Monday, 12 October 2020

En Büyük Kaynak: Eğitim - E. F. Schumacher

En Büyük Kaynak: Eğitim - E. F. Schumacher


Tarih boyunca ve yeryüzünün hemen hemen her köşesinde insanlar yaşamış ve çoğalmış, ve şu ya da bu biçimde bir kültür yaratmışlardır. Her zaman ve her yerde geçimlerini sağlayacak araçları buldukları gibi, bir kısmını da tasarruf etmişlerdir. Uygarlıklar kurulmuş, refah ve bolluğa kavuşmuş ve çoğu kez zayıflayarak yok olup gitmişlerdir. Neden yok olup gittiklerini burada tartışacak değiliz, ama şu kadarını söyleyebiliriz: Mutlaka bir kaynak tükenmesi meydana gelmiş olmalıdır. Birçok kez aynı alan üzerinde yeni uygarlıklar yükselmiştir; daha önceki uygarlığın yıkımına salt maddi kaynakların tükenmesi neden olsaydı buna olanak kalmazdı. Bu tür kaynaklar nasıl yenilerlerdi kendilerini?

Tüm tarihimiz ve halen geçirmekte olduğumuz deneyimler göstermektedir ki, ana kaynağı sağlayan insandır, doğa değil; tüm ekonomik gelişmenin kilit etkeni insanoğlunun kafasında yatmaktadır. Birden bir gözüpeklik, girişimcilik, buluşçuluk, yapıcılık seli boşanır, hem de tek bir alanda değil birçok alanda birden. Bunun ilk nereden doğduğunu kimse söyleyemez belki, ama kendi kendini nasıl sürdürdüğünü ve hatta güçlendirdiğini izleyebiliriz: Çeşitli türlerde okullar aracılığıyla, başka bir deyimle, eğitim yoluyla. Çok gerçek bir anlamda, eğitimin tüm kaynakların en yaşamsalı olduğunu söyleyebiliyoruz bu yüzden. s. 57

Batı uygarlığı sürekli bir bunalım hali içinde bulunuyorsa, eğitiminde bir şeylerin aksadığını ileri sürmek fazla aşırı kaçmayacaktır. Eminim ki başka hiçbir uygarlık örgütlü eğitime daha fazla enerji ve kaynak adamış değildir. Başka hiçbir şeye inanmasak da, eğitimin her şeyin anahtarı olduğuna ya da olması gerektiğine inanıyoruz. Aslında eğitime inancımız o denli güçlüdür ki tüm sorunlarımızın son mirasçısı gözüyle bakarız ona. Nükleer çağ yeni tehlikeler doğuruyorsa, genelik mühendisliğinin ilerlemesi yeni suiistimallere meydan açıyorsa; ticaret ideolojisi yeni eğilimler yaratıyorsa, çözüm daha çok ve daha iyi eğitimde aranmalıdır. Bu yakınlarda birisi şöyle söylemekteydi: «1984 yılına varıldığında en sıradan bir insanın bile bir logaritma cetvelinin, cebirin temel kavramlarının, elektron, kolomb, volt, gibi kelimelerin tanım ve kullanımlarının altından rahatça kalkıyor olması arzu edilir. Ayrıca kalem ve cetvelin yanı sıra manyetik bantlardan, valilerden, transistörlerden de anlar hale gelmiş olması gerekecektir. Bireyler ve gruplar arasındaki haberleşmenin ilerlemesi buna bağlıdır. Anlaşılan her şeyden çok eğitim alanında büyük çabalar gerektirmektedir uluslararası ortam. Bu noktaya parmak basan Sir (şimdi Lord) Charles Snow birkaç yıl önce «Rede Konferansı»nda artık klasikleşmiş olan şu sözleri söylüyordu: «Ya kendimizi eğitmek ya da yok olup gitmek zorundayız demek, gerçeklerin gerektirdiğinden biraz fazla melodramatik oluyor. Ya kendimizi eğiteceğiz, ya da yaşamımız boyunca hızlı bir çöküşe tanık olacağız, demek gerekir». Lord Snow’a göre Ruslar bu konuda herkesten daha ileri gitmektedirler ve eğer «bizler ve Amerikalılar aklımızı ve hayalgücümüzü kullanarak kendimizi eğitmezsek, aradaki farkı iyice açabilecek durumdadırlar».

Hatırlanacağı üzere, «İki Kültür ve Bilim Devrimi»nden söz eden Lord Snow, «Batı toplumunun düşünsel yaşamının gitgide iki kutuplaşan gruba ayrılmasından» duyduğu kaygıyı dile getiriyordu. «... Bu grupta edebi aydınlar... ötekinde ise bilimadamlan» bulunmaktaydı. Bu iki grup arasındaki «karşılıklı anlamamazlık uçurumu»nu kınayan Lord Snow, bir köprü kurulmasını istiyordu. Bu «köprü»nün nasıl kurulacağı hakkındaki fikirleri ise hayli açıktır: Onun eğitim politikası uyarınca, önce ülkenin çıkartabildiği kadar süper-üstün bilimadamları yetiştirilecek, sonra daha da geniş bir tabaka oluşturacak birinci sınıf meslek adamları onları destekleyici araştırmaları, yüksek nitelikli dizayn ve geliştirme işlerini yürüteceklerdi. Üçüncü olarak «daha binlerce ve binlerce» bilimadamı ve mühendis yetiştirilecek, nihayet «bilimadamlarının neden söz ettiğini sezinleyecek kadar bilimden anlayan siyaset adamları, yöneticiler ve tüm bir toplum» eğitilecekti. İşte bu dördüncü ve sonuncu grup, gerçek insanların, yani bilimadamlarının ve mühendislerin neden söz ettiklerini «sezinleyecek» kadar eğitilebilirse, «iki kültür» arasındaki karşılıklı anlamamazlık uçurumu, bir köprüyle aşılabilecekti. s. 58

Eğitim hakkındaki bu düşüncelerin zamanımızın görüşünü temsil etmediği söylenemez; insana, politikacılar, kamu yöneticileri gibileri de dahil olmak üzere sıradan kişiler sanki pek işe yaramıyormuş gibi tatsız bir duygu vermektedir. Bu gibi sıradan kişiler sınıfta kalmışlardır, ama hiç olmazsa -Lord Snow'un verdiği örneğe göre- bilimadamları Termodinamiğin İkinci Yasası’ndan söz ederken demek istediklerini anlayacak kadar eğitim görmelidirler. Tatsız bir duygudur bu, çünkü bilimadamları bize çalışmalarından elde edilen ürünlerin «tarafsız» olduğunu söyleyip durmaktadırlar; insanlığı zenginleştirmeleri veya mahvetmeleri kullanılış biçimine bağlıdır. Peki nasıl kullanılacaklarına kim karar verecek? Bilimadamları ve mühendislerin eğitiminde onlara bu tür kararlar alabilmelerini sağlayacak hiçbir şey yoktur. O halde bilimin tarafsızlığı nerede kaldı?

Sıradan insanlara bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ortaya çıkardığı sorunlarla başedecek yeteneği kazandırmakta eğitimin gücüne bu denli güveniliyorsa, o zaman eğitimde Lord Snow'un ileri sürdüğünden çok daha fazla şeyler olması gerektir. Bilim ve mühendislik «know-how» üretirler; ancak «know-how» tek başına hiçbir şey değildir; amaçsız bir araçtır, yalnızca bir olasılık, tamamlanmamış bir cümledir. Bir piyano tek başına ne kadar müzik demekse, «know-how» da tek başına o kadar kültür demektir. Eğitim bu cümleyi tamamlamamıza, olasılığı insanlığın yararına bir gerçeklik haline dönüştürmemize yardımcı olabilir mi?

Bunun için eğitimin en başta gelen işi değer görüşlerini, yani yaşamımıza yön veren düşünceleri iletmek olmalıdır. «Know-how»ın da iletilmesi gerektiğine kuşku yoktur, ama bu ikinci sırada gelmelidir. İnsanların eline, ne yapacaklarını bildiklerine emin olmadan, büyük kudretler teslim etmek her halde biraz aptallık olur. Bugün insanlığın ölümcül bir tehlike içinde olduğuna kuşku yoktur; bilimsel ve teknolojik «know-how»dan yoksun oluşumuzdan değil, bu bilgiyi akıl ve sağduyudan yoksun olarak yıkıcı bir yönde kullanmamızdan dolayıdır bu durum. Daha fazla eğitimin ancak daha fazla bilgelik verdiği ölçüde yararı olacaktır. s. 59

Eğitimin özü değerlerin iletilmesindedir ama, değerlerin de yaşam içinde yürüyeceğimiz yolu seçmemize yardımcı olabilmeleri için bize mal olmaları, zihin yapımızın bir parçası haline gelmeleri gerektir. Salt formüller ya da dogmatik iddialar halinde kalmaktan çıkıp, aracılığıyla dünyayı gördüğümüz, yorumladığımız ve yaşadığımız araçlar olmaları demektir bu. Düşündüğümüz zaman, öyle yalnızca düşünmekle kalmıyoruz; kafamızdaki fikirlerle düşünüyoruz. Dimağımız boş bir levha, bir tabuta rasa değildir. Düşünmeye başladığımız anda, zihnimizin düşünmemize araç olan türlü fikirlerle dolu olmasıdır ki bize bu yeteneği veriyor. Tüm çocukluk ve ergenlik çağımız boyunca, bilinçli ve eleştirici zihnin bir tür eleme ve koruma işlevi görmeye başlamasından önce, sürüyle fikir zihnimize doluşmaktadır. Bu yıllar sanki bizim Karanlık Çağ’ımızı oluşturur; yalnızca mirasçıyızdır bu devrede. Ancak sonraki yıllardadır ki edindiğimiz bu mirası eleyip seçmesini öğrenmeye başlarız. ss. 59-60

Her şeyden önce dil gelir. Her kelime bir fikirdir. Karanlık Çağ'ımız sırasında zihnimize sızan dil İngilizceyse, zihnimiz Çince, Rusça, Almanca ve hatta Amerikan İngilizcesinin temsil ettiğinden hayli değişik birtakım fikirlerle donanmış olur. Kelimelerden sonra, onları bir araya getirmenin kuralları gelir: Gramer de bir fikirler dizisidir ve bunların incelenmesi bazı çağdaş felsefecileri öylesine sarmıştır ki felsefenin tümünü bir gramer incelemesine indirgeyebileceklerini düşünmüşlerdir.

Tüm felsefeciler gibi başkaları da düşünme ve gözlemlerin sonucu olarak görülen fikirlere büyük ilgi göstermişlerdir. Ne var ki son zamanlarda düşünme ve gözlemin araçları olan fikirlerin incelenmesi hiç de ilgi çekmemiştir, Deneyimler ve bilinçli düşünme ile küçük fikirler kolaylıkla zihinden sökülüp atılabilse de, daha büyük, daha evrensel ya da incelikli fikirlerin değiştirilmesi o kadar kolay olmayabilir. Düşünmemizin sonuçları değil, araçları olduklarından, çoğu zaman farkına varmak bile çok güç olur. Aynı, dışımızdaki şeyleri görmemize araç olan gözümüzü göremememiz gibi. Farkına vardığımız zaman bile olağan deneyimlerimizin ışığında yargılamamız, tartıya vurmamız, çoğunluk olanaksızdır. s. 60

Çoğu zaman başkalarının zihinlerindeki sabit fikirlerin varlığını farkederiz; bunlar farkında olmadan düşünmelerine araç olan fikirlerdir. Biz bunlara önyargı deriz; mantık açısından doğru bir tanımlamadır bu, çünkü hiçbir şekilde bir yargı sonucu olmayan bu tür fikirler öylece zihne sızıp yerleşmişlerdir. Ne var ki önyargı sözü, genellikle, önyargılı kişinin dışında herkesin görebileceği şekilde açıkça yanlış fikirleri tanımlamak için kullandır. Oysa düşünmemize araç olan fikirlerin çoğu hiç de bu türden değillerdir. Kelimelerde ve gramerde gövdeleşmiş olan bazılarına doğru ve yanlış kavranılan uygulanamaz bile; bazdan da kesinlikle önyargı değildirler, yargı sonucudurlar; yine bazıları farkına varılması çok güç olan zımni varsayımlar ya da önvarsayımlardır. ss. 60-61

Bu bakımdan fikirler ile veya aracılığıyla düşündüğümüzü ve düşünme dediğimiz şeyin, genellikle, önceden varolan fikirlerin belirli bir duruma ya da birtakım gerçeklere uygulanmasından ibaret olduğunu söylüyorum. Örneğin siyasal durum hakkında düşünürken, o duruma az çok sistemli olarak kendi siyasal fikirlerimizi uygulamakta ve o durumu bu fikirlerin aracılığıyla kendi açımızdan «anlaşılabilir» hale getirmeye çalışmaktayız.

Dünyayı yaşayış ve yorumlayışımız muhakkak ki zihinlerimizi dolduran fikirlere bağlı olmaktadır. Bu fikirler genel olarak küçük, zayıf, yüzeysel ve tutarsızsalar, yaşam da yavan, çekiciliksiz, ıvır-zıvırla dolu ve karmakarışık gözükecektir. Bundan doğan boşluk duygusunu taşımak çok zor olduğu gibi, zihnimizdeki vakumun (boşluğun) birden her şeyi aydınlatıyor ve varoluşumuza bir anlam kazandırıyor gibi gözüken siyasal ya da başka nitelikle bazı büyük fantazilerle dolması işten bile değildir. Zamanımızın en büyük tehlikelerinden birinin de burada yattığını vurgulamaya gerek yoktur sanırım.

İnsanlar eğitim isterken, salt bir meslek için yetiştirilmenin, gerçeklerin salt bilinmesinden, salt eğlencenin ötesinde bir şey aramaktadır. Belki tam olarak ne aradıklarını kendileri de ifade edememektedirler; ama bana kalırsa aslında aradıkları dünyaya ve kendi yaşamlarına bir anlam kazandıracak fikirlerdir. Bir şey anlaşılabilir olduğu zaman, insana bir katılma, bir ortaklık duygusu gelir; anlaşılamaz olduğu zamansa bir yabancılaşma duygusu. «Doğrusu, hiç anlamıyorum,» diye konuştuklarını duyarsınız insanların, karşılaştıkları şekliyle dünyanın anlaşılmazlığına karşı güçsüz bir protesto ifadesi olarak. Eğer zihin dünyayı yorumlamakta araç olacak güçte bir dizi fikir sağlayamazsa, dünya birbiriyle ilgisiz bir yığın olgu ve anlamsız olaydan oluşan bir kaos gibi gözükecektir kişiye. Böyle bir kişi ise çevresinde hiçbir uygarlık belirtisi, harita, yol işareti ya da herhangi bir gösterge bulunmaksızın yabancı bir ülkede kalmış biri gibidir. Hiçbir şeyin onun için anlamı yoktur; hiçbir şey onu candan ilgilendirmez; herhangi bir şeyi kavranılabilir hale sokacak hiç bir aracı yoktur. s. 61


Geleneksel felsefeciliğin tümü, yaşama yön verecek ve dünyanın yorumlanmasına araç olacak düzenli bir fikir sistemi yaratmak çabasından ibarettir. Profesör Kuhn, «Yunanlıların kavradığı şekliyle felsefe, insan zihninin çevresindeki işaretler sistemini yorumlayarak; insanoğlunun, kendisine de belirli bir yer verildiği kapsamlı bir düzen oluşturan dünyayla bağlantısını kurmak çabasıdır» diye yazmaktadır. Ortaçağın son dönemlerindeki klasik Hıristiyan kültürü, insana gayet kapsamlı ve hayret edilecek derecede tutarlı bir yorumlayış biçimi vermiş, yani insanoğlunu, evreni ve insanoğlunun evrendeki yerini gayet ayrıntılı şekilde belirleyen yaşamsal bir fikirler sistemi sağlamıştı. Ne var ki bu sistem yıkılmış ve parçalanmış, sonuçta, geçen yüzyılın ortalarında Kierkegaard’ın en dramatik şekilde ortaya koyduğu bir şaşkınlık ve yabancılaşma ortaya çıkmıştır. ss. 61-62

«Parmağınızı toprağa sokarsınız, kokusundan hangi ülkede bulunduğunuzu kestirmek için; bense parmağımı varoluşa sokuyorum ve hiçbir koku vermiyor. Neredeyim? Kimim? Buraya nasıl geldim ? Dünya denilen bu şey de ne? Bu dünya ne demektir? Beni bu şeyin içine çekip sonra orada bırakan kimdir?... Dünyaya nasıl geldim? Neden bana sorulmamış da... Sanki insan kaçıran birinden, ruhların tüccarlığını yapan birinden satınalınmışım gibi safların arasına itilivermişim? Gerçeklik dedikleri bu büyük girişime nasıl oldu da ilgi duymaya başladım? Neden ilgilenecek mişim? Gönüllü bir kurum değil mi ki? Ve eğer katılmam zorunluysa, yöneticisi nerede? Şikâyetimi kime yönelteyim?» s. 62

Belki de bir yönetici bile yoktur. Bertrand RussePa göre tüm evren «atomların rasgele belirli konumlarda toplanmasının bir sonucudur yalnızca; bu sonuca varan bilimsel kuramlar «tartışma götürmez nitelikte olmasalar da, kesin olmaya o kadar yakındırlar ki, onları yadsıyan hiçbir felsefenin ayakta kalma şansı yoktur... Ancak başeğmez bir çaresizlik duygusunun kesin temeli üzerindedir ki, insan ruhunun konutu güvenle kurulabilir». Astronom Sir Fred Böyle «kendimizi içinde bulduğumuz gerçekten ürkünç durum»dan söz eder: «Şu hayret verici evrenin ortasında öylece kalmışız, varoluşumuzun herhangi bir gerçek anlam ve önemi olup olmadığına dair hemen hiçbir ipucu olmaksızın». s. 62

Yabancılaşmanın yalnızlığı ve çaresizliği, «hiçlikle karşı karşıya gelişi», kuşkuculuğu; boş meydan okuma jestlerini doğurur. Varoluşçu felsefenin büyük bir kısmında ve bugünün genel edebiyatında görebiliriz bunu. Ya da -daha önce değindiğim gibi gerçekliği müthiş bir şekilde basitleştirerek tüm sorulan yanıtlar gözüken fanatik bir öğretinin coşkuyla benimsenmesine yol açıverir. O halde yabancılaşmanın nedeni nedir? Bilim hiçbir zaman bu denli muzaffer olmamıştır; insanoğlunun çevresi üzerindeki denetimi ne bu kadar tam olmuş, ne de ilerleyişi bu kadar hız kazanmıştır. Yalnızca Kierkegaard gibi dindar düşünürlerin değil, Russel ve Böyle gibi önde gelen matematikçilerin ve bilimadamlarının da umutsuzluk duymasına yol açan, bir know-how yoksunluğu olamaz. Birçok şeyin nasıl yapılacağını biliyoruz ama ne yapılacağını biliyor muyuz ki? Ortega y Gasset bunu kısaca şöyle özetlemiştir: «İnsani düzeyde fikirler olmadan yaşayamayız. Ne yapacağımız onlara bağlıdır. Yaşamak, bir şeyin yerine bir başka şeyin yapılmasından ibarettir, ne fazla, ne eksik». O halde eğitim nedir? İnsana iki şey arasında seçim yapma, ya da yine Ortega’dan bir alıntıyla, «anlamsız bir trajedinin veya içe dönük bir utançvericiliğin üstünde kalan bir yaşam sürme» yeteneği sağlayan fikirlerin iletilmesidir. ss. 62-63

Örneğin Termodinamiğin İkinci Yasası’nı bilmek bize nasıl yardımcı olabilir bu konuda? Lord Snow, «bilimadamlarının kara cahilliğini» kınayan okur yazar kişilere «içlerinden kaçının Termodinamiğin İkinci Yasası’nı anlatabileceğini» sorduğunu söylüyor. Aldığı karşılığın genellikle soğuk ve olumsuz olduğunu da bildiren Lord Snow, «oysa ben Shakespeare’in bir yapıtını okumuş olmakla bilimsel alanda eşdeğer olan bir şeyi soruyordum» diyor. İşte böyle bir söz, uygarlığımızın temelini oluşturan her şeye meydan okumaktadır. Önemli olan, dünyayı yaşamamıza ve yorumlamamıza yardımcı olan, araç olan, alet olan fikirler dizisidir. Termodinamiğin İkinci Yasası belirli bilimsel araştırmalarda kullanılabilecek bir hipotezden başka bir şey değildir. Shakespeare’in insanın iç gelişimi hakkında en yaşamsal fikirlerle kaynaşan, insan yaşamının tüm görkemini ve sefaletini sergileyen yapıtları ile nasıl eşdeğerde olabilir? Yaşamımda Termodinamiğin İkinci Yasası diye bir şey duymamış olsam bile, bir insan olarak ne kaybederim? Hiçbir şey. Ya Shakespeare’i bilmemekle ne kaybederim? Dünyayı kavramamı sağlayan başka bir kaynağım yoksa, yaşamı kaçırmış olurum. Şimdi çocuklarımıza birinin diğeri kadar önemli olduğunu mu anlatacağız, işte şurada bir parça fizik bilgisi, burada bir parça edebiyat bilgisi diye? Böyle yaparsak ana-babaların günahları üçüncü ve dördüncü kuşaklarda çocuklarının sırtına yüklenecektir. Bir fikrin doğuşuyla, yeni bir kuşağın zihinlerini doldurup onları kendi aracılığıyla düşünmeye ittiği olgunlaşma devresi arasındaki süre bu kadardır çünkü. s. 63

Bilim, yaşamımıza yön verebilecek fikirler üretemez. Bilimin en büyük fikirleri bile çalışma hipotezlerinden fazla bir şey değillerdir. Özel araştırma amacıyla kullanılırsa yararlı, fakat yaşam sürüş biçimimizi belirlemekte ya da dünyayı yorumlamakta hiç kullanma olanağı bulunmayan şeylerdir. Dolayısıyla kendini yabancılaşmış veya şaşkınlık içinde hisseden biri, yaşamı ona boş ve anlamsız geldiği için eğitim arıyorsa, doğal bilimlerden herhangi birini inceleyerek, yani «know- how» edinerek aradığını bulamaz. Böyle bir çalışmanın kendine göre değerini küçümseyecek değilim, doğada ya da mühendislikte işin nasıl yürüdüğü hakkında birçok şey öğretir kişiye. Ancak, yaşamın anlamı hakkında hiçbir şey söylemediği için, onu yabancılaşmaktan ve gizli umutsuzluğundan kurtaramaz. ss. 63-64

Nereye başvursun bu kişi şimdi? Belki de, bilimsel devrim ve bir bilim çağı içinde yaşamakta olduğumuz hakkında işittiği bir sürü şeye karşın hümaniter bilimler dediğimiz alana yönelecektir. Gerçekten de burada, şansı da varsa, zihnini dolduracak büyük ve yaşamsal fikirler bulacak, bu fikirlerle düşünerek, onların aracılığıyla dünyaya, topluma ve kendi yaşamına bir anlam verecektir. Bugün, bu alanda bulacağı fikirlerin neler olabileceğini bir görelim. Tam bir liste çıkarmaya kalkışmayacağım, onun için önde gelen altı fikri saymakla yetineceğim. Hepsi de 19. yüzyıldan kök almalarına karşın, görebildiğim kadarıyla bugünün «eğitilmiş» kişilerinin zihinlerine hâlâ egemen durumdadırlar. s. 64

1. Evrim fikri: Bir tür doğal ve otomatik süreç içinde, alt düzeyde biçimlerden sürekli olarak daha üst düzeyde biçimlerin geliştiği. Son yüzyıl bu fikrin gerçeğin tüm yanlarına istisnasız uygulandığına tanık olmuştur.

2. Rekabet ve doğal seçim fikri: Çevreye en iyi uyanın hayatta kalması. Bu fikir evrim ve gelişimin doğal ve kendiliğinden işleyişini açıklamayı amaçlar.

3. İnsan yaşamının din, felsefe, sanat vs. gibi -Marks’ın «insan beynindeki fantazmagoriler» dediği- tüm yüksek düzeydeki görüntülerinin «maddi yaşam sürecine gerekli eklemelerden başka bir şey olmadıkları, ekonomik çıkarların tebdil-i kıyafet içinde sürdürülmesi için kurulmuş bir üstyapı oluşturdukları ve insan tarihinin tümüyle sınıf kavgalarının tarihi olduğu fikri.

4. İnsan yaşamının tüm yüksek düzeyli görüntülerinin Marksist yorumlanış biçimiyle rekabet eden Freudcu yorumlayış ise, bu görüntüleri bilinçaltı zihnin karanlık kıpırdanışlarına indirgeyerek çocukluk ve ilk ergenlik devrelerinde doyumsuz kalan, ana (ya da babaya) yönelik cinsel arzuların sonucu olarak açıklar.

5. Görecelik (relativizm) fikri tüm mutlakları yadsıyarak, tüm kıstas ve standartları eriterek, pragmacılıkta görüldüğü gibi doğruluk fikrini ortadan kaldırmakta ve matematiği bile etkilemektedir. Bertrand Russel bu bilim dalını «neden bahsettiğimizi ya da söylediğimizin doğru olup olmadığını hiç bir zaman bilmediğimiz konu» olarak tanımlamıştır.

6. Son olarak bir de pozitivizm fikri vardır ki geçerli bilgilerin ancak doğal bilimlerin yöntemleriyle elde edilebileceğini ve dolayısıyla genel olarak gözlenebilir gerçeklere dayalı olmayan hiçbir bilginin gerçek olmadığını ileri sürer. Başka bir deyişle, pozitivizm yalnızca «know-how»la ilgilidir ve ne türde olursa olsun, anlam veya amaçlar hakkında nesnel (objektif) bilgi edinme olasılığını reddeder. ss. 64-65

Herhalde kimse bu altı «büyük» fikrin yaygınlığını ve gücünü yadsıyamaz. Bunlar dar bir ampirizmin sonucu olarak ortaya çıkmış değillerdir; ne kadar bulgusal araştırma yapılırsa yapılsın, bu fikirlerin herhangi biri doğrulanamazdı. Bunlar hayalgücünün bilinmeyene ve bilinemeze doğru muazzam sıçrayışlarıdır. Doğal ki, bu sıçrayış gözlenmiş gerçeklerin oluşturduğu küçük bir platformdan yapılmıştır; eğer bu fikirler önemli hakikat öğeleri içermeselerdi, insanların zihinlerinde o kadar sağlam yerleşemezlerdi. Ne var ki asıl özellikleri evrensellik savlarıdır. Evrim, nebulalardan homo sapiens’e kadar tüm maddi olgular kadar din ya da dil gibi tüm düşünsel olguları da kapsamına almaktadır. Rekabet, doğal seçim ve en güçlünün hayatta kalması, yalnızca bir gözlemler dizisi olarak değil, evrensel yasalar olarak sunulmaktadır. Marks, tarihin bazı kısımlarının sınıf kavgalarından oluştuğunu söylemiyor; «bilimsel materyalizm», pek de bilimsel olmayan bir biçimde bu kısmi gözlemin kapsamına «şimdiye dek varolmuş tüm insan toplumlarının tarihi»nin hepsini birden alıyor. Freud da bazı klinik gözlemlerini bildirmekle kalmıyor, insanların davranış nedenlerini (ilkelerini) açıklayan evrensel bir kuram ortaya atıyor ve örneğin tüm dinin sabit bir nevrozdan başka bir şey olmadığını ileri sürüyor. Relativizm ve pozitivizme gelince, onlar da doğallıkla tamamen metafizik doktrinler olmalarına karşın garip bir ayrımla tüm metafiziğin geçerliliğini, bu arada kendi kendilerini de yadsıyorlar. s. 65

Bu altı «büyük» fikrin ampirik olmamaları ve metafizik nitelikte olmalarının dışındaki ortak özellikleri nedir? Hepsi de daha önceleri yüksek türden olarak kabul edilenin aslında «aşağı» türdekinin daha incelmiş bir görüntüsünden «başka bir şey olmadığını» ileri sürmektedirler, yüksek ile aşağı arasındaki ayrımın kendisi de yadsınmadığı sürece. Dolayısıyla insan, evrenin öteki parçaları gibi, atomların rasgele belli bir konumda toplanmasından ibaret kalmaktadır. Bir insan ile bir taş arasındaki fark yanıltıcı bir görüntü değişikliğinden fazla bir şey temsil etmemektedir. İnsanın en yüce kültürel başarıları, ekonomik hırsların maske takmış halinden veya cinsel doyumsuzlukların taşmasından başka bir şey değillerdir. Ne olursa olsun, insanın «aşağı» olana değil, «yüksek» olana yönelmesi gerektiğini söylemek anlamsızdır, çünkü «yüksek» ya da «aşağı» gibi tamamen öznel (sübjektif) kavramlara anlaşılabilir bir anlam verilemez; «gerektiği» kelimesi ise buyurgan bir megalomaninin (büyüklük kuruntusunun) belirtisidir yalnızca.

19. yüzyıldaki atalarımızın fikirleri, 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşamakta olan üçüncü ve dördüncü kuşaklara mal olmuştur. Onlar için bu fikirler yalnızca zihinsel faaliyetlerinin bir sonucuydu. Kendilerini izleyen üçüncü ve dördüncü kuşaklar içinse, dünyanın yaşanmasında ve yorumlanmasında kullanılan araç ve gereçlerin tâ kendileri haline gelmiş bulunmaktadırlar. Yeni fikirler ortaya atanların bu fikirlerin egemenliğine girdikleri pek görülmez. Ancak, insanın «Karanlık Çağı» boyunca beynine nüfuz eden o büyük fikirler kitlesinin -dil dahil- bir parçası haline geldikleri üçüncü ve dördüncü kuşaklarda, insanların yaşamını etkilemeye başlar bu fikirler.

19. yüzyılın fikirleri bugünkü Batı dünyasında okumuş okumamış hemen herkesin dimağında sağlam bir yer etmiştir. Eğitim görmemiş dimağlarda henüz bulanık ve sisli halde olduklarından, dünyayı anlaşılır bir şekle sokacak güçte değillerdir. Bundan dolayıdır ki eğitim özlemi çekilir; bizi bulanık bir cehaletin karanlık kuytuluklarından anlayışın ışığına çıkaracak bir şeyin özlemidir bu. s 66

Salt bilimsel bir eğitimin bunu sağlayamayacağını, çünkü yalnızca «know-how» fikirleri verdiğini, oysa bizim olguların ve olayların nedenlerini, nasıl yaşamamız gerektiğini anlamaya ihtiyacımız olduğunu söylemiştim. Belli bir bilimi incelemekle öğrendiğimiz, daha geniş çerçeveli amaçlarımız için çok sınırlı ve belirli kalmaktadır. Biz de çağımızın büyük ve yaşamsal fikirlerini iyice tanımak için (insanı konu alan) hümaniter bilimlere yönelmekteyiz. Gerçi hümaniter bilimlerde de, doğal bilimlerden aldığımız fikirler gibi elverişsiz bir sürü küçük fikirlerle kafamızı dolduran uzmanlaşmış bir öğretime saplanıp kalabiliriz. Ancak talihli çıkıp da (buna talih denirse) «zihinlerimizi aydınlatacak », kafamızdaki büyük, evrensel fikirleri açıklığa kavuşturacak ve böylece dünyamızı anlaşılır hale getirecek bir öğretmen bulabiliriz. s. 66

İşte böyle bir sürece «eğitim» demeye değer gerçekten. Oysa bugün eğitimden gördüğümüz nedir? Dünyayı hiçbir anlam ve amaç bulunmayan bir çorak diyar olarak gösteren, insanın bilinçliliğini talihsiz bir kozmik raslantıya bağlayan, tek kesin gerçekler olarak ıstırap ve çaresizliği öne süren bir görüş. Eğer gerçek bir eğitim sayesinde insanoğlu Ortega’nın «Çağımızın Yükseklikleri» veya «Çağdaş Fikirlerin Dorukları» dediği düzeye tırmanabilirse, kendini dibi gözükmeyen bir hiçlik uçurumunun içinde bulur ve belki de Byron'u yankılamak arzusunu duyar:

Üzülmek bilmektir; en çok bilen
ölümcül hakikatin yasını en derinden tutar,
Bilgi Ağacı, Hayat Ağacı değildir. s. 67

Başka bir ifadeyle, bizi çağımız fikirlerinin doruklarına yükselten hümaniter bir eğitim bile «istenilen malları sağlayamaz» insana; çünkü insanların, hayli meşru olarak, aradıktan daha bolluk içinde bir yaşamdır, üzülmek değil.

Ne olmuştur ki? Nasıl olur da böyle bir şey mümkün olur? 19. yüzyılın önde gelen fikirleri, metafiziği ortadan kaldırdıklarını iddia ededursunlar, kendileri kötü, zalim ve yaşamı yıkıcı türden bir metafizik oluşturmaktadırlar. Biz de ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi çekiyoruz onlardan. Bilginin üzüntü olduğu doğru değildir. Ama zehirleyici yanlışlar üçüncü ve dördüncü kuşaklara sınırsız acılar çektirir. Yanlışlar bilimde değil, bilim adına ortaya sürülen felsefede yapılmıştır. Etienne Gilson’un yirmi yılı aşkın bir süre önce söylediği gibi:

«Böyle bir gelişme hiç de kaçınılmaz değildi, ama doğal bilimlerin gittikçe yaygınlaşmasıyla olasılığı artmıştır, insanların bilimin pratik sonuçlarına duydukları ilginin artması kendi başına hem doğal hem de meşruydu; ne var ki bilimin bilgi, pratik sonuçlarının ise yalnızca onun yan ürünleri olduğunu unutmalarına da katkıda bulunmuştur... Maddi dünyayı açıklayan kesin sonuçlara varmakta beklenilmedik başarılar kazanmazdan önce bile insanlar bu tür kanıtların bulunamadığı tüm bilim dallarını küçük görmeye ya da bu dallan fizikî bilimlerin doğrultusunda yeniden kurmaya başlamışlardı. Bunun sonucunda metafizik ve ahlak ya kenara itilmek, ya da yerini yeni pozitif bilimlere bırakmak durumunda kaldı. İşte bu gerçekten çok tehlikeli bir yönelişti; Batı kültürünün bugün içinde bulunduğu tehlike dolu durumun nedeni budur». ss. 67-68

Metafizik ve ahlakın saf dışı edilmek durumunda kaldıkları bile doğru değildir. Tersine, ortaya kötü bir metafizik ve ürkütücü bir ahlak çıkmıştır.

Tarihçiler, metafizik yanlışların ölüme yol açabileceğini bilir. R. G. Collingwood şunları yazmıştır:

«Greko-Romen uygarlığının çürüyüşüne Patrisyenlerin koydukları teşhis, metafizik bir hastalıktır.... Greko-Romen dünyasını yıkan barbarların saldırılaerı değildi.... Metafizik bir nedendi. Putperest uygarlık kendi temel inançlarını yaşatmayı başaramıyor, diyorlardı (Patrisyen yazarlar), çünkü metafizik çözümlemelerindeki yanlışlar yüzünden bu inançların ne olduklarını şaşırmıştı.... Metafizik salt entelektüel bir lüks olmuş olsaydı, bunun hiç önemi olmazdı».

Bu alıntı olduğu gibi bugünkü uygarlık için de geçerlidir. Biz de inançlarımızın gerçekten ne olduklarını şaşırmış durumdayız. 19. yüzyılın büyük fikirleri dimağlarımızı şu veya bu şekilde doldurmuşsa da, yine de yürekten inanmıyoruz onlara. Birbiriyle savaş halinde olan dimağ ve yürektir; genellikle ileri sürüldüğü gibi, mantık ile iman değil. Mantığımız, 19. yüzyıldan miras kalmış bir dizi hayal ürünü ve yaşamı zedeleyici, olağanüstü fikirlere bağlanan kör ve mantıksız bir imanın sis perdesi ardında kalmıştır. Bundan daha doğru bir imana dönmek mantığımızın en önde gelen görevi olmaktadır.

Eğitim, metafiziğe yer vermediği sürece bize yardımcı olamaz. Öğretilen konular bilim alanında da olsa, hümanite alanında da olsa, öğretim metafiziğin açıklanması yönünde değilse, yani temel inançlarımızı aydınlatmıyorsa, bir insanı eğitemez ve dolayısıyla toplum için gerçek bir değeri yoktur. s. 68

Eğitimin aşırı uzmanlaşma yüzünden bütünlüğünü yitirerek parçalandığı ileri sürülür sık sık. Ne var ki bu ancak kısmî ve hatta yanlış yönde bir teşhistir. Uzmanlaşma, kendi başına eğitimin hatalı bir ilkesi değildir. Uzmanlaşma olmasaydı ne olacaktı? Tüm ana konuların amatörce bölük pörçük verilmesi mi? Yoksa insanların izlemeyi arzu etmedikleri konulara burun kıvırıp asıl öğrenmek istedikleri konulardan uzak kaldıkları uzun bir genel öğrenim mi? Sorunun çözüm yolu bu olamaz, çünkü Kardinal Newman’ın şiddetle eleştirmiş olduğu entelektüel tip doğabilir bundan ancak: «Dünyanın şimdiki kavrayışına göre entelektüel bir insan... felsefenin tüm konuları, günün tüm sorunları üzerine görüşlerde dolu biri». Bu tür «görüşlülük» ise bilgiden çok cehaletin belirtisidir. «Size bilginin anlamını öğreteyim mi?» der Konfüçyus; «bir şeyi biliyorsanız bildiğinizi bilmek, bilmiyorsanız da bilmediğinizi bilmek; işte bilgi budur». ss. 68-69

Hatalı olan uzmanlaşma değil, konuların sunuluşundaki genel yüzeysellik ve metafizik bilincin yokluğudur. Bilim konuları, bilimin ön-varsayımlarının, bilimsel yasaların anlam ve öneminin, insan düşüncesinin tüm kozmosu içinde doğal bilimlerin tuttuğu yerin farkına varılmaksızın öğretilmektedir. Sonuç, bilimin ön-varsayımlarının genellikle bulgularıyla karıştırılması olmaktadır.

Ekonomi, bugünkü ekonomik kuramların temelinde yatan, insan doğasına ilişkin görüşün bilincine varılmaksızın öğretilmektedir. Hatta birçok iktisatçının kendi de öğretilerinin böyle bir görüş içerdiğinin ve eğer bu görüş değişecek olsa tüm kuramlarının değişmiş olması gerekeceğinin farkında değildir. Tüm sorunların metafizik köklerine inmeden akılcı bir siyaset öğretimi nasıl yapılır? İşin içindeki metafizik ve ahlaki sorunların ciddi bir şekilde incelenmesinden kaçınıldıkça, siyasal düşüncenin bulanıklaşması ve iki-yüzlülükle son bulması zorunlu olacaktır. Kargaşa şimdiden o denli büyüktür ki, hümaniter denilen konuların birçoğunun eğitimsel değerinden kuşkuya düşmeye hakkımız vardır. «Denilen» diyorum çünkü insan doğasına ilişkin görüşünü açığa vurmayan bir öğrenim konusuna hümaniter demek pek mümkün değildir.

Ne kadar uzmanlaşmış olursa olsunlar tüm konular bir merkezle bağlantılıdır; güneşten yayılan ışınlar gibi. Merkez de en temel inançlarımızdan, gerçekten bize yön vermeye, bizi harekete geçirmeye gücü olan fikirlerden oluşur. Başka bir deyişle, merkez, metafizik ve ahlaktan yani -istesek de istemesek de- olgular dünyasını aşan fikirlerden meydana gelir. Olgular dünyasını aştıklarından, olağan bilimsel yöntemlerle kanıtlanmaları veya çürütülmeleri olanaksızdır. Salt «öznel» ya da «göreceli» veya rasgele göreneklerden ibarettirler demek değildir bu. Olgular dünyasını aşmaktaysalar da, gerçeklere uygun olmak zorundadırlar ki, anlaşılan bu pozitivist düşünürlerimize bir paradoks gibi gözükmektedir. Gerçeğe uygun olmayan bir dizi fikre inanmanın felakete yol açması kaçınılmazdır. s. 69

Eğitim ancak ve ancak «tam insanlar» üretirse yardımcı olabilir bize. Gerçekten eğitilmiş insan, her şeyden bir parça bilen biri değildir, tüm konuların tüm ayrıntılarını bilen biri de değildir (böyle bir şey olanaklı olsa bile). Aslında «tam insan»ın olgular ve kuramlar hakkındaki ayrıntılı bilgisi az olabilir, «o bildiği ve kendisinin de bilmeye gereksinimi olmadığı için Encyclopaedia Britannica’ya büyük değer veriyor olabilir, fakat kendisi merkezle gerçekten temas halinde olacaktır. Temel inançlarından, yaşamının anlam ve amacı konusundaki görüşünden emin olacaktır. Bunlan sözle ifade etmeye yeteneği olmasa da yaşamını sürüş tarzı içindeki berraklıktan kök alan belli bir güvenlilik gösterecektir. ss. 69-70

«Merkez»den ne kastedildiğini biraz daha açıklamaya çalışayım.

İnsanın tüm faaliyeti, iyi bilinen bir şeye ulaşmak için çabadır. Bu aynı fikrin bir tekrarından başka bir şey olmasa da, gereken soruyu sormamızı sağlamaktadır. «Kimin için iyi?» Çabalayan kişi için iyi. Demek ki o kişi çeşitli dürtülerini, itkelerini ve arzularını bir ayrıma tabi tutup düzene sokmamışsa, çabalarının kargaşa içinde, birbirleriyle çelişkili, kendi amaçlarına aykırı ve belki de hayli yıkıcı olmaları olasıdır. Muhakkak ki kendisi ve dünyası hakkında düzenli fikirleri sistemi yaratacağı yer «merkez»dir. Çeşitli çabalarını yönlendirebilecek olan ancak bu merkezdir. Ya hep daha önemli işlerle meşgul olduğundan ya da kendini «alçakgönüllülükle» bir agnostik (bilinemezci) saydığından buna hiç kafa yormamışsa, merkez yine de boş kalacak değildir: Bu kez, şu veya bu şekilde Karanlık Çağı boyunca dimağına sızmış olan o yaşamsal fikirlerle dolu olacaktır. Günümüzde bu tür fikirlerin nasıl şeyler olabileceğini göstermeye çalıştım; insanoğlunun yeryüzündeki varoluşunun hiçbir anlam ve amacı olmadığı fikri, gerçekten inanan herkesi tam bir çaresizlik içine itmektedir. Yine yukarıda değindiğim gibi, bereket versin yüreğimiz çoğu kez dimağımızdan daha zeki olduğundan bu fikirleri tam ağırlığıyla kabul etmeyi reddetmektedir. Böylece insan umutsuzluktan kurtulmakta, ama bu kez de bir kargaşaya saplanıp kalmaktadır. Temel inançları bulanık olduğundan, eylemleri de karışık ve güvensiz olmaktadır. Oysa bilinç ışığının merkezi aydınlatmasına bir izin verip temel inançlarıyla yüz yüze gelmeyi kabul etse, kargaşa olan yerde bir düzen kurabilecektir. İşte bu onu «eğitecek», metafizik kargaşasının içinden çekip çıkaracaktır.

Ne var ki, insan dimağında yerleşmiş olan 19. yüzyıl kökenli fikirlerin hemen hemen tam karşıtı olan bir dizi yeni metafizik düşünceyi bilinçli olarak kabul etmezse, bunun başarılabileceğini sanmıyorum. Burada üç örneğe değineceğim. s. 69

19. yüzyıl fikirleri evrendeki basamaklar hiyerarşisini yadsımakta ya da silip atmaktaysa da, hiyerarşik bir düzen kavramı, anlamak için vazgeçilmez bir gereçtir. «Varolma Düzeyleri» veya «Önem Dereceleri» olduğu kabul edilmezse, ne dünyayı anlamamıza ne de evrensel plan içinde dünyadaki kendi yerimizi tanımlamamıza en ufak bir olasılık bile yoktur. Ancak dünyayı bir merdiven olarak aldığımız ve insanoğlunun merdivendeki yerini gördüğümüz zaman insanoğlunun yeryüzündeki yaşamıyla anlamlı bir görevi yerine getirdiğini kabul edebiliriz. İnsanın belki görevi, belki de yalnızca mutluluğudur içindeki gizli güçleri daha yüksek bir düzeyde gerçekleştirmesi; kendine «doğal» olarak verilenden daha yüksek bir varolma düzeyine veya «önem derecesi»ne erişmesi. Oysa bu olasılığı hiyerarşik bir yapının varlığını kabullenmeden inceleyenleyiz bile. Dünyayı 19. yüzyılın büyük, yaşamsal fikirleri aracılığıyla yorumladığımız ölçüde bu düzey farklarına gözlerimiz kapalıdır, çünkü körleştirilmişizdir bir kere. ss. 69-70

«Varolma düzeylerinin olduğunu kabul ettiğimiz anda, örneğin fiziki bilim yöntemlerinin siyaset veya ekonomi bilimine neden uygulanamayacağını, ya da fiziğin bulgularının, Einstein’ın da itiraf etmiş olduğu için, neden felsefi bir içeriği olmadığım hemen anlayabiliriz.

Metafiziği ontoloji ve epistemolojiye ayıran Aristo düşüncesini kabul edersek, varolma düzeyleri bulunduğu önermesi ontolojik bir önerme olur; ben buna bir de epistemolojik bir önerme ekleyeceğim: Düşünmemizin doğası öyledir ki, her şeyi karşıtıyla düşünmekten alıkoyamayız kendimizi.

Tüm yaşamımız boyunca, mantıksal olarak bağdaştırılamayacak karşıtları bağdaştırmak işiyle karşı karşıya olduğumuzu görmekte zor bir şey yoktur. Yaşamın olağan sorunları genellikle bulunduğumuz varolma düzeyinde çözülemez niteliktedirler. Eğitimde özgürlük ve disiplin zorunlulukları nasıl bağdaştırılabilir? Sayısız ana ve öğretmen gerçekte bunu başarır, ama kimse oturup da bir çözüm şekli yazamaz. Onlar içinde bulundukları duruma, karşıtların aşıldığı daha yüksek bir düzeye ait bir gücü sokarak başarmaktadırlar bunu: Sevginin gücü. s. 70

G. N. M. Tyrell, mantık yürüterek çözülemez sorunları, mantıkla çözülebilir sorunlardan ayırt etmek için «birbirinden uzaklaşan» (divergent) ile «birbirine yaklaşan» (convergent) ayrımını ortaya atmıştır. Yaşam, «yaşanması» zorunlu olan ve ancak ölümün çözdüğü, öğeleri birbirinden uzaklaşan sorunlarla sürdürülür. Öğeleri birbirine yakınlaşan sorunlar ise insanoğlunun en elverişli buluşudurlar: Gerçekte varolmamalarına karşın, bir soyutlama süreci içinde yaratılmışlardır. Çözüldükleri zaman, çözüm yolu bir formüle dökülerek başkalarına iletilebilir, onlar da aynı zihni çabayı göstermeye gerek kalmadan bunu uygulayabilirler. İnsan ilişkilerinde, örneğin, aile hayatında, ekonomide, siyasette, eğitimde vb. durum böyle olsaydı, doğrusu cümleyi nasıl bitireceğimi bilemiyorum. O zaman insan ilişkileri diye bir şey kalmaz, yalnızca mekanik ilişkiler olurdu; yaşam da canlı bir ölüm. Birbirinden uzaklaşan sorunlar sanki insanı kendinden yüksek bir düzeye yükseltmeye iter gibidirler; daha yüksek bir düzeydeki güçleri çağırmakla yaşamlarımıza sevgi, güzellik, iyilik ve doğruluğun girmesini sağlarlar. ss. 71-72

Bu daha yüksek güçlerin yardımıyla yaşanan durumdaki karşıtlıklar bağdaştırılabilir.

Fiziki bilimler ve matematik yalnızca yakınlaşan sorunlara özgüdür. Bunun için birikim meydana getirerek ilerleyebilirler; her yeni kuşak bir öncekinin bıraktığı yerden devam edebilir. Ne var ki, bunun bedeli ağırdır. Yalnızca yakınlaşan sorunlarla uğraşmak yaşamın içine değil, yaşamdan uzağa götürür insanı. s. 72

Charles Darwin otobiyografisinde şöyle yazmaktadır:

«Otuz yaşma ve belki bir süre sonrasına kadar birçok türden şiirler bana büyük zevk verirdi, hatta okuldayken bile Shakespeare'den ve özellikle tarihsel konulu oyunlarından yoğun bir haz duyardım. Önceleri resimlerden hatırı sayılır ölçüde, ve müzikten ise çok büyük haz duyduğumu da söylemiştim. Oysa artık birçok yıldır bir satır şiir bile okumaya tahammülüm kalmadı; son zamanlarda Shakespeare’i okumaya çalıştım ve öyle dayanılmaz derecede yavan buldum ki midem bulandı. Resimlerden ve müzikten almış olduğum tadı da hemen hemen tamamen yitirmiş bulunuyorum... Dimağım, sürüyle bulgudan genel yasalar çıkarıp duran bir tür makine haline gelmişe benziyor; ama beynin daha yüksek zevklerin duyulmasını sağlayan kısmının neden bu yüzden felce uğraması gerektiğini kavrayamıyorum... Bu zevklerin yitirilmesi, bir mutluluk kaybıdır ve belki zekâyı da zedeleyici bir etkisi vardır. Daha da büyük bir olasılıkla doğamızın duygusal kısmını zayıflatarak manevi karakterimizi zedelemektedir».
Darwin’in gayet duygulandırıcı bir şekilde anlattığı bu yoksullaşma, bugünkü eğilimin sürüp gitmesine izin verecek olursak tüm uygarlığımızı saracaktır. Gilson’un «pozitif bilimin toplumsal bulgulara uzanması» dediği bu eğilim, tüm karşıtlı sorunları bir «indirgeme» (redüksiyon) sürecinden geçirerek çözümlü sorunlar haline getirmek yönündedir. Ne var ki sonuç, insan yaşamını soylulaştıran tüm yüksek düzeyli güçlerin yitirilmesi ve doğamızın duygusal yönünün yanı sıra bir de, Darwin’in sezinlediği gibi, zekâmızın ve manevi karakterimizin yozlaşmasıdır. Bunun belirtileri her yerde görülebilmektedir bugün. ss. 72-73

Yaşamanın gerçek sorunları, siyasette olsun, ekonomide olsun, eğitimde veya evlilikte olsun, karşıtların uzlaştırılmasını veya aşılmasını içeren sorunlardır. Öğeleri birbirinden uzaklaşan sorunlar olduklarından, kelimenin olağan anlamıyla bir çözümleri yoktur. İnsandan yalnızca mantık yürütme yetilerini kullanmakla kalmayıp tüm kişiliğini vermesini isterler. Doğal olarak, kurnaz bir formülle ortaya atılan yüzeysel çözümler her zaman vardır; ama hiçbir zaman uzun süre yürümezler, çünkü iki karşıttan birini mutlaka ihmal ettiklerinden insan yaşamının öz niteliğini kaybederler. Ekonomide, önerilen bir çözüm özgürlük sağlayabilir ama planlamaya yer bırakmaz, ya da tersi olur. Sınai örgütlenmede bir yandan disiplin sağlanması için yol bulunurken, işçilerin yönetime katılmasına olanak bırakılmaz, ya da tersi. Siyasette güçlü bir yönetim sağlanırken demokrasiye yer kalmaz, ya da demokrasi sağlanırken yönetim zayıflatılır.

Karşıtlı sorunlarla cebelleşmek tüketici, kaygılandırıcı ve yorucu olduğundan, insanlar kaçınmaya bakarlar. Bütün gün karşıtlı sorunlarla uğraşan, işi başından aşkın bir işletme yöneticisi evine dönerken ya bir dedektif romanı okur, ya da bilmece çözer. Bütün gün kafasını çalıştırdığına göre hâlâ niye devam eder kullanmaya? Çünkü dedektif romanı ya da bilmece, çözümlü sorunlar sunmakta ve İşte bu dinlendirici olmaktadır. Beyni biraz zorlamalarına karşın, karşıtlı bir sorunun gerektirdiği şekilde daha yüksek bir düzeye doğru çabalamayı ve uzanmayı gerektirmemektedirler. Oysa bağdaşmaz karşıtların uzlaştırılmaları gereken sorunlardır ki yaşamın gerçek maddesini oluştururlar.

Son olarak, aslında metafiziğin kapsamına girmekteyse de, genellikle ayrı olarak düşünülen bir kavramlar kategorisine gelmiş bulunuyoruz: Ahlak. s. 73

19. yüzyılın en güçlü fikirleri, «varolma düzeyleri» kavramını toptan yadsımış veya en azından gölgelemişlerdir. Bu doğal olarak iyi ile kötünün ayırdedilmesine dayanan ve iyinin kötüden daha yüksek düzeyde olduğunu iddia eden ahlakın yıkımı demek olmuştur. Bir kez daha atalarımızın günahları şimdi kendilerinin herhangi bir ahlaki öğretim görmeksizin yetiştiklerini gören üçüncü ve dördüncü kuşakların tepesine çökmüş bulunmaktadır. «Ahlakın kuru laftan ibaret olduğu» fikrini ortaya atanların kafaları ise ahlaka ilişkin fikirlerle iyice donanmıştı, ama üçüncü ve dördüncü kuşaklar artık bu tür fikirlerle donanmış değillerdir; onların kafalarındaki, 19. yüzyılda ortaya atılmış olan fikirlerdir, yani «ahlakın kuru laftan ibaret olduğu» ve «daha yüksek düzeyde» görünen her şeyin aslında hayli aşağılık ve bayağı bir nitelikten fazlasını taşımadığı. ss. 73-74

Bundan doğan karışıklığın tarifi olanaksızdır. Almanların deyimiyle Leitbild, yani genç insanların kendilerini şekillendirmelerine ve eğitmelerine rehberlik edecek olan örnek nedir? Yoktur öyle bir şey; daha doğrusu örnekler öyle bir bulanıklık ve karmaşa içindedirler ki, akla yakın hiçbir yol gösterememektedirler. İşlevi bunları bir düzene sokmak olan aydınlar, zamanlarını her şeyin göreceli olduğunu, ya da aynı kapıya çıkan başka bir şeyler söylemekle geçirmektedirler. Ya da ahlaki konulan en yüzsüzce bir kuşkuculukla ele almaktadırlar.

Yukarıda da değinilen bir örnek vereceğim buna; zamanımızın en etkin kişilerinden biri olan merhum Lord Keynes’ten alındığı için önemli bir örnek: «En azından daha bir yüzyıl boyunca kendimizi ve başkalarını iyinin kötü, kötününse iyi olduğuna inandırmalıyız; çünkü kötü işe yarar, iyi ise yaramaz. Açgözlülük, tefecilik ve ihtiyatlılık daha bir süre için tanrılarımız olmaya devam etmelidirler».

Büyük dehâlar böyle konuşurlarsa, neyin iyi neyin kötü olduğunun biraz birbirine karışmasına şaşmamak gerekir; işler sessiz sedasız yürürken ikiyüzlülüğe, biraz daha hareketlenince suç işlenmesine yol açar bu karışıklık. Açgözlülük, tefecilik ve ihtiyatlılık (yani ekonomik güvence)nin tanrılarımız olması gerektiği Keynes için yalnızca parlak bir fikirden ibaretti; muhakkak ki kendisinin çok daha soylu tanrıları vardı. Ne var ki fikirler yeryüzündeki en kudretli şeylerdir; onun tavsiye ettiği tanrıların günümüzde tahta çıkarılmış olduklarını söylemek hiç de abartma olmayacaktır.

Daha başka birçok alanda olduğu gibi ahlak kuralları alanında da gözümüzü kırpmadan ve bilinçli olarak büyük klasik-Hıristiyan mirasımızı terketmiş bulunuyoruz. Hatta ahlak üzerinde konuşabilmek için şart olan erdem, sevgi, itidal (ölçülülük) gibi kelimeleri bile yozlaştırmış durumdayız. Bu yüzden akla gelebilecek tüm konular içinde en önemli olan konuda tamamen eğitimsiz, tamamen cahil kalmış haldeyiz. Düşünmemize aracı olacak hiçbir fikrimiz olmadığı için, ahlâkın düşünmenin yarar sağlamadığı bir alan olduğuna kolayca inanıveriyoruz. Bugün Yedi Ölümcül Günah ve Dört Temel Erdem hakkında bir şey bilen var mıdır? Hatta ne olduklarını söyleyebilecek biri? Eğer bu saygıdeğer eski fikirler dert edinmeye değmezse, yerlerini alan yeni fikirler nerededirler? s. 74

19. yüzyıldan miras edindiğimiz, ruhu ve yaşamı zedeleyici metafiziğin yerini ne alacaktır? Hiç kuşkum yoktur ki, kuşağımızın asıl görevi metafiziksel anlamda bir imarı gerçekleştirmektir. Yeni bir şey icat etmemizi gerektiren bir şey değildir bu, ama eski formüllere başvurmak da yeterli olmayacaktır. Görevimiz, hatta tüm eğitimin görevi, içinde yaşadığımız ve seçim yaptığımız bugünkü dünyayı anlamaktır. ss. 74-75

Eğitimin sorunları, çağımızın en derin sorunlarının yansımasından başka bir şey değildirler. Önemleri yadsınamazsa da, örgütlenmeyle, yönetimle ve hatta para harcanmasıyla çözülemezler. Biz metafiziksel bir hastalığa tutulmuş bulunuyoruz; tedavisi de dolayısıyla metafiziksel olacaktır. Ana inançlarımızı aydınlığa çıkarmayı başaramayan bir eğitim yalnızca bir alıştırma veya vakit geçirmeden ibaret kalacaktır. Kargaşa içinde olan temel inançlarımızdır ve bugünkü metafizik karşıtı eğilim sürdükçe, kargaşa daha da büyüyecektir. Eğitim insanın en büyük kaynağı olmaktan çok uzakta kaldığı gibi, corruptio optimi pessima (Latince: En çok kötümserlik yozlaştırır) ilkesi ile tutarlı olarak yıkıcı bir etken haline gelecektir. s. 75

Kaynak: E. F. Schumacher, Küçük Güzeldir, Çev. Osman Deniztekin, Cep Kitapları Aş., İkinci Baskı, 1989, İstanbul

Dr. Schumacher, 1950 ile 1970 yılları arasında İngiliz hükümetine bağlı Ulusal Kömür Kurulu’nun Ekonomik Danışmanı, kalkman ülkeler için Orta Teknoloji kavramını ilk ortaya atan kişi ve Londra’daki Orta Teknoloji Geliştirme Grubu’nun Kurucusu ve Başkanı olarak dünyaca tanınmıştır. Ayrıca, Scott-Bader Enstitüsünün Direktörlüğünü de yapmıştır.

Almanya’da doğmuş olan iktisatçı, İngiltere’ye 1930 yılında Rhodes bursuyla gelerek Oxford, New College’de iktisat öğrenimi yapmıştır. Sonradan, yirmi iki yaşında New York'un Columbia Üniversitesinde ekonomi okutmuştur. Pratik deneyimler olmadan kuramcılık yapmak hoşuna gitmediği için iş hayatına atılmış, çiftçilik ve gazetecilik de yapmıştır. Savaş sırasında birkaç yıl için Oxford’da tekrar akademik hayata dönmüş, 1946-1950 yılları arasında İngiliz Denetim Komisyonu Ekonomik Danışmanı olarak Almanya’da hizmet görmüştür. Kırsal kalkınma sorunları üzerine tavsiyelerini almak isteyen birçok yabancı devlet olmuştur. CBE derecesi ile ödülendirilmiş bulunan Dr. Schumacher, son olarak "küçük güzeldir" fikrinin daha felsefi/dini bir çerçevede işlendiği "A Guide For The Perplexed" (Zihni Karışıklar İçin Bir Yolgösterici) adlı bir kitap yayınlamış ve 1977 yılında ölmüştür.

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...