Saturday, 31 October 2020

İnsanın Değeri Üzerine Söylev, Ya da Rönesansın Manifestosu - Pico Della Mirandola

 İnsanın Değeri Üzerine Söylev, Ya da Rönesansın Manifestosu

Pico üzerine...

İslam Doğu’da Arabistan’dan Mısır’a, Levant’a (Doğu Akdeniz), oradan İstanbul kapılarına, Batı’da Afrika boyunca ilerleyip Ispanya’ya, Avrupa’ya ulaştı. Kilisenin güvenliği tehlikeye düşmüş, tüm dünyada buyruk yürütme savları değerini yitirmişti. Buna yol açan en az iki neden vardı: 1) Kutsal topraklar Müslümanların eline geçmişti. 2) Hristiyanlığın yüreğine birtakım yeni, canlandırıcı düşünceler getirilmişti.

Büyük Arap felsefecileri Platoncu geleneği koruyup öğretti; bilim adamları astronomiyi, astrolojiyi, simyayı geliştirdi. Kuran’ın koruması altında Musevi ezoterizmi çiçeklendi, tasavvuf tomurcuklandı.
İslam’ın siyasal bakımdan Hindistan’a dek yayılması matematiğe ilgiyi uyandırdı, Hint sayılarının Batı’ya gelmesine yol açtı. Bu da ileri düzeyde matematik araştırmaları için uygun bir yazım sistemi sağladı. İçteki anlaşmazlık, kilisenin evrensel otorite olma savlarını güçten düşürdü. John Wycliffe (1320-1384) gibi yürekli sesler, kilisenin günahları bağışlanmasını, ekmek şarap ayinini, aforozun gücünü sorguladı. Bunlar, insan, doğa, Tanrı kavramlarının rasyonel bakımdan gözden geçirilmesinin yolunu açtı. s. 3

İkinci itici güç, en gür dile gelişini İtalyan Rönesansının mücevheri Giovanni Pico della Mirandola’da (1463-1494) bulur; Pico, La Mirándola ile Concordia kontunun küçük oğluydu. Bologna, Ferrara, Padua, Paris üniversitelerinde okudu, İtalyanca, Latince, Arapça, Ermenice, İbranice çalıştı. Pico’nun “prisca theologia”ya, eski bilgeliğe saygısı onu Floransa’daki Platoncu Akademi’ye yaklaştırdı. Akademi, Cosimo dei Medici’nin (1389-1464) koruması, desteğiyle kurulmuştu.

Rönesans İtalya’sında Platon üzerine araştırmaları Bizans’tan gelen bilginler başlatmıştır. Bunların başında yer alan İstanbullu Georgios Gemiston Plethon (1355-1450) da Platon Akademisi’nde çalıştı. Burası günümüzdeki anlamında bir akademiden çok Platon’u seven, onu araştıranları bir araya toplayan bir dernekti. Platon’un bütün yapıtları burada çevrilmiştir, Skolastiğe, Aristotelesçiliğe karşı Platon burada savunulmuştur. Dolayısıyla Akademi, Platonculuk konusundaki görüşlerin İtalya ile Avrupa’ya yayılmasının kaynağı oldu. s. 3-4

Pico, doğru bilginin evrensel olduğu biliyordu. Bu yüzden yalnızca eski Yunan felsefesine bağlı kalmaya karşı çıktı. Zerdüşt’ü, Musa’yı, Orfeus’u, Pisagor’u, Hıristiyan tanrıbilimini, İslam felsefesini, İbrani kabalasını araştırdı. Ficino, Platon’u Latince’ye çevirdikçe, Pico onun yapıtlarını inceledi. s. 4

Medici ailesinin ajanları hermetik yazıları Floransa’ya getirdiğinde, Pico, Ficino’yu bunları çevirmesi için zorladı. Onların bilgeliğin köklerini, felsefe, bilim, elinin bireşimini içerdiğini kabul ediyordu. Böylece Pico, kabalayı Rönesansın yüreğine tek başına getirdi.
Pico 1486’da, 23 yaşındayken 900 tezini yayınladı. Bütün dünya bilginlerini Roma’ya onları tartışmaya çağırdı. Papa bu toplantıyı yasakladı. Tezlerin yedisi Roma tarafından sapkın sayıldı, altısı da “kuşkulu” görüldü. Sapkın görülen önermeler arasında büyü bilimi, kabala aracılığıyla İsa’nın tanrısallığını kanıtlama da vardı.

“Oratio de Hominis Dignitate”, Türkçesi “İnsanın Değeri Üzerine Söylev”, on beşinci yüzyılın temel düşüncesini açığa vurdu. O, başka başka felsefeleri yalnızca diyalektiğin uyumlu kılabileceğini, din ile bilimin bileşiminin olsa olsa diyalektikle yapılabileceğini, büyü sistemlerinin özünde saklı duran bilgeliğin onunla açığa çıkarılabileceğini öğetti. Pico, Rönesans’a seçme özgürlüğü kavramını getirdi.

Oratio'da usta yapıcı, Adem’e, arketipik adama seslenir, insana seçtiği şeye sahip olma, istediği şeyi olma olanağı verildiğini bildirir. Pico, bunun bir ölçüde Atina gizemlerinde Prometheus ile simgelenen adamın ardındaki anlam olduğunu söyler. Özgürlük, bizim evrenimizin yasası olduğunu yadsımaz, tersine evrenin yasalılığına dayanır. İnsanda dünyadaki her varlığın, canlının tohumu vardır. Duyumun tohumlarının gelişmesine izin verilirse insan hayvanlaşacaktır; ussal tohumlar çimlenirse o göksel bir canlı olacaktır. Gelgelelim onda anlama yetisinin tohumları çiçeklenecek olursa insan melek gibi olur. “O herhangi bir yaratığın payına düşenle yetinmez, kendi birliği içinde kendini yukarı kaldırırsa Tanrı ile bir tek tin yapılır, “her şeyin üzerinde”, “bütün şeylerin başında” olur. Çünkü yalvaç Asaph’ın söylediği gibi “Evet, hepiniz tanrılarsınız, en yükseğin oğullarısınız”. s. 5

Biz ne olmak ‘istersek’ o olabiliriz. Pico özgürlükte kök saldı, metafizik ile etiği, insanın özündeki değeri evrenin yapısı içinde harmanladı. Bu tanrısal olanağı gerçekleştirmenin yöntemi istiğrak/esrimeydi. Bu istiğrak, ayırt etmenin, sezgisel anlama yetisinin sevecenliğin ateşini yakar. Törebilim aracılığıyla duygularını sınırlayarak, diyalektik aracılığı ile usun sisini, pusunu silkeleyerek canını saflaştıran, bu üçünü etkin kılan biri, bir seraf, bir aşık olur. O “Tanrıdadır, Tanrı ondadır, Tanrı ile o birdir.”

Özgürlük insandaki “seçtiği şeye sahip olma, istediği şey olma” gücüne dayanır. İnsan isterken, geride, içeride kendini gösteren yaratıcı güce, dürtüye çok benzer. Bu dürtü niteliksizdir, insan yapısı içinde onun belli bir yeri yoktur. İnsan da, “Ne yersel ne de gökseldir, ne ölümlü ne de ölümsüzdür.” Gelgelelim bilinç aracılığı ile bilinç içinde olduğu şey olur.

İstiğrak ile büyü kendini değiştirmenin anahtarlarıdır. Bizim ikili doğamız vardır. Biri tanrısal olana, yukarı çeker, öteki aşağıya, çatışmanın ayrımlaşmış katmanlarına... Deli bir adam gibi, didişmeyle, uyumsuzlukla itilen insan, derinlere yuvarlanır. Oysa törel felsefe, sevgi, barış getirecektir. Biz Yakup’un merdivenlerine ancak o zaman tırmanmaya başlayabiliriz. Bu merdiven “aşağıdaki yeryüzünden göğün yücelerine yükselir, art arda gelen birçok basamağa ayrılmıştır.” Tanrı'nın merdivenine hiç kimse kirli ayaklarla, yıkanmamış ellerle dokunamaz. Gizemin belirttiği gibi, “saf olmayanın saf olana dokunması kutsala saygısızlıktır”. Ne ki saflığa ulaştığımızda bütün varlıkları sevebiliriz. Bunu başarırsak “Birdenbire bir seraf gibi alev alev yanmaya başlarız.” s. 6

Gerçek bir istiğrakçı gövdesini unutur, usun en derin yerlerine erişir, o dünyasal değildir, göksel bir hayvan da değildir, insan etine bürünmüş Tanrıdır daha çok. s. 6

Henüz temiz olmayanlar, törel bilgiye gerek duyanlar, çadırın dışındaki insanlarla birlikte açık göğün altında yaşamalıdır. Onların Thessalyalı rahipler gibi kendilerini arıtmaları gerekir. Tapınağa ancak yaşamlarını düzene koymuş olanlar alınmalıdır. s. 7

Bu süreçte, törel, tinsel yetkinleşme yetmez, istemenin gücü de yetmez; yaratıcı gizil güçler, ilişkiler olarak rengin, sayının, sesin derinlemesine anlaşılması gerekir. İnsan bu bilgi, bu kılgı aracılığıyla dünyada örselenmez duruma gelir, bilinç bakımından bir ölümsüz, bir usta-magus olur. Varlığın bütün merdivenlerini tırmandığında tanrısal bir adama dönüşür. Dolayısıyla yüksek büyü “harikalar yaratmaz, daha çok onları yaratan doğaya yardım eder.” ss. 7-8

Biri “uyduruk Apollon’un değil, bu dünyaya gelen her canı aydınlatan gerçek Apollon’un kutsal tapınağına” girmek için Delfi’nin üç buyruğu’na uymalıdır: tiki “Hiçbir şeyde aşırı değil.”dir. Çünkü her şeyde ölçülü olma ilkesi tinsel bilgiyi amaçlayan kişinin usu ile gövdesini uyumlu kılar. İkincisi ‘Kendini bil.”dir. Bu söze kulak verirsek doğa bilgisine yükseliriz. Üçüncüsü "Sensin."dir. Biz, bu buyrukla gerçek Apollon’u biliriz.

İnsan evrenin bir yerini doldurmak için rastgele yaratılmamıştır. O, Tanrı'nın bir benzeridir. Kendince bir dünyası vardır, büyük dünya içinde bir küçük bir dünyadır. Mirandelo’nun bu düşüncesinde, yaygın bir Rönesans anlayışıyla karşılaşırız. Artık insan bir organ değil, yasası, ağırlık merkezi kendisinde olan özgür, küçük bir dünyadır. Dünya için Tanrı neyse gövde için de can odur. Dolayısıyla Tanrı gibi insan da çevresinde olup biten her şeyin odağındadır. Bu yaklaşım, insanın evrenin merkezinde yer aldığı düşüncesine götürür, Bu da Hümanizmanın ayırıcı özelliğidir.

Pico, uzun bir Apologya yazarak kendi görüşlerini savundu. Ne ki Papa VIII. İnnocent’in kovuşturma tehdidi yüzünden kaçmak zorunda kaldı. Fransa’da papalık elçisinin ricasıyla tutuklandı. Lorenzo dei Medici’nin kişisel koruması altında Floransa’ya geri döndü, ömrünün son birkaç yılını Rönesans’ın öncüsü olan düşünceleri yayarak, öğreterek geçirdi. s. 8

Pico, 1491’de sanını, mal varlığını bıraktı. Yapıtını bitirir bitirmez yurtsuz bir çileci, bir öğretmen olarak yaşamak istedi. 1493’de büyüye derin bir ilgi duyan papa VI. Alexander tarafından bütün bütün aklandı. Ne var ki, bir gezgin olarak yaşamaya başlamadan önce ateşlendi. 17 Ekim 1494’te, VIII. Charles’in, Piero dei Medici’yi kovarak Floransa’ya girdiği gün öldü.

Onun yapıtlarının ruhu, insanların usu üzerinde kalıcı bir etki bıraktı. Kendisine taktığı yalın “Kaşif” adının anlamını hak etti. Yapıtları Batı’nın yeniden doğuşunda öncü rolü oynadı.

Pico della Mirandola’nın İnsanlık tarihindeki derin önemi göz ardı edilemez. O, Avrupalı insanın yeni konumunu gözüpekçe dile getirmiştir. Bu adam, dünya üzerinde etkili olmak için, yazgısını bilimle denetlemek için Magia ile Kabala'yı kullanan Magus'tur. s. 9

Çevirmenin Sözü'nden

Ben bu küçük ama değerli yapıtı insanın kendi dünyasını kurma özgürlüğünü bir kez daha anımsatmak uğruna çevirip yayınlamak istedim. Bir yaşam boyu bizim olan bu özgürlük, kitle iletişim araçlarından sosyal bilimlere kadar yaşamın hemen her alanında göz ardı ediliyor, küçümseniyor, hatta horlanıyor. Değişik sistemlerin bireyin varoluşunu, olanaklarını, yaşamını, bilincini, gücünü alıp tükettiğini, ancak hem canlı hem de bilinçli tek varlığın sistemler değil insan olduğunu anımsatan bir metni çevirmekle iyi ettiğimi düşünüyorum. Spinoza’nın dediği gibi insanların usu türlü türlü, birinde kutsallık duygusu uyandıran ötekine gülünç gelir. Böyle bir metnin, kendini kurmayı seçenlere yardımcı olacağını düşünüyorum. Ben de böylece Pico’ya gönül borcumu ödemiş oluyorum. Bir kez daha, bu kitap bağlamında, benzerler benzerleri bulur diyorum. ss.10-11

İnsanın Değeri Üzerine Söylev

1. Bölüm: Önsöz

En saygı değer Babalar, eski Arap yazılarında şunu okudum: Saracenli Abdullah’a, "Dünyanın en şaşırtıcı şeyi nedir?" diye sorulduğunda o, “Mucize sayılabilecek şeyler arasında insandan daha büyüğü yok.” diye yanıtladı. Hermes Trismegistus’un “İnsan büyük bir mucizedir Asclepius.” diyen tanınmış seslenişi de bu düşünceyi doğrular, insan konusunda nice şey söylenir. O, yaratıklar arasında aracıdır; kendi altındaki varlıkların beyi olarak yukarıdaki Tanrılara yakındır; duyularının keskinliği, usunun sorgulaması, anlama yetisinin ışığı ile doğanın yorumlayıcısıdır; zaman dışı değişmezlik ile zamanın akışının orta yolunda oturur; Perslerin dediği gibi canlı bir birliktir, dünyanın evlilik ilahisidir, Davud’un tanıklığı ile, meleklerden azıcık aşağıdadır. s. 15

Soruyorum: Niçin meleklere ya da takdis korolarına insandan daha fazla saygı duymayalım? En sonunda insanın niçin yaşayan şeylerin en talihlisi olduğunu kavradım. Varlıklar sıradüzeninde yalnızca hayvanların değil, yıldızların, dünyanın sınırlarının ötesinde yerleşen zekâların da insana imrenmesine yol açan koşulun ne olabileceğini kavradım. Böylece de onun bütün bu saygıyı neden hak ettiğini bildiğimi ta içimde duydum: İnancı aşan, ruhu duyduğu hayranlıktan ötürü vuran bir şey. İnsan, bu temelde, tam bir adaletle, büyük bir mucize, bütünüyle saygı değer bir varlık olarak düşünülüp, adlandırıldığına göre başka türlü olması olanaksız. Öyleyse ey acımalı babalar, insanın bu koşulunun tam olarak ne olduğunu işitin, insanlığınız adına öğrencinizi bu konuyla uğraşır iken bağışlayın. ss. 15-16

Baba Tanrı, en güçlü mimar, saklı bilgeliğinin buyruğuyla, gördüğümüz bu dünyanın Tanrı'nın evrendeki konağı olduğunu, onun en sevgili tapınağı olduğunu söylemiş bulunuyor. s. 16

Sonunda, her şey tamamlandığında, hem Musa’nın hem de Timaeus’un tanıklık ettiği gibi, Tanrı insanı yaratmaya karar verdi. s. 16

Sonunda, yüce Yapıcı, hiçbir şeyi tümüyle veremeyeceği bu yaratığa, bütün öteki yaratıklara bağışlananlardan pay verilmesini kararlaştırdı. Bu yüzden Tanrı insanı, bu belirlenmemiş imgeyi aldı onu dünyanın ortasına yerleştirerek şunları söyledi:

“Ey Adam! Biz sana ne hazır bir yüz ne de özgün, doğuştan gelen bir özellik verdik, ta ki kendi yerini, biçimini, yeteneklerini kendin seçesin, onları kendi yargın, kendi kararın ile edinebilesin. Bütün öteki yaratıkların doğası bizim koyduğumuz yasalarla belirlenip sınırlanmıştır. Oysa senin önünde böyle sınırlamalar yok, kendi yüzünün çizgilerini sana koruma görevini verdiğimiz özgür isteğinle çizebilirsin. Seni dünyanın tam ortasına koyduk, baktığın yerden dünyadaki her şeyi daha kolay görebilesin diye. Seni ne yersel ne göksel, ne ölümlü ne ölümsüz olarak yarattık; özgür, olağandışı bir yontucu gibi kendini, kendi seçiminle biçimleyebilesin diye. Aşağıya, yaşamın kaba biçimlerine inmek de tanrısal yaşam sürenlerin düzenine çıkmak da senin elinde.” s. 17

2. Bölüm

Ey Tanrı babanın aşılmaz cömertliği, ey insanın harika, aşılmaz mutluluğu! Ona dilediği, istediği şey olması verilir. Hayvanlar her zaman sahip olacaklarını, doğdukları andan başlayarak, Luvias’ın dediği gibi “daha analarının döl yatağından” kendileriyle birlikte getirirler. En yüce ruhsal varlıklar, yaratılır yaratılmaz ya da yaratıldıktan hemen sonra, ölçüsüz sonsuzluklar aracılığı ile kendilerinin olan değişmez bir varlık tarzına yerleşir. Oysa insana yaradılış anında bütün olanaklara gebe tohumlar, yaşamın bütün biçimlerinin tohumları bağışlanmıştır. İnsan bütün yaratıkların payına düşenlerden hoşnut olmazsa kendini kendi birliğinin merkezinde toplayacak, orada babanın yalnız karanlığına katılacak her şeyin ötesinde oturan babanın yalnızlığında bütün varlıkları aşacaktır. s. 21


İbranilerin batini tanrıbilimi bile, bazen kutsal Enoch’u; metatron dedikleri malakh-ha-shekhinatia, [Tanrı'nın bir meleğine] dönüştürür, bazen de öteki adamları başka ruhlar olarak yeniden biçimler. Bu arada Pisagorcular suçlu insanları hayvanlara, Empedokles’e inanacak olursak, bitkilere dönüştürür. Onlara öykünerek, Muhammed’in de sık sık Tanrı'nın, koyduğu yasadan ayrılanların hayvanlaşacağını söylediği bilinirHaklıydı da; çünkü ağacı ağaç yapan kabuğu değil duygusuz, sorumsuz doğasıdır. Yük hayvanını yük hayvanı yapan da postu değil kaba hayvansal ruhudur. Göksel varlıkları göksel varlık yapan, yörüngesel biçimleri değil uyumlu düzenleridir. Son olarak melekleri melek yapan gövdeden kurtulmuş olmaları değil tinsel zekâlarıdır. Kendini midesine adayan, yerde sürünen birini görürseniz, bilin ki o bir adam değil bir bitkidir. s. 22

İmgelemin boş biçimlerinden gözü kamaşmış birini görürseniz, o baştan çıkaran dilekleri yüzünden kendi duyularının kölesi olmuşsa, gördüğünüz insan değil hayvandır. Ne ki her şeyi usun kurallarına göre yargılayıp ayırt eden bir filozof görürseniz onu ululamanız gerek. O, yersel değil göksel bir varlıktır. Son olarak gövdesine aldırmayan, bütün bütün usun iç odasına çekilmiş katkısız bir düşünür görürseniz orada ne yersel ne de göksel bir yaratık değil, insan etine bürünmüş daha yüksek bir tanrısal varlık vardır. O zaman insana kim hayranlıkla bakmaz. s. 22

Yersel şeyleri küçümseyelim, göksel düzene bile dudak bükelim, bu dünyanın nesi varsa bir yana bırakıp yüce Tanrı'ya en yakın olan, bu dünyanın ötesindeki saraya seyirtelim. Dinsel gizemlerin söylediği gibi, orada ilk sırada seraflar, kerubiler, tahtlar vardır. Gelgeldim onlara boyun eğmeden, ikinci bir yere duyduğumuz sabırsızlıkla, onların saygınlığını, onurunu aşmaya çalışalım. Onlara öykünüp onları geçersek, hiçbir şeyde onlardan geri kalmayız. s. 23

3. Bölüm

Nice basamakla yerden göğün yücesine çıkan bir merdiven vardı. Tanrı, bu merdivenin doruğunda oturur. Düşünceli melekler merdivenin basamaklarında inip çıkar. Meleklerin yaşamına öykünen bizlerin yüzümüzü çevirmemiz gereken merdiven buysa, sorarım size: Tanrı'nın basamaklarına çamurlu ayaklar, topraklı ellerle oturmayı kim göze alır? Gizin öğrettiği gibi, saf olmayanın saf olana dokunması yasaktır. Peki bizim sözünü ettiğimiz bu eller, bu ayaklar da ne? Elbette onlar ruhun ayaklarıdır: Açıkçası, ruhun, toprağa tutunan kökler gibi yeryüzüne tutunduğu en değersiz bölümü. s. 33

Demek istediğim şu: Ruhun kolayca öfkeleniveren bu gücünü niye “el” diye adlandırmayalım? El, isteme yetisinin savaşçısıdır, istek uğruna dövüşür, tozda, güneşte ona yiyecek sağlamaya uğraşır. Gölgede yatan her şeyi, onun yutması için ele geçirir. Bu eller, bu ayaklar gövdenin bütün duyusal bölümleridir. Dedikleri gibi ruhu geriye çeken dikkat bunlarda barınır. Onları akan bir ırmakta yıkar gibi törel felsefede yıkayalım da kirli, bulaşık olduğumuz için merdivenden çıkmamızı önlemesinler. Biz Yakub’un merdivenini inen çıkan meleklere yoldaş olmak istiyoruz. s. 33

Daha dünyaya gelmeden, yaşamın Tanrısıyla sözleşme yapan dürüst Eyüp’ü de inceleyelim. Yüce Tanrı'nın onu kuşatan on binlerce varlıktan ne istediğini araştıralım. O, Eyüp’ün sayfalarında yazdığı gibi, sallantısızca "barış" diye yanıtlayacaktır: O, göğün ulaştığı uzak yerlerde barışı kurar. Felsefeci Empedokles, tanrıbilimci Eyüp’ün sözlerini bizim için yorumlayabilir pekala. Çünkü ortadaki düzen, yukarıdan aşağı doğru sıralanan düzenlerin uyarısını, öğüdünü yorumlar. Empedokles bize ruhumuzun ikili bir yapısı olduğunu öğretir, bunlardan biri bizi yukarı göksel bölgelere taşır. Oysa öteki ile cehennem bölgelerine taşınırız. Her şey dostluk-düşmanlık, savaş-barış aracılığı ile olur.

Empodokles bu yüzden dizelerinde çekişme, bozuşma yüzünden deli bir adam gibi parçalanan, Tanrılarla savaşa giren, denizin derinliklerine sürülenen kişiye yazıklanır.

Tanığı olun bu dizelerin ey babalar; çünkü içimizde çatışan nice güç olduğu besbelli. Mezardaki, bağırsaktaki savaş, devletlerin iç savaşından da kötüdür. Savaş durumunu aşmalı, sonunda bizi Tanrı'nın yücelttikleri arasına katacak barışı kurmalıyız. Bu savaşı ancak felsefenin uzlaşmaya dönüştüreceği besbelli; bu çatışmayı ancak onun yatıştıracağı da apaçık. s. 34

Ancak adamımız düşmanları ile barışmak isterse, töreler felsefesi, içimizdeki aslanın tutkulu öfkesini, şiddetini, onun içinde kılıktan kılığa giren kabalığının usdışı itelemelerini sınırlayacaktır. Daha bilge kişilerin öğüdüne göre davranırsak, bozulmaz bir barışı sağlama bağlamaya çalışmamız gerekir. Töreler felsefesi bu konuda da isteklerimizi bol bol karşılamak için elimizin altındadır. O, iki hayvanı da anaç domuz gibi boğazlayarak, ten ile tin arasında çiğnenemez bir barış anlaşması kuracaktır. Diyalektik, çatışan sözler kalabalığının, kılı kırk yaran akıl yürütmelerin ortasında, kaygı ile belirsizliğin parça parça ettiği uslamlama bozukluklarını bir araya toplayıp düzenleyecektir. Doğa felsefesi, düşüncelerin bütün tarafları kızdıran, şaşırtan, dağılan usu parçalayan çatışmasını azaltacaktır. Bununla birlikte, doğa felsefesi, bu çatışmayı çözerken Herakleitos’un yazdığı gibi doğanın savaşla yaratıldığını, bu nedenle de Homeros’un dediği gibi “çatışma” olduğunu anımsatacaktır bize. Dolayısıyla doğa felsefesi bizim için gerçek, sarsılmaz bir barışı, sağlama bağlamaz. Böyle bir barışı bağışlamak, daha çok bilimlerin kraliçesi olan, kutlular kutlusu tanrıbilimin ayrıcalığıdır, erkidir. Doğa felsefesi, en iyi durumda, tanrıbilimin yolunu gösterir, yol boyunca da bize yardım eder. Bu arada tanrıbilim bizim uzaktan gelişimizi görerek bu gelişi hızlandırmak için şöyle seslenecektir: “Sen çalışıp didinerek tükenen, bana gel, seni onaracağım; bana gel ki sana ne doğanın ne de dünyanın veremeyeceği barışı vereyim.” ss. 34-35

Böyle avutucu bir sesle çağrılan, böylesine sevecenlikle davet edilen bizler bu kutsallar kutsalı anaya, dünyadaki Merkürler gibi kanatlı ayaklarla uçacağız; özlediğimiz barışı orada elde edeceğiz. Bütün canlar, bu en kutsal barış, bu bölünmez birlik, bu ek yeri olmayan arkadaşlık aracılığı ile tek bir us içinde bir olacak. Bununla kalmayıp dile gelmeyen bir biçimde, varlığın en derinlerinde de gerçekten bir olacaklar. s. 35

Pisagorcular bu arkadaşlığın felsefenin amacı olduğunu söyler. Bu, Tanrı'nın göğün yücelerinde kurduğu barıştır, yeryüzüne inen meleklerin, iyi niyetli insanlara, onlar göğe ağıp melekleşebilsinler diye duyurduğu barıştır. Bu, bizim arkadaşlarımız için, çağımız için, girdiğimiz her ev için, kendi canımız için isteyeceğimiz barıştır. Canımız böylece barış aracılığı ile Tanrı'nın yeri olabilir. Can, töreler felsefesi, diyalektik aracılığı ile kendini kirlerinden arıttığında, kendini Prens’in saray giysileri olan felsefe disiplinleri ile donattığında, kapı alınlıklarını tanrıbiliminin çelengiyle taçlandırdığında Yenginin Kralı aşağı inebilir. Babayla birlikte gelerek, canla birlikte, canın evini de yukarı alır. Can böylesine büyük bir konuk olmayı hakkettiğini kanıtlarsa, Onun sınırsız acıması aracılığıyla yalnızca konuk değil bir eş olarak nice nice bilimin altın giysisiyle donatılacak, bu giysi onun gelinliği olacaktır. Can, kendini tümden unutarak, onun eşi olarak yaşamak uğruna kendini öldürmek isteyecektir. Tanrı gözünde, ermişlerinin ölümünün sınırsız önemi vardır. Bilge kişiler onu her zaman düşünmeyi felsefenin özel bir uğraşı sayageldi. Ben işte bu ölümden -yaşamın gürlüğüne ölüm denebilirse- söz ediyorum. s. 36

Musa’yı örnek alalım. O, melekleri kendinden geçiren en kutsal, en dile gelmez anlayışın dopdolu pınarından biraz daha aşağıdaydı. Bu saygıdeğer yargıcı gövdenin ıssızlığında yaşayan bizlere yasalarını söylerken dinleyelim: “Daha kirli olanlar, töreler felsefesine gerek duyanlar, kendilerini arıtıncaya dek Teselya rahipleri gibi göğün altında, tapınakların dışında yaşasın. Yaşamını düzene koyanlar, tapınaklara alınabilir. Ne var ki, onlar kutsal kaplara dokunamaz daha. Onlar önce gayretli leviteler gibi diyalektiğin yardımıyla, felsefenin kutlu onuruna hizmet etmelidir. Kendilerini bu onura kabul ettirebildiklerinde, felsefe rahibi olarak, ulu Tanrı'nın çok renkli tahtını; açıkçası yıldızların asılı durduğu göğün yazlık sarayını düşünebilirler. Göksel şamdan, yedi ışık, yedi elementle alev alev yanar; onlar bu tapınağın kürklü örtüsüdür. En sonunda, yüce tanrıbilim aracılığıyla tapınağın en derin odalarına girince, görüntülerle aramıza giren bir örtü olmaksızın tanrısallığın parıltısının, onurunun tadını çıkarabiliriz.” Musa’nın uyararak, iteleyerek, öğütleyerek bize buyurduğu, kuşkusuz işte budur. Biz, felsefe aracılığı ile, gelecekteki göksel parıltıya, onura giden bir yol olabiliriz. ss. 36-37

4. Bölüm

Kim istemez Tanrı sofrasına konuk olmayı? Kim istemez bir ölümlü iken sonsuzluğun nektarını içmeyi? Göksel Kudüs’e ulaşmayı kim istemez. s. 43

Ey babalar! Anlama yetilerimizi, kişiliklerimizi Tanrıyla birleşmeye yükselten böyle sokratik çılgınlıklarla esrimeye kapılalım. Onlar bizi işte böyle devindirmek. Biz daha önce, bizde yapılması gereken her şeyi bu yolla yaptık. Töreler felsefesi tutkularımızın gücünü en uygun denetimle ahenkli bir uyuma ulaşacak biçimde sınırlarsa, diyalektik usumuzu buyrulan ileri düzeye yükseltirse, esinleyici güçlerin çılgınlıkları ile çarpılarak, can kulağımızla göksel uyumu duyarız. İşte o zaman felsefe, esinleyici güçlerin önderi Bachus’ün gizemleriyle gizlerini, açıkçası doğanın görülür imlerini, Tanrı'nın görünmez imlerini açınsayarak Tanrı evinin zenginlikleri ile başımızı hoş eder. Orada Musa gibi inançlı olduğumuzu kanıtlarsak, bunun ardından en gizli tanrıbilimin kesin bir esrimeyle bizi esinlemesi gelir. Tanrıbilimin en yüce düzeyine yükseltildiğimizden, var olan, var olagelen her şeyi görünmez bengiliğin asası ile ölçebiliriz. Phoebus [Apollon] bilicileri gibi, şeylerin ilk güzelliğini kavrayarak tanrıbilimin kanatlı sevgilileri olacağız. En sonunda, dile gelmez bir seviyle, bir iğne yemişçesine çarpılarak, bir seraf gibi Tanrı'yla dolarak artık kendi kendimiz değil bizi yapan Bir’in ta kendisi olacağız. ss. 43-44

Onun anlamlarına, gizlerinin derinliğine erenlerin tümü Apollon’un kutsal adlarını gizler. Bu adlar, bu Tanrı'nın, bir bilici olduğu ölçüde filozof da olduğunu açıkça gösterir. Ammonius bu konuyu bol bol işlediğinden onu açıklamak bana düşmez. s. 44

Yine de, ey babalar, şu üç Delfoi buyruğunu anımsamamak olmaz. Bunlar, tapınakların en kutsalına, en görkemlisine giren herkes için çok gereklidir. Bunlar, sahte Apollon’un değil, bu dünyaya giren her canı aydınlatan gerçek Apollon’un buyruklarıdır. Bunların üç parçalı bir felsefeyi var gücümüzle benimsemekten başka bir şey önermediğini göreceksiniz. Bu felsefe, bizim şimdi tartıştığımız şeydir. Elbette şu aforizma: megen ağan; açıkçası “Hiçbir şeyde aşırı olma!”, töreler felsefesinin konu edindiği “orta” kavramıyla, bütün erdemlere yerinde bir ölçü getirir. Öteki aforizmamız “gnothi seauton”; açıkçası “Kendini bil!” de benzer bir biçimde bizi doğanın tümünü araştırmaya çağırır; bize doğanın tümünü araştırmayı öğütler. İnsanın doğası, tüm doğanın bağlayıcı halkası, “karma iksirindir. Çünkü -önce Zerdüşt’ün, ondan sonra da Platon’un Alkibiades’de yazdığı gibi- “kendini bilen, kendinde olan her şeyi bilir.” Sonuçta, doğa felsefesi aracılığıyla böyle bir bilgi ile aydınlanan, tanrıbilimsel salutation ei’yi; açıkçası “Sensin”i bilerek Tanrıya yaklaşmış olan bizler, gerek Apollon üzerine, onu sezdiren sözcüklerle sevinç içinde söylev vereceğiz. ss. 44-45

İnsanların en bilgesi Pisagor’un görüşünü de araştıralım. Pisagor, kendisinin bilge diye adlandırılmaya değer olduğunu düşünmedi hiçbir zaman. Onun bilge bir adam dile tanınmasının nedeni kesinlikle budur. O, ilk olarak hiçbir zaman kovaya oturmamayı; açıkçası hiçbir zaman uslamlama gücümüzü yitirmemize neden olacak tembel bir kımıltısızlık içinde olmamayı buyurdu. Us, her şeyi sınayan, yargılayan, ölçen yetidir. Ne var ki diyalektiğin kuralları, alıştırmaları usun her şeye doğrudan yönelişini, onun çevikliğini korumasını daha güçlü kılar. Sonra Pisagor, ne pahasına olursa olsun iki şeyden uzak durmamız için uyarır bizi: Güneş’e karşı işememek, kurban sunarken tırnaklarımızı kesmemeliyiz. Çileden çıkan hazlarımızın insanı zayıflatan isteklerinden töreler felsefesi aracılığı ile kurtulunca, kızgınlığın keskin noktalarını, canımızdaki öfkeleri tırnak keser gibi yontunca, kutsal törenlere; açıkçası daha önce sözünü ettiğimiz Bakhüs gizemlerine katılacağız. Güneş’in doğru biçimde baba, kılavuz diye adlandırıldığı düşünmeye kendimizi ancak o zaman adayacağız. En sonunda Pisagor bizde “horozu beslememizi” açıkçası canımızın tanrısal bölümünü besleyici yiyeceklerle, göksel ambrosiayla besler gibi gibi tanrısal şeylerin bilgisi ile beslememizi isteyecektir. Bu, aslan yüzlü horozdur. O dünyadaki gücün tümünü korku içinde tutar. Eyüp’ün Kitabında okuduğumuz gibi bu horoza her türlü anlayış verilmiştir. Yanılgı içindeki insan, onun ötüşüyle usunu başına devşirir. Bu horozun her sabah, sabah yıldızı ile birlikte ötüşünde göğe bir Tedeum (Çev. Şükran ilahisi) ağar. Bu horoz, her gün, sabahın alaca karanlığında, kendi sesini sabah yıldızının Tanrı'ya övgüsüyle birleştirir. ss. 45-46

Bu, Sokrates’in ölüm saati geldiğinde, canındaki tanrısallığın daha yüce bir dünyaya katılmasını beklerken, gövdece her türlü hastalık tehlikesini aşmış iken Asklepius’a, açıkçası ruhun sağaltıcısına borçlu olduğunu söylediği horozdur. s. 46

Kildani kayıtları da bir geçit tören yapsın. Onlara inanacak olursak, ölümlülerin mutluluğuna giden yolun orada da aynı yerden geçtiğini göreceğiz. Kildani yorumları Zerdüşt’ün bir deyişini yazar, buna göre ruh kanatlı bir yaratıktır. Kanatları düştüğünde bir gövdeye dalar; ama kanatları büyüyünce yine doğaüstü yörelere döner. Çömezleri, Ruhlarının iyice tüylenmesini, uçuvermelerini sağlama bağlamak için ne yapmaları gerektiğini sorduğunda Zerdüşt şöyle yanıtladı: “Onları bol bol yaşam suyuyla sulayın”. Çömezler bu suyu nerede bulabileceklerini sorarak üstelediklerinde Zerdüşt, alışıldığı gibi, çömezlerini alegorik bir öykü ile yanıtladı: “Tanrının cennetini dört ırmak yıkayıp sular. Sizi kurtaracak suyu bu ırmaklardan çekebilirsiniz. Kuzeyden gelenin adı, Pişon'dur, “Gerçek” demektir. Batıdan akan ırmağın adı, Gişonouf'dur, “kefaret” anlamına gelir. Doğudan akan ırmağın adı, Chiddeke, açıkçası “ışık”tır. Son olarak Doğu’dan akan ırmağın adı Perattitır, bu da “sevecenlik” diye anlaşılabilir". Ey babalar, Zerdüşt’ün bu açıklamaları ile ne demek istediğini bütün dikkatinizi vererek düşünün. Besbelli ki bunların anlamı olsa olsa şudur: Batı dalgalarının yaptığı gibi gözlerimizin kirini pasını töreler bilimi ile yıkayacağız. Bakışımız, kuzey yıldızından alınan bir metni okur gibi, gerçekle aydınlatılmalıdır. Ondan sonra, diyalektik aracılığı ile doğayı düşünür iken, güneşin ilk ışıklarına benzeyen doğruluğun belli belirsiz ışığını taşımaya alışacağız. En sonunda tanrıbilimsel dini bütünlükle, Tanrı'nın en kutsal dini aracılığı ile, öğle güneşinin gözalıcı görkemini taşıyabilir duruma geleceğiz. Tıpkı göğün kartalları gibi... ss. 46-47

Bunlar, ilk başta Davud’un kutladığı, sonra da Aziz Augustinus’un ayrıntılı biçimde dile getirdiği “sabah, öğle, akşam düşünceleri” olsa gerek. Bu, serafları amaçları yönünde alevlendiren, kerubileri aydınlatan öğle ışığıdır. Bu, söz verilen ülkedir. Eski çağda yaşayan babamız İbrahim, onun yolunda ilerleyip durdu. Bu, kabalacılar ile Arapların öğretilerinde bize anlatılan yöredir. Bu yörede, temiz olmayan ruhlara yer yoktur. Daha derin gizemlerden bilmecemsi bir dille bile olsa açık açık söz etmemize izin verin: Birden bire düşüş, insanın usunu baş döndürücü bir çevrim içinde bıraktığından; Yeremna’ya göre ölüm, yüreğimiz ile barsaklarımıza kötülük bulaştırmak için pencerelerden gelir. İyileştirici ilaçlara benzeyen töreler felsefesi ile diyalektik aracılığı ile bizi kurtarabilecek tanrısal iyileştirici Rafael’i çağırmamız gerekir. Sağlığımızı yeniden kazandığımızda, Cebrail, tanrının gücü, bizde yerleşir. O, doğanın mucizeleriyle bize yol göstererek, her yerde Tanrı'nın gücünü, iyiliğini imleyerek sonunda bizi Yüce Rahip Mikael’in gözetimine teslim edecek. O da felsefeye hizmetini başarıyla tamamlayanları, değerli taşlardan bir taca benzeyen tanrıbilim rahipliği ile süsleyecektir. s. 47

5. Bölüm

Burada felsefe çalışmayı kınamayı alışkanlık edinenleri yanıtlayacağım. Çünkü, tüm felsefe çalışlmaları, zamanımızın kötü durumunda olduğu gibi, onurdan, ünden çok horlanmaya, hakarete uğramaya yol açıyor. Uygulamada, felsefenin kimse tarafından araştırılmaması ya da azınlık tarafından çalışılması gerektiği yolundaki öldürücü, canavarca inançlar bütün usları ele geçiriyor. Bizim büyük bir dikkatle incelediğimiz, şeylerin nedeni, doğanın yolları, evrenin planı, Tanrı’nın amacı, yerin göğün gizleri gibi konular, yarar sağlamadıkça ya da o kişinin işine gelmedikçe göz önüne alınmaya ya da parmak ucuyla tutulmaya değmez şeyler gibi görülüyor. Böylece anlaması güç bir noktaya ulaşıyoruz. Artık yalnızca felsefeyi tecime indirgeyenlere bilge gözüyle bakılıyor. Erdenli Pallas’in, (Atena) insanlar arasında barınmasının nedeni tanrıların cömertliğidir olsa olsa. Oysa o şimdi geri çevriliyor, yuhalanıyor, küçümsenerek ıslıklanıyor. Kimse onu sevmiyor ya da onunla arkadaş olmuyor. Onun bozulmuş kızlığıyla, orospulukla elde ettiği üç beş kuruşluk kötü kazançla kesesini dolduranlar bunun dışında. Ben bu yakınmaları, eseflerin, kızgınlıkların en büyüğünü, çağımızın prenslerine değil, filozoflarına yolluyorum. Bu filozoflar, felsefenin parasal bir değeri ya da ödülü olmadığından felsefenin ardından gidilmemesi gerektiğin söylüyor. Onlar böyle yapmakla filozof olmadıklarını da gösteriyor. Bütün yaşamları kazanmak ile tutkuda yoğunlaştığından bilgi için bilgiyi asla kucaklamıyorlar. Kendi adıma konuşursam -Bu noktada kendimi övdüğüm için kızarmayacağım - ben her zaman felsefe yapmak için felsefe yaptım, çalışmalarımda, yorucu araştırmalarımda usun tımar edilmesinden ya da gerçeğin bilgisinden başka bir meyve ya da kazanç ne istedim ne de umdum - zaman geçtikçe bunlara giderek daha çok saygı duyuyorum. Üstelik bu bilgi için öyle istekli oldum, onu öyle sevdim ki kendimi düşünmeye vermek için bütün kişisel, kamusal kaygıları bir yana bıraktım. Ne kıskanç kişilerin kara çalmaları ne de bilgelik düşmanlarının sövmeleri beni ondan ayırdı. Felsefe bana ötekilerin yargılarından çok kendi inançlarıma dayanmayı, yaptıklarımın söylediklerimin kötü olup olmadığından çok, iyi düşünüp düşünmediğim konusunda kaygılanmayı öğretti. ss. 51-52

En saygı değer Babalar, benim şu andaki tartışmam başka birçok kişiye kışkırtıcı, saldırgan geliyor. Bütün güzel sanatları kayıran, varlığınızla onları kayırmayı onaylamış olan sizler için savlarımın akla yatkın, kıvandırıcı olduğunu bilmez değildim. Savunduklarımı bundan önce kınayanlar oldu. Bundan sonra da birçok gerekçeyle bunları kınamaya devam edenlerin eksik olmayacağının bilincindeyim. Ama bu hep ola gelir: Erdeme ulaşmayı amaçlayan içten, kutsal eylemler hiçbir zaman, kuşkulu güdüler, çapraşık amaçlar için yapılan eylemlerden daha az kötülenmedi. Belki de daha çok kötülendi. Bu tartışma biçimini, derin konular üzerinde açık açık konuşma yöntemini beğenmeyenler var. Onlara göre bu biçem, öğrenmeyi artırmaktan çok yeteneği sergilemeye, düşünceleri açıklamaya yardım ediyor. Kimileri de bu tür alıştırmaları onaylasa da, bu yaşımda, daha yirmi dördünde iken Hıristiyan tanrıbiliminin en ince gizlerini, felsefenin en tartışmalı noktalarını, öğrenimin en kıyıda köşede kalmış dallarını tartışmaya açmama güceniyor. Burada kentlerin en ünlüsünde, çok bilgili kişilerin oluşturduğu büyük bir topluluğun önünde, Apostolik Senato’nun huzurunda bunu yaptığım için bana kızıyorlar. Kimileri de, tartışma hakkımı teslim etseler bile, böyle bir tasarının yüzeysel olduğunu, aşırı tutkulu olduğunu, gücümü aştığını ileri sürerek benim 900 konu üzerinde tartışabileceğimi kabul etmiyor. Savunduğum felsefe bana böyle davranmayı öğütleseydi bu karşı çıkışlara seve seve boyun eğerdim. ss. 52-53

Bütün kara çalma, kızdırma amaçlarını kafamızdan temizleyelim. Böylece, Platon’un yazdığı gibi, bu kötülük, melek korolarında hiçbir zaman bulunmasın. s. 53

Öncelikle kamunun önünde böyle açık açık konuşulmasını onaylamayanlara benim söylenecek pek fazla sözüm yok. Platon, Aristoteles, her dönemin en çok saygı duyulan felsefecileri ünlerini artırmak için yeri geldikçe böyle alıştırmalara katıldılar. En seçkin doktorlar, siz de onlar gibi yapıyorsunuz. Bu suçsa ben bu suçu hepinizle paylaşıyorum. Geçmişin bu filozofları, bilgelik arayışı içinde, halka açık tartışmalara sık sık katılmaktan daha kazançlı bir şey olmadığını düşünürdü. Gövde beden eğitimiyle güçlendirilir; us da gücünü, yeğinliğini öğrenmenin bu er meydanında artırır. s. 53

Bir şeyi yapmaya kendimi kınamaksızın söz veremiyorum; ama sözümü tutmayınca da kendimi kınamak zorunda kalıyorum. Belki: “Herkeste ruh var.” diyen Eyüp’ün sözüne sığınabilir ya da “kimsenin gençliğinizi küçümsemesine izin vermeyin” diyen Timothy ile avunabilirim. Şu da var ki, vicdanımın sesini dinlersem, burada yalnızca bana ilişkin bir sorun olmadığını söyleyebilirim. Çalışmalarımı, hevesimi güzel sanatlarla uğraşmaya adadığım doğru. Yine de eğitimli olduğumu kabul etmediğim gibi bununla gururlanmıyorum da. Sonuçta böyle büyük bir sorumluluğu omuzlarıma almamın nedeni kendi güçsüzlüğümü bilmiyor olmam değil. Bunun nedeni, daha çok, eğitimli kişilerin tartışmalarında asıl kazananın yenilen olduğunu anlamış olmamdır. Sonuçta, en güçsüz kişi bile bunlardan sakınmamak, elinden geldiği ölçüde tartışmaların ardında olmalı. Çünkü üste çıkan, alt edileni yaralamaz, tersine ona bir şeyler kazandırır. Tartışmayı yitiren, evine döndüğünde oradan, evden ayrıldığı andan daha varlıklıdır; açıkçası gelecekteki bir tartışma için daha eğitimlidir, daha iyi silahlanmıştır. Güçsüz bir asker olsam da bu umutla esinlenerek, en güçlü, en yeğin karşıtlarla gözümü kırpmadan tartışmaya girerim. Böyle yapmakla alıklık edip etmediğim yaşıma değil tartışmanın sonucuna bakarak daha iyi yorumlanabilir. ss. 54-55

6. Bölüm

Başkalarının çabalarına sınır koymak, Cicero’nun dediği gibi “daha çoğun daha iyi” olduğu şeylerde ortalamayı istemek hem yakışıksız hem de kusur bulmaya yönelik bir davranıştır. s. 59

Güçler yenilse bile cesaret övülecektir.
Büyük bir tartışmada, istemiş olmak yeter. s. 59

Onlar bu tartışmayı yüzeysel, hırslı diye yanıtlıyor. Kendi adıma burada yüzeysellik değil zorunluluk olduğunu söyleyerek karşı çıkıyorum. Felsefemi dikkate alsalar, kendi eğilimlerine karşın bu zorunluluğu kabul etmek zorunda kalırlar. Kendini örneğin Thomas ya da Scotus gibi filozofların birine ya da ötekine bağlayanlar, şu anda en geniş taraftar bulanlar, öğretilerini birkaç sorunu tartışarak sınayabilir. Oysa ben kimsenin öğretilerine bağlanmadım. Felsefenin bütün ustalarını inceleyerek, onların bütün yapıtlarını denetleyerek kendimi bütün okullardan haberdar olacak biçimde eğittim. Onların öğretilerinin tümünü tartışmaya getirmek zorundaydım. Yoksa birine bağlı kalıp, öğretilerini savunurken ötekilere karşı çıkıyor gibi görünebilirdim. İleri sürülen savların birkaçı tek tek filozoflarla ilgili. Oysa birçok soru kaçınılmaz biçimde onların tümünü ilgilendiriyor, “yelin götürdüğü yerde konuk olduğum” için de kimse beni kınayamaz. Çünkü yararlı olabilecek herhangi bir yorumu tamamlamadan bırakmamak bütün eski yazarlar arasında bir kuraldı. Aristoteles bu kuralı öylesi titizlikle gözetti ki Platon onu auagnooies, açıkçası “okuyucu” diye adlandırdı.

Birinin kendisini Akademi’ye ya da Stoa’ya kapatması onun kafasının darlığının apaçık bir işaretidir. Kimse hepsiyle birden tanışmadıkça bir filozofa ya da okula bağlanamaz. Ayrıca her okulda ötekilerin paylaşmadığı bazı ayırıcı nitelikler vardır. s. 60

Şunu da eklemek gerek: Daha iyi temellendirilmiş hakikatlere saldıran, zeki sözlerle, aklın geçerli kanıtlarıyla alay eden bir okul, gerçeği güçten düşürmekten çok onaylar. Bu, közü karıştıra karıştıra söndürmekten çok, canlandırmak için yellemeye benzer. Böyle düşünerek insanların dikkatini şu ya da bu öğretiden çok, bütün okulların düşüncelerine çekmeye karar verdim (birilerini yeğleyebilsinler diye). Çünkü bana öyle geliyor ki, Platon’un mektuplarında yazdığı “hakikatin parlaklığı”, birçok okulun karşılaşması, birçok felsefe sisteminin tartışılması ile usumuzu denizden yükselen güneş gibi daha iyi aydınlatabilir. Yalnızca Latin yazarların felsefi düşüncelerini tartışıp Yunanlıların, Arapların düşüncelerini görmezden gelerek sözümüzü nasıl tutabiliriz? Bütün barbar ulusların düşünceleri, Yunanlılardan kalmıştır. Bu düşünceler bize Yunanlılardan gelir. Bu nedenle, düşünürlerimiz, felsefe alanında yabancıların buluşlarına dayanmakla, ötekilerin yapıtlarını yetkinleştirmekle yetinir. s. 62

Platoncuların Akademisi değiş tokuşa katılmıyorsa doğa felsefesini Peripatetiklerle tartışmanın ne yararı var. Platoncuların öğretisi tanrısal konulara dokunduğunda da, Aziz Augustinus’un tanıklık ettiği gibi, bütün felsefelerin en yükseği olarak saygı görmüştür her zaman. Sonuçta yüzyıllarca yadsındıktan sonra (bu sözlerimde hiç kıskançlık yok) benim ilk kez Platoncu öğretiyi yeniden kamu önünde tartışmayı, sınamayı önermemin nedeni bu işte. Kendimizden hiçbir şey katmadan, kendi usumuzla kavradığımız, işlediğimiz hiçbir şey ortaya koymadan sayısız başka filozofun düşüncelerini tartışırsak bunun ne yararı dokunur bize? Bilgelerin şöleninde, şölene katkısı olmayan birinin durumuna düşeriz. Sanki bizden önce gelenlerin buluşlarının yolu bizim çabalarımıza kapalıymış, doğanın gücü bizde kısırlaşmış, hakikati kanıtlayamasak bile en azından uzaktan gösterecek bir şey ortaya koyamazmışız gibi... Bu, Seneca’nın yazdığı gibi, bilgileri defterlerine düştükleri notlardan öteye gitmeyenlerin iktidarsızlığının ayırıcı niteliğidir. Çiftçiler tarlalarındaki kısırlıktan nefret eder; koca, karısının kısırlığına üzülür; tanrısal us, birleştiği, katıldığı kısır ustan daha da çok nefret eder. Çünkü O, bu kaynaktan doğası yüksek bir soy elde etmek ister. Bu nedenle ben yıpranmış öğretileri yinelemekle yetinmedim. Bunun yerine Hermes Trismegitus’un eski tanrıbiliminin birçok noktasını, Kildaniler ile Pisagor’un öğretilerinden, İbranilerin saklı gizemlerinden çıkarılan birçok tezi, son olarak da hem Tanrı hem de doğa ile ilgili olan, kendi kendimize bulup işlediğimiz çok sayıda önermeyi tartışmayı önerdim. Biz öncelikle Aristoteles ile Platon arasında bir uyum olduğunu ileri sürdük. Böyle bir uyum olduğuna bizim çağımızdan önce de inanılıyordu. Gelgelelim kimse bunu temellendirmedi. Latin yazarlarından Boethius böyle bir uyumu ortaya koymaya çalıştıysa da önerisini hiçbir zaman gerçekleştiremedi. Aziz Augustinus da Contra Academicos’unda birçok başka düşünürün aynı şeyi, açıkçası Platon ile Aristoteles felsefelerinin özdeşliğini, en ustaca kanıtlarla kanıtlamaya çalıştığını söyler. Ama bunu kanıtlamayı sonraki kuşaklara bıraktı. Aynı zamanda bir çok sav daha ekledim. Bunlarda [Aquinolu] Thomas ile [Duns] Scotus’un birbiriyle uzlaşmadığı düşünülen birçok önermesinin uzlaştığını ileri sürdüm. İbni Rüşt ile İbni Sina’nın birçok önermesi bakımından da aynı durumun söz konusu olduğunu ileri sürüyorum. s. 63

Bu tezler fizik, metafizik ile ilgili. Bunları onaylayan biri, doğa felsefesi ile tanrıbilim alanında kendisine yöneltilen soruları bambaşka bir ilke ile çözebilir. s. 63

Büyüyle ilgili tezler de ortaya atmış bulunuyorum. Bu tezlerde büyünün iki türü olduğunu gösterdim. Biri, tümüyle cinlerin işlemleri, güçleri ile ilgili olanı; Tanrı tanığımdır, bana kargışlı, acube bir şey gibi göründü. İkincisi, tepeden tırnağa incelendiğinde, doğal felsefenin en yüksek gerçekleşmesinden başka bir şey olmadığını gösterir. Yunanlılar bu biçimlere dikkat çekti. Ancak onlar büyü diye adlandırılmayı hiç hak etmediğini göz önünde bulundurarak ilkine “goeteid” dediler. En yüksek, en yetkin bilgelik olduğunu anlayarak, “mageid” terimini İkincisine sakladılar. Porphyry’e göre, “Magus” terimi Pers dilinde bizim dilimizdeki “yorumcu”, “tanrıya tapan” sözcükleriyle anlamdaştır. ss. 64-65

Dahası bu sanatlar arasındaki eşitsizlik ile benzemezlik tasarlanabilenden daha büyüktür. Yalnızca Hıristiyan dini değil bütün yasal yasalar, bütün iyi yönetilen cumhuriyetler birinciyi kargışlayıp kınar. Oysa bütün bilgeler, göksel, tanrısal şeylere meraklı herkes ikincisini onaylanıp kucaklamıştır. İlki sanatların en aldatıcısıdır. İkincisi en yüksek, en kutlu felsefedir. İlki boştur, düş kırıklığına uğratır; İkincisi sağlamdır, pektir, doyurucudur. İlkini uygulayanlar, her zaman utanca, kınamaya yol açtığı için, yapageldikleri işleri saklar. Bu arada, ikincisinin işlenmesi, hem eski çağda hem de neredeyse her dönemde öğrenme alanındaki ünün, övgünün en yüksek kaynağı olagelmiştir. Öyle ya da böyle değerli olan, iyi sanatları izlemeye istekli olan hiçbir filozof hiçbir zaman ilkinin öğrencisi olmadı. Oysa Pisagor, Empedokles, Platon, Demokritos ikincisini öğrenmek için denizler aştı. Sonra yurtlarına döndüklerinde, sıkı sıkıya korunması gereken bir hazine sayarak, onu ötekilere anlattılar. İlki gerçek bir kanıtla desteklenmediği için saygı gören hiçbir yazarca savunulmadı. İkincisi onurlandırıldı. s. 65

Platon’a soracak olursak, o bu ikincisinin tanrısal şeylerin biliminden başka bir şey olmadığı yanıtını verir. Pers kralları oğullarını bu bilim ile eğitmişlerdi, onlar böylece ülkelerini, evren ülkesinin yasalarını örnek alarak yönetmeyi öğreniyorlardı. s. 66

Homeros da bu yoldaydı. Biz onun “poetik bir tanrıbilim” öğretisi yazdığını, bütün öteki bilgili öğretiler gibi bu öğretiyi Odesseus’un gezileriyle örttüğünü ileri sürüyoruz. Başka üç filozofun daha bunu araştırdığını buldum: Arap El Kindi, Roger Bacon, Parisli William.

Büyünün ilk biçimi insanı köleleştirir, kötü güçlere rehin eder. Oysa İkincisiyle insan kötü güçlerin efendisi, beyi olur. Büyünün birinci biçimi bir bilim ya da sanat olduğunu ileri süremez, sürse de bunu doğrulayamaz. Oysa, gizemlerle dolu olan ikincisi, şeylerin en derin gizlerini derinlemesine düşünmeyi, sonuçta doğanın tümünün bilgisini kapsar. Bu yararlı büyü, güçleri saklandıkları yerden ortaya çıkarıyor gibidir. Bu güçlerin tohumlarını Tanrı'nın büyüklüğü dünyaya saçmış, bunlar Tanrı'nın büyüklüğü tarafından dünyaya ekilmiştir. Bu, mucizeler yaratmaz, daha çok doğa kendi mucizelerini yaratır iken yılmadan ona yardım eder. s. 66

Yunanlıların en doğru biçimde sympatheia dedikleri evrenin uyumunu, daha iyice derinlemesine araştırarak, şeylerin karşılıklı eğilimini kavrayarak her şeye kendi doğasına en uygun teşviği (büyücüler iugges diye adlandırır) verir. Böylece kamunun dikkatini dünyanın kuytularında, doğanın dölyatağında, Tanrı'nın ambarında, kilerinde saklı kalan mucizelere çeker. Böylece onları dünya yapıyormuş gibi görülür. Çiftçinin kara ağaçları asmalarına destek yapması gibi “magus”da yerle göğü birleştirir; açıkçası aşağı düzeni daha yukarının gücüyle, ihsanlarıyla birleştirir. Bundan ötürü ilki canavarca, yıkıcı bir görünüş sunar iken ikincisi daha tanrısal, daha sağlıklı görünür. Gelgelelim ayrımın en büyük nedeni şudur: İlk büyü insanı Tanrı'nın düşmanlarının eline verir, Tanrı'ya yabancılaştırır. Oysa ikincisi, açıkçası yararlı büyü, umutta, inançta, yardımseverlikte doğal olarak çiçeklenen Tanrı işlerine duyulan saygıyı kışkırtır. Çünkü hiçbir şey bizi Tanrı'nın mucizelerini bıkıp usanmadan düşünmekten daha çok Tanrı'ya tapmaya itemez. Ayrıca biz doğal büyü aracılığı ile bu mucizeleri daha derinlemesine inceledikçe onu yarattıklarında/eserlerinde sevmeye, ona eserlerinde tapmaya daha çok yöneliriz. Öyle ki ister istemez şu şarkıyı söylemek zorunda kalırız:

“Yeryüzünün bütün gökleri
onun şanının parıltısının görkemiyle 
dolduruldu.” s. 67

Anlamadıkları için ondan nefret eden, onu kınayan nice kişi var, nitekim köpekler de her zaman yabancılara havlar. s. 67

Şimdi İbranilerin eski gizemlerinden çıkardığım konulara geldim. 

Onlara uzak olanlar bu konuları düş gücünün hava kabarcıkları, şarlatanların masalları olarak düşünmesin diye, herkes onların ne olduğunu, onların gerçek niteliğinin ne olduğunu anlasın istiyorum.

Musa, Tanrı’dan gelecek kuşaklara aktarılmış olan beş kitaptaki yasaların dışında, dağda yasanın daha doğru, daha gerçek bir açıklamasını da aldı. Bunu salt ünlü İbrani öğretmenleri yazmıyor. Kendi dinimizin öğretmenleri Esdras, Hilary, Origen de yazıyor. Onlar Tanrı’nın Musa’ya “Yasayı insanlara bildir; sakın ola ki yorumunu yazma ya da yayma.” diye buyurduğunu söyler. Buna göre Musa yasayı yalnızca, Jesu Nave’ye (Yeşu) açıklar. Daha sonra Nave, susma koşulu ile onu sonraki yüksek rahiplere açıkladı. Yalın bir tarihsel anlatı, Tanrı'nın gücünü, onun hak yiyenlere karşı öfkesini, iyilere acımasını, herkese karşı adaletini göstermeğe yeter; halkın tanrısal, sağlıklı buyruklarla iyi, kayrılmış durumda yaşamasına, insanların doğru dine tapma bakımından eğitilmesine yeter. Yasanın katı kapağı, dilin kaba giysisi altında saklı gizleri, en yüksek tanrısallığın gizli ereklerini halka açıklamanın, kutsal şeyleri köpeklere atmaktan, tohumları domuzlara saçmaktan başka bir şey olmadığı besbelli. Sonuçta bu tür şeyleri kaba olandan saklamağa, onları yalnızca kabul edilenlere iletmeğe karar verilmiştir. Paul’un dediği gibi, bilge kişinin sözleri insana özgü sağduyu değil, Tanrı buyruğudur. Eski felsefeciler bu uyarıya titizlikle uymuştur. s. 68

Protagoras ölüm döşeğinde kız kardeşi Dama’ya üç beş şey dışında hiçbir şey yazmadı. Mısır tapınaklarına oyulan sfenksler, gizli öğretilerin korunması gerektiği konusunda uyarır. Dindışı kalabalık bozmasın diye, bu öğretiler bilmeceler aracılığı ile söylenmelidir. Platon, en yüce tözler ile ilgili olarak Dionysuos’a yazarken “Mektup başkalarının eline geçerse sana açmayı amaçladığım şeyleri başkaları bilmesin diye bunları bilmece gibi yazdım.” der. Aristoteles, tanrısal konuları ele aldığı Metafizik’in hem yayınlandığını hem de yayınlanmadığını söyler. Daha fazla örneğe gerek var mı? Origenus, İsa’nın, Yaşam Öğretmeni’nin havarilerine birçok şey açıkladığını, havarilerin, kalabalığın malı olmaması için sonradan bunları yazıya dökmek istemediğini ileri sürer. Areopagiteli Dionysius, dinimizin kurucuları tarafından daha gizli gizlerin yazıya dökmeden, akıldan akıla yalnızca konuşulan sözcükler ortamında aktarıldığını yazar. Böylece bu teze güçlü bir onay verir. ss. 68-69

Musa’ya verilen yasanın doğru yorumu, Tanrı buyruğu ile en kesin biçimi ile bu yolla açıklandığından ona “Kabala”  adı verildi. Bu sözcük İbranice “kabul” anlamına gelir. En önemli nokta, öğretinin yazılı belge olmaksızın, miras olarak doğru biçimi ile, açınsamanın düzenli art ardalığı ile bir adamdan ötekine aktarılmasıdır. Syrus İbranileri Babil tutsaklığından kurtardıktan sonra, tapınak, Zorobabel yönetiminde onarıldı. İbranilerin aklına yasayı onarmak geldi. O zaman, kilise babası Ezra, Musa’nın kitabını düzenledi. Dahası o, eskilerin öğretinin ağızdan ağıza aktarma uygulamasının artık sürdürülemeyeceğini gördü. Bunun nedeni İsrail halkının yaşadığı sürgünler, uğradığı katliamlar, kaçışı, tutsaklığıydı. Tanrı'dan aktarılan tanrısal şeyler yazıya dökülmedikçe, onların anısı uzun süre canlı kalmadığı için, kaçınılmaz olarak yok olacaktı. Sonuçta yaşayan bütün bilgelerin toplanmasına, Yasa’nın gizleri konusunda bütün anımsananların bir uzlaşma içinde aktarılmasına karar verdi. s. 69

Ey babalar, benim tanıklığımı kabul etmeniz gerekmesin diye Ezra’nın kendi ağzından dinleyin: “Kırk gün sonra yüceler yücesi konuşup dedi ki: Yazdığınız ilk şeyleri açıkça yayınlayın. Bunları okumaya değen de değmeyen de okusun. Ne var ki son on yedi kitabı yalnızca halkınız arasındaki bilge kişilerin eline geçebilecek şekilde saklayın; çünkü anlayışın pınarı, bilgeliğin kaynağı, bilginin ırmağı buradadır. Ben de bunları yaptım.” Bunlar Ezra’nın gerçek sözleridir. Bunlar kabalacı bilgeliğin kitaplarıdır. Bu kitaplarda, Ezra’nın yanılmadan söylediği gibi, anlayışın pınarı, açıkçası madde üstü Tanrılığın ağza alınmaz tanrıbilimi bulunur. Bunlarda bilgeliğin kaynağı; açıkçası düşünen, meleksel biçimlerle ilgili metafizik öğreti bulunur. Bunlarda bilgeliğin ırmağı; açıkçası doğa ile ilgili en iyi temellendirilmiş felsefe bulunur. s. 70

Mutlu yönetimi altında yaşadığımız bizim şimdiki papamız Sekizinci Innocent’ten hemen önce gelen Papa Dördüncü Sixtus, inancımızın kamusal yararı bakımından bu kitapların Latinceye çevrilmesini sağlamak amacıyla alınabilecek bütün önlemleri aldı. O öldüğünde bunlardan üçü ortaya çıkmıştı. İbraniler bu kitaplara öyle saygı gösterirler ki kırk yaşından küçükler onlara dokunamaz bile, bu kitapları epeyce bir para verip satın aldım, baştan sona büyük bir dikkatle gevşemez bir didinmeyle okudum. (Tanrı tanığımdır) onların Musevilikten çok Hıristiyan diniyle ilgili olduğunu buldum. Üçleme’nin gizi, sözün ete kemiğe bürünmesi, Mesih’in Tanrılığının gizi orada bulunacaktır. İlk günah, onun kefaretinin ödenmesi, göksel Kudüs, cinlerin yenilgisi, meleklerin düzeni, Araf’ın, cehennemin acıları da orada okunabilir. Orada her gün Paul ile Dionysos’un, Jerome ile Augustinus’un pasajlarında okuduklarımla aynı şeyleri okudum. Felsefe konularında sanki Pisagor’u, Platon’u dinliyordunuz. Platoncuların öğretileri Hıristiyan inancının eğilimine pek yakındır. Augustinus bu yüzden Platoncula- rın kitabı eline geçti diye Tanrıya sonsuz şükran sunmuştu. Tek sözcükle söylersek İbraniler ile bizimki arasında, İbranilerin yalanlayabileceği, ikna olmayacağı bir çatışma noktası yok. s. 70

Tartışmamın belli başlı noktalarına geri dönelim. Yunanlılar Orpheus’u eksiksiz, bütün bir metinden okudu, onlar Zerdüşt’ü yoz bir metinden biliyordu, oysa Zerdüşt Kildani ülkesinde neredeyse eksiksiz biçimiyle okunuyordu. İkisi de eski bilgeliğin baba yazarları olarak tanınır. Platoncuların her zaman büyük bir saygı ile sık sık adını andığı Zerdüşt’ten söz etmeyeceğim. Ama Kildani Iamlicus, kendi felsefesini oluştururken Pisagor’un Orfeusçu tanrıbilimini örnek aldığını söyler. Bu kesin nedenden ötürü Pisagor’un sözleri kutsal diye adlandırılır. Çünkü onlar Orfeusçu öğretilerden türetilmiştir. Gizli sayılar öğretisi ile Yunan felsefesinde yüce, büyük olan bütün başka şeyler, bu kaynaktan ilk durumu ile aktığı için büyüktür. Orfeus, öğretisinin gizemlerini, söylencelerin kumaşına dokudu (bütün antik tanrıbilimcilerde durum böyledir). Böylece onları şiirin örtüsüne sardı. Bu yüzden onun ilahilerinden birini okuyanlar onda hayvan öykülerinden, sıradan sözlerden başka bir şey olmadığına inanabilir. Bunları bilmecelerin incelikle işlenen düğümlerinde, hayvan öykülerinin köşe bucağında saklanan gizli felsefenin gizli anlamlarını bulmak için benim verdiğim çabanın ne kadar güçlükle dolu olduğu bilinebilsin diye söyledim. Böyle ağır, anlaşılması güç, açınsanmamış bir konuda öteki yorumcuların yapıtlarından, uğraşlarından yardım alamadım. Bu, güçlüğü daha da büyüttü. s. 71

İşin gerçeği tartışmayı ileri sürebileceklerimden çok daha az nokta ile sınırladığım için bana yüklenen kusurlardan uzağım. Ötekiler gibi ben de bu sorunları onları oluşturan parçalara bölmek isterdim, onları parçaladığımda sayıları eski sayılarından daha fazla olurdu. Öteki konularla ilgili hiçbir şey demeksizin, bu dokuz yüz tezin bir tanesinin, açıkçası Platon ile Aristoteles felsefelerinin uzlaştırılmasının, sayılarla oynadığım kuşkusunu doğurmadan altı yüz ya da daha fazla tez olarak geliştirilebileceğini kim bilmez? Bu, başkalarının bu filozofların ayrıldığını düşündüğü oysa benim uzlaştıklarını düşündüğüm noktaların uygun bir düzen içinde numaralanmasıyla yapılır. Sesimi kesin bir bilgi uğruna yükseltiyorum (üstelik de ölçülü olmayan, benim kişiliğime uygun olmayan bir biçemde). Sesimi beni kıskananlar, bana kara çalanlar beni böyle konuşmaya zorladı diye yükselteceğim. Ben tartışmada yalnızca çok şey bildiğimi göstermek değil, ötekilerin bilmediği birçok şeyi bildiğime de açıklık kazandırmak istedim. s. 72

Şimdi saygıdeğer babalar, bu sav olgularla doğrulanabilsin diye, benim konuşmam sizin isteğinizin doyumunu geciktirmesin diye savaş borularının çalmaya başladığı şu anda sonuç hem talihli hem iyi olsun diye dua edelim. s. 72

Kaynak: İnsanın Değeri Üzerine Söylev, Ya da Rönesansın Manifestosu - Pico Della Mirandola, Çev. Levent Özşar, Biblos Kitabevi, 2013, Bursa

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...