloji terimini kullanacak olursak sadizmdir. Sadist kişi, başka bir insanı kendisinin bir parçası yaparak kendi yalnızlığından ve tutsaklık duygusundan kaçmak ister. Kendisine tapan başka bir insanla birleşerek kendisini abartır ve çoğaltır. s. 28
Sadist kişinin boyun eğene bağımlılığı kadar, mazoşist kişi de sadiste bağımlıdır; hiçbirisi bir diğeri olmadan yaşayamaz. Tek fark, sadist kişinin emir vermesi, sömürmesi, yaralaması, aşağılaması, buna karşılık mazoşist kişinin emir alması, sömürülmesi, yaralanması, aşağılanmasıdır. Realist anlamda bu önemli bir farktır; daha derin duygusal bir anlamda ise aradaki fark, ortak yanları kadar büyük değildir: İkisinin de ortak yanı, bütünleşmeden kaynaşmada. Şayet bu anlaşılırsa, genellikle kişinin farklı nesnelere karşı aynı anda hem sadistik hem de mazoşistik bir tarzda tepki verdiğini görmek şaşırtıcı olmaz. Hitler, insanlara karşı temelde sadistçe tepkiler vermiştir, ancak kadere, tarihe, doğanın "üstün gücüne" tepkisi mazoşistçedir. Sonu da -genel yıkım içinde intihar- başarı rüyası, her şeye hükmetme isteği kadar tipiktir. s. 29
Sembiotik birliğin tersine olgun sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruma şartıyla birleşmedir. Sevgi insanın içindeki aktif güçtür; kişiyi diğer insanlardan ayıran duvarları yıkan, onu diğerleriyle birleştiren bir güç. Sevgi kişinin soyutlanma ve ayrılık duygusunun üstesinden gelmesini sağlar, kendisi olmasına, bütünlüğünü yitirmemesine yol açar. Sevgide, iki varlığın bir olması, buna rağmen iki kalması gibi bir paradoks yaşanır. s. 29
Sevginin bir aktivite olduğunu söylersek, "aktivite" kelimesinin belirsiz anlamında yatan güçlükle karşılaşırız. "Aktivite'' kelimesinin çağdaş kullanımı, genel olarak varolan durumda enerji harcayarak bir değişiklik yapma eylemini içermektedir. Bu nedenle bir insan iş yaparsa, tıp okur, fabrikada çalışır, masa yapar ya da sporla uğraşırsa aktif (etken) sayılabilir. Bütün bu aktivitelerde ortak olan şey, hepsinin de dışsal bir hedefe yönelmiş olmasıdır. Dikkate alınmayan şey, aktivitenin motivasyonudur. Örneğin derin bir güvensizlik ve yalnızlık duygusu içinde sürekli çalışmaya itilen bir insanı ya da hırsın veya parasal açgözlülüğün sürüklediği başka bir insanı ele alın. Bütün bu durumlarda kişi bir tutkunun kölesidir ve aktifliği gerçekte "pasifliktir" çünkü itilmektedir; "aktör" değil, maruz kalan, ıstırap çekendir. Diğer yandan, kendini ve dünyayla birliğini yaşamanın dışında hiçbir amaç veya hedef olmaksızın sessizce oturup düşünen kişi "pasif sayılır, çünkü bir şey yapmamaktadır. Gerçekte bu yoğunlaşmış meditasyon en yüksek aktivitedir; bu, ruhun aktivitesidir ve sadece içsel özgürlük ve bağımsızlık durumlarında mümkündür. Çağdaş aktivite kavramı, dışsal amaçlara ulaşmak için enerji kullanılmasına dayanır; diğer aktivite kavramı ise dışsal bir değişiklik yaratıp yaratmadığına bakılmaksızın kalıtsal güçlerin kullanılmasına dayanır. Bu son aktivite kavramını en net tanımlayan Spinoza olmuştur. Spinoza, aktif ve pasif duygularla, "eylemler" ve "tutkular" arasında ayrım yapar. Aktif bir duygu tatbikinde insan özgürdür, duygusunun efendisidir; pasif bir duygu tatbikinde ise insan sürüklenmektedir, kendisinin bile fark edemediği bir motivasyonun objesidir. Bu nedenle Spinoza Etik'de erdem ile gücün bir ve aynı olduğu sonucuna varır. Kıskançlık, haset, hırs ve her türlü açgözlülük tutkusudur; sevgi eylemdir, bir zorunluluk sonucu değil sadece özgürlük içinde uygulanabilen insan gücünün pratiğidir. ss. 29-30
Sevgi pasif bir duygu değil, bir aktivitedir; bir şeye "kapılmak" değil, bir şeyin "içinde olmaktır". En genel biçimiyle sevginin aktif karakteri şöyle tanımlanabilir: Sevgi almak değil, öncelikle vermektir.
Vermek nedir? Bu sorunun yanıtı basit gibi gözükse de, gerçekte belirsizliklerle ve zorluklarla doludur. En yaygın yanılgı, vermenin bir şeyden "vazgeçmek", bir şeyden yoksun kalmak, kendini feda etmek olarak anlaşılmasıdır. Karakteri alıcı, sömürücü ya da istifçi yönelimin ötesinde gelişemeyen kişi verme edimini bu şekilde anlar.
Pazarlamacı karakter, vermeye isteklidir, fakat sadece bir şey alma karşılığında; onun için bir şey almadan vermek aldatılmaktır. Esas alışkanlığı üretken olmayan insanlar, vermenin bir yoksullaştırma olduğuna inanır. Bundan dolayı bu tip insanların çoğu vermeyi reddeder. Bazıları bir fedakârlık anlamında vermeyi bir tür erdeme dönüştürür. Kişi verebilmelidir, çünkü vermek acı çekmektir; vermenin erdemi, fedakârlığı kabul etme ediminde yatmaktadır. Onlar için vermenin almaktan daha iyi olduğu normu, sevinci yaşamaktansa yoksunluğun acısını yaşamanın daha iyi olduğu anlamına gelir.
Üretken kişilik için vermek tamamıyla farklı bir anlama sahiptir. Vermek, gücün en yüksek ifadesidir. Verme edimiyle, kendi gücümü, zenginliğimi, kudretimi yaşarım. Bu artan canlılık ve güç yaşantısı içimi neşeyle doldurmaktadır. Kendimi taşan, harcayan, canlı ve bundan ötürü neşeli biri olarak yaşarım. Vermek almaktan daha neşelidir. Bu, beni yoksullaştırdığı için böyle değildir, verme eyleminde canlılığımın gücü yattığı için böyledir. s. 31
Kadında verme edimi, âşık olma işleviyle değil de, anne olma işlevinde tekrarlanır. İçinde büyüyen çocuğa kendini verir. Bebeğe sütünü, bedeninin sıcaklığını verir. Verememek acı olurdu.
Maddi şeyler alanında vermek zengin olmak anlamına gelmektedir. Çok şeye sahip olan değil, çok veren zengindir. Bir şeyler kaybetmekten korkan istifçi, ne kadar şeye sahip olursa olsun, ruhsal anlamda yoksuldur, bitmiştir. Kendinden verebilen kişi zengindir. Kendini, başkalarına verebilen birisi olarak görür. Sadece yaşamak için gerekli olanın dışında hiçbir şeyi olmayan kişi maddi şeyler verme ediminden haz alamaz. Ancak gündelik yaşamda kişinin asgari gereksinimler olarak değerlendirdiği şeyler, mevcut servetine olduğu kadar karakterine de bağlıdır. Bununla birlikte belli bir noktanın altındaki yoksulluk vermeyi imkânsızlaştırabilir. Bu durum, sadece doğrudan neden olduğu acılardan ötürü değil, yoksulu verme sevincinden mahrum etmesinden ötürü de alçaltıcıdır. s. 32
En önemli verme alana, maddi şeyler alanı değildir, insana özgü şeyler alanıdır. Kişi bir başkasına ne verir? Kendinden verir, sahip olduğu en değerli şeyinden, hayatından verir. Bu mutlaka başkası için hayatını feda etmesi anlamına gelmez; ama içinde canlı olan şeyleri vermesi anlamına gelir. Neşesini, ilgisini, anlayışını, bilgisini, mizahını, üzüntüsünü verir ve bütün bunlar da onun içinde canlı olanın ifadeleridir, göstergeleridir. Böylece yaşamından bir şeyler verdikçe, karşısındaki kişiyi zenginleştirir, kendi içindeki yaşama duygusunu zenginleştirerek karşısındakinin yaşama duygusunu da zenginleştirir. Almak için vermez; vermenin kendisi eşsiz bir neşedir. Ama verirken, karşısındaki insanın yaşamına bir şeyler katmaktan kendini alamaz ve getirdiği bu şey ona geri döner; dürüstçe verdiği için, ona geri verilen şeyi almamazlık edemez. Vermek, karşıdaki insanı da verici yapar ve her ikisi yaşamlarına getirdikleri bu şeyin sevincini paylaşır. Verme ediminde bir şey doğar ve bu şeyin kuşattığı iki insan, kendileri için doğmuş bu yaşamdan hoşnuttur. Özellikle sevgi açısından bu şu anlama gelir: sevgi, sevgi üreten bir güçtür, güçsüzlük sevgi üretememektedir. Bu düşünce Marx tarafından çok güzel açıklanmıştır. "İnsanı insan olarak düşünün ve onun evrenle olan ilişkileri de insanca olsun, o zaman sevgiyi sadece sevgiyle, güveni güvenle vs. değiştirebilirsiniz. Sanattan zevk almak istiyorsanız, sanatsal açıdan eğitimli bir kişi olmanız gerekir; başka insanlar üzerinde etkili olmak istiyorsanız, onlar üzerinde gerçekten de kamçılayıcı ve geliştirici bir etkiniz olması gerekir. İnsanlarla ve doğayla olan her ilişkiniz, iradenizin nesnesi olan gerçek, bireysel yaşamınızın açık bir ifadesi olmalıdır. Sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevginiz bu haliyle sevgi üretmiyorsa, seven bir insan olarak yaşamın bir dışavurumu yoluyla kendinizi sevilen bir insan yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzlüktür, bir talihsizliktir." Ancak vermek sadece sevgide almak anlamına gelmez. Birbirlerine nesne olarak davranmamaları, samimi ve üretken bir şekilde birbirleriyle ilgili olmaları şartıyla, öğretmen öğrencilerinden bir şeyler öğrenir, seyirciler aktörü kamçılar, hasta psikanalistini iyileştirir. ss. 32-33-34
Bir verme edimi olarak sevme yetisinin, kişinin karakter gelişimine bağlı olduğu gerçeğini vurgulamaya gerek yoktur. Bu, hakim olan bir üretken yönelim kazanılmasını gerektirir. Bu tür bir yönelimde kişi bağımlılığın, narsislik sonsuz gücünün, başkalarını sömürme veya istifleme tutkusunun üstesinden gelmiştir. Kendi amaçlarına ulaşmada kendi insanca güçlerine, cesaretine inanır ve bunlara güvenir. Bu niteliklerin eksikliği oranında kişi, kendinden vermekten ve bu nedenle sevmekten korkar. s. 34
Verme unsurunun dışında, sevginin aktif karakteri, her zaman için sevginin her türünde ortak olan belli temel unsurları kapsaması gerçeğinde açıklık kazanır: Bunlar ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir. s. 34
Kaynak: Sevme Sanatı, Erich Fromm, Çev. İdris Akan, Yeryüzü Yayınevi, ty. Ankara
Yazar'ın Biyografisi
Erich Fromm (d. 23 Mart 1900, Frankfurt – ö. 18 Mart 1980), Musevi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist ve sosyologdur. Ruh bilimine Marksist - Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir. Heidelberg ve Münih Üniversiteleri'nde toplum bilim ve psikanaliz eğitimleri gördü. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde doktora öğrenimini tamamladı. Münih'te ruh hekimliği ve ruh bilim üzerine ek incelemeler yaptıktan sonra, Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde eğitim gördü ve 1931 yılında mezun oldu. 30'lu yılların başlarında Almanya'da Nazi hareketinin güçlenmesi nedeni ile İsviçre'nin Cenevre şehrine yerleşti. 1933 yılında Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü'nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1934 yılında, 1938'e kadar kadrosunda bir uzman olarak görev aldığı Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte New York'a taşındı. Özel çalışmalarını sürdürdü ve Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1946 yılında William Alonson White Ruh Hekimliği, Ruh Çözümleme ve Ruh Bilim Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı. Yale Üniversitesi, New York Üniversitesi Bennington Koleji, Michigan Eyalet Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden gelen bir profesörlük önerisini kabul etti ve tıp fakültesi lisansüstü bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu, 1965 yılında emekli olana kadar orada çalıştı. Emeklilik yıllarını geçirdiği 1980 yılında İsviçre'de öldü.
No comments:
Post a Comment