Sunday, 26 June 2022

QUEIMADA (KEMADA) FİLM REPLİKLERİ - (1969)

 Queimada (Kemada) Film Replikleri (1969)

Sir William (İngiliz Görevli):

Adanı kim yönetecek Hose?

Endüstrini kim geliştirecek? 

Ekonomiyi kim yürütecek? 

Kim tedavi edecek? 

Kim eğitim verecek? 

Bu adam mı, yoksa bu mu, ya da diğeri? 

Uygarlaşma kolay bir iş değil Hose. 

Bir gecede bütün sırları öğrenemezsin. 

Bugün uygarlık beyazların elinde. 

Yararlanmayı öğrenmelisin. 

O olmadan ilerleyemezsin

Hose Doleres (Yerli Kabile Reisi):

Peki nereye İngiliz? 

Daha iyiye mi? 

Sen öyle mi olacağını sanıyorsun?

***

Sir William'ın tutuklatıp getirttiği siyahi bir delikanlıyla diyalogu:

Bak, Hose Doleres der ki: Ülkemizde Uygarlığa dair ne bulunuyorsa beyazların uygarlığıdır. Uygarlaşmamak daha iyidir; çünkü nereye gideceğini bilmen çok daha iyi, nereye ve nasıl gideceğini bilmemekten çok daha iyi.

Peki başka?

Ve sonra Hose Doleres der ki: Biri başkası için çalışıyorsa ona işçi de dense, o yine köledir ve her zaman öyle olacaktır. Fidanlıkların sahibi varsa diğerleri de birer bıçak sahip için çalışır. 

Peki başka? 

Ve başka Hose Doleres der ki: kamışlar yerine kafa keselim.

 Yani hedefi bu? 

Evet

Öyle olsun. Hose'ye de ki: Sorun neyse hemen konuşmamız gerek, ne zaman isterse anladın mı? 

Evet

***

Sir William:

Şunu anlamalıyız beyler (İngiliz yöneticilere hitaben, toplantı masasında): Hose Doleres'den kurtulmayı başarırsak, bunu sebebi, ondan iyi olmamız değil ya da daha cesur olmamız değil sebep çok açık, silahımız ve adamımız ondan daha çok. Ayrıca şunu da anlamalıyız ki, askerler ya para için savaşıyor ya da ülkeleri buna zorladığı için. Ama diğer yandaki gerilla amaç uğruna savaşır. Ve bu yüzden gücünü, 20, 30, 50'ye katlayabilir. Doğru mu? 

General: Hayır, sir William katılmıyorum.

Sir William: Yaaa, peki, bakın, şimdi basit bir hesap yapalım?

Gerilla hayatı dışında ne kaybeder? Ama sizin kaybınız çok olur, karınız, çocuklar, ev, iş, mallar, özel zevkleriniz, tutkularınız... Utanılacak bir şey değil bunlar. Hayat böyle bir şey. Şimdi, edinilen bilgilere göre Hose Doleres'in yüzden az adamı, az sayıda silahı var ve donanımı yok. Sizin binlerce askeriniz, silah ve donanımınız var. Yine de 6 yıldır onu alt edemediniz. Neden? Çünkü merkezleri burada. Madre dağlarında bulunuyor. Ve Madre dağlarında hayatta kalmak imkansız; bir ağaç yok, hiç yeşillik yok, orada yaşayan canlılar örümcekler ve akrepler ve son 6 yıldır gerillalar burayı merkez üssü yaptı. Şu dağların zirvelerine bakın. Avuç içi kadar küçük köyler var ve bu insanlar yoksul. İnsanlık dışı bir hayatları var. Onların da kaybedecek bir şeyi yok. Tek umutları bu gerillalar. Bu köylüler gerillaları ayakta tutan güçler. Yakalanmalılar!

***

İngiliz yönetici: 

Siz de iyi biliyorsunuz ki bu trajedinin sorumlusu hükümet değildir, ama Hose Doleres bu savaşı başlattı. Ancak biz, savaşın yakında sonra ereceğine dair söz veriyoruz, barış gelecek ve asayiş tekrar sağlanacaktır ve sizler de evlerinize, işlerinize döneceksiniz. Bize biraz daha güvenin, acılarınızı dindirmek için elimizden geleni yapacağız. Yalvarıyorum, sevgili vatandaşlarım, beni dinleyin, bana inanın, bize güvenin. 

***

Bay Shelton: Hiç fidanlık kalmadı, hepsini yaktılar. 

Sir William: Onlar yine büyür. 

Bay Shelton: 10 yılda sir William.

Sir William: Bir 8-9 yıl onlara bakarsın, hassastırlar. Anlaşmada belirtmedin mi yoksa?

Bay Shelton: Anlaşmaya göre bizim çıkarlarımızı koruyacaktır, yok ekmek yerine. 

Sir William: Dünya çıkar üzerine dönüyor değil mi, bay Shelton? Ucunda para varsa her şey yapılabiliyor, fazlasını istemekse bazen yok etmeye yol açıyor. Evet bence kaçınılmaz bir şey. 

Bay Shelton: Niye öyle söylüyorsunuz? 

Sir William: Neyi niye söylüyorum? 

Bay Shelton: Bu ne zaman bitecek? 

Sir William: Söylediğim gibi: Hose Dolores bitince. 

Bay Shelton: Ama bu bedel hep ödenemez. 

Sir William: Ödeyen sen değilsin, hatta şirket de değil.

***

Bay Shelton: Londra'ya yazacağım.

Sir William: Yazın bay Shelton

Bay Shelton: Olanları anlatacağım.

Sir William: Öyle ümid ederim. 

Bay Shelton: Ada'nın tamamen yandığını bildirmem gerekiyor ve Hose Doleres'in yine kaçtığını. 

Sir William: Anlatın bay Shelton, beni sinir ettiğinizi de belirtin. 

Bay Shelton: Sir William!?

Sir William: Adanın adı niye Kemada biliyor musun? Çünkü hep yakıyorlar. Niye biliyor musun? Çünkü insanların isyanın bastırmanın tek yolu bu ve buna karşılık Portekizliler yaklaşık 3 asırdır adayı sessizce sömürüyorlar.

Bay Shelton: Evet ama, ben aslında... 

Sir William: Yangın denizi açamıyor, bu adada kalıyor. Ama bazı haberler, fikirler, gemi mürettebatıyla dolaşıyor. Şeker firması kaç adaya ayrıcalık tanıyor haberin var mı? Bilmen gerek. bizim işverenlerimizin başına ne gelir, bir fikrin var mı? Örneğin Hose Doleres o adalara giderse? 

Shelton, ben, bilmiyorum ve ben burada ne işim var onu da bilmiyorum. Para önemli ama ücretim sana göre daha az, o yüzden daha önemsiz. Niye bunları yaptığımı da bilmiyorum. belki de her şeyi yapamamaktan doğan bir tatmin duygusudur. Belki hiçbir şey yapmadım, ama şunu biliyorum; bir şey yapmak istersem iyi yapmaya çalışırım. Ve artık sona geldiğimizi görüyorum, anlıyor musun?

***

Sir William: Evet... Ateşkes borusunu çal! 

 Ateşkes borusu çalınır...

Evet, o Hose Doleres, askerlerin peşine düştüğü... baksana...

Evet, iyi bir örnek, değil mi? Örnek olacak bir hikaye... başta bir hiçti, hamallık yapıyordu, İngiltere onu bir lider yaptı ve ona hizmet etmeyince bir kenara atıldı, ama o devam etti, İngiltere'nin ona öğrettiği ideallerin peşinden gitti. İngiltere de ondan kurtulmak istedi. Sence bir başyapıt olmaz mı?

Görevli asker: Başrolde de siz, sir William?

Sir William: Hayır, sadece bir maşa... gidelim.

***

Hose Doleres:

Hayır, yangının her şeyi yok ettiği doğru değil, her zaman bir umut kalır, otların dibinde olsa da. Beyazlar beni nasıl alt edebildi, nasıl olur da beni yenerler? Bazı Beyazlar hep kalıcıdır ve yakında diğerleri gelecek... ve diğerleri... anlayacaksınız... sonunda siz  de anlayacaksınız. Beyazlar sizin sayenizde delirecek. Böyle olacağını biliyorum... arkadaşları yaklaşınca çılgın gibi koşacak... son koşu. Bütün adada izlenip avlanacak... korkunç alevler arasında koşarken yardım arayacak ve o bütün benliğiyle arkadaşının özgürlüğü için haykıracak. Biri olur duyar... uzak... çok uzaklardan.

***

Sir William:

Hadi hazırlanın dönüyoruz. 

Bu kaçınılmazdı Hose. Hâlâ yaşadığın için Tanrı'ya şükür.

Hayır, birinin kaybedeceği kesindi ve kaybeden sen oldun. Yoksa biz nasıl kazanırdık? Her şeyini kaybetmişsin, konuşma yeteneğini de. Bağlayın! 

Aaa... anladım, artık içmiyorsun ha? Susamadığından emin misin? Onca konuşmadan sonra boğazın kurumuştur!

Yürümene gerek yok, at sırtında da sessiz kalabilirsin.

Asker... atını tutukluya ver...

***

Sir William Hose Doleres'e:

Beni iyi dinle kara maymun! Beni dinle: Bu savaşı ben istemedim ve onun da ötesinde başlatan ben değilim. Ben geldiğimde sen ortalığı yağmalıyordun.

Doleres sir William'ın yüzüne tükürür...

***

Doleres, at üstünde, elleri arkadan bağlı, milletin/kabilenin toplandığı meydana doğru getirilmektedir...

Doleres siyahi bir askere: Sağol... Beni er ya da geç öldürecekler... 

Siyahi asker Doleres'e: Bunu kimse bilemez general... belki öldürmezler...

Doleres: Yaşamama izin verirlerse bir çıkarları var demektir. Onlara yarar sağlayacağıma ölmeyi tercih ederim. 

Siyahi asker: Neden?

Doleres: Çünkü beni boşuna yaşatmazlar... ancak yem gerekiyorsa ya da bir av varsa kafeste yaşatırlar... 

Siyahi asker: Ama sonra, bir süre sonra sizi özgür bırakabilirler...

Doleres: Hayır evlat, bu iş öyle yürümüyor... Biri seni özgür bırakıyorsa o özgürlük olmaz. Özgürlük tek başına elde ettiğin bir şeydir. Anlıyor musun? Neyse bir gün anlarsın. Çünkü şimdiden düşünmeye başladın.

***

Sir William (İngiliz yöneticilere hitaben, toplantı masasında): 

Şimdi iş ona ne yapacağımıza karar vermek...

İngiliz general: Peki bir bakalım. Kesinlikle Portekizlilerin yöntemini kullanmam... ya Sanchez gibi, onu da vuralım veyahut asalım, İngilizler gibi. Düşünüyorum da, asmak en iyisi, daha vakur. Sonuç kesin. 

Bay Shelton: Doğru. 

Sir William: Doğru. Ama bu adam bir görüş peşinde, bir kahraman. Kahraman asılırsa şehit olur ve o şehit de efsane olur... efsane canlıdan daha tehlikeli... çünkü onu öldüremezsin. Öyle değil mi Shelton? Hayaletinin burada gezindiğini düşünsene! Efsaneyi düşün, sonra şarkılar... 

Bay Shelton: Uğursuz şarkılar vardır. 

Sir William: Sessizlik daha güzeldir. 

İngiliz general: Demek öyle? 

Sir William: Kahraman hainse hemen unutulur.

İngiliz general: Hain olup olmadığını anlayacağız. 

Sir William: Peki düşünün, Hose Doleres neye karşıydı? İsyan kimeydi? Tedi Sanchez'e... ve siz general, onu hallettiniz, öyle değil mi? 

Bence ortak noktanız var, Sanchez makul bir başlangıç. Hose Doleres'in böyle bir şeyden fazla utanacağını hiç sanmam. 

Bence ortak noktanız var, Sanchez makul bir başlangıç. Hose Doleres'in böyle bir şeyden fazla utanacağını hiç sanmam. 

Bay Shelton: Sizce kabul eder mi?

Sir William: Onun yerinde olsanız?

Bay Shelton: Ben mi? Yapmayın sir William... yaşamak için her şeyi yaparım, ama Hose Doleres?

Sir William: Yaşamak için neler yapılır, onu bilemezsin. Ve onu denemezseniz öğrenemezsiniz.

İngiliz general: Evet, Kemada'da yaşadığı sürece...

Bay Shelton: Ve Antiller'de general...

İngiliz general: Ve Antiller'de bay Shelton...

İngiliz general sir William'a: Bekleyecek misin? 

Sir William: İşim bitti general, bu sizin göreviniz.

***

Sir William, elleri arkadan kıskıvrak bağlı Hose Doleres'in ellerini çözer ve ona: Seni kamptan dışarı çıkaracağım. Uzun bir süre seni bulabileceklerini sanmam. 

Sir William etrafı  kontrol ettikten sonra: Tamam, yürü... 

Ama Doleres hiç oralı olmaz.

Sir William: Hose... Hose bir kaybın olmaz, sakın vazgeçme. Senden bir şey istemiyorum. Bir daha yakalanmamaya çalış. Hadi, fazla vakit yok, hadi...

Ama Doleres hâlâ oralı değildir.

Sir William: Hadi be adam, yürü... vakit kaybediyorsun... hadi... özgürsün... Hose özgürsün özgür, anlamıyor musun? 

Doleres'ten yine ses yok.

Sir William: Neden? Sana ne faydası var, ne anlamı var Hose? Sen benden öç mü alıyorsun?  Ama ölürsen intikamın ne anlamı var ki? Anlamıyorum Hose... bence bu çılgınlık... Niye? 

***

Hose Doleres: 

İngiliz! Bana ne demiştin, hatırlıyor musun? Uygarlık beyazların elinde. 

(Ben de diyorum ki):

Ama hangi uygarlık? 

Ne zamana kadar?

***

Sonuç:

Hose Doleres kaçmayı kabul etmez, elleri bağlı darağacına götürülür... Çünkü kaçarsa İngilizler onu kolayca hain ilan edeceklerdir, onun kahraman olup efsaneleşmesini istememektedirler, planları budur. 

Ve sir William, valizi elinde İngiltere'ye doğru yola çıkmak üzere gemiye doğru giderken, (muhtemelen Hose Doleres'i seven bir yerli siyahi genç William'a yaklaşır ve: Sir, çantanız? diyerek bir çanta uzatır kendisine ve ardından da elindeki bıçağı karnına saplar. Sir William oracıkta yere yığılır, geberir.


Tuesday, 21 June 2022

Tanrı'nın Davasını Üstlenen Filozof: Seneca

 Tanrı'nın Davasını Üstlenen Adam: Seneca

Dünyamızı tanrısal öngörü yönetiyorsa, neden hâlâ iyi insanların başına birtakım kötülükler geliyor diye bana soruyorsun Lucilius. Bu kitabın ilerleyen bölümlerinde, evrenin tanrısal öngürüyle yönetildiğini ve Tanrı'nın her zaman bizim aramızda olduğunu kanıtladıktan sonra, böyle bir soruyu yanıtlamak daha uygun olurdu. Ama mademki bütünden bir parçayı ele alıp incelememi ve daha ana konuya hiç dokunmamışken, bir tek bu karşı görüşünü çürütmemi istiyorsun, sorun değil, ben de öyle yapacağım; tanrıların davasını üstleneceğim.

Şimdilik şunları kanıtlamam anlamsız: Başında bir koruyucusu olmadan bu kadar yüce bir eserin varolamayacağını, yıldızların bir araya gelişlerinin ya da oraya buraya koşuşturmalarının gelişigüzel bir itkiye bağlı olamayacağını, cisimlerin rastlantıyla hareket etmeleri durumunda birbirine girip çarpışacaklarını, karada olsun denizde olsun bunca doğa olayına sebebiyet veren, göz kamaştırıcı bunca ışığın bir düzene göre parlamasını sağlayan bu kesintisiz devinimin ancak sonsuz bir yasanın buyruğu doğrultusunda gerçekleşebileceğini, bu düzenin rastgele dolanan bir maddenin eseri olamayacağını; ya da rastgele birleşmelerin o koca cüsseli yeryüzünü kımıldamadan tutacak, etrafında hızla dönenen gökyüzünü kollayacak, vadilerin içine yayılan denizlerin toprağı gevşetmemesini ve kabaran nehirlerden hiç etkilenmemelerini sağlayacak ya da minicik tohumlardan devasa yaratıklar doğuracak kadar büyük bir beceri gösterip denge sağlayamayacağını. Gerçekten de karmaşık ve belirsiz gibi görünen bazı olaylar, örneğin yağmurlar, bulutlar gümbür gümbür çakan şimşekler, dağların zirvelerini yarıp yayılan ateşler, kayıp giden toprağın yarattığı sarsıntılar ve doğanın vahşi yanının yeryüzünde harekete geçirdiği başka karmaşık olaylar bir anda patlak verse de, evrensel bir akıl olmadan gerçekleşemezler; ayrıca bütün bu olayların ve aynı şekilde doğal ortamları dışında meydana geldiklerinden bizim mucizevi olarak gördüğümüz başka olayların, sözgelimi dalgaların ortasında fokur fokur kaynayan suların, uçsuz bucaksız denizde birdenbire bitiveren yeni adaların, kendilerini doğuran ana sebepler vardır. Herhangi biri denizin kendi içine çekilip de kıyıların çırılçıplak kaldığını ve kısa sürede yeniden sularla kaplandığını görse, rastlantısal bir gelgite bağlı olarak zaman zaman dalgaların çekilip kendi içine sürüklendiğini, zaman zaman öne atılıp her şeyi silip süpürdükten sonra olduğu yere yeniden döndüğünü düşünecektir. Oysa gerçekte sular yavaş yavaş çoğalır ve 'ay' adı verilen -hükmü uyarınca okyanusun kabarıp dalgalandığı- yıldızın çekim gücüne bağlı olarak zamanı ve günü geldiğinde artar ya da azalır. Ama bu tür konuları yeri geldiğinde inceleyelim, çünkü senin aslında tanrısal öngörü hakkında şüphelerin yok, sadece bundan şikayet ediyorsun. O halde seni iyi insanlara karşı hep iyi olan tanrılarla uzlaştırmalıyım. Çünkü nesnelerin doğası iyilerin iyilere zarar vermesine asla izin vermez; iyi insanlar ile tanrılar arasında erdemin yarattığı bir dostluk vardır.

Dostluk mu diyorum? Hayır, daha çok bir akrabalık ve benzerlik demeliyim, çünkü iyi insan tanrının öğrencisi, taklitçisi ve onun hakiki oğlu olduğu için, tanrıdan sadece zaman bakımından farklıdır; bu yüzden erdemlerin haşin tahsildarı olan o muhteşem baba, tıpkı sert babalar gibi, iyi insana diğerlerinden daha katı bir eğitim verir. O halde tanrılar tarafından kabul gören iyi insanların sıkıntı çektiğine, ter akıttığına, sarp yokuşlara tırmandığına, buna karşın kötülerin gülüp eğlendiğine, zevkler içinde yüzdüğüne tanık olduğunda, oğullarımızın edebinden, köle çocuklarınsa haddini bilmezliklerinden zevk aldığımızı ya da oğullarımızı acımasız bir eğitimle denetim altına alırken köle çocukların küstahlıklarını beslediğimizi bir düşün. İşte aynısı tanrı için de geçerlidir. Tanrı iyi insanı keyif içinde yaşatmaz; onu sınar, sertleştirir, kendisi için hazırlar.


Wednesday, 15 June 2022

Enflasyon Kapitalizmin Yapısal Unsurudur

 Enflasyon Kapitalizmin Yapısal Unsurudur

Richard Pelton

Türkçesi: Gülümser Solmazyaprak

Enflasyon, ağır vergiler, roket hızıyla yükselen faiz oranları, sürekli düşme halinde olan gerçek ücretler, büyüyen işsizlik gibi çelişik unsurlar, son derece patlayıcı bir karışım halinde bir araya gelmiştir. Çelişik unsurların bir araya gelmesi kapitalizm için yeni birşey değildir. Düzenin kendisi kadar eskidir; gerçekte düzenin doğurduğu birşeydir. Ama şimdi bu durum, Vietnam'daki yağmacı savaşta uğranılan yenilginin zemini üzerinde ortaya çıkmıştır ve Amerikan kapitalizmi kaçınılmaz çöküşüne yaklaştıkça büyümekte, keskinleşmektedir. 

Bu gelişmenin en derininde enflasyon vardır. Bütün öbür unsurların ortaya çıkmasına en büyük katkıyı yapan temel olgu budur. Enflasyonla başı dertte olan, yalnızca Birleşik Amerika değildir. Hastalık dünya çapındadır. Emperyalist savaşlar ve proletarya devrimleri çağının başlamasından bu yana enflasyon Birleşik Amerika'da bazan ılımlı, bazan yıkıcı olan, ama hiç bir zaman ortadan kalkmamış sürekli bir süreç olagelmiştir. Üstelik enflasyon şimdi ekonomik gerilemeyle birliktedir. İşçi sınıfı ikili bir musibetin karşısındadır: Bir yandan ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının yükselmesi son ucu hayat standardı düşerken, bir yandan da işsizlik durmadan artmaktadır.

1969 sonlarında enflasyon burgacı 20 yıl öncek Kore savaşından bu yana görülmemiş bir yüksekliğe yaklaşmaktaydı. O savaşın mahmuzladığı enflasyon, 1951'de fiyatlarda yüzde sekiz yükselmeye neden olmuş, bunun üzerine ücret ve fiyat kontrolu konmuştu. 1952 -1962 yılları arasındaki on yıllık barış sırasında fiyatlar her yıl yüzde iki kadar yükselmeye devam etti. 1965-1967 yılları arasında ise fiyatlar yüzde üçlük bir ortalama ile yükseliyordu. 1968'de oran yüzde dört, 1969'da ise yüzde altıdan fazlaydı. Emekçilerin hayat standartlarını etkileyen yiyecek ve giyim fiyatları ile sağlık giderleri daha da kesin bir biçimde yükselmekteydi.

Soruna başka bir açıdan bakıldığında, uluslararası finansı "egemenliği» altında bulunduran, herşeye kadir Amerikan dolarının değerinde keskin bir düşüş görülmektedir. US. News & World Report dergisi 1 Eylül 1969 sayısında, Burean of Labor Statistics'in fiyat indekslerine dayanarak, 1939 - II. Dünya Savaşı dolarının 1950'de 57.8 sent'e, 1960'ta 46.9 sent'e, 1969 haziranında ise 37.9 sent'e düştüğünü hesaplamıştır.

Gerçekte ise; dörtnala kalkmış enflasyonun daha aşırı örnekleri, dünyanın başka yerlerinde görülmüştür. Çin'de Chiang Kai-shek yönetimi sırasında olanı, hepsini gölgede bırakmıştır. Şöyle ki, Japon emperyalist saldırısını defetmek üzere savaşa girişildiği 1973'den, kurtuluşun hemen öncesine, 1949 Mayısına kadar geçen on iki yıl boyunca Kuomintang yönetiminin çıkardığı banknot miktarı 140 milyar kere artmıştı. Mal fiyatları gözle izlenemeyecek bir hızla yükselmişti. Başlangıçta 1 Kuomintang yuan'ı olan kalemler bu son dönemde· 8.5 milyar yuan'a çıkmıştı. Kurtuluştan sonra ülkedeki fiyatlar istikrara kavuştu.

İşi neresinden tutacağını bilemeyen burjuva iktisatçıları

Ocak 1969'da eski Başkan Johnson, son iktisadi duruma ilişkin raporunu Kongre'ye sunarken şöyle demişti: "1969'da önümüzdeki görev fiyat istikrarını sağlamak yolunda kesin bir adım atmaktır. Bu gezinin yalnızca başlangıcıdır. Her sanayi ülkesinin kuşaklardır peşinden koştuğu yüksek istihdam ile istikrarlı ücretleri bir arada gerçekleştirmek hedefine bir yıl içinde ulaşmayı bekleyemeyiz."

Johnson'un yerine geçecek kimseye bıraktığı görev buydu işte. Ekonomik Danışmanlar Konseyi'nin Başkana sunduğu raporda ise şunlar belirti lmekteydi: "Maliyetlerin ve fiyatların bünyesine derin kök salmış bulunan enflasyoncu kuvvetleri kontrol altına almak zor ve nazik bir iştir... Hem Birleşik Amerika, hem de öbür sanayi ülkelerinin tarihi gösteriyor ki genel olarak yüksek istihdama enflasyoncu eğilimler eşlik eder ve fiyatlar iyice istikrara kavuştuğu zaman bu, sürüyle işsiz adam ve atıl kalmış makine bahasına olur."

Bunun ardından da daha bir sürü parasal kısıtİamalar uygulandı. Federal harcamaları kısmak için tedbi rler alındı. Kongre, Vietnam savaşı için konulmuş ek verginin geçerlik süresini uzattı, Banka kredilerinde esas faiz oranı şimdiye kadarki en yüksek düzeyine, yüzde 8.5 gibi baş döndürücü bir rakama doğru yükselmeye devam etti. "Kızışmış" ekonomiyi soğutmak için iş hayatında yavaşlamayı hedef alan belli başlı tedbirler bunlardan ibaretti. "Sürüyle işsiz adam ve atıl kalmış makine" durumuna doğru gezi işte böyle başladı.

Başkan Truman'ın Ekonomik Danışmanlar Konseyinin başında bulunan Le­on Keyserling alınan tedbirlerin karşısındaydı. Hükümet, iktisatçıların enflasyo­nun ekonomik gelişmeyle ilgili olduğuna inanmakla Kore savaşından bu yana esaslı bir hata işlemekte olduklarını belirtiyordu. Buna karşılık Keyserling, Kore savaşı sırasında Başkanlık Ekonomi Danışmanlığı gibi yüksek bir mevkide bulunduğu sıralar acaba enflasyonu nasıl tahlil ediyordu? O sıralar Konsey üyelerine verdiği bir raporda şunlar yazılıydı:

"En basit şekilde ifade edilirse enflasyon cari fiyatlarda, arza karşılık genel bir talep fazlası bulunduğu zaman ortaya çıkar... Artan savunma çabaları, sivil malların arzında buna uyan bir artış olmaksızın ek gelirlerin yaratılmasına yol açıyor."

Tuesday, 14 June 2022

Arılar Masalı ve Kapitalizmin Doğuşu

Arılar Masalı ve Kapitalizmin Doğuşu

Bernard Mandeville ve Arılar Masalı

Mandeville'in Arılar Masalı şekil olarak La Fontaine masallarını andıran nazım bir eserdir. İlk olarak 1705 yılında yayımlanan bu eser, O günün İngiltere koşullarını simgeleyen bir arı kovanını anlatır. Bu arı kovanının en önemli özelliği ahlaksızlıkla dolu olmasıdır. Özellikle sahtekarlık, lüks düşkünlüğü ve kibir en çok göze çarpan ahlaksızlık çeşididir. Bu arı kovanında varolan mesleklerin hepsi sahtekarlıktan nasibini almıştır. Tıpkı İngiltere gibi krallıkla yönetilen bu kovanda avukatlar müşterilerini dolandırırlar, doktorlar tedavi edemedikleri hastalarından ücret alma peşindedirler. Aynı şekilde tüccarlar müşterilerini kandırırlar, hakimler rüşvet alırlar, bakanlar devlet hazinesinden para çalarlar. Kovan halkı, hiç istisnasız, kibírlidir ve lüks tüketime karşı çok iştahlıdırlar. Kovan halkının ahlaksızlıklarının anlatıldığı eserin ilk bölümü dönemin tipik hiciv eserlerini andırır ve okuyucu, ilerleyen bölümlerde bu ahlaksızca davranışların yol açtığı kötülüklerin ortaya çıkması ve kovan halkının bundan dolayı pişmanlık duyması, cezasını çekmesi ve nihayet doğru yolu bulması beklentisindedir. Fakat bu beklenti gerçekleşmez.

Eserde kovan halkının tüm bu ahlaksızca davranışları bịr bütün olarak kovanın mutluluğunu ve refahını sağlar.

Nazım eserin aşağıdaki dizelerinde bu durum açıkça görülmektedir:

"Her yer ahlaksızlıkla doluydu

Fakat bu, bütünde bir cennet yaratıyordu”

…………………………………………………………….

Suçları onların muhteşem olmalarını sağladı

Ve erdem, siyaset sayesinde

Binlerce kurnazca hile öğrendi

Ve böylece, birbirleriyle etkileşerek

Erdem ve sahtekarlık dost oldular".

Mandeville, eserinde özellikle iki tür ahlaksızlık üzerinde durur ve bunların ulusal refah için gerekli olduklarını savunur. Bu ahlaksızlıkların birincisi sahtekarlık, ikincisi de kibir ve lüks tüketime olan düşkünlüktür ve bunlar toplumun en saygın üyelerinin özelikleridirler. Arı kovanında sahtekarlık, soygun, rüşvet alma, dolandırıcılık o kadar yaygındır ki bunun karşıtı olan dürüstük erdemi, kovanı tüm bu günahlardan kurtarmaya yeter, ama aynı zamanda kovanı refah ve zenginliğinden de eder, çünkü sahtekarlığın önlenmesiyle birlikte pek çok meslek yok olur, işsizlik artar ve arılar kovanı terk edip başka yerlere göç etmeye başlarlar.

Kibir ve lüks düşkünlüğü ise, bir günah olarak kabul edilmelerine karşın, tüketimi ve istihdamı arttırırlar, böylece ulusal refaha katkıda bulunurlar. Tutumluluk gibi erdemler ise, tıpkı arı kovanının yıkılıp dağılmasına neden olan dürüstlük erdemi gibi, ulusal zenginliğin düşmanıdırlar.

Böylece Mandeville, ahlaki erdem ile iktisadi gelişmişlik arasında bir tercih yapılması gerektiğini, ikisinin bir arada bulunmasının mümkün olmadığını vurgular. Şimdi Mandeville’in nazım eserindeki ilgili dizeleri görelim:

"O asil günah, lüks düşkünlüğü

Milyonlarca yoksulu istihdam etti

Ve nefret edilen kibir

Bir milyon yoksulu daha”

Bir diğer dize grubu ise lüks düşkünlüğü ve kibir olmadığı taktirde ekonomik gelişmenin ve refahın mümkün olamayacağını vurgular niteliktedir.

"Kibir ve lüks düşkünlüğü azalınca

Yavaş yavaş denizleri terk ederler

Yalnızca tacirler değil, şirketler

Tüm imalatı kaldırırlar

Koca kovanda yalnızca birkaç kişi kalır

Binlerce arı kaybolmuşlardır.”

Nazım eserin son kısmı olan anafikir kısmında ise Mandeville şöyle yazar:

"Büyük ahlaksızlıklar olmadan

Beyindeki boş bir ütopyadır

Sahtekarlık, Iüks düşkünlüğü ve kibir yaşamalı

Ve biz onlardan faydalanmalıyız."

İlerleyen dizelerde ise şöyle devam ediyor:

"Ahlaksızlık faydalı bulunmuştur

………………………………………………..

Tek başına erdem ülkeleri yaşatamaz”

Mandeville'e göre insanlar, doğal hallerine bırakıldıklarında sadece kendilerine zevk verecek şeylerin peşinden giderler, kendi doğal eğilimleri doğrultusunda davranırlar ve bunu yaparken asla başka insanların üzerinde ne gibi bir etki yaratacaklarını düşünmezler. Bir başka deyişle kendi doğal eğilimleri yönündeki davranışlarının diğer insanlara yarar veya zarar verme ihtimalini hiç hesaba katmazlar. Bu durumda Mandeville'e göre insanlar doğal hallerinde katışıksız birer bencildirler. Hiç kimse kendiliğinden bir eğilimle sırf başka kasının yararına olacak davranışta bulunmaz. 

Mandeville, kitabının Ahlaki Erdemin Kökeni Üzerine Düşünceler adlı bölümünde ahlaki erdem olarak günümüzde “diğerkâmlık” olarak adlandırdığımız, başkalarının yararını kendi yararı kadar veya kendi yararından daha çok düşünebilme ve buna göre davranabilme yetisinin insanın doğal yapısında var olmadığını, ancak hukuk veya politika yapıcılar tarafından böyle bir davranışın insanlara öğretilebileceğinden söz eder. Ona göre, diğerkâmlık gibi bir ahlaki erdemi insanlara kabul ettirmenin en etkili yolu iltifat, onay ve övgüdür. Çünkü her insan onaylanmak ister, iltifat ve övgüden hoşlanır. İnsanlar onay ve övgüden alınan hazza alıştırıldıktan sonra, onlara övünç ve utanç duyguları öğretilebilir. Övünç hayatta tadılabilecek en güzel duygu, utanç ise en kötü duygu olarak belletilebilir. Böylece insanlar övünce ulaşmak ve utançdan kaçmak için erdemli davranırlar. Fakat bu Mandeville’e göre insanın doğal yapısına aykırı bir durumdur. Kimi insanlar kendi özlerini inkar edemez, doğal yapılarına aykırı davranamazlar. Bunlar daha ilkel ve düşük zekalı insanlardır ve başkalarının yararını hiç düşünmeden kendi çıkarlarını gözetirler. Başka bir grup insan ise doğal yapılarına, akılcılıkları sayesinde hükmedebilirler, kendi doğal dürtülerinin tersine başkalarının ve toplumun çıkarına gözetirler. 

Mandeville, insanların kendi doğal dürtüleri ve iştahları yönündeki tüm davranışların “ahlaksızlık” olarak tanımlandığını, kendi doğal dürtülerinin tersine, tutkularını yenerek, akılcı bir “iyi olma” yönünde başkalarının iyiliğini hesaba katarak yapılan davranışların ise “erdem” olarak tanımlandığını söyler.

Kaynak: Ester Ruben - İktisadın Unuttuğu İnsan, Bsğlam Yayıncılık, Dördüncü Baskı, Nisan 2022, İstanbul, ss. 25-28

Friday, 10 June 2022

Herkes İçin Kaygılanmak ya da Çinli Mozi Hareketi

 Herkes İçin Kaygılanmak ya da Çinli Mozi Hareketi 

Büyük ve durmaksızın genişleyen devletlerin kralları ılımlılık ile kısıtlılık ideallerini bir kenara bırakmışlardı. Cenazeler tekrar zalim ve müsrif gösterilere dönüşmüştü. Bir kral kızıyla birlikte bir sürü kıymetli eşya gömmüş dansçılar ile halktan küçük oğlanlar ve kızların aralarında bulunduğu çok sayıda kişiyi kurban etmişti. Modern yöneticilerin kadınlar, müzisyenler, dansçılar hokkabazlar, palyaçolar ve gladyatörlerle dolu rengârenk ve gösterişli haneleri vardı. Önceleri prenslere ve vassallara ritüelleşmiş saray palavraları hakkında tavsiyeler veren sofistler artık incelikli tartışma becerileri geliştiriyor ve kamu ilişkileri ve diplomasiye dair tavsiyeler veriyorlardı. Fakirleşmiş ve başıboş shi (Çin'in alt sınıf aristokrasisi. Çin'in Eksen Çağı bilgeleri büyük oranda bu sınıftan gelmişlerdir) de sarayların etrafına doluşmuş, iş bulma umuduyla yeteneklerini sergiliyordu. Bunların bazıları akademisyendi. Bu krallar, artık rakiplere dönüşmüş aristokratlara güvenmiyorlardı ve tavsiye almak için daha çok bu"değerli adamlara" gidiyorlardı. 

Öte yandan, bu pragmatik zamanlarda, yöneticiler Konfüçyüsçüleri de fazla idealist bulmaya başlamışlardı ve shi sınıfinın diğer üyeleri gibi şehirlerdeki konumlarını yitiren ve iş arayışıyla kırsal alanlarda dolanan gezgin askerî uzmanlar kadrosu xie'ye (gezgin askeri uzmanlardan oluşan gruplar) daha fazla güvenir olmuşlardı. Savaşan Devletler Döneminde ise birçok xie alt sınıflardan çıkıyordu. Bunlar, yeterli ücreti aldıkları sürece her orduda savaşmaya hazır paralı askerlerdi. Daha aristokrat Konfüçyüsçülerin aksine, bu kişiler agresif eylem adamlarıydı. Sonraki dönemlerden bir tarihçiye göre, "Sözleri her zaman samimi ve güvenilir, eylemleri hızlı ve belirleyiciydi. Sözlerine daima sadık kalırlar ve kendi adamlarını hiçe sayarak tehlikeye atılır, diğerlerini tehdit altına sokarlardı.

Beşinci yüzyılın sonuna doğru ise bir xie bu militanlığa sırtını döndü ve şiddete karşı bir mesaj verdi. Onun kitabına Mozi, "Üstat Mo" (yak. 480-390) deniyordu. Onun hakkında çok az bilgimiz var çünkü kitapta onun adının geçtiği diyaloglar Analektler'den çok daha anonim ve Mozi fikirlerinin arasında kaybolup gidiyor. Mozi, aşırı disiplinli yüz seksen adamdan oluşan bir kardeşliğin lideriydi. Konfüçyüs'ün gelişigüzel örgütlenmiş öğrenciler bunun aksine Mozi'nin okulu bir tarikatı andırıyordu. Katı kuralları vardı, titiz bir eşitlikçi etiği izliyordu ve üyeleri köylüler ya da zanaatkârlar gibi giyiniyorlardı. Paralı asker olarak savaşmak yerine Mohistler savaşları durdurmak, daha küçük ve güçsüz devletlerin şehirlerini savunmak için müdahalede bulunurlardı. Mozi'nin dokuz bölümü savunma savaşı tekniklerine ve şehir surlarını korumak için ekipman yapımına ayrılmış. Öte yandan, Mozi bir filozoftu. Disiplinli eylemle yetinmez, saraydan saraya dolaşarak oldukça orijinal fikirlerini yöneticilere aktarırdı.

Mozi'den anladığımız kadarıyla, Üstat Mo aslında bir sanatçı ya da zanaatkâr olabilir. Kendisi bir işçi imajinı kullanıyor, Cennet'in (Yüce Tanrı'nın) dünya organizasyonunu tekerlekçi ve marangozun pusulası ve L cetveliyle kıyaslıyordu. Onlar da bu aletleri "dünya üzerindeki daire ve kareleri ölçmek amacıyla" kullanıyorlardı." Analektler'in zarif tarzının aksine, Mozi'nin nesri mizahtan yoksun ve sıkıcıydı. Bu da onun eline kalemi zor alan kendi kendini eğitmiş biri olduğunu gösteriyor. Geleneğe ilişkin etkileyici kavrayışına karşın, tarzındaki belli belirsiz beceriksizlik Mozi'nin soyluların yüksek kültürüne bütünüyle yakın olmadığını anlatıyor. Mo ve takipçileri sonradan zengin olmuş kişilerdi, aristokrasinin prestij ve statü takıntısına katlanamıyorlardı. Mo tek tip bir harcama kontrolünü, savurganlığın azaltılmasını istiyor ve kendi sınıfinın kanaatkâr ethos'unu yansıtan bir toplum talep ediyordu.

Mozi, örneğin Zhou hanedanına karşı fazla eleştirel yaklaşıyordu ve Konfüçyüs'ün kahramanı Zhou düküne hiç ilgisi yoktu. Konfüçyüs'e fazlasıyla esin kaynağı olan Zhou ritüeli, müziği ve edebiyatına çok az ilgi duyuyordu. Yoksul halk bu detaylı saray seremonilerinde hiç rol almamıştı ve li (Çin'ce ritüel, sermoni) Mohistler için tam bir zaman ve para kaybıydı. Mozi fazla dindardı ve Cennet'e ((Yüce Tanrı'ya) ve doğa ruhlarına kurban vermenin önemli olduğuna inanıyordu ama ataların tapınaklarında yapılan incelikli ritüellerin şaşaasından nefret ediyordu. Özellikle müsrif cenazeler ve üç yıl süren uzun yas dönemlerine katlanamıyordu. Bunlar aylak zenginler için birebirdi ama ya herkes bu ritüelleri düzenlemeye kalkarsa ne olurdu? Çalışanları mahveder, ekonomiyi çökertir ve devleti zayıflatırdı. Mozi, ritüellere yönelik pragmatik bir bakış açısına sahipti. Sıradan halk yiyecek ve giyecek için gerekli kaynağı bile bulamazken yöneticiler bu seremonilere tonla para akıtıyorlardı. Li (ritüel, seremoni) ruhu yüceltmiyordu; ritüel üstatları esrarlı seremonilere dair tartışmalara çekilip dünyayı kurtarma umudunu bir kenara bırakarak çağlarının problemlerini görmezden gelmekle yetiniyorlardı.

Konfüçyüs'ün ölümünden sonra geçen kısacık zaman dilimi içinde koşullar tam tersi yönde hızla değişmişti. Dördüncü ve üçüncü yüzyıllarda, Konfüçyüsçüler yoksulların durumuna kafa yorup durmaksızın toplumsal reform için çalışacaklardı. Mozi'nin zamanında ise bazı ritüelciler büyük düzlüklerdeki hızlı değişiklikler karşısında öyle şaşkına dönmüşlerdiki kamusal yaşamdan Mo'nun tarif ettiği şekilde el etek çekmişlerdi. Mozi ise savaşlarda dövüşmeye zorlanan, angarya işlerde çalıştırılan ve ağır vergiler altında ezilen köylülerin hali karşısında aşırı acı çekiyordu. Köylülerin barınak, giyecek ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması zorunluydu. Mozi bir devrimci değildi. Yönetici sınıfı devirmek istemiyordu ancak Çin değerlerinin radikal bir revizyondan geçirilmesi gerektiğine inanıyordu. Mozi, bilge kralların yaşamın temel gereksinimleriyle yetindiklerini düşünüyordu. Sıradan halkın zararına gösteriş, lüks ve şatafatla dolu yaşamlar sürmemiş Yao, Shun ve Yu dönemlerinin ideallerine dönülmeliydi. Bu kişilerin evleri sadece rutubetten uzak duracak kadar yüksek, duvarları yağışları dışarıda tutacak kadar kalın ve iç duvarları yalnızca farklı cinsiyetleri birbirinden ayıracak denli yüksekti. Mozi'nin gözdesi, yüksek statüsü ve aşırı zenginliğine karşın yaşamını halkın iyiliği için çalışarak su dağıtımı ve selin önlenmesi için bir teknoloji geliştirmekle geçiren Yu idi.

Mozi'nin mesajı faydacı ve pragmatikti ancak ütopik hayaller de barındırıyordu. İnsanları nefret etmek yerine sevmeye ikna etmenin mümkün olduğuna inanıyordu. Konfüçyüs'te olduğu gibi, felsefesini bir arada tutan tek bağ ren'di (en yüce iyilik) fakat ona göre Konfüçyüs bu tutkulu etiği aileyle sınırlı tutarak çarpıtmıştı. Onun bakış açısına göre, aristokrasinin kabile ruhu birçok problemin temel sebebiydi: aile şovenizmi, prestij yarışı, kan davaları ve aşırı harcamalar. Akrabalık bencilliğinin yerini genele yayılmış bir özgeciliğin almasını istiyordu. Herkes ötekilere karşı tam olarak kendi halkı için hissettiklerini hissetmeliydi. "Ötekilere karşı kendimizmiş gibi dạvranmalıyız" diyordu. Bu sevgi "herkesi kapsayıcı olmalı ve kimseyi dışlamamalıydı". Reformlar yöneticilerin eliyle yapılmalıydı. Çinlilerin bu korkunç savaşlarda birbirlerini öldürmelerini durdurmanın tek yolu onlar jain ai (Çin'ce evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli bir tarafsızlık) uygulamaya ikna etmekti.

Jian ai genelde "evrensel sevgi" olarak tercüme edilir kat bu tanım Mozi'nin faydacı ethos'una göre fazla duygusaldır. Mozi, Çinlilerin herkese karşı sıcak bir sevgi ve yakınlık geliştirmelerini beklemiyordu. O duygulardan çok adaletle ilgileniyordu. Ai bilinçli bir şekilde geliştirilmiş bir iyi niyet yaklaşımıydı. Böylece herkesin ve belki de özellikle yakın çevrenizden olmayanların iyiliğini isteyebiliyordunuz. Jian ai (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlık) istisnasız tüm insanlar için güçlü bir eşitlik, adalet ve tarafsızlık hissine dayalıydı. Mo'ya göre, bu barış ve güvenliğin vazgeçilmez koşuluydu. O dönemde yöneticiler yalnızca kendi devletlerini seviyorlar ve rakiplerine saldırmaktan hiç kaygı duymuyorlardı. Ne var ki başkaları için en az kendileri için olduğu kadar kaygılanmayı öğrenseler bu imkânsız olurdu. "Başka bir devlete kendi devletiniz gibi, başka bir aileye kendi aileniz gibi, başka bir kişiye kendiniz gibi yaklaşın," diyordu. "Devletlerin yöneticileri birbirleri için endişelenseler savaşa girmezler." Kardeşlerin birbirlerine karşı saygısı olmasa kavga ederler; yöneticilerde jian ai (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıkyoksa ordularını toplarlar. "Her durumda, dünyadaki gaddarlıklar, yoksunluklar, dargınlıklar ve öfkeler jian ai (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıkyokluğuna dayanıyor."

Mozi'nin Altın Kural versiyonu Konfüçyüs'ünkinden daha gösterişsizçe ifade edilmiş olabilir ama çok daha radikal görüldü. Aileyi diğer insanları sevmeyi öğrendiğiniz yer olarak görmek yerine, Mozi, jian ai'nin, "herkes için kaygu duyma"nın ailenizi ve  devletinizi doğru sevmenizi sağladığını öne sürüyordu. İnsanlar bütün ırkına karşı iyi niyet geliştirmediği sürece aile sevgisi ve yurtseverlik kolektif bencilliğe dönüşürdü. Ona göre, Konfüçyüsçü bakış açısındaki aile salt bir özel menfaat grubuydu. Suçlular bile ailelerini seviyor ve kendi akrabalarını zenginleştirmek için  başkalarını soyuyorlardı. İnsanlar aile ya da ulusun ötesine geçemediklerinde dünyadaki kötülüklerin kaynağı olan potansiyel seviyede ölümcül bencillik sergiliyorlardı.

Jian ai (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıkdoğrudan șiddetsizliğe yöneltiyordu. Kitabının "Saldırganlığın Reddi" adlı bölümünde, Mozi savaşın faydalarıyla maliyetlerini özenle karşılaştırmıştı. Savaş, hasatları mahvediyor, sayısız sivili öldürüyor, silah ile atları heba ediyor ve ataları kendileri için kurban ayini yapacak soylarından mahrum bırakıyordu. Yöneticiler fetihle devlete fayda sağladığını iddia ediyorlardı ama küçük bir kasabayı almak insanların umutsuzca toprağı sürmek zorunda olduğu bir dönemde binlerce kayba yol açıyordu. Bunun krallık açısından faydası neydi? Büyük devletler daha küçük komşularının topraklarını fethederek kazanç sağlayacaklarını düşünüyordu ama savaşları on bin kişiden yalnızca beşine fayda sağlıyordu. Muhtemelen sonraki kuşaklardan Mohistler tarafından yazılmış bazı bölümler, kendini savunma adına savaşa izin veriyordu. Bir kuşatma esnasında bir şehrin savunulması için talimatlar veriliyordu. Ne var ki Mozi'nin kendisi muhtemelen sıkı bir pasifistti, her tür şiddete karşıydı ve merkezî ovanın tüm devletlerini içine almaya başlamış savaş döngüsünü kırmaya yöneticileri ikna etmek için bir devletten diğerine gezip duruyordu.

Aile değerlerini en kutsal değerler olarak gören Çinlilerin birçoğu Mo'nun fikirleri karşısında şaşkınlığa kapılmıştı. Bu nedenle o inançlarını desteklemek için rasyonel bir argüman yöntemi geliştirdi. Mozi'de mantık ve diyalektik içeren ilk Çince makaleler bulunuyor. Üçüncü yüzyıla ait sonraki bölümlerin bazılarında sistematik argüman oluşturma, tanım yapma ve kusursuz gramer prensiplerine dair engin bir yaklaşım sergileniyor. Bu yaklaşım Analektler'in empresyonist tarzından tamamen farklıydı. Konfüçyüs, junzi'nin uzun bir çalışma ve tefekkür döneminin ardından görüşlerini ve anlayışını sezgisel olarak kavrayacağını öne sürüyordu. Mozi'nin "değerli adamları" (xian) ise eylem adamlarıydı, doğruya giden yolu mantıksal olarak bulurlardı. "Erdemli davranış ve argüman becerilerini" mükemmelleştirirlerdi. Tarihin bu umutsuz döneminde jian ai'nin (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıkönemini karşıtlarını anlatmak için ifadeleri eksiksiz olmalıydı. Bir Mohist iyi olmaktan ziyade, iyi yapmaya odaklanırdı. Konfüçyüs için ren (Çin'ce, insan, en yüce iyilik)  temelde bir iç erdemdi ama "değerli adamlar" dışa dönük biçimde dış dünyaya yöneliyorlardı. Mohistler yavaş öz gelişim süreciyle ilgilenmiyorlar, pratik becerilerini, mantıklarını ve iradelerini toplumun hizmetine sunmak istiyorlardı.

Mozi, vizyonlu her biri bir öneri şeklinde sunulmuş on tez halinde özetledi. 

- İnsanların "herkes için kaygı" duyması gerekiyor mu? 

- İnsanlar "saldırganlığı reddetmeli" mi? 

- Mohistler müsrif cenazeler, litürjik müzik ve Cennet'in (Yüce Tanrı'nın) iradesi hakkında ne düşünüyorlardı? 

- İnsanların eylemlerini kader mi belirliyordu? 

- Mohistler üstlerine nasıl yaklaşmalıydı? 

Her bir öneri üç kritere göre değerlendiriliyordu. 

- Bilge kralların pratiğine uyuyor mu? 

- Aklıselime uygun mu? 

- Hepsinden önemlisi, insan ırkına fayda sağlayacak mı? 

Bu kriterlerden herhangi biri karşılanmadığında, tez reddedilmeliydi. Savurganlık dolu cenazeler ve müzik topluma fayda sağlamıyordu, o yüzden kaldırılmalıydı. Hiç kimse "Kader"i görmemişti, o nedenle Konfüçyüsçülerin dünyayı değiştiremeyeceklerine inanmalarını sağlayan determinizm gerçek değerli adamlar için doğru bir yaklaşım değildi.

Mozi'nin etik vizyonu tamamen faydacıydı. Bir eylemin erdemli olması için yoksulu zenginleştirmesi, gereksiz ölümleri önlemesi, nüfusu artırması ve kamu düzenine katkıda bulunması gerekirdi. İnsanlar bencillikten vazgeçirilmeliydi. İnsanoğlu doğal olarak egoist olduğu için iyiliklerinin insanlığın bütününün iyiliğine temelden bağlı olduğu ve "herkes için adil ve makul bir kaygı"nın refah, barış ve güvenlik için vazgeçilmez olduğu konularında reddedilemez argümanlarla ikna edilmeleri gerekiyordu. Mohistler, saldırganlığın çıkarlarına hizmet etmediği konusunda yöneticileri ikna etmeliydi. Savaş, tebaalarının acı çekmesine neden oluyor, ekonomiyi mahvediyor ve zaferler öfke ile kıskançlık doğuruyordu. Yalnızca herkesin birbirine karşı eşitlik ilkesi ile davranması, öz menfaatlerini aşması halinde zenginlik, mutluluk ve başarı gelirdi. Yöneticiler "yalnızca kendileri için kaygı duymamayı öğrenmek" zorundalardı. 

Bencil ne şiddete meyilli olduklarında Cennet'in (Yüce Tanrı'nın) gazabına uğrarlardı. Cennet/Tanrı hakkında konuşmayı pek tercih etmeyen Konfüçyüs'ün aksine, Mozi argümanlarının neredeyse hepsinde Yüce Tanrı'ya bir göndermede bulunuyordu. Cennet/Yüce Tanrı tüm insanları ayrım yapmadan seviyordu ve jian ai'nin (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıkmükemmel bir örneğiydi. "Cennet/Tanrı herkesi kapsar ve bencil değildir," diyordu.

Cennet/Tanrı cömert ve eli açıktır; Cennet'in/Tanrı'nın kavrayışı ezelidir ve hiç azalmaz. Cennet/Tanrı tüm insanlara yaşam vererek ve hepsini koruyarak sevgisini gösterir. Cennet'i/Tanrı'yı hor gören kişi ondan zulüm görür. Bilgeler Cennet'i/Tanrı'yı davranışlarının temeline koydukları için tüm eylemleri etkindir.

Aristokrasi uzun süredir tanrılara ilişkin kişiliksiz bir konsept geliştiriyordu ama Mozi muhtemelen Cennet'i/Yüce Tanrı'yı hâlâ kişileştirilmiş bir tanrı olarak gören sıradan halkın inançlarını ifade ediyordu. Öte yandan, Tanrı ve ruhlara dair güçlü ve gerçekçi inançlarına karşın, Mozi Konfüçyüs'ün aksine Cennet'in/Yüce Tanrı'nın varlığına karşı bir hayranlık ya da merak beslemiyordu. Teolojisi en az etiği kadar temelden pratikti. Cennet/ Tanrı faydalıydı. İnsanları herkes için kaygı geliştirmek ya da sonuçlarına katlanmak zorunda oldukları inancına sürükleyebilirdi. 

Herkesin ötekilere en az kendilerine olduğu kadar saygı duymaya ikna edilmesi halinde bütün dünyaya barış ve uyum egemen olurdu. Jian ai (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıkuygulayan hiç kimse, bir şehri yerle bir etmez ya da bir köyün bütün nüfusunun katletmezdi. Mozi bu ütopyayı ulaşabildiği en gösterişli ifadelerle tasvir ediyordu: 

Jian ai'yi (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıktemel alarak dünyaya faydalı olmaya çalıştığımızda keskin kulakları ve gözleri olanlar ötekiler için görecek ve duyacaktır, sağlıklı uzunları olanlar ötekiler için çalışacaktır, Yol bilgisi olanlar ötekilere bunu öğretmek için çabalayacaktır. Yaşlı ve eşi ile çocukları olmayanlar destek bulacak, son günlerini iyi geçirebilecektir; ailesi olmayan genç yetimler kendilerine bakacak ve ihtiyaçlarını giderecek birilerini bulacaktır.

Mozi bunun imkansız bir hayal olduğunu düşünmüyordu. Bölüm boyunca, sürekli şunu tekrar ediyordu: "Tüm bu faydalar yalnızca jian ai'yi (evrensel sevgi, herkes için kaygı, prensipli tarafsızlıktemel alarak sağlandığına göre dünyadaki İnsanların bu doktrini duyup da hâlâ onu eleştirmeye kalkmasını anlayamıyorum. Bilge krallar evrensel özgeciliğe dayalı bir imparatorluk kurmuşlardı. Bu ideal geçmişte işe yaramıştı ve şimdi de yarayabilirdi. Dünyayı değiştirmek mümkündü ve değerli adamlar elini taşın altına koymalıydı.

Savaşan Devletler Döneminde Mozi, Konfüçyüsten daha fazla saygı görmüştü çünkü doğrudan çağının terör ve şiddetiyle ilgili konuşuyordu. Bütün Çin'in savaş seferberliğine girişini izlerken insanların kendilerini yeryüzünden silmek üzere olduklarını hissetmişti. Bencillik ve kibirlerinden kurtulamazlarsa birbirlerini yok edeceklerdi. Hayatta kalmalarının tek yolu duygusal özdeşleşmeye değil, düşmanların bile aynı ihtiyaçlara, tutkulara ve korkulara sahip olduğuna ilişkin mantıklı ve pratik anlayışa dayanan sınırsız bir sempati geliştirmekti.

Kaynak: Karen Armstrong, Büyük Dönüşüm, Eksen Çağı ve Dinsel Geleneklerin Başlangıcı, Çev. Barış Baysal, Pegasus Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Nisan 2019, ss. 360-368

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...