Hayat Tanrı'nın Bir Lütfudur - Frédéric Bastiat
"Gerçek adalet uygulamakta olduğu yasayı bile yargılar." Wilhelm Reich, Dirimin Öldürülüşü, 193
Hukukun yozlaşmasıyla birlikte devletin güvenlik fonksiyonu da bozulma sürecine girmiştir. Hukuk, kendi asit amacının tam aksi bir istikamete yöneltilerek her türlü hırs ve açgözlülüğün silahı haline dönüştürülmüştür. Sonunda, suçu denetim altına alarak azaltması beklenen hukukun kendisi. cezalandırılması gereken kötülüklerin kaynağı haline getirilmiştir.
Eğer bu tesbitler doğruysa, vatandaşlarımın konunun vehameti üzerine dikkatlerini çekmek benim için önemli bir ahlaki görevdir.
Hayat Tanrı'nın Bir Lütfüdur
Tanrı bizlere, hayat dediğimiz bedeni, fikri ve ahlaki boyutları olan bir armağan bahşetmiştir. Ancak, Tanrı, bize, onu korumak, kollamak, geliştirmek ve mükemmelleştirmek sorumluluğunu da yüklemiş, bunu başarabilmemiz için de bizleri muazzam yeteneklerle donatarak doğal zenginlikler ortamına yerleştirmiştir. Sahip olduğumuz yeteneklerle, doğal kaynakları işe yarar mallar haline getirir ve kullanırız. Hayatın, önceden belirlenmiş bir istikamette sürdürülebilmesi için böyle bir süreç zorunludur.
Hayat, çeşitli yetenekler ve üretim -başka bir ifadeyle ferdiyet, özgürlük, mülkiyet- işte insanı insan yapan şeyler. Politik liderler ne kadar zeki ve becerikli olurlarsa olsunlar, Tanrı'nın bu üç armağanı, insan yapısı yasalar düzeninden önce gelir ve onun üstündedir.
Hayat, özgürlük ve mülkiyet insanlar yasalar yaptığı için var değildir. Aksine, ezelden beri var olan bu unsurların kendisi insanı hukuk yapmaya sevk etmiştir. s. 13
Hukuk Nedir?
Öyleyse hukuk nedir? Hukuk, bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonudur.
Hepimiz, kendi varlık, özgürlük ve mülkiyetimizi korumak gibi tanrısal kaynaklı bir hakkın sahibiyizdir. Bu üç temel unsur, hayatımızın, her birinin varlığı diğer ikisinin varlığına bağlı olan vazgeçilmez şartlarındandır. Yeteneklerimizin, kişiliğimizin gelişmesinden başka ne amacı olabilir ki? Mülkiyet hakkımızın da yeteneklerimizin bir uzantısı olmaktan başka ne amacı olabilir ki?
Eğer herkes, güç kullanarak da olsa, kendi kişiliğini, özgürlüğünü ve mülkiyet hakkını kullanma hakkına sahipse, bir insan grubunun da bu hakları sürekli olarak koruyabilmek için ortak bir güç oluşturmaya ve bu gücü desteklemeye hakları olması gerekir. O halde, kolektif bir hakkın varlık ve meşrutiyet nedeni, bireysel bir hakka dayanmış olmasıdır. Kolektif bir hakkı korumaya yönelik bu ortak gücün, yerine geçtiği bireysel gücün temel amacının ötesine geçmemesi de mantık gereğidir. Buna göre, başka birisinin kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarına karşı bireyin güç kullanmasını engelleyen şeyin, ortak gücün kullanılmasını da engellemesi gerekir. s. 14
Gücün her iki halde de kötüye kullanılması bizim temel kabulümüze aykırıdır. Sadece kişisel haklarımızı koruyabilmemiz için bize verilmiş bir güç kullanma hakkıyla, kardeşlerimizin aynı haklarını tahribe yönetmemizi meşrulaştırmak mümkün müdür? Başka bir deyişle, tek başına hareket eden bir kimseye başkalarının haklarını yok etme amacını taşımama koşuluyla tanınan güç kullanabilme hakkını, bireysel güçlerin toplamının organizasyonundan başka bir şey olmayan ortak güce tanıdığımız takdirde de aynı prensip gereği sınırlayamaz mıyız? ss. 14-15
Bu soruların cevapları olumsuz değilse şu sonuca varırız: Hukuk, doğal bir meşru müdafaa hakkının organizasyonudur. O, ortak bir gücü, bireysel güçlerin yerine geçirme organizasyonudur. Söz konusu ortak gücün amacı, sadece bireysel güçlerin doğal ve meşru olarak yapmaya hakkı olduğu şeyleri yapmakla sınırlanmıştır: Kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak ve adaletin hepimize hükmetmesini sağlamak. s. 15
Böyle sağlam bir temele dayandırılması halinde toplum için hem fikri hem de fiili olarak gerekli düzenin oluşabileceği inancındayım. Böyle sağlam bir hukuki zemine oturtmak kaydıyla, bir millet, politik biçimi ne olursa olsun, kabul edilebilecek, en basit, ekonomik, sınırlı, zulmetmeyen, adil ve dayanıklı bir hükümete sahip olacaktır.
Böyle bir yönetimde, herkes varlığının tüm imtiyazları kadar, sorumluluklarının da farkına varacaktır. Kişi kendi kişiliğine saygı gösterildiği, emeğini istediği gibi kullanabildiği, emeğinin ürünlerine karşı girişilecek her türlü haksız saldırılara karşı korunabildiği sürece hiç kimse yönetime karşı gelmeyecektir.
Bu şartlarda, işlerimizde başarı kazandığımızda, devlete hiçbir minnet borcumuz olamayacağı gibi, don ve dolu afetleri yüzünden tarlasında gerekli verimi elde edememiş bir çiftçi gibi, işlerimizdeki talihsizlikler yüzünden de onu kınamaya hakkımız olamayacaktır. Devlet, ancak böyle bir yönetim anlayışının sağladığı güvenlik hizmeti sayesinde hissedilebilecektir. s. 15
Devletin özel işlerimize karışmaması halinde, hem ihtiyaçlarımız hem de onları tatmin imkanlarımız mantıki bir gelişme çizgisi izleyebilecektir, işte, bu mantıki gelişme sayesindedir ki, ne yoksul insanların yiyecek ekmek bulamadan önce edebiyat öğrenimine talip olduklarına, ne kırsal alanlar aleyhine kentsel alanlarda, ne de kentsel alanlar aleyhine kırsal alanlarda aşın nüfus sorununa rastlamak mümkün olacaktır. Yasama organının baş döndürücü bir hızda sermaye, emek ve nüfus hareketlerine yol açabilme imkanı da sözkonusu olamayacaktır. ss. 15-16
Yaşam koşullarımızdaki belirsizlik ve güvensizliğin asıl kaynağı, devlet kararlarının sebep olduğu bu hızlı hareketlerdir. Bu tür müdahaleler, işleri daha karmaşık hale getirdiği için, devletlere, giderek artan oranda sorumluluklar ve yeni masraflar yüklemektedir. s. 16
Hukukun Tümüyle Yozlaştırılması
Maalesef hukuk, kendi özel işlevinin çizdiği çerçevede tutulmak bir yana, temel amacından tamamen ters istikametlere saptırılmış ve hatta kendisini yok etmek için kullanılmıştır.
Bu yüzdendir ki hukuk, kendisinden korumasını beklediğimiz adaleti yok etmeye, saygılı olması gereken hakları da sınırlamaya, hatta tahrip etmeye yöneltilmiştir. Hukuk, kolektif gücü hiçbir risk ve sorumluluk yüklenmeden başkalarının kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını istismar edenlerin eline terk etmiştir. Hukuk, yağmacılığı önleme işlevini yağmalama hakkına dönüştürürken, meşru savunma hakkını da savunma suçu haline getirmiştir.
Acaba hukuktaki bu temel yozlaşma nasıl gerçekleştirilmiş ve sonuçta nelere mal olmuştur? Hukuktaki bozulma birbirinden tamamen farklı iki neden den ortaya çıkmıştır: Ahmakça bir açgözlülük ve sahte bir hayırseverlik. Önce birincisini ele alalım.
İnsanlığın Vahim Eğilimi
Kendini korumak ve geliştirmek insanlığın ortak arzusudur, insanlar kendi yeteneklerini istedikleri gibi kullanabilme ve emeklerinin ürünlerine özgürce sahip olabilme hakkına kavuştuğu takdirde, sosyal gelişme kesintisiz ve başarılı bir biçimde sürüp gidebilir.
Ancak, halk arasında göze batan başka bir eğilimin altını çizmeliyiz. Bu, insanların becerebildikleri oranda başkalarının aleyhine yaşama ve zenginleşme eğilimidir. Böyle bir teşhisi, acımasız ve kasvetli bir ruh halinden kaynaklanan aceleci bir suçlama olarak almamak gerekir. Tarihi kayıtlar bu gerçeği yeterli şahididirler. Sürekli savaşlar, kitlesel göçler, dinsel baskı ve zulümler, köle ticareti, ticari ahlaksızlıklar ve tekeller bu konuda anlamlı örneklerdir. Bu vahim eğilimin kaynağı, insanı, sürekli olarak ihtiyaçlarını en az gayret ve zahmetle elde etmeye iten ilkel, evrensel ve bastırılması zor bir içgüdüdür. s. 17
Mülkiyet ve Yağma
İnsan, ihtiyaçlarını ancak sürekli olarak çalışarak karşılar ve yaşar. Bunu yaparken sahip olduğu yeteneklerini doğal kaynaklara tatbik eder. Bu süreç mülkiyetin kaynağını oluşturur. Ancak, insanın, başkalarının emeklerinin ürünü olan malları ele geçirip tüketerek de yaşaması mümkündür, işte yağma, soygun sürecinin de kaynağı budur.
Madem ki insanoğlu kendi ihtiyaçlarını giderme konusunda en az zahmete katlanmaya mütemayildir ve çalışmak bir zahmet biçimidir, o halde yapacağı en doğal tercih, çalışmaya oranla daha zahmetsiz ve kolay bulduğu yağmalama girişimidir. Tarihin açıkça kanıtdadığı gibi ne din ne de ahlak tek başlarına bu eğilimi durdurabilmişlerdir.
Acaba yağmacılık nasıl durdurulabilir? Bunun yanıtı açıktır: O, ancak, çalışmaktan daha ıstırap verici ve tehlikeli kılındığı zaman durdurulabilir.
İşte hukukun temel amacı, kolektif gücün, soygunu çalışmaya tercih ettiren beşeri eğilimi durdurmak için kullanılmasıdır. Bütün hukuki tedbirler mülkiyeti korumalı yağmayı ise cezalandırmalıdır. Ne var ki, kanunlar, bir insan veya insan grubunun eseridir. Hukuk, müeyyidesiz olarak ve güç kullanılmaksızın hayata geçirilemeyeceğinden gerekli gücü temin etme görevi de kanunları yapan iradeye bırakılacaktır, işte bu olgunun insanoğlunun kalbinde ezelden beri var olan, ihtiyaçlarını en az çabayla karşılama eğilimiyle bir araya gelmesi, hukukun evrensel bozulma sürecinin temel nedenidir. Bu tespitin ışığı altında, adaletsizliği frenleme ve denetleme adına yola çıkan hukukun, kendisinin, sonunda nasıl adaletsizliğin yenilmez silahı haline dönüştüğünü anlayabiliriz. Yine bu gerçekçi teşhis sayesinde, hukukun, kanun yapıcı tarafından nasıl halkın geri kalan kısmının bağımsızlığını farklı derecelerde köleliğe dönüştürdüğünü, özgürlüğü zulüm, mülkiyeti ise yağmayla yok ettiğini daha kolay anlayabiliriz. Sözünü ettiğimiz tahribat, kanun yapıcının menfaatine olup, elinde bulundurduğu güçle orantılı olarak yapılmaktadır. s. 18
İnsanların, kendilerini mağdur eden adaletsizliklere karşı isyan etmesini anlamak güç değildir. Bu yüzden, soygun düzeni, kanunla, kanun yapan lehine organize edildiği için, soyulan sınıfların da, ister barışçı, ister devrimci yöntemlerle olsun kanun yapanlar arasına katılmaya çalıştıkları görülür. Bilinçlenme derecelerine göre, soyulan sınıfların, siyasi gücü elde edebilmek için birbirinden tamamen farklı iki amaca yönelebileceği düşünülebilir: Ya yasal soygunu durdurmak ya da ona ortak olmak. ss. 18-19
Yasal soygun kurbanı yığınların ikinciyi tercih etmeleri ve bu amaçla iktidarı ele geçirmeleri halinde vay milletin haline!
Başlangıçta, kanun yapıcılar arasına girme hakkı sınırlı sayıda insana tanındığı için, sadece az sayıda insan, çok sayıda insan üzerinde yasal soygun uygulayabilmiştir. Daha sonra, kanun yapıcılığına soyunan insan sayısındaki artış evrensel bir eğilim haline gelmiştir. Zamanla insanlar birbirleriyle çatışmaya başlayan menfaatlerini, soygunu genelleştirerek dengelemeye çalışmışlardır. Toplumda rastlanılan adaletsizlikler, kökünden kazınmak bir yana daha da yaygınlaştırılmıştır. Soyulmuş sınıflar da, toplumda güç kazanır kazanmaz, diğer sınıflara karşı soyguna başlamışlar ve son tahlilde kendi çıkarları aleyhine sonuçlanacak olan yasal soygunu genişletmede günahkar seleflerini hiç aratmamışlardır. Yasallaştırılmış yağmanın eninde sonunda yağmacıların da aleyhine döneceğini bilmek bir bilinçlenme sorunudur. Yasal yağmanın yok edilememesinin nedeni, işte bu bilinç eksikliğidir.
Adil bir düzen ortaya çıkıncaya kadar, bazılarının şeytanlığının, bazılarının da idraksizliğinin sonucu olarak, her insan acımasız bir soyguna boyun eğmek zorunda bırakılmıştır. s. 19
Hukukun soygun aracı haline dönüştürülmesi insanlık tarihinin şahit olduğu en menfur yozlaşmadır. s. 19
Sonuçlarının tahlili ciltlerce kitap gerektireceğinden sadece en göze batanlarına değinmekle yetineceğim.
Her şeyden önce böyle bir yozlaşma insanların vicdanlarındaki adalet ve adaletsizlik ayrımını siler, yok eder.
Yasalara, bir noktaya kadar da olsa uyulmadığı takdirde, bir cemiyetin ayakta kalması mümkün değildir. İnsanların yasalara uymasını sağlamanın en emin yolu yasaları saygıdeğer kılmaktır. Hukukla ahlakın çatışmaya başladığı andan itibaren vatandaşlar ahlak duygusu ile hukuk saygısı arasından birini feda etmek gibi son derece zalim bir seçimle yüz yüze gelirler. Sonuçları birbirinden farklı olmadığından, bir insan için bu iki çirkin seçenekten birini ötekine tercih etmek son derece zordur.
Hukukun doğal işlevi adaletin korunmasıdır, o kadar ki halkın kafasında adeta hukuk ve adalet tek ve aynı şeydir. Bu yüzden hepimizde yasaya uygun olan her şeyin aynı zamanda adil olacağı konusunda güçlü bir kanaat vardır. Yanlış olan bu düşünce nedeniyle, soygun olayı yasal hale getirilerek insanların vicdanında meşrulaşabilmekte, hatta kutsallaştırılabilmektedir. Kölelik, ticari kısıtlamalar ve tekelcilik taraftarlarının sadece bunlardan yararlananların arasından değil, aksine mağdur olanların saflarından da çıkması tesadüfi değildir. s. 20
Bu tür kurumların (ticari kısıtlamalar, tekeller vb.) ahlaki temelleri üzerine bir kuşku ima etmeye kalkıştığınızda "ne kadar yıkıcı, bozguncu, toplumun temellerini tahrip etmeye çalışan tehlikeli bir ütopyacı ve teorisyen" olduğunuzu anlarsınız!...
Ahlak ve siyaset bilimi üzerine konferans vermeye kalktığınızda, resmi kuruluşların aleyhinizde hükümete baskı yaptıklarını görürsünüz. Bunlara göre, "bu bilimler, şimdiye kadar olduğu gibi, sadece serbest ticaret, özgürlük, özel mülkiyet ve adalet bağlamında değil, özellikle Fransız sanayiini düzenleyen yasalar ve olgular (özgürlüğe, özel mülkiyete ve adalete ters düşseler bile) noktai nazarından da öğretilmelidir.
Hükümetin bahşettiği öğretim üyeliği konumunu işgal eden profesörler, yürürlükteki yasalara saygıyı asgari ölçüde de olsa incitebilecek eylemlerden kesinlikle kaçınmak zorundadırlar. ss. 20-21
Dolayısıyla, köleliği, tekelciliği, zulüm ve baskıyı ve hangi şekilde olursa olsun yağmacılığı meşrulaştırdığı görülen hiçbir yasa eleştirilmemelidir. Zaten, ilham ettiği saygıya zarar vermeden bir yasanın eleştirilmesi mümkün müdür? Ahlak bilimi ve politik iktisat, "bir yasa, yasa olduğu için adildir" kabulüne göre oluşmuş bir hukuk sisteminin gereklerine göre öğretilmelidir.
Hukuk anlayışındaki bu trajik yozlaşmanın başka bir sonucu da politik ihtiras ve çekişmelere ve genel olarak politikaya abartılı bir önem kazandırmasıdır. Bunu bin yoldan kanıtlayabilirim. Fakat burada sadece son zamanlarda herkesi meşgul eden evrensel oy hakkını ele alacağım.
Kim Karar Verecek?
Rousseau'nun kendilerini ilerici olarak gören fakat bana göre yirmi yıl geride olan izleyicileri benimle aynı fikirde olmayacaklardır. Üniversal seçme hakkı, şüphe edilmesi veya eleştirilmesi suç olan kutsanmış dogmalardan değildir. Aslında üniversal oy hakkına ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. s. 21
En başta, üniversal kelimesi bir yanılgı içermektedir. Mesela, Fransa'da 36 milyon kişi yaşıyor. Oy hakkının üniversal olması için 36 milyon seçmen olmalı. Ancak oy hakkını en fazla genişleten sistem bile sadece 9 milyona seçme hakkı vermektedir.
Her dört kişiden üçü bu haktan mahrumdur. Daha kötüsü, üç kişinin dördüncü kişi tarafından dışlanmasıdır. Bu dördüncü kişi dışlama gerekçesi olarak ehliyetsizlik gerekçesini öne sürer.
O halde, üniversal oy hakkı demek ehliyetli olanlar için oy hakkı demektir. Ancak geriye bir soru kalır. Kim ehildir? Sadece küçükler, kadınlar, akıl hastaları ve belirli suçları işleyenler mi oy hakkının dışında bırakılacak kimselerdir?
Oy Hakkının Sınırlanmasının Sebebi Nedir?
Meseleye daha yakından göz atıldığında oy hakkının ehliyet esasına dayandırılmasına yol açan asıl sebepleri görebiliriz. Asıl sebep, seçmenin, oy kullananın, bu hakkı sadece kendisi için değil, herkes için kullanmasıdır.
hakkını en fazla genişleten sistemle en fazla daraltan sistem bu bakımdan benzerdirler. Sadece ehliyetsizliği neyin oluşturduğu konusunda farklılaşırlar. Bu, bir ilke farklılığı değil, derece farklılığıdır. s. 22
Cumhuriyetçilerin iddia ettikleri gibi, seçme hakkı insanın doğuştan bir hakkı ise kadınların ve çocukların bu haktan mahrum edilmeleri büyük bir adaletsizliktir. Bunların seçme haklarını engelleyen şey, bu konuda ehliyetsiz oldukları yargısıdır. Peki, ehliyetsizlik olgusu neden seçme hakkını yok etmektedir? Bunun nedeni, bir yandan seçmenin kullandığı oyun sonuçlarının sadece kendisini değil, içinde yaşadığı toplumun tümünü de ilgilendirmesi, bir yandan da toplumda herkesin varlığını ve servetini doğrudan ilgilendiren eylemlere karşı kendisini savunma haklarına sahip olmasıdır. ss. 22-23
Çözüm Hukukun Sınırlandırılmasıdır
Böyle bir görüşe karşı ne tür itirazların yapılacağını tahmin edebilirim. Ancak, tartışmaya girerek zaman harcamaya da hiç niyetim yok. Sadece şunu belirtmekte yetineceğim; sınırlanmamış seçme hakkı üzerine yapılan ve milleti birbirine karşı kışkırtan böyle bir tartışma, eğer hukuk olması gerektiği gibi olsaydı önemini tümüyle yitirecekti.
Gerçekten, eğer hukuk, bir yandan tüm insanları, özgürlükleri ve mülkiyet haklarını sadece korumak gibi bir misyonla sınırlansa, sadece fertlerin kendilerini koruma haklarının örgütlenmiş bileşimi olarak algılansa ve nihayet tüm baskı, zulüm ve soygun türlerini belirleyen, engelleyen ve cezalandıran bir güç olsaydı, biz yurttaşlar seçme hakkının kapsamını tartışma konusu yapar mıydık, hiç? Bu koşullarda, seçme hakkının kapsamının, toplumsal barış gibi 'yüce bir iyi'yi tehlikeye atması sözkonusu edilir miydi? Bu haktan yoksun bırakılan insanların oy haklarına kavuşacakları günü sabır ve sükun içinde beklemeyi reddetmeleri hiç düşünülebilir miydi? Aynı şekilde, oy hakkı olanlar, kendi imtiyazlarını bu kadar kıskançça koruma gereğini duyarlar mıydı?
Kendi görev sınırlarının içine çekilebildiği sürece herkese aynı oranda yararlı olabilen bir hukuk düzeninde oy hakkına sahip olanların başkalarına zarar verebilmeleri mümkün müdür? s. 23
Yasal Soygun Zihniyetinin Tehlikesi
Bu sefer de tam aksini, yani, yozlaştırıcı ilkenin hayata geçirildiği durumu düşünelim. Teşkilatlandırma, düzenleme, koruma ve teşvik bahaneleriyle hukuk, mülkiyeti bir şahıstan alarak başkasına geçirmekte, toplumun tümüne ait zenginliği çiftçi, imalatçı, gemi sahibi, sanatçı, tiyatrocu gibi az sayıda insana aktarmaktadır. Bu şartlarda, her sınıfın, hukuku kendi hakimiyetine alarak gaspetmekten başka ne düşüneceğini sanıyorsunuz?
Oy hakkı ellerinden alınan sınıflar giderek hırçınlaşacak, bu hakkı ısrarla talep edecek, onu elde edememektense toplumsal düzeni yıkmayı bile düşüneceklerdir, işsiz güçsüzler ve dilenciler de oy hakkına sahip olduklarını kanıtlayacaklar ve bu konuda size şunu söyleyeceklerdir:
Şarabımızı, tütünümüzü hatta tuzumuzu bile vergi ödemeden satın alamıyoruz. Ödediğimiz vergilerin büyük bir kısmı yasayla -imtiyaz ve sübvansiyonlar şeklinde- bizden daha zengin olanlara gitmektedir. Bazı insanlar hukuku et, ekmek, giyecek ve demir fiyatlarını yükseltmek için kullanıyorlar. Mademki, herkes yasaları kendi çıkarına kullanıyor, biz de bundan böyle aynı şeyi yapacak ve kendimiz için muhtaçlar yasası talep edeceğiz. Yoksula, bu kadarcık soygun çok görülmemelidir. Bu hakkı elde edebilmek için biz de seçme hakkına sahip olacak ve parlamentoya girerek sınıf çıkarımız için dilenciliği, boyutunu genişleterek organize edeceğiz. Kendi sınıfsal çıkarınız için korumanın ölçeğini büyüterek organize eden siz değil misiniz? Artık, biz dilencileri, önümüze Bay Mimerel'in teklif ettiği gibi 600 bin franklık kemik atarak susturamazsınız. Daha başka taleplerimiz de olacak. Ancak, her halükarda, öteki sınıfların yaptıkları gibi biz de kendi sınıfsal çıkarımız için pazarlık yapacağız.
Böyle bir iddiaya karşı ne diyebilirsiniz ki! s. 24
Yozlaştırılmış Hukuk Çatışma ve Sürtüşme Yaratır
Hukukun da kendi amacından sapabileceği, yani mülkiyet hakkını korumak bir yana onu ihlal edebileceği düşüncesi toplumda kabul gördüğü sürece herkes, ya kendisini soyguna karşı korumak ya da kendisi soyguna katılmak için yasaların yapımına iştirak edecektir. Politik sorunlar her zaman peşin hüküm içeren, tahakkümcü ve yıpratıcı sorunlardır. Bu yüzden yasama meclisinin içindeki kavgalar dışındakileri aratmayacak kadar çetin ve şiddetlidir. Bunu anlayabilmek için Fransız ve İngiliz Yasama Meclislerinde olup bitenlerden dışarıya sızabilenleri incelemek yeterlidir.
Hukuktaki yozlaşmanın sürekli anlaşmazlık ve nefret kaynağı olduğunu ve toplumun kendisini tahrip etmeye yöneldiğini göstermek için ayrı bir delile gerek var mıdır? Böyle bir delil gerekliyse, Birleşik Devletler'e (1850 yılında) bir göz atmak yeterlidir. Dünya'da hukuku, herkesin özgürlüğünü ve mülkiyetini koruma çerçevesinde bu kadar uzun süre tutmayı başarmış, dolayısıyla, sosyal düzenini bu kadar sağlam temellere oturtabilmiş başka bir ülke yoktur. Buna rağmen, Birleşik Devletler'de bile, sadece iki konu toplumsal barışı tehdit edebilmektedir. s. 25
Kölelik ve Gümrük Tariteleri Birer Soygun Çeşididirler
Bu konular, kölelik ve gümrük tarifeleridir. Hukuk, Birleşik Devletler'de, cumhuriyetçilik ruhuna hiç yakışmayacak soyguncu bir karakter kazanmıştır.
Kölelik, özgürlüğün yasayla ihlal edilmesidir. Koruyucu gümrük tarifeleri ise mülkiyet hakkının yasal olarak gasp edilmesidir. s. 25
Eski Kıta'dan tevarüs edilen bu iki yasal suçun, birliğin yok olmasına neden olabilecek kadar önemli olduğunu vurgulamamız gerekir. Bir toplumun vicdanında, "hukukun, adaletsizliğin aleti haline gelmiş olması" gibi bir kanaatin yer etmesinden daha vahim ve şaşırtıcı bir şey düşünülebilir mi? Hukukun, sadece kölelik ve gümrük tarifeleri konusunda ihlal edildiği Birleşik Devletler'de bile dramatik sonuçlar yaratan hukuki yozlaşma olgusunun, adeta bir prensip ve sistem haline getirildiği Avrupa'da yaratacağı sonuçların boyutlarını hiç düşündünüz mü? s. 26
İki Soygun Türü
Bir yazar ve politikacı olan Bay Montalembert, Bay Carlier'in meşhur söylevindeki bir düşüneeye atfen "sosyalizme karşı savaşmalıyız" demiştir. Bay Charles Dupin'in tanımına göre, bunun anlamı "soyguna karşı savaşalım'dır. Bildiğimiz kadarıyla açık ve hukuki, iki tür soygun olduğuna göre, acaba bunlardan hangisini kastetmiştir?
Ceza yasasının tanımladığı ve cezalandırdığı hırsızlık ve dolandırıcılık gibi gayri kanuni soygunun sosyalizm olarak anılacağını sanmıyorum. Yasal olmayan soyguna karşı zaten dünya kurulduğundan beri savaşılmaktadır. Yani, toplumun temellerini tehdit eden yasa dışı soyguna karşı savaşmak için bu bayların emir vermelerini beklemek gerekmemiştir.
1848'deki Şubat Devrimi'nden, hatta sosyalizmin zuhurundan çok öncelerinden beri Fransa, yasal olmayan soyguna karşı, polis, yargıç, hapishane, zindan ve darağacını yeterince kullanagelmiştir. Hukukun bu misyonunun devam etmesi benim de en halisane dileğimdir. s. 26
Hukuk Soygunu Savunmaktadır
Ne var ki hukuk her zaman soygunu cezalandırmaz, bazan da kendisi soygunu savunur, hatta ona iştirak eder. Hukukun bu tarafından yararlananlar eylemlerinin gerektireceği utanma duygusu, endişe ve cezai tehlikelerden kurtarılmış olurlar. Bazen hukuk tüm yargı, polis, hapishane ve jandarma aygıtını soyguncuların hizmetine tahsis edebildiği gibi, kendini savunan gerçek mağduru da suçlu konumuna getirir. Kısaca, hukuki soygun denilen bir şey vardır ve bu, kuşkusuz, Bay Montalembert'in sözünü ettiği şeydir.
Hukuki mevzuat içinde, bir meşru soygun yasasının bazen tek başına istisnai bir leke olarak kaldığı da görülebilir. Bu lekeyi çıkarmanın en etkili yolu, onu menfaat gruplarının tepkilerine aldırmaksızın' kararlı bir biçimde kınamak ve mahkum etmektir.
Hukuki Soygun Nasıl Teşhis Edilir
Ortada yasayla meşrulaştırılmış bir soygunun olup olmadığı kolaylıkla teşhis edilebilir. Bunun için önce yasanın birilerine ait olan şeyleri alarak, ait olmadıkları başka kişilere verip vermediğine bakılır. Ayrıca, yasanın, bir vatandaşa, başka birinin aleyhine suç işlemeden elde edemeyeceği bir şeyi kazandırıp kazandırmadığına da bakmak gerekir.
Kendisi bir istismar kaynağı olduğu gibi başkalarının da aynen karşılık vermelerine neden olacak böyle bir yasa gecikmeksizin ortadan kaldırılmalıdır. Başlangıçta, tek başına ve tecrid edilmiş durumda olan böyle bir yasanın derhal kaldırılmaması halinde hızla yaygınlaşıp çoğalarak bir sisteme dönüşmesi tehlikesi mevcuttur. s. 27
Hiç kuşkunuz olmasın, böyle bir girişim, söz konusu yasadan yararlananların şiddetli tepkilerine yol açmakta gecikmeyecektir. Bu kimseler, özellikle de kazanılmış haklarını savunduklarını söyleyeceklerdir. Onlara göre devlet, kendilerinin işlettikleri sanayi dallarını korumak ve desteklemek zorundadır. Çünkü bu sanayiler ancak devlet desteğiyle çalışanlara daha fazla ücret, hazineye daha fazla vergi ödeyebilme ve ekonomiye daha fazla katkı yapabilme imkanına sahip olabilirler.
Çıkar gruplarının bu safsatalarına karşı uyanık olunmalıdır. Çünkü, halkı kolaylıkla kandırabilen bu renkli iddialar, meşru soygunu kısa zamanda sisteme dönüştürme tehlikesini taşırlar. Gerçek yaşamda da maalesef hep böyle olmuştur. Denilebilir ki günümüzün en büyük dolandırıcılığı, devletin, herkesin, başkasının hakkını gaspederek zenginleşmesini teşvik eden bir soygun düzeni yaratması ve onu, organize etme bahanesiyle genelleştirerek sistem haline getirmesidir. s. 28
Yasal Soygunun Pek Çok Çeşidi Vardır
Yasal soygun çeşitli şekillerde yapılır. Çünkü soygunu organize eden plan ve programlar çok çeşididir. Gümrük vergileri, tarife dışı korumalar, sübvansiyonlar, teşvikler, artan oranlı vergiler, devlet okulları, iş güvencesi, kar güvencesi, asgari ücret, faizsiz kredi, yoksullara yardım vb. işte yasal soyguna vücut veren tüm bu plan ve programlar son tahlilde sosyalizmi oluştururlar.
Bu durumda, kendisi bir doktrin olan sosyalizme, doktriner bir savaşın dışında hangi yöntemle karşı çıkılabilir? Sosyalist doktrini yanlış, saçma ve zararlı bulduğunuz takdirde yapacağınız şey onu çürütmektir. Onun ne kadar yanlış, saçma ve zararlı olduğunu anlarsanız çürütülmesinin de o kadar kolay olduğunu görürsünüz. Eğer güçlü bir millet olarak kalmak istiyorsanız, mevzuatımıza sızmış her sosyalizm partikülünü söküp çıkarmakla işe başlamalısınız. Ancak bunun hiç de kolay olmadığını kabul etmek gerek. ss. 28-29
Sosyalizm Yasal Bir Soygun Düzenidir
Bay Montalembert, sosyalizme karşı kaba kuvvet kullanarak savaşma yanlısı olmakla itham edilmiştir. Aslında kendisi böyle bir suçlamayı hak etmemiştir. Çünkü dediği kısaca şuydu: Bizim sosyalizme karşı verebileceğimiz savaş, hukuk, adalet ve şeref kavramlarına ters düşmemelidir.
Ancak bu düşüncesiyle Bay Montalembert bir kısır döngü içine düştüğünü farketmiş midir acaba? Kendisi de yasalara dayanan sosyalizme, yasalarla nasıl karşı çıkabilir? Unutmayalım ki sosyalistlerin uygulamak istedikleri soygun yasadışı değil yasal bir soygundur. Diğer bütün tekel taraftarları gibi sosyalistler de kendilerine silah olarak hukuku seçmişlerdir. Öyleyse, sosyalizme hizmet eder hale getirilen yasaların, daha sonra ona karşı kullanılabileceği nasıl düşünülebilir? Yasalarla meşrulaştırıldıktan sonra soygun düzeni sizin ne polisinizden, ne mahkemenizden ne de hapishanenizden korkar; aksine başı darda kaldıkça onları yardıma çağırır ve kullanır.
Bunu önlemek için sosyalizmin kanun yapma yetkisini mi alacaksınız? Sosyalizmin yasama meclisine girmesini mi engelleyeceksiniz? Yasamanın asıl işi soygun düzenini yasallaştırmak şeklinde sürüp gittikçe ona karşı başarılı olabileceğinizi hiç düşünmeyin, bu mantıken mümkün değildir. s. 29
Önümüzdeki Seçenekler
Yasal soygun sorunuyla ilgili üç durum söz konusu olabilir:
1. Az sayıda insanın çok sayıda insanı soyması,
2. Herkesin herkesi soyması,
3. Hiç kimsenin hiç kimseyi soyamaması
Buna göre önümüzde, sınırlı soygun, genel soygun ve soygunsuzluk gibi üç seçenek vardır.
Sınırlı yasal soygun: Bir zamanlar seçme hakkının sınırlı olduğu dönemlerde geçerli olmuştur. Sosyalizmin istilasını önleyebilmek için bu sisteme tekrar dönülme olasılığı vardır.
Genel yasal soygun: Seçme hakkının herkese tanındığı bu sistem, haklarımızı tehdit edici boyutlara ulaşmıştır. Kendisine seçme hakkı tanınan bir çoğunluk, bu hakkın sınırlı olduğu zamanlarda azınlıkta olan selefleri gibi yasal soygunu gözetme ilkesine bağlı bir hukuk düzeni yaratmıştır.
Yasal soygunun olmadığı durum: Bu, adalet, barış, düzen, istikrar, ahenk ve mantığın prensibidir. Ölünceye kadar, ciğerlerimin gücü yettiği sürece bu prensibi haykıracağım (ancak ne yazık ki şu anda çok zayıf durumdalar).*
* İngilizce müterciminin notu: Bu satırları kaleme aldığı tarihlerde Bastiat veremden mustaripti. Bir yıl sonra hayatını kaybetti. s. 30
Sosyal ilişkiler alanında uzun süre aranmış olan en gerçekçi formül şu basit ifadede gizlidir: "Hukuk örgütlenmiş adalet demektir."
Mademki hukukun güç kullanarak organize edebileceği tek şey adalettir, o halde işgücü, sosyal yardım, tarım, ticaret, endüstri, eğitim, sanat ve din gibi insan faaliyetlerini organize etmeye yönelik güç kullanma düşüncesini meşrulaştırmak mümkün değildir. Bu faaliyetlerden herhangi birinin yasayla düzenlenmesi ve örgütlenmesi, zorunlu olarak temel örgütün yani adaletin tahrip edilmesine yol açar. Adalete karşı kullanılmadığı sürece "güç"ün vatandaşların özgürlüklerine karşı kullanılması, yani kendi asli amacına ters düşmesi mümkün değildir. s. 31
Sosyalizmin Dayanılmaz Cazibesi!
Şimdi size, zamanımızın en popüler yanılgısından söz etmek istiyorum. Buna göre hukuk sadece adil olmakla yetinmemeli bir o kadar da müşfık ve yardımsever olmalıdır. Yani, hukukun her vatandaşın fiziksel, düşünsel ve ahlaki açıdan inkişaf edebilmesi için sahip olduğu yeteneklerini başkalarına zarar vermeden özgürce kullanabilme hakkını güvence altına alması yeterli sayılmamaktadır. Hukuktan, aynı zamanda, refahı, eğitimi ve ahlaki değerleri, tüm millete yayması da talep edilmektedir. Bu, sosyalizmin aldatıcı, baştan çıkarıcı yüzüdür. Tekrarlamak gereğini duyuyorum. Hukukun bu iki farklı kullanılış biçimi birbiriyle açıkça çelişmektedir. Aralarında mutlaka bir tercih yapmalıyız. Çünkü bir insan aynı anda hem özgür, hem özgürlükten mahrum olamaz.
Zoraki Kardeşlik Özgürlüğü Yok Eder
Bu konuda, bir zamanlar Bay Lamartine'in bana yazdıklarını hatırlıyorum:
Senin doktrinin, benim programımın ancak yarısıdır. Sen sadece özgürlüklere takılıp kalmışsın. Oysa ben bir adım öteye, kardeşliğe de geçmiş durumdayım.
Ben de cevaben şöyle yazmıştım:
Ancak, senin programının ikinci yarısı birinci yarısını yok etmektedir.
Bana göre kardeşlik ve gönüllülük kavramları birbirinden ayrılamazlar. Özgürlük hukuken yok edilmediği ve adalet ayaklar altına alınmadığı sürece, kardeşliğin, hukuken nasıl dayatılabileceğini anlamam mümkün değildir.
Hukuki soygunun daha önce de belirttiğim açgözlülük ve sahte bir yardımseverlik olmak üzere iki ana kaynağı vardır. Bu noktada soygun kelimesinden tam olarak ne anladığımı da açıklamalıyım. s. 32
Soygun Sahiplik Olgusuna Tecavüz Demektir
Ben bu kavramı sık sık yapıldığı gibi mecazi ve muğlak anlamında değil bilimsel olarak kabul gördüğü anlamda, yani herhangi bir mülkiyet (ücret, para, toprak vb.) düşüncesinin zıddını ifade eden bir anlamda kullanırım. Servetin küçük bir kısmının dahi, sahibinin rızası olmadan veya tazmin edilmeden, zorla veya hileyle bir başkasına transferi halinde mülkiyet hakkı ihlal edilmiş ve soygun fiili işlenmiş demektir. s. 32
Belirtmeliyim ki böyle bir fiil, hukukun her zaman ve zeminde ortadan kaldırmaya çalıştığı varsayılan bir fiildir. Cezalandırılması beklenen böyle bir fiili hukukun kendisinin işlemesi halinde soygun eylemi sürüyor demektir. Toplum ve refah açısından insan haklarına karşı girişilen böyle bir eylem birincisinden daha kötü ve tehlikelidir. Çünkü, yasallaşmış bir soygundan kazançlı çıkan insanlar soygun fiilinden sorumlu tutulamazlar. Bunun sorumlusu hukuk, kanun yapıcı ve toplumun kendisidir, işin siyasi tehlikesi de buradadır. Üzülerek belirteyim ki, soygun sözcüğünün hayli incitici olduğunu ve hakaretamiz bir anlam taşıdığını ben de biliyorum. Bu konuda daha nazik bir sözcüğü şimdiye kadar boşuna aramış olduğumu da belirteyim. Tartışmamıza özellikle şu anda tahrik edici bir kavram katmamaya da özen gösteriyorum. Burada hiç kimsenin niyet ve ahlaki değerlerine saldırı amacı taşımadığımı da belirtmek isterim. Yapmak istediğim şey sadece yanlış olduğuna inandığım ve bana adaletsiz gelen bir sisteme karşı savaşmaktan ibarettir. Söz konusu olan öyle bir adaletsizliktir ki, bir yandan bizlere ara sıra menfaat sağlarken, bir yandan da sebebini kavrayamadığımız genel yoksulluğumuzun asıl kaynağını oluşturur. s. 33
Üç Soygun Sistemi
Korumacılığın (protectionism), sosyalizmin ve komünizmin savunuculuğunu yapanların samimiyetini burada tartışmayacağım. Çünkü onlar politik bir zihniyet ve endişenin etkisi altındadırlar. Benim ise bu konuda hiçbir politik angajman ve kaygım yok. Bana göre, aslında korumacılık, sosyalizm ve komünizm bir bitkinin büyüme sürecinin değişik evrelerini temsil ederler. Aralarındaki temel fark şudur: Korumacı bir sistemde soygun belli grup ve sanayi dalları ile sınırlı iken komünizmde total, dolayısıyla daha açık bir sömürü söz konusudur. Buna karşılık, sosyalizm, büyüme sürecinin en muğlak ve belirsiz ve dolayısıyla soyguna en müsait aşamasını oluşturur.
Samimi olsun veya olmasınlar, burada kişilerin niyetleri sözkonusu değildir. Zaten, daha önce de belirttiğim gibi yasal soygun, kısmen, yapay da olsa bir acıma ve yardımseverlik duygusuna dayandırılır.
Bu izahatın ışığı altında şimdi de, genel refahın genel soygun yoluyla yükseltilebileceği iddiasını taşıyan bu popüler özlemin değerini -kaynağını ve istikametini- tartışmak istiyorum. ss. 33-34
Hukuk Güç Demektir
Sosyalistler adaleti organize eden hukukun neden işgücü, eğitim ve dini de aynı şekilde organize edemeyeceğini sorarlar. Neden hukuk bu amaçlar için de kullanılmasın? Ancak, böyle bir soruyu sorarken çok önemli bir noktayı unuturlar. O da, hukukun bu faaliyetleri de düzenlemeye kalktığında asıl amacı olan adaleti tahrip edeceği gerçeğidir. Tekrar hatırlatalım ki hukuk, kolektif bir dayatma gücü olup, bu gücün asli amacının dışında kullanılması onu tahrip eder. s. 34
Hukuk ve güç bir insanı adaletin sınırları içine alırken ona, sadece çekinme, yani başkalarına zarar verebilecek eylemlerden kaçınma sorumluluğunu da yükler. Bunu yaparken ne onun kişiliğine, ne özgürlüğüne, ne de mülkiyet hakkına tecavüz eder; aksine onları müdafaa ederler. Yani hukuk ve güç savunmacı (dejensive) nitelikli olup herkesin adil olarak haklarını korurlar.
Hukuk Negatif (Müdahaleci Olmayan) Bir Kavramdır
Hukukun misyonundaki zarar vermezlik ve yasal korumacılık özellikleri eşyanın tabiatı gereğidir. Bu özellikleri ile faydası ve meşruiyeti tartışılmayacak kadar açıktır.
Bir dostumun da belirttiği gibi, hukukun negatif olma özelliği o kadar açıktır ki, "hukukun amacı adaletin hükümranlığını sağlamaktır" ifadesi yanlıştır. Onun yerine "hukukun amacı adaletsizliğin hükümran olmasını önlemektir" ifadesini kullanmak gerekir. Kendiliğinden var olan, adalet değil, adaletsizliktir, adalet, ancak adaletsizlik yoksa gerçekleşebilir.
Buna göre, kendi zorunlu yöntemi olan "güç" kullanma yoluyla insanlara işgücünün istihdamını, eğitimin konu ve yönetimini veya dinsel bir inanç ve itikadı zorla dayatmaya kalktığı andan itibaren hukuk negatif olma özelliğini yitirir ve insanlar üzerinde pozitif (karışmacı, müdaheleci) bir eyleme dönüşür. Böyle bir hukuk anlayışıyla halk iradesi yerine kanun koyucunun iradesi hakim duruma geçer. Bu durumda halk, ne tartışma, ne seçenekler arasında tercih yapma, ne de geleceği için plan yapma gereği duyar. Onun adına bütün bunları hukuk üstlenir. Artık düşünme melekesini kullanma zorunluluğu da kalmadığından halk, beşeri özelliklerini, kişiliğini ve mülkiyetini de yitirmişti. s. 35
Zor kullanarak işgücünün kullanımına müdahalenin özgürlüğü, servet transferlerinin de mülkiyet haklarını ihlal etmediğini iddia edebilir misiniz? Bu çelişkileri uzlaştırabilmemiz imkansız olduğundan, hukukun adaletsizliği organize etmeden işgücü ve sanayii de organize edemeyeceğini kabul etmek zorunda kalırsınız.
Siyasi Yaklaşım
Toplumu, sadece, ofisindeki inzivadan değerlendiren bir politikacıya, şahit olacağı bir iktisadi eşitsizlik son derece çarpıcı gelebilir. Servet sahibi olup lüks hayat süren insanların refahı ile karşılaştırıldığında pek çok kardeşimizin içinde bulunduğu yoksulluk onu isyana sevk edebilir.
Bu duygularla politikacı, içler acısı bulduğu eşitsizliğe geçmişteki fetih, yağma ve vurgun olaylarının veya daha yakın zamanların yasal soygunlarının neden olup olmadığını düşünerek sonunda muhtemelen şöyle bir çözüm önerisine de varabilir: "Mademki herkes yaşama koşullarını geliştirerek yüksek bir refah düzeyine ulaşmak çabasındadır; o halde adalet, herkesin bireysel sorumluluğuyla bağdaşabilen büyük bir kalkınma gayreti yaratabilmenin ve mümkün olan en eşitlikçi refah dağılımını gerçekleştirebilmenin yeterli şartı olamaz mı? Ayrıca böyle bir adalet, Tanrı'nın insanlara bahşettiği iyi ile kötüyü ayırt ettiren ve ulaştıkları sonuca göre de ödüllendiren veya cezalandıran kişisel sorumluluk duygusuyla bağdaşmaz mı?" s. 36
Ama, maalesef, politikacı bunları hiç mi hiç düşünmez. O, aklını sadece hukuk ve hukuki organizasyonlara, müdahalelere ve düzenlemelere takmıştır. Bu yüzden, kötülüğü, onu yaratan gerçek kötüyü daha da genişletip sürekli hale getirerek iyileştirebileceğini sanır. Bilmez ki, bu kötü, yasal soygun düzeninin kendisidir. adaletin negatif (müdahaleci olmayan) bir kavram olduğunu vurgulamıştık. Pozitif yasal eylem türleri arasında soygun ilkesine dayanmayanını bulmak gerçekten imkansız mıdır? ss. 36-37
Hukuk ve Yardımseverlik
"Aramızda hiç parası olmayan insanlar var" deyip hemen hukuka yönelirsiniz. Oysa hukuk herkese memesinden süt veren sağmal bir inek değildir. Süt veren damarları besleyen toplumun kendisidir. Toplumda, hangi grup ve sınıftan olursa olsun hiçbir vatandaş, kendisine zorla dayatılmadıkça başkalarının çıkarı için devlet hazinesine para aktarmak istemez.
Herkes, ancak, devletin hazinesine koyduğu kadar çekmek istediği takdirde, hukukun kimseyi dolandırmadığı iddia edilebilir. Ancak böyle bir uygulama hiç parası olmayana katkıda bulunmayacağı için gelir adaletini sağlama amacını gütmez.
Hukuk, ancak, bazılarından alıp başkalarına verdiği takdirde gelir eşitliği sağlayan bir araç haline getirilir ki bu haliyle o, artık, bir yasal soygun cihazına dönüşmüştür.
Bu tesbiti aklımızdan çıkarmadığımız sürece koruyucu gümrük, sübvansiyon, kar güvencesi, refah ve yoksullara yardım programları, kamu eğitimi, artan oranlı vergiler, faizsiz krediler gibi kamu girişimlerinin birer organize edilmiş adaletsizlik yani yasal soygun türleri olduğunu anlamakta gecikmeyiz. s. 37
Hukuk ve Eğitim
Aynı şekilde "aramızda eğitim fırsatından yoksun kişiler vardır" diyerek gene hukuktan yardım beklersiniz. Oysa hukukun, halkı aydınlatan bir eğitim meşalesi olmadığını bilmemiz gerekir.
Hukuk, bazıları bilgili bazıları bilgisiz, bazıları öğrenen bazıları da öğreten insanların oluşturduğu bir toplumun tümünü ilgilendirmektedir. Eğitim konusunda hukuken iki alternatif vardır; ya öğretme-öğrenme işlemlerinin zor kullanmadan yapılmasına izin vermek veya bazılarından arzuları hilafına para alarak, devlet tarafından başkalarını eğitmek için atanacak öğretmenlere maaş olarak ödemek, ikinci seçenekte, hukukun özgürlük ve mülkiyet haklarını ihlal eden yasal soygun fıilini işlediği açıktır. s. 37
Hukuk ve Ahlak
Bazı insanların dini ve ahlaki donanımlarının yetersiz olduğu düşüncesiyle de hukuk yardıma çağrılır. Ancak unutmayalım ki hukuk, güç kullanmak demektir. Din ve ahlak eğitimi konusunda zor kullanmanın ne kadar kıyıcı ve beyhude bir tutum olduğunu ayrıca hatırlatmama gerek var mı? Kendilerine ne kadar hayran olurlarsa olsunlar, sosyalistlerin bu tür çaba ve uygulamalarıyla sonunda nasıl canavarlaşmış bir yasal soygun sistemi yarattıklarını görmemeleri imkansızdır. Peki sosyalistler neye yararlar? Onların temel misyonu yasal soygunu, birlik, beraberlik, kardeşlik, organizasyon; demek gibi son derece göz boyayıcı adlarla başkalarından, hatta kendilerinden gizlemektir. Hukuktan, sadece adalet gibi küçücük bir şey istediğimizde bile sosyalistler bizlere, birlik, kardeşlik, organizasyon ve dernek kavramlarına düşman olduğumuz zannıyla, ferdiyetçi damgasını yapıştırırlar. Sosyalistleri temin ederiz ki, bizler, sadece doğal organizasyonlar yerine zorlama organizasyonları, özgür demekler yerine bize dayatılan dernekleri, gerçek kardeşlik yerine zoraki kardeşliği reddetmekteyiz, insanların ferdi sorumluluk duygusunu yok etmekten başka bir şeye yaramayan yapay birlik ve beraberliklere de razı değiliz. Tanrı'nın insanlara bahşettiği doğal birlikteliklere ise sözümüz yoktur. s. 38
Sosyalizm, tıpkı kendisinden doğduğu antik düşünceler gibi devlet ile toplum kavramlarını birbirlerinden ayırt edememiştir. Bu yüzden sosyalistler, devletin yaptığı herhangi bir şeye itiraz ettiğimizde, toplum için gerekli olan şeylere de karşı olduğumuz sonucunu çıkarırlar.
Devlet eğitimine mi itiraz ediyoruz, o halde bizler, her türlü eğitime karşı çıkan, halkın cahil kalmasını isteyen insanlardır. Devletin din işlerini organize etme girişimine karşı çıktığımız için din düşmanlarıyızdır. Devlet zoruyla yaratılmak istenen eşitsizliği benimsemediğimiz için de sömürü ve sosyal adaletsizlik yanlısı damgasını yeriz. Bu, devletin üretime girişmesini tasvip etmediğimiz için, insanların aç kalmalarını istemekle itham edilmemizden farksızdır.
Nasıl oldu da politikacılar, hukukun kendi alanına değil, refah alanına giren servet, bilim, gibi şeylerin elde edilmesi için de kullanılabileceği gibi tuhaf bir düşünmeye vardılar? Böyle bir düşüncenin oluşmasında politika yazarlarının acaba hiç katkısı yok mudur?
Günümüzün özellikle sosyalist düşünce okuluna mensup yazarları, teorilerini oldukça yaygın bir hipoteze dayandırırlar. Buna göre insanlık alemi ikiye ayrılabilir; halk -yazarların kendisi hariç- birinci grubu, yazarlar ise tek başına ikinci ve en önemli grubu oluştururlar. Böyle ayrımcı bir yaklaşım, şimdiye kadar insan beynine musallat olmuş en çarpık ve en tehlikeli düşüncenin ürünüdür. s. 39
Bazı siyaset bilimi yazarlarının gözünde halk kendi haline bırakıldığında iyiyi kötüden ayırma kapasitesi olmayan, her türlü motivasyondan yoksun bir insan kalabalığından ibarettir. Onlara göre halk hareketsiz partiküler ve atomların oluşturduğu bir hammadde yığını, veya, en iyi ifadeyle, kendi varlık nedenine bile yabana bir bitkiden farksızdır. Bu haliyle halk, başkasının iradesi ve yardımıyla sayısız simetrik, sanatsal ve kusursuz şekillere sokulmaya müsait bir hammaddedir.
Dahası, bu yazarların hiçbiri kendisini bir organizatör, kaşif, kanun yapıcı ve önder sıfatıyla, yüce amacı, dağınık ve şekilsiz vaziyetteki bir maddeyi cemiyet kalıbına dökecek olan evrensel bir yaratıcı gücün sahibi olarak görmekte tereddüt etmez.
Sosyalist yazarların gözünde halk, bahçıvanın gözündeki ağaçlardan farksızdır. Ağaçlarına büyük bir coşkuyla değişik şekiller veren bahçıvan gibi, sosyalist düşünürler de aynı heyecanla insanları gruplara, serilere, merkezlere, alt merkezlere, meslek birliklerine vb. ayırırlar. Ağaçlarına istediği şekilleri verebilmesi için bahçıvanın ihtiyaç duyduğu balta, testere ve makas türünden aletler gibi, sosyalist yazarın da kullanabileceği araçlar olmalıdır, işte gümrük, vergi, sosyal yardım ve eğitim yasaları sosyalist yazarın kutusundaki aletlerdir. Bu alet kutusunun adı da hukuktur. s. 40
Sosyalistler Tanrı Rolünü Pek Severler
Halkı çeşitli sosyal bileşimlere dönüştürülebilecek hammadde gibi gören sosyalistler, bu bileşimlerin başarısı konusunda en ufak bir kuşkuya kapıldıkları takdirde, insanlığın hiç olmasa bir kısmını tecrübe malzemesi olarak kullanmayı talep etmekte bile tereddüt etmezler. Bütün sistemlerin denenmesi gerektiği konusunda oldukça yaygın bir kanaat vardır. Bu meyanda, bir sosyalist liderin, Kurucu Meclis'ten, projesini üzerinde denemek üzere tüm halkıyla bir bölgenin kendisine tahsis edilmesini ciddi olarak talep ettiğine tanık olmadık mı? ss. 40-41
Bir mucidin tam ölçekli makine üretimine geçmeden önce küçük bir maket yapması: Deneme yaparken kimyacının bazı maddeleri, çiftçinin bazı tohum ve toprak parçasını israf etmesiyle, sosyalist denemenin yaratacağı maddi ve beşeri büyük israf arasında bir fark görüyor musunuz?
19. Asır yazarları toplumu, kanun yapıcının dehasının yarattığı yapay bir olgu olarak algılamışlardır. Klasik eğitimin bir ürünü olan bu düşünce, ülkemizin tanınmış aydın ve yazarlarını da adeta büyülemişti. Onların gözünde, insanlarla kanun yapıcılar arasındaki ilişki, çömlekçi ile çamur arasındaki ilişkiden farksızdı.
İnsana tek başına eylem yapabilme ve temyiz kabiliyetini bile çok gören bu düşünürler, bunları teslim etmek zorunda kaldıkları ender zamanlarda, böyle bir ilahi bağışın içerdiği sözde ölümcül bir tehlikeye dikkat çekmekte pek mahirdirler.
Onlara göre bu sözde yeteneklerinin dürtüsüyle hareket etmekte serbest bırakılan insanlardan beklenebilecek şey, birbirlerini yok etme eğilimidir. Kanun yapıcının insanlara kendi doğal eğilimlerine göre hareket özgürlüğü tanıması halinde, onların, din yerine Tanrı tanımazlığa, bilgi yerine cehalete, üretim ve ticaret yerine yoksulluğa meyletmeleri kaçınılmazdır. s. 41
Sosyalistler İnsanlığı Küçümserler
Bu yazarlara göre Tanrı'nın bazı yönetici ve kanun yapıcıları, öteki insanların sahip olduğu eğilimlerin tanı aksi istikamette yaratması insanlık için büyük bir lütuftur, şanstır. Kendi haline bırakıldığında daima kötülüğe meyleden insanların kanun yapıcılar her zaman iyinin peşinden koşarlar, insanlar karanlığa yönelirken onlar her zaman aydınlığın ve erdemin peşindedirler, işte bu düşünceyle kanun yapıcılar, pek övdükleri kendi eğilimlerini, kınadıkları, küçümsedikleri beşeriyetin eğilimi haline getirebilmek için güç kullanımını talep etmeye başlarlar. s. 41-42
Tesadüf ettiğiniz bir felsefe, politika ve tarih kitabını açıp bakınız. Klasik eserlerin çocuğu ve sosyalizmin anası olan bu düşüncelerin ne denli kökleşmiş olduğunu görürsünüz. Hepsinde işlene gelmiş olan temel fikir, beşeriyetin, hayati, organizasyonu, ahlaki ve refahı devletin gücünden alan cansız bir hammadde yığını olduğudur. Daha vahimi, bu eserlerde, dejenerasyona mütemayil beşeriyeti kurtaracak tek gücün, kanun yapıcının sihirli ve gizemli eli olarak takdim edilmesidir. Yaygın klasik düşünce, toplumun ardında her zaman hukuk veya kanun koyucu denilen bir gücün var olduğu düşüncesini sistemli olarak telkin etmiştir. Başka bir terminolojiyle ifade edersek, tartışılmaz etki ve yetkiye sahip bazı isimsiz kişi veya kişilerin temsil ettiği bu güç insanlığın hareketini sağlayan, denetleyen ve onu geliştiren vazgeçilmez bir güçtür. s. 42
Zorunlu Çalıştırmanın Savunması
Mısırlıların zihinlerine en fazla işlenen konulardan biri vatanseverlik temasıydı. Herkes devlete hizmetle yükümlü tutuluyor, herkesin işi kanunla belirleniyor ve bu iş babadan oğula geçiyordu,. Kimsenin iki mesleğe birden sahip olmasına ve işini değiştirmesine izin verilmiyordu. Ancak herkesten mutlaka istenen bir iş vardı: Hukuk ve felsefe eğitimi!. Dine ve ülke politikasına ilişkin konularda cehalet hiçbir şekilde affedilmezdi. Ayrıca, her meslek, ancak kendisine tahsis edilen bölgede icra edilebilirdi, iyi yasalar içinde en iyisi, herkesin, onlara itaat etmek için eğitilmesi zorunluluğu getiren yasaydı. Sonuçta Mısır harika keşiflerle tanıştı, hayatı daha kolay hale getirmek, sulh ve süküna kavuşturmak için hiçbir şey ihmal edilmedi. s. ss. 42-43
Bossuet'ye göre kendi başlarına bırakıldıklarında hiçbir şey üretemeyen insanlara yurtseverlik, refah, teknik keşifler, çiftçilik ve bilim gibi şeyler ancak yöneticiler tarafından, yasalar aracılığıyla kazandırılabilirdi. Halkın yapması gereken şey, sadece liderlere saygıyla itaat etmekten ibaretti. s. 43
Devlet Baba Kavramına Düşkünlük
Bossuet, devletin bütün inkişafların kaynağı olduğu düşüncesini Mısırlıların güreş ve müziği reddettiği yolundaki iddiaya şiddetle karşı çıkma noktasına kadar götürmüştür. Şöyle demiştir:
Bu nasıl mümkün olabilir? Sözü edilen sanatları ilk keşfeden Mısır Tanrısı Osiris'in başbakanı olduğu ileri sürülen Trismegitus idi.
Persliler konusuna da değinen Bossuet'ye göre her şey tepeden gelmektedir:
Prensin sorumluluklarından biri de tarımı teşvik etmektir. Orduların organizasyonu ve tanzimi için olduğu kadar çiftçilik faaliyetlerinin düzenlenmesi için de resmi kurumlar oluşturulmalıdır... İran halkı, kraliyet otoritesine olan aşırı saygısıyla tanınır.
Bossuet'ye göre çok zeki olmasına rağmen Yunan halkında şahsi sorumluluk duygusu hiç gelişmemişti; at ve köpeklerde olduğu gibi kendi kendilerine en basit oyunları keşfedebilme yeteneği de yoktu. s. 43
Doğuştan zeki ve cesur Yunan halkı, Mısır'dan gelmiş olan göçmen ve krallar tarafından eğitildiler. Mısır kökenli ahali, Yunanlılara atletizm, at ve araba yarışlarının yanında çeşitli sportif egzersiz türlerini ek tanıttılar. Ancak, Mısırlıların Yunanlılara öğrettikleri en iyi şey, genel olarak uysallık ve kamu yararı için yasalar tarafından yetiştirilmeyi kabul etmek olmuştur. s. 44
Pasif ve Uysal İnsanlık İdeali
Zamane yazarlarının, hocalarının, parlamenterlerinin, iktisatçılarının ve filozoflarının geliştirdikleri klasik teorilere göre, halkı yönlendiren şeylerin kaynağı hep halkın dışındadır ve bu gerçek hiç tartışılamayacak kadar açıktır. Bu konuda düşüncelerini örnek gösterebileceğim kişi, bir yazar, başpsikopos ve aynı zamanda Bugundy Dükü'nün hocası olan Fenelon'dur. Kendisi XIV. Louis'nin gücünün ne olduğunu şahsen görmüştü. Klasik düşünce ve antikite hayranlığı, onu, insanlığın uysal ve pasif bir kitle olarak kalması gerektiği düşüncesine yöneltmişti. Ona göre, halkın yaşadığı şanssızlıklar kadar refah deneyimleri -kötülükler ve erdemler- kanun yapanlar ve hukuk gibi iki dışsal kaynaktan doğarlar. Bu yüzden Salentum Utopia'sında, insanlar tüm çıkar, yetenek, arzu ve mülkiyetleriyle kanun yapıcının mutlak iradesine tabi tutulmuştur. Karşılaştıkları sorunlar ne olursa olsun çözümünü kişilerin kendilerine değil, her konuda karar alma yetkisi tanıdığı hükümdarlara bırakmıştı. Hükümdarı, milleti oluşturan ve herhangi bir somut şekli olmayan halk yığınlarının ruhu olarak kabul etmişti. Tüm düşünce, ileri görüşlülük ve gelişme melekelerinin yanında, örgütleme yeteneği de sadece hükümdarda olduğundan tüm sorumluluk da ister istemez ona ait olmalıydı. s. 44
Sosyalistler Aklı ve Olguları Görmezlikten Gelirler
Klasikiere has saflığıyla Mısırlıların mutluluğunun kendilerinin değil krallarının aklının eseri olduğunu vurgulayan Fenelon aklın ve olguların otoritesini yeterince kavrayamamıştır:
Her iki yakaya (kır ve kent) da bir göz attığımızda kasaba ve kırsal mekanların ne kadar güzel bütünleştiğini, her yıl altın başaklarla bezenen ve hiç boş bırakılmayan tarlaları, sürülerle dolup taşan çayırları, cömert ağaçların meyve dolu dallarının altından geçerken eğilmek zorunda kalan işçileri, kavalına tatlı nağmeler üfleyen, çubuğunu keyifle tüttüren çobanları görmememiz mümkün değildir. Bu manzara karşısında Mentor coşkuya kapılır: Akıllı bir kralın yönettiği halk ne kadar da mutlu Allah'ım.
Daha sonra Mentor, yirmi iki bin şehirden oluşan Mısır'ın mutluluğuna ve bolluğuna benim de şahit olmamı istemiş. Çocukların çok çalışmaya, kanaatkarlığa, itaatkarlığa dayanan, edebiyat ve sanat aşkına yansıyan rasyonel eğitim sistemine, dini ayinlerdeki ve kent güvenliğindeki intizama, yoksullar lehine, zenginler aleyhine düzenlenmiş adalete, diğerkamlığa, insan onuruna, doğruluğa ve her babanın çocuğuna öğrettiği Tanrı korkusuna ve refah seviyesine olan hayranlığını gizleyememiş ve haykırmıştır: Akıllı bir kralın hükmettiği toplum, Allahtan, başka ne dileyebilir ki? s. 45
Sosyalistler Halkı Askerleştirrnek İsterler
Fenelon'un Girit üzerindeki pastoral notları daha da coşkuludur:
Bu harika adada gördüğümüz her şey Minos kanunlarının eseridir. Çocuklar için düzenlediği eğitim, onları hem daha gürbüz, hem daha dirençli kılmaktadır. Küçük yaştan itibaren çocuklara çalışkanlık ve tutumluluk duygusu aşılanmaktadır. Zevk veren her türlü duygu hem bedeni, hem aklı zayıflattığı için, çocuklara, fazilet mücadelesinde yenilgi ve muzaffer olmak dışında hiçbir zevk tattırılmamalıdır. Toplum içinde, nankör lük, iki yüzlülük ve cimrilik mutlaka cezalandırılması gereken faziletsizliklerdir, israf ve gösteriş gibi cezalandırılması gereken eğilimler zaten Girit'e yabanadır. Bu adada, ne pahalı eşyalara, ne lüks giysilere, ne keyifli şölenlere, ne de yaldızlı saraylara geçit verilir.
Bu düşüncelerle Mentor öğrencisini -kuşkusuz en iyi niyetlerle- İthaca halkını şekillendirmeye ve yönetmeye hazırlamaktadır. Bu düşüncelerdeki dehaya ikna edebilmek için, ona tekrar Salentum örneğini vermektedir.
Sanırım, ilk siyasi düşüncelerimizin kaynağını oluşturan felsefenin ne olduğunu şimdi daha net anlamış oluyoruz, işte, bu düşünce sistemi bize, insanlara, çiftçiye toprağın nasıl hazırlanıp sürüleceğini öğreten bir tarım uzmanı gibi davranmayı telkin eden felsefedir. s. 46
Tanınmış Bir İsim ve Zararh Bir Düşünce
Şimdi de aynı konuda büyük Montesquieu'yü dinleyelim:
Ticaret ruhunun yaşayabilmesi için bütün yasaların onu desteklemesi gerekir. Bu yasalar, ticari hayatta olduğu gibi servetleri bölüştürerek her yoksul vatandaşa başkaları gibi rahat çalışabilme imkanı sağlamalıdır. Aynı yasalar, her zengin vatandaşı hiç olmazsa eski durumunu koruyabilmek için, daha fazla çalışmaya zorlayacağı düşük servet ve gelir seviyelerine indirmelidir. s. 47
Buna Göre Hukukun Anlamı Tüm Servetlere El Koyabilme Gücüdür!
Bir demokraside gerçek eşitliğin devletin ruhu (özü) olmasına rağmen, bunu tesis etmek öylesine zordur ki, kesin eşitliği tam olarak gerçekleştirmeyi hedeflemek her zaman arzuya şayan olmayacaktır. Zenginlik farklılıklarını belirli bir sınır çerçevesinde sabitleştirecek bir formül geliştirmek yeterlidir. Bu yapıldıktan sonra, zenginlerin üstüne ilave yükler bindirmek ve fakirleri rahatlatmak yoluyla eşitsizlikleri kaldırmak işi bunu hedefleyen yasalara kalır.
Görüldüğü gibi, servet dağılımındaki dengeyi yasalar yoluyla, yani zorla sağlama gibi tanıdık bir düşünceyle yeniden buluşuyoruz.
Eski Yunanda iki tür cumhuriyet vardı: Askeri karakterli Sparta, ticari karakterli Atina. Birincisinde vatandaşların tembelliği onaylanırken, ikincisinde çalışma aşkı sürekli teşvik edilmişti.
Kanun yapıcıların şu muhteşem dehasına bakın ki, küçümsedikleri gelenekleri, fazilet kavramlarıyla harmanlayarak dünyanın kendi akıllarına hayran kalacağını ne kadar önceden kestirebilmişlerdir!
Lycurgus, masum hırsızlıklarla adaleti, en sert kısıtlamalarla en geniş özgürlüğü ve en acımasız inançlarla en ılımlı tutumları harmanlamayı bilmiş ve Sparta'ya gerekli istikrarı kazandırmıştır. Görüldüğü kadarıyla siteyi bütün kaynaklarından, sanat, ticaret, para ve savunma gücünden uzaklaştırmış ve tüm ihtirasları, maddi ödül beklentisinden koparmıştır. Erkekleri koca, baba, oğul kimliğine sahip olmak gibi en doğal haklarından mahrum ederek doğal sevgi ve aşk ikliminin doğmasına da izin vermemiştir. Hatta iffet duygusu bile anlamını yitirmiştir. Ancak unutmayalım, Lycurgus Sparta'yı zafer ve ihtişama bu dikenli yoldan taşımıştır. ss. 47-48
Eski Yunan müesseselerindeki bu cüretkarlık modern zamanların bozulma ve çürüme süreçlerinde de yaşanmıştır. Bereket ki, şerefli yöneticiler sahneye çıkarak Ispartalılarda olduğu gibi toplumsal bütünlüğü ve cesareti temsil eden bir halk yaratabilmişlerdir.
Bu meyanda, William Penn gerçek bir Lycurgus'tu. Kendi asıl hedefinin barış, Lycurgus'un ise savaş olmasına rağmen ikisinin de, özgür insanlar üzerinde sahip oldukları ahlaki itibar sayesinde, onların, haksızlıkları yenmek, tutkularını frenlemek ve yeni istikametlere yönelmelerini sağlamak gibi ortak yetenekleri vardır.
Paraguay halkını da, kendi iyiliği için kanun yapıcılar tarafından şekillendirilmiş bir toplum olarak zikretmek mümkündür.
Sadece başkalarına komuta etmek gibi bencil bir zevki tatmak isteyen insanlar topluma karşı suç işlediklerini bilmelidirler. Oysa, insanları daha mutlu kılmak amacıyla yönetmek her zaman soylu bir ideal olma özelliğini sürdürecektir.
Benzeri kurumlan oluşturmak isteyenler aşağıdaki gibi hareket etmelidirler: Önce Platon'un Cumhuriyet'inde olduğu gibi bir ortak mülkiyet düzeni oluşturmalı, Tanrılara Platon'un emrettiği şekilde biat etmeli, gelenekleri koruyabilmek için yabancılarla halkın birbirine karışmaları engellenmeli, ticareti, vatandaşlar değil devlet yapmalıdır. Kanun yapıcılar lüks yaşam yerine sanatı ön plana çıkarmalı, sadece çok zorunlu ihtiyaçlar tatmin edilmelidir. s. 48
Ürkütücü Bir Fikir
Bilinçsiz hayranları, "Bunu, Montesquieu söylediyse mutlaka doğru ve harika bir şeydir" diye bilirler. Oysa ben fikrini açıkça söyleyebilen bir kişilik yapısına sahibimdir. Bu yüzden diyebilirim ki Montesquieu'ya göre kişilikler, özgürlükler ve mülkiyet -yani insanlığın kendisi- kanun yapıcılarının iradelerine tabi kılınmış bir madde yığınından başka bir şey değildir!
Demokratların Önderi
Bu konuda anlı şanlı Rousseau acaba neler söylemiş? Bir bakalım. Kamusal sorunlar üzerinde yazan Rousseau, bildiğimiz kadarıyla demokratların en büyük otoritesidir. Sosyal yapıyı halkın iradesine dayandırmakla birlikte, toplumun kanun koyucu karşısındaki edilgenliğine ilişkin teoriyi herkesten daha fazla savunmuştur. s. 49
Büyük hükümdarlara nadiren rastlandığı doğruysa, büyük kanun yapıcılarına daha ender rastlandığı yanlış imdir? Hükümdar, sadece kanun yapıcının yarattığı modeli izlemek zorundadır. Kanun yapıcı makineyi icat eden bir mühendistir; hükümdar ise bu makineyi çalıştıran işçiden başkası değildir.
Bu süreçte kişilerin oynadığı role gelince, onlar çalıştırılan makinenin kendisidir. Aslında, onlara makinanın yapıldığı hammadde demek daha doğru olur.
Kanun yapıcı ile hükümdar arasındaki ilişki, bir tarım uzmanı ile çiftçi arasındaki ilişkiden farksızdır. Hükümdarla tebası arasındaki ilişki ise, çiftçi ile toprak arasındaki ilişkiye benzer. Bu toplumsal sorunlar yazarına, insanlık aleminde biçilen yücelik ne kadardır acaba? Rousseau, kanun yapıcılara da hükmeden ve onlara, ticareti nasıl yapmaları gerektiğini son derece mütehakkim ve mağrur bir üslupla öğreten bir konumdadır: s. 49
Devlete istikrar mı kazandırmak istiyorsunuz? O halde aşırı uçları mümkün olduğu kadar birbirlerine yaklaştırın; ne zenginlere ne de dilencilere fazla yüz verin. Toprak yoksul ve çorak veya ülke nüfusuna oranla küçükse sanayiye ve el sanatlarına yönelin. Bunların ürünlerini satarak karşılığında ihtiyacınız olan gıda maddelerini alın... Bereketli toprakları işleyecek yeterli nüfusunuz yoksa, bütün dikkatinizi tarıma verin; böylece nüfusu artırırsınız.
Eğer ülkenizin kıyıları geniş ve elverişli ise denizi ticari gemilerle doldurun, böylece, kısa da olsa, çok parlak bir hayat sürersiniz. Kıyılarınız sarp kayalıklardan oluşuyor ise bırakınız halkınız barbar kalsın, korsanlık yapsın ve balık yesin; böylece daha mutlu bir hayat süreceklerdir.
Kısaca, ortak düsturların yanında, her toplumun kendine özgü şartları vardır, işte, yasamayı, yerel şartlarla uyumlu hale getirmeye iten neden budur.
Önce Yahudilerin sonra da Arapların temel amaçlarının din olmasının nedeni de budur. Atinalıların temel amacı edebiyat, Kartaca'nın ticaret, Sparta'nın savaş, Roma'nın ise erdemdi. Kanunların Ruhu'nun yazarı kanun yapıcıların bu kurumları sözü edilen amaçlara hangi becerilerle yönlendirebileceğini yeterince göstermişti... Peki, kanun yapıcı kendi amacını belirlemede yanılıp, eşyanın tabiatına uymayan prensiplere göre hareket ederse ne olacaktır? Benimsediği prensibin bazen kölelik, bazen özgürlük, bazen servet, bazen aşırı nüfus, bazen barış, bazen da savaş yarattığını bir düşünün. Yanlış bir prensibin benimsenmesi halinde hukuk ve Anayasa yavaş yavaş yıpranmaya başlayacaktır. Bu durumda devlet yıkılıp yeniden yapılıncaya kadar sürekli ajitasyonlara maruz kalacak, fakat, neticede, yenilmez ve şaşmaz doğa tekrar hükümran olacaktır. s. 50
Mademki, doğa, son tahlilde egemenliğini tesis edecek kadar şaşmaz ve yenilmezdir, o halde sayın Rousseau, kanun koyucunun neden önce ona uyması gerektiğini kabul etmez? Ve insanların, kolayca yanılabilen bir Lycurgus, Salon veya Rousseau'nun yardımına hiç gerek duymadan, sadece içgüdüleriyle, tarımı en verimli topraklarda, ticareti de geniş ve kolay ulaşılabilir sahillerde yapmaya yöneleceğini nasıl olur da göremez?
Sosyalistler Toplumda Zoraki Bütünleşme ve Uyum Yanlısıdırlar
Rousseau yaratıcılara, örgütçülere, yöneticilere ve toplumu denetleyenlere müthiş bir sorumluluk yükler. Bu yüzden onları beğenmekte çok ihtiyatlıdır:
Bir toplumun siyasi yapısını oluşturmaya cesaret edebilecek olanlar, insan doğasını ve her bireyi (ki tek başına mükemmel bir bütündür) hayatını ve varlık nedenlerini kendisinden alacağı daha büyük bir bütünün sade bir parçası haline dönüştürebileceğine inanmalıdır. Halkın politik yapılanma sorumluluğunu alacak kişi, insan yapısını değiştirmeye, güçlendirmeye yani doğadan gelen fiziki ve bağımsız bir varlığı, kısmi ve moral bir varlıkla ikame edebilme gücüne sahip olduğuna inanabilmelidir: Kısaca, politik bir insanın yaratıcısı, onun kendi güçlerini yok etmeli ve doğasını ona yabancı güçlerle donatmalıdır. s. 51
Zavallı insan doğası! Allah korusun, Rousseau'nun yandaşlarına emanet edilseydi, insan haysiyeti ne hale getirdi, hiç düşündünüz mü?
Kaynak: Frédéric Bastiat, La Loi (1850), Hukuk, Çev. Yıldıray Arsan ve Atilla Yayla, Liberte Yayınları, 5. Baskı, Ekim 2014, Ankara
Claude-Frédéric Bastiat:
Bastiat, Fransız Devrimi'nden 12 yıl sonra 30 Haziran 1801'de Fransa'nın kuzey-batı kıyısında bulunan Bayonne kasabasında doğmuştur. Babası ticaret ve bankacılıkla meşgul olan Bastiat, dönemin önemli okullarından Benedictine Koleji'nde edebiyat ve felsefe dersleri almıştır. Okulu yanda bırakarak gençlik yıllarında babasının yolundan hayatını kazanmaya başlayan Bastiat, dedesinden miras kalan çiftlik sayesinde asli ilgi alanı olan entelektüel çalışmalara dönmüştür. Uzun yıllar boyunca içine kapalı bir şekilde entelektüel çalışmalarına devam eden düşünür, 1844 yılında dönemin önemli klasik liberal dergisi Jounal des Economistes'te Fransa ile İngiltere arasındaki ticaret sınırlamalarını eleştiren bir yazı ile ilk kez siyasal ve entelektüel alanda boy göstermiştir. Bu tarihten sonra Bastiat hem yazı hayatına hem de siyasi aktivist eylemlerine artan bir hızla devam etti. Hayli kısa bir süre olan yazı hayatına İktisadi Sofizm, Hukuk ve İktisadi Uyum kitaplarını sığdıran Bastiat aynı zamanda parlamenter olarak görev almış ve bütçe komisyonunun da üyesi olmuştur. Döneminde Fransız liberallerinin lideri durumuna gelen
Bastiat, Richard Cobden ile birlikte İngiltere'de Corn Law'a (Mısır Yasası) karşı mücadele vermiş ve 1846'da Bordeaux'da Serbest Ticaret Derneği'ni kurarak ulusal ölçekte bir serbest ticaret hareketi başlatmıştır. Joseph Schumpeter tarafından gelmiş geçmiş ne önemli ekonomi köşe yazan olarak nitelenen Bastiat, Friedrich von Hayek'e göre ise tam bir dahiydi. Özellikle karmaşık serbest ticaret teorilerini nüktedan usta diliyle kısa ve öz olarak herkesin anlayabileceği bir şekilde aktarmayı başarmıştır. "Görünen ve Görünmeyen" adlı makalesi Keynes öncesi en önemli Keynes eleştirisi olarak görülmektedir. Bir doğal hukukçu olan Bastiat, bireysel hürriyetlerin korunmasının sadece ekonomik hayatta değil aynı zamanda sosyal hayatta da düzeni kendiliğinden sağlayacağını savunmuştur. Bu açıdan Economic Harmonies kitabı, negatif hürriyetler ve faydacılık temelinde bütüncül bir sosyal teori kurma girişimiydi.
Bastiat, "La Loi" (Hukuk) adlı uzun makalesinde ise devleti ekonomik açıdan tahlil ederek negatif hukuk anlayışının açık ve güçlü bir savunusunu yapmıştır. Bu abidevi eser Kamusal Tercih ve Avusturya İktisat Okulu gibi önemli liberteryen akımların da teorik altyapısına önemli bir katkı niteliğindedir.
1850'de vefat eden Bastiat, arkasında tüm Avrupa'da liberal siyasi ve entelektüel hareketleri etkileyen güçlü bir miras bırakmıştır.
* * *
Takdim
Frederic Bastiat (1801-1859) Türkiye'de çok az tanınan bir Fransız iktisatçısı, devlet adamı ve gazetecidir. Ne kadar az tanındığını, onu çağdaşı Karl Marx ile kıyaslayacak daha iyi anlayabiliriz. Her iki yazar da, gelecekle ilgili tahminlerde (veya, tabiri caizse, kehanetlerde) bulunmuşlardır. Marx'ın tahminleri neredeyse bütünüyle yanlış çıkarken, Bastiat'nınkilerin çoğu doğru çıkmıştır. Buna rağmen, Marx herkes tarafından bilinirken, Bastiat adını işitenlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Sadece bu olgu bile, Bastiat'nın fazla bilinmemesinin bir anlamda haksızlık, bir anlamda da günümüzün entelektüel hayatı açısından talihsizlik olduğunu söyleyebilmek için yeterli olsa gerekir. s. 9
Bastiat'nın birkaç özelliği vardır; İlki, en çetrefıl konuları bile sade, kolay anlaşılır, fakat bir o kadar da güçlü bir lisanla ele alıp işleyebilmesidir. İkincisi, konformizme taviz vermeyen bir medeni cesarete ve onun altında yatan güçlü bir özgüvene sahip olmasıdır. Bastiat, Montesquieu, Rousseau gibi ünlü yazarların fikirlerine cephe almaktan, yanlışlarını teşhir etmekten ve onları ağır şekilde eleştirmekten hiçbir zaman çekinmemiştir. Filozofun hayranlık uyandıran bir diğer özelliği, Hukuk'ta iyi bir örneğinin görüldüğü üzere, genel olarak kolektivizme, kolektivizmin arkasındaki felsefi düşünceye, metodik kavrayışa, kolektivizmin insan ve toplum anlayışının zaaflarına ve potansiyel zararlarına eşine az rastlanır derinlikte nüfuz etme kabiliyetidir. Onun döneminde yükselme halinde olan kolektivist ideoloji sosyalizmdir; bu yüzden, özellikle Hukuk'ta sosyalizme öldürücü fikri darbeler indirmiştir. Bastiat'nın sosyalizmle ilgili bütün endişeleri tarih tarafından doğrulanmış ve sosyalistler hiçbir zaman Bastiat'nın eleştirilerine tatmin edici cevaplar verememişlerdir. ss. 9-10
Bastiat'nın Hukuk'ta, bütün liberal yazarlar gibi bireysel insanın en temel, en değerli varlık olduğunu, hayatını istediği gibi tanzim edebileceğini, bunun için akıl hocalarına, her şeyi bilen ideolog ve idarecilere ihtiyacı olmadığını vurgulamaktadır. Ona göre, toplum, ideolog ve idarecilerin istedikleri şekli vermek üzere hamur gibi yoğurabilecekleri bir varlık değildir.
Bu kimselerin toplumu bir bahçıvanın bahçesini gördüğü gözle görmeye, bir eşya gibi muameleye tabi tutmaya hakları yoktur. Böyle bir yol izlenirse, bu, insanlığı medeniyete, gelişmeye, mutluluğa götürmez; tersine, diktatörlüklerin elinde köle olmaya sürükler. s. 10
Bastiat, 19. Yüzyıl'ın ortalarında hukukun almaya başladığı İstikametten endişe duymuştur. Hukuk adına hakeden hukukun yozlaştırılması, yasaların soygun ve yağmalama aracı haline getirilmesi ihtimalini görmüştür. Ne yazık ki, bu endişesi de doğru çıkmış ve özellikle 20. Yüzyıl'da hukuk adına birçok haksızlık meşrulaştırılmış veya hukuk bu haksızlıkların aracı haline getirilmiştir. Eminim ki, okuyucu Bastiat'yı okurken etrafındaki bazı olayları daha kolay anlayabilme gücüne kavuşucaktır. ss. 10-11
Bu eser okuyucuya, Yıldıray Arsan'ın başarılı çevirisiyle ulaşmaktadır. O yüzden Sayın Arsan' a ne kadar teşekkür etsek azdır. Liberte Yayınevi olarak Hukuk gibi ölümsüz eserlerin ülkemize kazandırılması için gittikçe artan bir şevk ve azimle çalışmaya devam edeceğiz. s. 11
Atilla Yayla, Ankara 2003
No comments:
Post a Comment