Musa ve Kendisine İlim ve Rahmet Verilen Kullardan Bir Kul'un (Hızır) Kıssası: Müslüman Dünya Dışından Kıssaya Bakışlar
Bu bağlamda en meşhur sufî simalarından birisi, Hızır, yani "Yeşil Adam" (doğrusu el-Hadir) idi. Bu isim, Kur'an'a atıfla, Hz. Musa'nın öğretmeni olarak (fakat isimsiz) zikredilen esrarengiz bir Allah kuluna verilmişti. Bu kıssa Kur'an'daki, mitik tahayyülün çıkış noktaları olarak çok iyi hizmet gören birçok kıssadan biridir. Tarihî veya güya itaatsiz ümmetleriyle birlikte tarihî peygamberlerin tecrübelerinden tekrar tekrar söz eden pek çok hikayenin tersine, bu öykü, daha şahsî ve aynı zamanda daha sembolik bir tarzda anlatılır. Diğer Kur'anî ifadeler gibi, bu da kinayelidir ve aldatıcı bir şekilde basit görünebilir (18. sûre): "Ve Musa (hizmet eden) arkadaşına, demişti ki: "Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim. Her ikisi de, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balığı unuttular, ve balık süzülerek denizde bir deliğe doğru yola koyulmuştu." Yani balık canlıydı; bu noktada Hz. Musa, hedefine ulaştığın biliyordu. Orada, ilim öğrenmek üzere kendisini takip etmek istediği esrarlı Tanrı hizmetkarı Hızır'la karşılaşır, fakat Hızır Musa'yı kendisini anlayamayacağı ve sabırla tahammül edemeyeceği konusunda uyarır. Hz. Musa, sabırlı olacağına ve hiçbir soru sormayacağına dair söz verir; fakat Hızır bir gemiyi delip, daha sonra da bir genci öldürünce Hz. Musa kendisini tutamayıp "niçin" diye sorar. Cevaben azarlanır, Hızır'dan ayrı kalma endişesiyle, tekrar bir daha soru sormamaya söz verir ve Hızır belli bir sebep olmadan yıkılan bir duvarı inşa edince, Musa yeniden isyan eder. Artık ceza olarak ayrılığa katlanmalıdır. Ama ayrılmadan evvel Hızır, her bir eyleminin makul bir izahatını yapar, Hz. Musa'ya sabırsızlığının ne kadar aşırı olduğunu gösterir.
Kur'an'daki bu kıssanın ilk noktası, büyük bir peygamberin bile kendi hükmü hakkında kendisine çok fazla güvenmesinin mahkumu olduğunu göstererek, Allah'ın hükmünün doğruluğunu önceden düşündürüp canlandırmaktır. Fakat halihazırda Kur'an'daki bu kıssa derin bir şekilde Sami irfanında kökleşmiş bulunan bir sima ve bir durumu çağrıştırmaya hizmet etmiş olmalıdır. Hikayenin unsurları, Babil'deki Gılgamış destanı ve Makedonyalı İskender efsanesine kadar geriye gider: bu sima, asla-ölmeyen, fakat gizlice insanlar arasında gezen gizemli bir velîdir. Hikayenin en erken mukaddemleri musevîydi; musevîer içerisinde bu sima canlı olarak cennete yükseltilen Elijah (İlyas) 'biçimini almıştı. İki denizin birleştiği yer-dünyanın sonunda-- ölümsüzlüğü bahşedecek bengisu (ab-ı hayat) kaynağı idi, ve Musa onun arayışı içindeydi; Kur'an ileri sürüyor ki, aranan şey, insanoğullarınca sadece açık bir şekilde nazar edilecek bir hikmetle bulunabilir. Kaçınılmaz bir sûrette sûfileri, hem kıssanın sembolizmi, hem de Kur'anı ahlâkiyâtı cezbetmiştir; Hızır, sürekli hayatta olan ve sıkıntıdaki dervişe yardıma hazır olup muhtemelen sapa yerlerde bulunabilen bir sufî modeli halini almıştı. (Bazan Hz. İlyas ile bile bütünleştirilmişti). Bilhassa çöldeki gezgine, ihtimal ki yardım etmek üzereydi -Hızır'ın daima bütünleşmiş olduğu su (ve bitkiler) imdadın münasip bir sembolü idi. Bundan başka Hızır, tasavvufta evrensel bir role sahipti. Dahası, belirli bir memleketin özgün niteliklerini taşıyan sayısız mahallî tekkenin hâmisi haline gelmişti. Suriye tepelerinde tehlike hallerinde yardım tahsis ettiği birçok tekkesi vardı. Ve bizzat Kur'an'da kendisine muazzam bir kadimlik atfedildiği için, tekkelerinin İslam-öncesi devirlere kadar uzanması ve hazan Hıristiyanlarla bölüşülmesi (ejderhaları öldüren meşhur aziz George'la ortak birçok şeye sahipti) yersiz değildi. Yine kuzey Hindistan'da nehirlerle, bilhassa İndus'la özdeşleşmiş ve öyle görünüyor ki, eski Hindu ilahlarının ülkesini himaye etmesi talep edilmişti.
Kaynak: M. G. S. Hodgson - İslam'ın Serüveni II, Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, Orta Dönemlerde İslam'ın Yayılışı, Çev. Fethi Gedikli, Muhammed Şeviker, (Entellektüel Geleneklerde Muhafazakarlık ve Zerafet, 1258-1503 Civarı, bölümün çevirmenleri), İz Yayıncılık, İstanbul 1993, ss. 504-505
^^^^^ ^^^^^ ^^^^^
Muhiddin Arabi bildiği Tanrı'nın nesnel bir varlığı (mevcûdiyeti) olduğuna inanmıyordu. Yetenekli bir metafizikçi olmasına karşın, Tanrı'nın varlığının mantıkla kanıtlanabileceğine inanmıyordu. Kendisini, Kuran'da adı Musa'nın tinsel yöneticisi olarak anılan ve İsraillilere ezeli Yasayı getiren gizemli kişilik Hızır'ın öğrencisi olarak tanımlamayı seviyordu. Tanrı Hızır'a kendisiyle ilgili özel bilgi vermişti ve Musa ona bunun için yalvarıyordu, ama Hızır, onun tinsel deneyiminin bunu taşımaya yetmeyeceğini söylüyordu (18 Kehf 69). Kendi deneyimimizde bulunmayan 'dinsel' bilgiyi anlamaya çalışmanın yararı yoktu. Hızır adının anlamı, bilgeliğin her zaman taze ve ezeli olarak yenilendiğini belirtmek üzere, 'Yeşil olan' olabilir. Musa gibi bir peygamber bile dinin ezoterik biçimini anlayamıyor olabilir, çünkü Kuran'a göre Musa gerçekten Hızır'ın bilgilendirme yöntemine sabır gösteremez. Bu ilginç kıssanın anlamı, dinin dışsal donanımının daima onun tinsel veya mistik öğesine karşılık gelmeyeceğini göstermek olmalıdır. İnsanlar, diyelim ulema, Muhiddin Arabi gibi bir sufinin İslamını anlayamayabilirler. Müslüman geleneği Hızır'ı, sözlük anlamıyla ve dışsal biçimden oldukça farklı ve doğal olarak daha üstün olan mistik gerçeği arayan herkesin piri yapar. O öğrencisini herkesinki ile aynı olan bir Tanrı'yı algılamaya yönlendirmez, sözcüğünün en derin anlamıyla öznel bir Tanrı'ya yönlendirir.
Hızır İsmaililer için de önemliydi. Muhiddin Arabi Sünni olmasına karşın, öğretileri İsmaililiğe çok yakındı ve sonuçta onların teolojisi ile eklemlendi -mistik dinin mezhep ayrılıklarını aşabildiğinin bir başka örneği. İsmailîler gibi Muhiddin Arabi de Tanrı'nın sevgi verme yeteneğini vurguluyordu, bu da filozofların Tanrı'sının apatheia'sıyla tam zıtlık içindeydi. Mistiklerin Tanrı'sı yaratıkları tarafından bilinmek isterdi. İsmaililer ilah sözcüğünün Arapça WLH kökünden geldiğine inanırlar: üzgün olmak, üzüntüsünü çekmek. (Henri Corbin, Creative Imagination in the Sufism of Ibn Arabi, s. 111) Hadis-i kudsinin Tanrı ağzından dediği gibi: "Ben gizli bir hazineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye dünyayı yarattım. " Tanrı'nın üzüntüsünün akılcı bir kanıtı yoktur; bunu ancak en derin arzularımızı yerine getirmek ve yaşamın trajedi ve acısını açıklamak için duyduğumuz kendi özlemimizle biliyoruz. Tanrı'nın sûretinde yaratıldığımıza göre, yüce örnek Tanrı'yı yansıtmalıyız. Bizim 'Tanrı' adını verdiğimiz gerçekliğe duyduğumuz özlemimiz, dolayısıyla, Tanrı'nın sevgisi ile aynadaki yansıma gibi, karşılıklılık içinde olmalıdır. Muhiddin Arabi yalnızlık içindeki Tanrı'nın özlemle iç çektiğini fakat bu iç çekişin (nefes-i rahmanî) aşırı duygusal bir kendine acımanın ifadesi olduğunu hayal eder. Bu nefes etkin, yaratıcı bir kuvvettir ve bütün evrenimizi meydana çıkarır. Aynca insan cinsine de soluk verir ve insan logoi, Tanrı'nın kendisini dile getiren sözler olur. Buradan, her insanın Saklı Tanrı'nın tekil tecellisi olduğu, onu özel ve tekrarlanmayan biçimde ilan ettiği düşüncesi çıkar.
Bu tanrısal logoi'un her biri Tanrı'nın kendisine verdiği adlar, kendisini her tecellide tamamıyla mevcut kılmasıdır. Tanrısal gerçeklik tükenmez olduğundan Tanrı bir insan ifadesi içinde özetlenemez. Ayrıca buna göre, Tanrı'nın herkese yaptığı vahiy de tekildir, yine logoi olan sayısız insan tarafından bilinen Tanrı' dan farklıdır. Ancak kendi Tanrı'mızı bilebiliriz, çünkü O'nun nesnel deneyimine sahip olamayız; O'nu başka insanlarla aynı biçimde bilmemiz olanaksızdır. Muhiddin Arabi'nin dediği gibi: "herkes kendi tanrısı olarak kendi özel Rab'bine sahiptir; herhalde hepsine sahip olamaz". Şu hadisi alıntılamaktan hoşlanır: "Tanrı'nın kutsadıkları üstüne düşünün ama özü (zat) üstüne düşünmeyin". (William Chittick, Ibn al Arabi and His School , yay. Sayyed Hoeesin Nasr, Islamic Spirituality Manifestations (New York ve Londra, 1991), s. 58.) Tanrı'nın bütün gerçekliği bilinemez; kendi varlığımıza söylenen özel Söz üstünde yogunlaşmalıyız.
Muhiddin Arabi aynı zamanda Tanrı'ya, ulaşılmazlığı vurgulamak için el-Âmâ, 'Bulut' veya 'Körlük' olarak seslenmeyi de seviyordu. (Majid Fakhry, A History of lslamic Philosophy (New York ve Londra), 1970, s. 282) Ama bu insan logoi'u aynı zamanda Saklı Tanrı'ya kendisini de açıklıyordu. Bu iki yönlü bir süreçti: Tanrı bilinmek için iç çeker ve kendisini açık ettigi insanlar aracılığıyla yalnızlıktan çıkar. Bilinmeyen Tanrı'nın üzüntüsü, kendisini bildirdiği her insanda Açıklanan Tanrı ile yatışır. Her insanda Açıklanan Tanrı'nın da, bizim özlemimizi esinleyen tanrısal bir özlemle kaynağına dönmek istediği de doğrudur.
Kaynak: Karen Armstrong - Tanrı'nın Tarihi, İbrahim'den Günümüze 4000 Yıllık Tanrı Arayışı, Çev. Oktay Özel, Hamide Koyukan, Kudret Emiroğlu, Ayraç Yayınevi, Ankara 1998, ss. 302-304
^^^^^ ^^^^^ ^^^^^
Öznel Dönüşüm
Aslında kişilik dönüşümleri ender rastlanan olaylar değildir. Hatta psikopatolojide önemli bir rol oynarlar. Fakat bunlar, mistik deneyimlerden farklıdır. Şimdi ele alacağımız fenomenler ise psikolojinin aşina olduğu bir alana aittir. s. 51
Çoğalma Anlamında Dönüşüm
İnsanın başlangıçtaki kişiliği ile daha sonraki kişiliği genellikle birbirinden farklıdır. Bu nedenle, en azından yaşamın ilk yarısında, kişiliğin çoğalması ya da değişmesi mümkündür. Bu değişim dış katkılarla, örneğin dışarıdan gelen yeni yaşam içeriklerinin benimsenmesiyle gerçekleşebilir. Bu sayede, kişilikte önemli bir zenginleşme görülebilir. Dolayısıyla, bu zenginleşmenin yalnızca dış kökenli olduğu, insanın dışarıdan gelen şeyleri içine doldurdukça bir şahsiyet haline geleceği varsayımı pek yaygındır. Fakat kişi bu reçeteye ne kadar rağbet eder, bütün büyümenin dışarıdan geldiğine ne kadar inanırsa, içinin yoksulluğu da o kadar artar. Bu nedenle, dış kaynaklı büyük bir fikrin bizi etkilemesinin tek nedeninin, içimizdeki bir şeye karşılık gelmesi olduğunu kavramamız gerekir. Ruh zenginliği ganimet biriktirmeyle değil, alımlama açıklığıyla olur. Dışarıdan içeriye girenler kadar, içerde ortaya çıkanların da benimsenebilmesi için, dışarıdan ya da içerden gelen içeriğin büyüklüğünü karşılayacak içsel bir genişliğe sahip olmak gerekir. Kişiliğin asıl zenginliği, içsel kaynaklarla beslenen bir çoğalmanın bilincine varmaktır. Ruhumuz yeterince geniş değilse, nesnemizin büyüklüğüyle asla baş edemeyiz. Bu nedenle, insanın görevinin büyüklüğüne göre büyüdüğü sözü çok doğrudur. Ama büyüyebilme yetisi insanın içinde yoksa, en zor görev bile işe yaramaz, olsa olsa insan görevin altında ezilir.
Çoğalmanın klasik bir örneği Nietzsche’nin Zerdüşt'le karşılaşmasıdır; bu karşılaşma eleştirel özdeyişçiyi trajik şaire ve peygambere dönüştürmüştür. Benzer bir örnek de, Şam'a giderken yolda aniden İsa'yla karşılaşan Paulus'tur. Tarihsel kişilik İsa olmasa Paulus'un İsa'sı da olmazdı herhalde, ama Paulus'un İsa vizyonunun kaynağı tarihteki İsa değil, Paulus'un bilinçdışıdır. s. 53
Yaşamda bir zirveye ulaşıldığında, gonca açıp da küçüğün içinden büyük çıktığında, "Bir İki olur", ve zaten hep var olan ama görünmez kalan büyük varlık, insanın karşısına vahiy şiddetiyle çıkar. Gerçekten de umutsuzca küçük olan, büyük olanın vahyini kendi küçüklük düzeyine, aşağıya çekmek ister, kendi küçüklüğünün Kıyamet Günü'nün geldiğini asla kavramaz. Fakat içsel olarak büyük olan bilir ki, ne zamandır beklediği ruh dostu, ölümsüz dostu, şimdi gerçekten de "sürgünlüğünü sürgün etmek", (Yeni Ahid, Efesliler, 4, 8) yani şimdiye kadar onu içinde taşımış ve hapsetmiş olanı ele geçirip yaşamını kendisininkine akıtmak için gelmiştir - ölümcül bir tehlike anı! Nietzsche'nin kâhinvari İp Cambazı vizyonu, (Böyle Buyurdu Zerdüst) Paulus'un bulabildiği en yüce adı verdiği bir olay karşısında "ip cambazı" tavrını takınmanın tehlikesini açığa vurur. Ölümlü insanın içinde gizli ölümsüz insanın en yüce simgesi İsa'dır. Genellikle bu sorun, biri ölümlü, diğeri ölümsüz olan Dioskuroslar gibi bir ikili motifle tasvir edilir. Bunun Hindistan'daki karşılığı iki dosttur:
Bir ve aynı ağacı kucaklar;
Bunlardan biri tatlı meyveyi yerken,
Diğeri yemez, sadece bakar.
Güçsüzlüğüyle aldatılmış, kederlenir;
Fakat görünce ötekinin kudretini,
Ve haşmetim, üzüntüsü uçar gider. (Upanişadlar'dan alıntı)
Önemli bir örnek de, Musa ile Hızır'ın (Kur'ân, 18. Sûre) buluşmasını anlatan İslam efsanesidir ama buna daha sonra döneceğim. Kişiliğin çoğalma anlamında dönüşümünün yalnızca bu tür önemli deneyimlerle olduğu sanılmamalıdır elbette. Nevrotik hastaların klinik hikâyesinden ve iyileşme sürecinden kolayca derlenebilecek olan sıradan örnekler de vardır. Son kertede, daha büyük olanın idrak edilip kalbin demirden zincirlerinin parçalandığı her durum bu kategoriye dahil edilebilir. s. 54-55
3. Dönüşüm Sürecini Canlandıran Bir Simge Dizisi Örneği
Örnek olarak, İslam mistisizminde önemli bir rol oynayan bir kişiyi, "Yeşillenen" Hızır'ı seçtim. Hızır, Kur'ân'ın, yeniden doğuş gizemini anlatan, "Mağara" adındaki 18. Sûre'sinde karşımıza çıkar. Mağara yeniden doğuşun gerçekleştiği yer, insanın kuluçkaya yatıp yenilenmek üzere kapatıldığı gizli bir oyuktur. Kur'an'da burası şöyle anlatılır:
"Güneşi görüyorsun ya, doğduğu vakit mağaralarından sağa meyleder, battığı vakit de onları sol tarafa makaslar. Onlar (Yedi Uyurlar) mağaranın geniş bir yerindedir." (Jung, Kur'ân alıntıları için L. Ullmann'ın 1857 tarihli çevirisinden yararlanmış.) Ortadaki "geniş yer", mücevherin bulunduğu, kuluçka ya da kurban riti ya da dönüşümün gerçekleştiği merkezdir. Bu simgeciliğin en güzel örnekleri, Mithra kültünün sunaklarında ve dönüşüm cevherini daima güneş ve ay arasında gösteren simya resimlerinde görülür. Çarmıha gerilme tasvirleri de genellikle bu tarzdadır. Aynı simgecilik Navahoların dönüşüm (yani şifa) törenlerinde de vardır. (Matthews, The Mountain Chant (Dağ Şarkısı), ve Stevenson, Ceremonial of Dailjis (Dailjilerin Törenleri). Yedi kişinin, yaşamlarının ölümsüzlüğe varan bir boyutta uzayacağından bihaber yattığı mağara işte böyle bir orta yer ya da dönüşüm yeridir. 309 yıl uyuduktan sonra uyanmışlardır. ss. 66-67
Bu efsanenin anlamı şudur: Her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. Bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışınm içerikleri arasında bir bağ kurmasını sağlar. Bunun sonucunda, kişiliğinde olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir. Dönüşüm genellikle, yaşam süresinin uzaması ya da ölümsüzlüğe adaylık olarak yorumlanır. Birinci yorum birçok simyacıda, özellikle de Paracelsus'ta (De vita longa adlı eserinde), İkincisi ise klasik Eleusis Gizemleri'nde görülür.
Uyurlar'ın yedi kişi olması, onların kutsallığına,
[Efsanenin farklı versiyonlarında delikanlıların sayısı bazen yedi, bazen de sekizdir. Kur’ân'a göre sekizincisi bir köpektir. Kur'ânda (18. Sûre'de başka versiyonlardan da söz edilir: "(Kimileri): 'Üçtür. Dördüncüleri köpekleridir,' diyecekler; (kimileri de): 'Beştir, akıncıları köpekleridir,' diyecekler (...) (Bir kısmı da): 'Yedidir, sekizincileri köpekleridir,' diyecekler." (Ullmann, s. 242). Buna göre, aralarında mutlaka bir köpek vardır. Buradaki mesele, sayının yedi ya da sekiz mi (yoksa üç ya dâ dört mü) olduğundan bir türlü emin olunamamasıdır; bu konuyu Psikoloji ve Simya'du (paragr. 200 vd.) ele aldım. Sayının yedi ila sekiz olması durumunda, köpekten, fino köpeğinden dönüştüğü bilinen Mephisto ortaya çıkar. Üç ila dört arasındaysa, dördüncüsü şeytan ya da dişi, daha üst düzeyde Mater Dei'dir (bunun için bkz. Psikoloji ve Din'de (paragr. 124 vd.) yazdıklarım. Buradaki belirsizlik, Mısır Dokuzlarındaki (paut ="company of the gods bkz. Budge, The Gods o f the Egyptians I, s. 88) gibi olsa gerek. 250 civarında Decius'un Hıristiyanları kovuşturmasına atıfta bulunan efsane, Aziz Yuhanna'nın da "uyuduğu" ve ölmediği Efes'te gerçekleşir. Yedi Uyurlar İmparator II. Theodosius döneminde (480-450) uyanmışlardı. Yani hemen hemen iki yüz yıl uyumuşlardı.]
uykuda dönüşüm geçiren ve ebedi gençliğe kavuşan tanrılar olduklarına (Bu Yediler, yedi eski gezegen tanrısı. Ayrıca bkz. Bousset, Hauptprobleme der Gnosis (Gnosis'in Ana Sorunları), s. 23. vd.) işaret eder. Efsanenin bir gizlem efsanesi olduğunu bu sayede anlarız. Burada anlatılan esrarlı kişilerin yazgısı dinleyiciyi derinden etkiler, çünkü efsane onun bilinçdışındaki benzer süreçleri ifade ederek bunların bilinçle yeniden bütünleşmesini sağlar. İlk baştaki duruma dönülmesi, gençliğin tazeliğine yeniden kavuşulduğu anlamına gelir. ss. 67-68
Kur'ân'daki Yedi Uyurlar hikâyesini, görünüşte bununla alakası olmayan ahlaki düşünceler izler. Fakat bu alakasızlık yanıltıcıdır, gerçekte bu aydınlatıcı bilgiler, yeniden doğamadıkları için ahlak kurallarına, yani yasaya bağlılıkla yetinmek zorunda olanların gereksindiği malzemedir. Kurallara uygun davranışın ruhsal dönüşümün yerine geçtiğine sık sık rastlanır.
["Tanrı çocukları”nın, yani yeniden doğanların özgürlüğü ile yasaya itaat meselesi Paulus'un mektuplarında ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Burada, daha üstün ya da daha düşük bir bilinç gelişimiyle birbirinden ayrılan nispeten farklı iki insan sınıfı kadar, tek bir bireydeki daha üstün ve daha düşük insan da söz konusudur. "Sarkikos" (dünyevi insan) ebediyen yasaya tâbi kalır, özgürlüğe yeniden doğuşu yalnızca "pneumatikos" (ruhsal insan) başarabilir. Bu durum, kilisenin, mutlak itaatkârlık talebi ve yasadan bağımsız olma iddiasıyla ilgili çözümsüz paradoksu yansıtır. Nitekim, Kur'ân'daki hikâye "pneumatikos"a hitaben anlatılır ve dinleyecek kulağı olanlara yeniden doğuşu müjdeler. Fakat "sarkikos" gibi gönül kulağı olmayanlar, Allah'ın iradesine körü körüne boyun eğmekle yetinecek ve doğru yola yönlendirileceklerdir.]
Bu ahlaki düşünceleri, Musa ve hizmetçisi Yeşua ben Nun'un öyküsü izler:
"Bir vakit Musa genç hizmetçisine demişti ki: 'İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut senelerce gideceğim.' Bunun üzerine ikisi de denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. O zaman balık denizde bir deliğe doğru yolunu tutmuştu. Bu şekilde geçtikleri zaman genç hizmetçisine: 'Getir kuşluk yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk,' dedi. Genç: 'Gördün mü,' dedi, 'kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unuttum; onu hatırlamamı muhakkak şeytan unutturdu. O şaşılacak bir şekilde denizdeki yolunu tutmuştur.' Musa da dedi ki: 'İşte aradığımız oydu!' Bunun üzerine izlerini takip ederek gerisin geriye döndüler; derken kullarımızdan bir kul buldular ki, Biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: 'Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen şartıyla sana tâbi olabilir miyim?' dedi. O: 'Doğrusu sen benimle beraber olmaya sabredemezsin. Havsalanın almadığı şeye nasıl sabredeceksin!' dedi. Musa: 'İnşallah beni sabırlı bulacaksın, senin hiçbir işine karşı gelmem,' dedi. O: 'O halde eğer bana uyacaksan, bana hiçbir şey hakkında soru sorma, tâ ki ben sana ondan söz açıncaya kadar.' Bunun üzerine ikisi beraber gittiler; nihayet gemiye bindiklerinde tuttu gemiyi yaraladı. Musa: 'A, içindekileri boğmak için mi yaraladın onu? Doğrusu kötü bir şey yaptın!' dedi. O: 'Demedim mi ki sen benimle beraber olmaya sabredemezsin,' dedi. Musa: 'Unuttuğum şeyle beni suçlama ve bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma!' dedi. Yine gittiler, nihayet bir oğlana rastgeldiler; tuttu onu öldürüverdi. Musa: 'Bir can karşılığı olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu çok kötü bir şey yaptın!’ dedi. 'Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?' dedi. Musa: 'Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Doğrusu tarafımdan beyan edilecek son özre erdin.' Bunun üzerine yine gittiler. Nihayet bir köy halkına varınca onlardan yemek istediler. Ancak onlar, kendilerini misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular, tutup onu doğrulttu. Musa: 'İsteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın,' dedi. O: 'İşte bu seninle benim ayrılmamız olacak! ''Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereyim. Önce gemi, denizde çalışan birtakım zavallılarındı. Ben onu kusurlu hale getirmek istedim; çünkü ötelerinde bütün sağlam gemileri gaspedip alan bir hükümdar vardı. Oğlana gelince, anne babası mümin kimselerdi. Onun bunları azgınlık ve küfür ile sarmasından korktuk. İstedik ki, Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin. Gelelim duvara; o, şehirde iki yetim oğlanındı, altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları iyi bir zat idi. Onun için Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Bütün bunlar, Rabbin'den bir rahmet olmak üzeredir ve ben hiçbirini kendi görüşümle yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin açıklaması!' dedi." (Kur'ân, Elmalılı Hamdi Yazır çevirisi, s. 299-301), (Ullmann, s. 246).
Bu hikâye, Yedi Uyurlar efsanesinin ve yeniden doğuş sorununun daha net ve ayrıntılı versiyonudur. Musa arayan, arayış içinde olan insandır. Bu yolculukta ona "gölge"si, "hizmetçi"si ya da "alt" insan ("pneumatikos" ve "sarkikos" iki bireyde) eşlik eder. Yeşua, Nun'un oğludur. Nun, bir balık adıdır (Bkz. Vollers, Chidher, s. 241.) ve Yeşua'nın kökeninin derin sularda, karanlıkta, gölgeler âleminde olduğuna işaret eder. Hayati noktaya "iki denizin birleştiği yerde" ulaşılır. Bu yer, batıdaki ve doğudaki denizi birbirine çok yaklaştığı Süveyş körfezi olarak yorumlanır. Başka deyişle, burası, simgelerle ilgili önsözde değindiğimiz "orta yer"dir ama insan ve onun gölgesi önemini önce kavrayamamışlardır. Çünkü mütevazı besin kaynağını simgeleyen balıklarını unutmuşlardır. Balık, Yaratan'ın karanlık dünyasından gelen gölgenin, bedensel insanın babası Nun'a işaret eder. Balık yeniden canlanmış ve yurduna, denize geri dönmek için sepetten dışarı sıçramıştır, yani baba, hayvan ata ve yaşamın yaratıcısı, bilinçli insandan ayrılır; bunun anlamı, insanın içgüdüsel ruhunu kaybetmiş olmasıdır. Bu süreç, nevroz psikopatolojisinde çok iyi bilinen ve daima bilincin tekyönlülüğüyle ilgili olan çözülme semptomudur. Fakat nevrotik süreçler, normal olayların abartılmasından başka bir şey olmadığı için, benzer şeylerin normallik yelpazesinde de görülmesine şaşmamak gerekir. Burada, kişiliğin zayıflamasıyla ilgili bölümde anlattığım, ilkel insanın "ruh kaybı" dediği bir olgu, bilimsel ifadeyle, abaissement du niveau mental söz konusudur. Musa ve hizmetçisi çok geçmeden ne olduğunu anlarlar. ss. 69-70
Musa yorgun argın, aç bilaç oturur. Önce fizyolojiyle açıklanan bir eksiklik hissetmiştir belli ki! Enerji (libido) kaybının en önemli belirtisi yorgunluktur. Bütün bu süreç çok tipik bir şeyi, hayati önem taşıyan bir anın farkına varılmaması'nı anlatır; bu motif birçok mitte karşımıza çıkar. Musa, farkına varmadan yaşam kaynağını bulduğunu ve yeniden kaybettiğini anlar, ki bu dikkate şayan bir sezgi olarak nitelendirilebilir. Yemeyi düşündükleri balık bilinçdışının bir içeriğidir ve ilkkökenle bir bağ kurulmasını sağlar. Balık, yeniden doğmuş, yeni bir yaşama kavuşmuştur. Yorumlara göre, bunun gerçekleşmesinin nedeni, abıhayatla temas etmiş olmasıdır. Balık denize atladığında, yeniden bilinçdışının içeriği olur, onun döllerinin özelliği, tek gözlü ve yarım kafalı olmalarıdır.
Denizdeki garip bir balıktan, "kılçıksız ve derişiz bir balık"tan simyacılar da söz ederler, bu balık, "canlı Taş"ın, filius philosophorum'un özünü temsil eden "yuvarlak unsur"dur. Abıhayatın simyadaki karşılığı aqua permanens'tir (hiç bitmeyen su). "Can veren" diye övülen bu suyun bir özelliği de, katı olan her şeyi eritmesi, sıvı olan her şeyi de pıhtılaştırmasıdır. Kur’ân yorumlarında, balığın kaybolduğu yerdeki denizin sert toprağa dönüştüğü ve toprakta balığın izlerinin hâlâ görülebildiğinden söz edilir. Orada oluşan adada, orta yerde Hızır oturur. Mistik bir yoruma göre, Hızır "aşağı ve yukarı denizin ortasında, nurdan bir tahtta'' yani yine orta yerde oturur. Hızır'ın görünmesi ile balığın kaybolması arasında gizli bir bağ vardır, sanki balık Hızır'ın tâ kendisidir. Yorumlarda, yaşam kaynağının karanlıklarda olduğundan söz edilmesi, bu tahmini doğrular niteliktedir. Çünkü denizin derinlikleri karanlıktır (mare tenebrositatis: karanlık deniz). Karanlığın simyadaki karşılığı, dişinin erili içine almasıyla gerçekleşen coniunctio'dan (karşıtların birliği) sonra oluşan nigredo'dur (kara, karartmak, melankoli). (52. Bkz. "Visio Arislei" mitosunun özellikle de Rosarium philosophorum (Art. aurif. II, s. 246) çeşitlemesi, buna göre, güneş Mercurius'un kuyusunda boğulur ve yeşil aslan güneşi yutar (1 c., s. 315 ve 366). Ayrıca bkz. Psychologie der Ubertragung (Aktarımın Psikolojisi), paragr. 467 vd.)
Nigredo'dan, ölümsüz Kendilik'in simgesi olan "Taş" doğar ki, ilk görünümü "balık gözleri"ne benzetilir. 53
[53. Beyaz Taş bu işlem esnasında kabın kenarında "Şark mücevherleri, balık gözleri gibi" görünür ("tantam oculi piscium"; bkz. Hollandus, Opera mineralia, s. 286; ayrıca Lagneus, Theatr. chem, içinde: Harmonica chemica, 1613, ıv, s. 870). Gözler nigredo'nun sonunda, albedo'nun (beyaz, beyazlatmak) başında ortaya çıkar. Bir başka benzerlik, karanlık maddede görünen scintillae'dir (ruhun kıvılcımı). Bu fikrin kökeni Zekarya 4-10'a dayanır: "Quis enim despexit dies parvos? et laetabuntur, et videbunt lapidem stanneum in manu Zorobabel. Septem isti, Oculi sunt Domini, qui disçurrunt in universam terram." (Çünkü küçük işler gününü kim hor görür? Çünkü şakulü Zerubbabelin elinde görerek bu yediler sevinecekler; onlar Rabbin gözleridir; o gözler ki bütün yeryüzünde gezinmektedirler.) (Eirenaeus Orandus, Flammel'in hieroglifler üzerine yazdığı eserin önsözünde böyle der, fol. A 5.) Yeşu'nun önüne koyduğum taş, üzerinde yedi gözü olan tek taş (Zekarya 3, 9). Yediler, yedi yıldıza, simyacıların yeraltı mağarasında tasvir ettikleri gezegen tanrılarına işaret eder (Mylius, Philosophia reformata, s. 167). Bunlar, "Hades'te uyuyanlar" ya da "bağlanmış olanlar"dır (Berthelot, Alch. Grecs, IV, xx, 8, s. 181). Böylece, Yedi Uyurlar efsanesine atıfta bulunulmuştur.]
Hızır da Kendilik’i temsil ediyor olabilir. Niteliklerinden öyle anlaşılıyor: bir mağarada, yani karanlık bir yerde doğduğu söyleniyor; İlyas gibi daima kendini yenileyen bir "Uzun Ömürlü" o. Tıpkı Osiris gibi zamanın sonunda o da parçalanıyor, hem de Deccal tarafından. Fakat kendini yeniden diriltebiliyor. Yeniden canlanan balık olarak yorumlanan İkinci Adem (Vollers, 1. c., s. 254. Muhtemelen burada Hıristiyan etkisi vardır.) gibi o da bir danışman, kutsal ruh, "Hızır Kardeş"tir. Her halükârda Musa onu yüksek bilinç olarak kabul eder ve onun tarafından eğitilmek ister. Bunu, yazgının iniş çıkışlarında Kendilik'in üstün rehberliğini Ben-bilincinin nasıl algıladığını anlatan o kavranması güç olaylar izler. Dönüşüm yeteneği olan sâlik için rahatlatıcı bir hikâyedir bu; itaatkâr kul için ise Allah'ın kadiri mutlaklığına karşı dil uzatılamayacağını gösteren bir uyarıdır. Hızır yalnızca yüce bilgeliği değil, bilgelik olmasına rağmen insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil eder. s. 71
Böyle bir gizlem hikâyesini dinleyen kişi, arayış içindeki Musa'da ve unutkan Yeşua'da kendini bulacak, öykü ona, yeniden doğuşun sağladığı ölümsüzlüğün nasıl gerçekleştiğini anlatacaktır. Karakteristik olan, dönüşüm geçirenin Musa ya da Yeşua değil, unutulan balık olmasıdır. Balığın kaybolduğu yer Hızır'ın doğum (ortaya çıkış) yeridir. Ölümsüz varlık, göze çarpmayan, unutulan, hatta tümüyle olasılıkdışı bir şeyden doğar. Kahraman doğumunda yaygın olarak görülen bu motifin burada ele alınmasına gerek yok. Kitabı Mukaddes'ı bilenler, "Tanrı hizmetçisinin tasvir edildiği İşaya 53: 2 vd. ile dört İncil'de İsa'nın doğuşunun anlatıldığı öyküleri anımsayacaklardır. Dönüşüm maddesinin ya da tanrısının besleyici özelliği birçok kült efsanesinde görülür: İsa ekmektir, Mondamin mısırdır, Dionysos şaraptır vs. Bu simgelerin ardında, bilinç açısından bakıldığında yalnızca birer benzetme anlamını taşıyan, fakat gerçek doğası göz ardı edilen psişik bir gerçek yatmaktadır. Balık simgesi bunu açıkça gösterir: kendi enerjisini kendisi üretemeyen bilincin yaşam aktivitesini sürekli bir enerji akışıyla sağlayan bilinçdışı içeriklerin "besleyici" etkisidir bu. Dönüşüm yetisine sahip olan şey, bilincin göze çarpmayan, neredeyse görünmeyen (yani bilinçdışı) köküdür, ki bilinç bütün gücünü buradan alır. Bilinçdışı yabancı, Ben-olmayan gibi hissedildiği için, bilinçdışının yabancı bir figürle tasvir edilmesi gayet yerindedir. Bir yandan hiçbir önemi yoktur, bir yandan da, bilinçte eksik olan o "yuvarlak" bütünlüğü in potentia (potansiyel olarak) içermesi nedeniyle en önemli şeydir. Bu "yuvarlak", bilinçdışının mağarasında gizlenen o büyük hazinedir ve bilinç ile bilinçdışının yüce birliğini temsil eden o kişisel varlıkta cisim bulmuştur. Hiranyagarbha, Puruşa, Atman ve mistik Buddha gibi bir varlıktır bu. Bunu anlatmak için seçtiğim "Kendilik" kavramından kastım, Ben'le örtüşmeyen ama Ben'i, büyük bir dairenin küçük daireyi kapsadığı gibi kapsayan ruhsal bir bütünlük ve merkezdir. s. 72
Dönüşüm esnasındaki ölümsüzlük sezgisi bilinçdışının kendine özgü yapısıyla ilgilidir. Zira bilinçdışının mekândışı ve zamandışı bir yanı vardır. Bunun ampirik kanıtı, "telepatik” fenomenlerdir, bunlar, aşırı kuşkucular tarafından yadsınmaya devam edilse de, sanıldığından çok daha yaygındırlar. (Bkz. Rhine, Neuland der Seele (Ruhun Yeni Ülkesi). Burada, eski deneylerin bir özeti de yer almaktadır. Şimdiye dek bu sonuçlara ciddiye alınabilecek bir itirazda bulunulmadığı için göz ardı edilme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar). Kanımca, ölümsüzlük sezgisinin nedeni, garip bir zamana ve mekâna yayılma duygusu. Gizlemlerdeki tanrılaştırmaların da işte bu ruhsal fenomenin bir yansıması olduğu görüşündeyim. s. 73
Kendilik'in kişilik niteliği özellikle de Hızır efsanesinde açıkça görülür. Hele hele Kur'ân kökenli olmayan Hızır efsanelerinde dikkat çekecek ölçüdedir. Vollers'in sıkça alıntılanan çalışması da etkileyici örnekler içerir. Kenya seyahatimde katıldığım safarinin rehberi, Sufi inancına göre yetiştirilmiş bir Somalili idi. Onun için Hızır "canlı” bir kişiydi; Hızır'la her an karşılaşabileceğim konusunda beni temin etti, çünkü ona göre ben m'tu-ya-kitâbu, (Bu dil, Doğu Afrika'nın lingua francdsı olan Kisuahili'dir. Bu dilde Arapçadan alınma çok sayıda sözcük vardır. Arapça kitâb da bunlardan biridir.) "ehli kitap"tım (kitaptan kastı Kur'ân'dı). Sohbetlerimizden, Kur’ân'ı ondan daha iyi bildiğim sonucunu çıkarmıştı (fakat bu çok bir şey ifade etmez). Bu nedenle benim "islamu” olduğumu düşünüyordu. Bana, Hızır'a sokakta bir adam sûretinde rastlayabileceğimi ya da Hızır'ın geceleri saf beyaz ışık olarak ya da -bunu söylerken gülümseyerek bir ot kopardı- "Yeşillenen"in böyle de görülebileceğini söyledi. Bir zamanlar Hızır ona da teselli vermiş, yardım etmişti: Savaştan sonra uzun süre iş bulamamış, büyük sıkıntıya düşmüştü. Ama bir gece rüyasında, kapının yanında parlak beyaz bir ışık görmüş, bunun Hızır olduğunu anlamıştı. Hemen yerinden fırlamış (rüyasında) ve ona büyük bir saygıyla selamünaleyküm demişti ve dileğinin artık kabul olacağını bilmişti. Gerçekten de, birkaç gün sonra Nairobi'deki bir teçhizat şirketi, bir safariye rehberlik etmesini teklif etmişti. s. 73
Bu olay, Hızır'ın halk dininde, insanın dostu, danışmanı, teselli ve müjde veren öğretmeni olarak günümüzde de yaşamayı sürdürdüğünü gösteriyor. Benim Somalili, Hızır'ın dini konumunu maleika kwanza-ya-mungu - Tanrı'nın ilk meleği, bir tür "müjde meleği", gerçek bir angelos, bir ulak olarak tarif etti.
Hızır'ın dostluğunun niteliği 18. Sûre'de anlatılmıştır. Metni olduğu gibi aktarıyorum:
"Bir de sana Zulkarneyn’den soruyorlar. De ki: 'Size ondan bir hatıra okuyacağım.' Biz onun için yeryüzünde bir iktidar hazırladık ve ona ulaşmak istediği şeyden bir sebep verdik. Derken o bir sebebi izledi. Güneşin battığı yere vardığında onu, balçıklı bir kaynakta batıyor buldu. Ayrıca onun yanında bir kavim gördü. Dedik ki: 'Ey Zulkarneyn, ya onlan cezalandırırsın veya haklarında bir güzel muamelede bulunursun.' O şöyle dedi: 'Her kim haksızlık ederse, onu muhakkak cezalandırırız, sonra Rabbına iade edilir ve O da onu görülmedik bir azaba çeker. Ancak her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da mükafat olarak en güzel akıbet vardır ve ona emrimizin kolayını söyleriz. Sonra yine bir sebebi takip etti. Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü. İşte böyle. Halbuki Biz, onun yanında nelerin bulunduğunu tamamen biliyorduk. Sonra da başka bir sebebi takip etti. Nihayet iki set arasına vardığı zaman, önlerinde neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Onlar: 'Ey Zulkarneyn, haberin olsun, Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar; bu yüzden onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana bir vergi ödesek olur mu?' dediler. Dedi ki: 'Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar daha hayırlıdır; haydi siz bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım. Bana demir kütleleri getirin!' İki ucu denkleştirdiği vakit: 'Körükleyin!' dedi. Demiri bir ateş haline getirince: 'Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim!' dedi. Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler. Zulkarneyn: 'Bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin va'dettiği an gelince, onu dümdüz edecektir. Rabbimin va'di de haktır. Ve o gün Biz onları birbirlerinin içinde dalgalanır bir halde bırakıvermişizdir, Sura da üfürülmüştür, artık hepsini toplamışızdır da toplamışızdır. Ve o gün cehennemi kâfirlere öyle bir gösteriş göstermişizdir ki... Onlar ki, gözleri, Beni hatırlatan âyetlerin karşısında bir örtü içindeydi, işitmeye de tahammül edemiyorlardı."
Kur'ân'da nadir oldukları söylenemeyecek tutarsızlıklar burada da var. İki boynuzlu anlamına gelen Zulkameyn'e, yani Büyük İskender'e bu ani geçiş tutarsızlık değil de nedir? Dehşet verici bu anakronizm bir yana (Muhammed'in kronolojisi genelde pek iyi değildir zaten), bütün bunların İskender'le ilgisini anlamak mümkün değil. Fakat şunu bilmek gerekir ki, Hızır ile Zulkarneyn ayrılmaz bir ikili, büyük dostturlar; Vollers onları Dioskuroslara benzetmekte çok haklıdır. Bunun psikolojik bağlantısı şöyle olsa gerek: Musa Kendilik ile ilgili sarsıcı bir deneyim yaşamış ve bilinçdışı süreçleri muazzam bir açıklıkla görmüştür. Daha sonra, imansızlardan sayılan kavminin, Yahudilerin yanına gittiğinde ve yaşadığı deneyimi bir gizem öyküsü biçiminde anlatmış, kendinden söz etmek yerine, "İki Boynuzlu"dan söz etmiş olabilir. Musa'nın kendisinin de "boynuzlu" olması, kendi yerine Zulkarneyn'i koymasını açıklıyor. Sonra bu dostluğun hikâyesini, Hızır'ın arkadaşına nasıl yardım ettiğini de anlatmıştır. Zulkarneyn önce güneşin battığı yere, sonra da güneşin doğduğu yere gider. Yani Musa güneşin ölümden ve karanlıktan geçerek yeniden doğuşunu anlatır. Bununla, Hızır'ın insanın yalnızca bedensel sıkıntılarda yanında olmadığını, yeniden doğuşuna da yardımcı olduğu ima edilmektedir. (Yahudi İskender hikâyelerinde de aynı ima vardır. Bkz. Bin Gorion, Der Born Judas III, s. 133 vd.: "kutsal mağara" öyküsü ve s. 153:18. Sûre'ye çok benzeyen "abıhayat" öyküsü.) Fakat bu hikâyede Kur'ân, birinci çoğul şahıs kipiyle konuşan Allah ile Hızır arasında bir ayrım yapmaz. Ama daha önce anlatılan yardım faaliyetlerine bu kısımda da devam edildiği açıktır, buradan da Hızır'ın Allah'ın bir simgesi ya da "enkarnasyonu" olduğu anlaşılmaktadır. Hızır'ın İskender'le dostluğu yorumlarda önemli bir rol oynar, keza İlyas Peygamberle ilişkisi de öyle. Vollers, Gılgamış ve Enkidu (Ayrıca bkz. Jung, Symbole der Wandlung (Dönüşümün Simgeleri), paragr. 282 vd.) İkilisiyle de paralellik kurmaktan çekinmez. ss. 74-75
Demek ki Musa halkına, iki dostun başından geçenleri kişisel olmayan bir gizem öyküsüyle anlatır. Psikolojik olarak bunun anlamı, dönüşümün "ötekinde" olmuş biçimde anlatılması ya da hissedilmesi gerektiğidir. Hızır'la olan deneyiminde Zulkarneyn'in yerinde Musa olmasına rağmen, hikâyeyi anlatırken kendinden değil, ondan söz etmesi gerekir. Bu bir tesadüf olamaz, çünkü bireyleşmenin, Kendilik'in en büyük psişik tehlikesi, Ben-bilincinin Kendilik ile özdeşleşmesidir. Çünkü bilinci çözülmekle tehdit eden bir şişkinliğe neden olur. İlkel ya da eski tüm kültürler perils of the soul (ruhu tehdit eden tehlikeler) ve tanrıların tehlikeliliği ve güvenilmezliği konusunda hassas bir sezgi geliştirmişlerdir. Başka bir deyişle, pek algılanabilir olmasa da hayati öneme sahip arka plandaki süreçlerle ilgili ruhsal içgüdülerini henüz yitirmemişlerdir; aynı şeyi modern kültürler için söyleyemeyiz elbette. Karşımızda, şişkinlik nedeniyle çarpıklaşmış iki dosta dair uyarıcı bir örnek var: Nietzsche ve Zerdüşt; ama bu uyarı anlaşılmamıştır. Ya Faust ile Mephisto'ya ne demeli? Delirmenin ilk adımı Faustvari bir kibirdir. Bence, Faust'taki dönüşümün mütevazı başlangıcının, yenebilen bir balık değil de bir köpek, dönüşen figürün "inayetimiz ve bilgeliğimizle donattığımız" bilge bir dost değil de şeytan olması, sırlarla dolu Cermen ruhunu anlamamızın bir anahtarı olabilir. ss. 75-76
Metnin diğer ayrıntılarını atlayıp Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı inşa edilen sura dikkat çekmek istiyorum. Bu motif Hızır'ın bir önceki kısımda yaptığı işin, yani kent duvarını inşa etmesinin bir tekrarıdır. Fakat bu kez duvar Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı sağlam bir korumadır.
Bu kısım Vahiy 20: 7 vd.'na atıfta bulunuyor olsa gerek:
"Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye'cüc ve Me'cüc'ü, saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzre çıkacaktır; onların sayısı denizin kumu gibidir. Ve yerin genişliği üzerine çıktılar, ve mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri kuşattılar..."
Burada Hızır'ın rolünü Zulkarneyn üstlenmiş, "iki dağ arasında yaşayan" halka yıkılması imkânsız bir duvar inşa etmiştir. Belli ki burası, kim oldukları belli olmayan düşman sürüsü Ye'cüc ve Me'cüc'e karşı korunması gereken orta yerdir. Psikolojik açıdan bakıldığında, orta yerde kurulan ve Vahiy'de "sevgili şehir" (dünyanın merkezi Kudüs) diye anılan Kendilik'tir. Kendilik, henüz doğumunda bile haset ortak güçler tarafından tehdit edilen kahramandır; herkesin sahip olmak istediği, kıskançlık kavgalarına yol açan mücevherdir, kötü ve karanlık ilkgüç tarafından parçalanan tanrıdır. Psikolojik anlamda bireyleşme, ortak katmanda horror vacui (boşluk korkusu) yaratan ve ruhun ortak güçlerinin darbesi karşısında hemen yeniliveren bir opus contra naturam'dır (doğaya ters bir olgu). Yardımsever iki dostun gizem efsanesi, arayışında mücevheri bulan kişiye korunma muştular. (Tıpkı Dioskurosların da denizde gemileri batmaktan kurtardıkları gibi.) Fakat Allah'ın takdiri ile bir gün gelecek, demirden sur da yıkılacaktır, o gün kıyamet günüdür, psikoloji dilinde söylersek, bireysel bilincin karanlığın sularına gömüldüğü, öznel kıyametin gerçekleştiği gündür. s. 76
Bununla, bilincin ilk başta içinden çıktığı karanlığa Hızır'ın adası gibi yeniden gömüldüğü an, yani ölüm anı kastedilmektedir.
Gizem öyküsü ise öbür dünyaya dair bilgilerle devam eder: o gün (Kıyamet Günü) ışık ebedi ışığa, karanlık ebedi karanlığa geri dönecektir. Karşıtlar birbirinden ayrılacak ve zamanın ortadan kalktığı bir süreğenlik durumu başlayacaktır, fakat karşıtların mutlak bir biçimde ayrılmasından ötürü bu durum had safhada bir gerilim, ihtimaldışı bir başlangıç halidir; bu, sonu complexio oppositorum (karşıtların birliği) olarak gören bakışla zıttır.
18. Sûre'nin simgeler dizisi ebediyet, cennet ve cehennem gibi vaat ve uyarılarla sona erer. 18. Sûre görünüşte kopuk kopuk, simgeci bir yapıda olsa da, bugün psikoloji bilgimizin artmasıyla, bireyleşme süreci olarak nitelediğimiz ruhsal dönüşümün neredeyse mükemmel bir tasviridir. Efsanenin çok eski, İslamiyetin peygamberinin ilkel bir zihin yapısına sahip olması nedeniyle, bu süreç bilincin alanının dışında işler ve bir dost ya da iki dostun yaptıkları işlerle ilgili bir gizem anlatısı olarak verilmiştir. Bu nedenle de birçok şey yalnızca ima edilmiştir ve mantıklı bir kurgudan yoksundur, fakat dönüşümün karanlık arketipini öyle mükemmel bir biçimde ifade eder ki, Arabın tutkulu dinsel Eros'u tümüyle tatmin olur. Hızır figürünün İslam mistisizminde önemli bir rol oynamasının nedeni de budur. s. 77
Kaynak: Carl GustavJung, Dört Arketip, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, Metis Yayınları, 3. Basım, Kasım 2009, İstanbul, ss.
No comments:
Post a Comment