Thursday, 15 October 2020

Hayat Tanrı'nın Bir Lütfudur - Frédéric Bastiat

Hayat Tanrı'nın Bir Lütfudur - Frédéric Bastiat                                                                                     

"Gerçek adalet uygulamakta olduğu yasayı bile yargılar.Wilhelm Reich, Dirimin Öldürülüşü, 193

Hukukun yozlaşmasıyla birlikte devletin güvenlik fonksiyonu da bozulma sürecine girmiştir. Hukuk, kendi asit amacının tam aksi bir istikamete yöneltilerek her türlü hırs ve açgözlülüğün silahı haline dönüştürülmüştür. Sonunda, suçu denetim altına alarak azaltması beklenen hukukun kendisi. cezalandırılması gereken kötülüklerin kaynağı haline getirilmiştir.

Eğer bu tesbitler doğruysa, vatandaşlarımın konunun vehameti üzerine dikkatlerini çekmek benim için önemli bir ahlaki görevdir. 

Hayat Tanrı'nın Bir Lütfüdur

Tanrı bizlere, hayat dediğimiz bedeni, fikri ve ahlaki boyutları olan bir armağan bahşetmiştir. Ancak, Tanrı, bize, onu korumak, kollamak, geliştirmek ve mükemmelleştirmek sorumluluğunu da yüklemiş, bunu başarabilmemiz için de bizleri muazzam yeteneklerle donatarak doğal zenginlikler ortamına yerleştirmiştir. Sahip olduğumuz yeteneklerle, doğal kaynakları işe yarar mallar haline getirir ve kullanırız. Hayatın, önceden belirlenmiş bir istikamette sürdürülebilmesi için böyle bir süreç zorunludur.

Hayat, çeşitli yetenekler ve üretim -başka bir ifadeyle ferdiyet, özgürlük, mülkiyet- işte insanı insan yapan şeyler. Politik liderler ne kadar zeki ve becerikli olurlarsa olsunlar, Tanrı'nın bu üç armağanı, insan yapısı yasalar düzeninden önce gelir ve onun üstündedir

Hayat, özgürlük ve mülkiyet insanlar yasalar yaptığı için var değildir. Aksine, ezelden beri var olan bu unsurların kendisi insanı hukuk yapmaya sevk etmiştir. s. 13

Hukuk Nedir?

Öyleyse hukuk nedir? Hukuk, bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonudur.

Hepimiz, kendi varlık, özgürlük ve mülkiyetimizi korumak gibi tanrısal kaynaklı bir hakkın sahibiyizdir. Bu üç temel unsur, hayatımızın, her birinin varlığı diğer ikisinin varlığına bağlı olan vazgeçilmez şartlarındandır. Yeteneklerimizin, kişiliğimizin gelişmesinden başka ne amacı olabilir ki? Mülkiyet hakkımızın da yeteneklerimizin bir uzantısı olmaktan başka ne amacı olabilir ki?

Eğer herkes, güç kullanarak da olsa, kendi kişiliğini, özgürlüğünü ve mülkiyet hakkını kullanma hakkına sahipse, bir insan grubunun da bu hakları sürekli olarak koruyabilmek için ortak bir güç oluşturmaya ve bu gücü desteklemeye hakları olması gerekir. O halde, kolektif bir hakkın varlık ve meşrutiyet nedeni, bireysel bir hakka dayanmış olmasıdır. Kolektif bir hakkı korumaya yönelik bu ortak gücün, yerine geçtiği bireysel gücün temel amacının ötesine geçmemesi de mantık gereğidir. Buna göre, başka birisinin kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarına karşı bireyin güç kullanmasını engelleyen şeyin, ortak gücün kullanılmasını da engellemesi gerekir. s. 14

Gücün her iki halde de kötüye kullanılması bizim temel kabulümüze aykırıdır. Sadece kişisel haklarımızı koruyabilmemiz için bize verilmiş bir güç kullanma hakkıyla, kardeşlerimizin aynı haklarını tahribe yönetmemizi meşrulaştırmak mümkün müdür? Başka bir deyişle, tek başına hareket eden bir kimseye başkalarının haklarını yok etme amacını taşımama koşuluyla tanınan güç kullanabilme hakkını, bireysel güçlerin toplamının organizasyonundan başka bir şey olmayan ortak güce tanıdığımız takdirde de aynı prensip gereği sınırlayamaz mıyız? ss. 14-15

Bu soruların cevapları olumsuz değilse şu sonuca varırız: Hukuk, doğal bir meşru müdafaa hakkının organizasyonudur. O, ortak bir gücü, bireysel güçlerin yerine geçirme organizasyonudur. Söz konusu ortak gücün amacı, sadece bireysel güçlerin doğal ve meşru olarak yapmaya hakkı olduğu şeyleri yapmakla sınırlanmıştır: Kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak ve adaletin hepimize hükmetmesini sağlamak. s. 15

Böyle sağlam bir temele dayandırılması halinde toplum için hem fikri hem de fiili olarak gerekli düzenin oluşabileceği inancındayım. Böyle sağlam bir hukuki zemine oturtmak kaydıyla, bir millet, politik biçimi ne olursa olsun, kabul edilebilecek, en basit, ekonomik, sınırlı, zulmetmeyen, adil ve dayanıklı bir hükümete sahip olacaktır.

Böyle bir yönetimde, herkes varlığının tüm imtiyazları kadar, sorumluluklarının da farkına varacaktır. Kişi kendi kişiliğine saygı gösterildiği, emeğini istediği gibi kullanabildiği, emeğinin ürünlerine karşı girişilecek her türlü haksız saldırılara karşı korunabildiği sürece hiç kimse yönetime karşı gelmeyecektir.

Bu şartlarda, işlerimizde başarı kazandığımızda, devlete hiçbir minnet borcumuz olamayacağı gibi, don ve dolu afetleri yüzünden tarlasında gerekli verimi elde edememiş bir çiftçi gibi, işlerimizdeki talihsizlikler yüzünden de onu kınamaya hakkımız olamayacaktır. Devlet, ancak böyle bir yönetim anlayışının sağladığı güvenlik hizmeti sayesinde hissedilebilecektir. s. 15

Devletin özel işlerimize karışmaması halinde, hem ihtiyaçlarımız hem de onları tatmin imkanlarımız mantıki bir gelişme çizgisi izleyebilecektir, işte, bu mantıki gelişme sayesindedir ki, ne yoksul insanların yiyecek ekmek bulamadan önce edebiyat öğrenimine talip olduklarına, ne kırsal alanlar aleyhine kentsel alanlarda, ne de kentsel alanlar aleyhine kırsal alanlarda aşın nüfus sorununa rastlamak mümkün olacaktır. Yasama organının baş döndürücü bir hızda sermaye, emek ve nüfus hareketlerine yol açabilme imkanı da sözkonusu olamayacaktır. ss. 15-16

Yaşam koşullarımızdaki belirsizlik ve güvensizliğin asıl kaynağı, devlet kararlarının sebep olduğu bu hızlı hareketlerdir. Bu tür müdahaleler, işleri daha karmaşık hale getirdiği için, devletlere, giderek artan oranda sorumluluklar ve yeni masraflar yüklemektedir. s. 16

Hukukun Tümüyle Yozlaştırılması

Maalesef hukuk, kendi özel işlevinin çizdiği çerçevede tutulmak bir yana, temel amacından tamamen ters istikametlere saptırılmış ve hatta kendisini yok etmek için kullanılmıştır.

Bu yüzdendir ki hukuk, kendisinden korumasını beklediğimiz adaleti yok etmeye, saygılı olması gereken hakları da sınırlamaya, hatta tahrip etmeye yöneltilmiştir. Hukuk, kolektif gücü hiçbir risk ve sorumluluk yüklenmeden başkalarının kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını istismar edenlerin eline terk etmiştir. Hukuk, yağmacılığı önleme işlevini yağmalama hakkına dönüştürürken, meşru savunma hakkını da savunma suçu haline getirmiştir.

Acaba hukuktaki bu temel yozlaşma nasıl gerçekleştirilmiş ve sonuçta nelere mal olmuştur? Hukuktaki bozulma birbirinden tamamen farklı iki neden den ortaya çıkmıştır: Ahmakça bir açgözlülük ve sahte bir hayırseverlik. Önce birincisini ele alalım.

İnsanlığın Vahim Eğilimi

Kendini korumak ve geliştirmek insanlığın ortak arzusudur, insanlar kendi yeteneklerini istedikleri gibi kullanabilme ve emeklerinin ürünlerine özgürce sahip olabilme hakkına kavuştuğu takdirde, sosyal gelişme kesintisiz ve başarılı bir biçimde sürüp gidebilir.

Ancak, halk arasında göze batan başka bir eğilimin altını çizmeliyiz. Bu, insanların becerebildikleri oranda başkalarının aleyhine yaşama ve zenginleşme eğilimidir. Böyle bir teşhisi, acımasız ve kasvetli bir ruh halinden kaynaklanan aceleci bir suçlama olarak almamak gerekir. Tarihi kayıtlar bu gerçeği yeterli şahididirler. Sürekli savaşlar, kitlesel göçler, dinsel baskı ve zulümler, köle ticareti, ticari ahlaksızlıklar ve tekeller bu konuda anlamlı örneklerdir. Bu vahim eğilimin kaynağı, insanı, sürekli olarak ihtiyaçlarını en az gayret ve zahmetle elde etmeye iten ilkel, evrensel ve bastırılması zor bir içgüdüdür. s. 17

Mülkiyet ve Yağma

İnsan, ihtiyaçlarını ancak sürekli olarak çalışarak karşılar ve yaşar. Bunu yaparken sahip olduğu yeteneklerini doğal kaynaklara tatbik eder. Bu süreç mülkiyetin kaynağını oluşturur. Ancak, insanın, başkalarının emeklerinin ürünü olan malları ele geçirip tüketerek de yaşaması mümkündür, işte yağma, soygun sürecinin de kaynağı budur.

Madem ki insanoğlu kendi ihtiyaçlarını giderme konusunda en az zahmete katlanmaya mütemayildir ve çalışmak bir zahmet biçimidir, o halde yapacağı en doğal tercih, çalışmaya oranla daha zahmetsiz ve kolay bulduğu yağmalama girişimidir. Tarihin açıkça kanıtdadığı gibi ne din ne de ahlak tek başlarına bu eğilimi durdurabilmişlerdir.

Acaba yağmacılık nasıl durdurulabilir? Bunun yanıtı açıktır: O, ancak, çalışmaktan daha ıstırap verici ve tehlikeli kılındığı zaman durdurulabilir.

İşte hukukun temel amacı, kolektif gücün, soygunu çalışmaya tercih ettiren beşeri eğilimi durdurmak için kullanılmasıdır. Bütün hukuki tedbirler mülkiyeti korumalı yağmayı ise cezalandırmalıdır. Ne var ki, kanunlar, bir insan veya insan grubunun eseridir. Hukuk, müeyyidesiz olarak ve güç kullanılmaksızın hayata geçirilemeyeceğinden gerekli gücü temin etme görevi de kanunları yapan iradeye bırakılacaktır, işte bu olgunun insanoğlunun kalbinde ezelden beri var olan, ihtiyaçlarını en az çabayla karşılama eğilimiyle bir araya gelmesi, hukukun evrensel bozulma sürecinin temel nedenidir. Bu tespitin ışığı altında, adaletsizliği frenleme ve denetleme adına yola çıkan hukukun, kendisinin, sonunda nasıl adaletsizliğin yenilmez silahı haline dönüştüğünü anlayabiliriz. Yine bu gerçekçi teşhis sayesinde, hukukun, kanun yapıcı tarafından nasıl halkın geri kalan kısmının bağımsızlığını farklı derecelerde köleliğe dönüştürdüğünü, özgürlüğü zulüm, mülkiyeti ise yağmayla yok ettiğini daha kolay anlayabiliriz. Sözünü ettiğimiz tahribat, kanun yapıcının menfaatine olup, elinde bulundurduğu güçle orantılı olarak yapılmaktadır. s. 18

İnsanların, kendilerini mağdur eden adaletsizliklere karşı isyan etmesini anlamak güç değildir. Bu yüzden, soygun düzeni, kanunla, kanun yapan lehine organize edildiği için, soyulan sınıfların da, ister barışçı, ister devrimci yöntemlerle olsun kanun yapanlar arasına katılmaya çalıştıkları görülür. Bilinçlenme derecelerine göre, soyulan sınıfların, siyasi gücü elde edebilmek için birbirinden tamamen farklı iki amaca yönelebileceği düşünülebilir: Ya yasal soygunu durdurmak ya da ona ortak olmak. ss. 18-19

Yasal soygun kurbanı yığınların ikinciyi tercih etmeleri ve bu amaçla iktidarı ele geçirmeleri halinde vay milletin haline!

Başlangıçta, kanun yapıcılar arasına girme hakkı sınırlı sayıda insana tanındığı için, sadece az sayıda insan, çok sayıda insan üzerinde yasal soygun uygulayabilmiştir. Daha sonra, kanun yapıcılığına soyunan insan sayısındaki artış evrensel bir eğilim haline gelmiştir. Zamanla insanlar birbirleriyle çatışmaya başlayan menfaatlerini, soygunu genelleştirerek dengelemeye çalışmışlardır. Toplumda rastlanılan adaletsizlikler, kökünden kazınmak bir yana daha da yaygınlaştırılmıştır. Soyulmuş sınıflar da, toplumda güç kazanır kazanmaz, diğer sınıflara karşı soyguna başlamışlar ve son tahlilde kendi çıkarları aleyhine sonuçlanacak olan yasal soygunu genişletmede günahkar seleflerini hiç aratmamışlardır. Yasallaştırılmış yağmanın eninde sonunda yağmacıların da aleyhine döneceğini bilmek bir bilinçlenme sorunudur. Yasal yağmanın yok edilememesinin nedeni, işte bu bilinç eksikliğidir.

Adil bir düzen ortaya çıkıncaya kadar, bazılarının şeytanlığının, bazılarının da idraksizliğinin sonucu olarak, her insan acımasız bir soyguna boyun eğmek zorunda bırakılmıştır. s. 19

Hukukun soygun aracı haline dönüştürülmesi insanlık tarihinin şahit olduğu en menfur yozlaşmadır. s. 19

Sonuçlarının tahlili ciltlerce kitap gerektireceğinden sadece en göze batanlarına değinmekle yetineceğim.

Her şeyden önce böyle bir yozlaşma insanların vicdanlarındaki adalet ve adaletsizlik ayrımını siler, yok eder.

Yasalara, bir noktaya kadar da olsa uyulmadığı takdirde, bir cemiyetin ayakta kalması mümkün değildir. İnsanların yasalara uymasını sağlamanın en emin yolu yasaları saygıdeğer kılmaktır. Hukukla ahlakın çatışmaya başladığı andan itibaren vatandaşlar ahlak duygusu ile hukuk saygısı arasından birini feda etmek gibi son derece zalim bir seçimle yüz yüze gelirler. Sonuçları birbirinden farklı olmadığından, bir insan için bu iki çirkin seçenekten birini ötekine tercih etmek son derece zordur.

Hukukun doğal işlevi adaletin korunmasıdır, o kadar ki halkın kafasında adeta hukuk ve adalet tek ve aynı şeydir. Bu yüzden hepimizde yasaya uygun olan her şeyin aynı zamanda adil olacağı konusunda güçlü bir kanaat vardır. Yanlış olan bu düşünce nedeniyle, soygun olayı yasal hale getirilerek insanların vicdanında meşrulaşabilmekte, hatta kutsallaştırılabilmektedir. Kölelik, ticari kısıtlamalar ve tekelcilik taraftarlarının sadece bunlardan yararlananların arasından değil, aksine mağdur olanların saflarından da çıkması tesadüfi değildir. s. 20

Bu tür kurumların (ticari kısıtlamalar, tekeller vb.) ahlaki temelleri üzerine bir kuşku ima etmeye kalkıştığınızda "ne kadar yıkıcı, bozguncu, toplumun temellerini tahrip etmeye çalışan tehlikeli bir ütopyacı ve teorisyen" olduğunuzu anlarsınız!...

Ahlak ve siyaset bilimi üzerine konferans vermeye kalktığınızda, resmi kuruluşların aleyhinizde hükümete baskı yaptıklarını görürsünüz. Bunlara göre, "bu bilimler, şimdiye kadar olduğu gibi, sadece serbest ticaret, özgürlük, özel mülkiyet ve adalet bağlamında değil, özellikle Fransız sanayiini düzenleyen yasalar ve olgular (özgürlüğe, özel mülkiyete ve adalete ters düşseler bile) noktai nazarından da öğretilmelidir.

Hükümetin bahşettiği öğretim üyeliği konumunu işgal eden profesörler, yürürlükteki yasalara saygıyı asgari ölçüde de olsa incitebilecek eylemlerden kesinlikle kaçınmak zorundadırlar. ss. 20-21

Dolayısıyla, köleliği, tekelciliği, zulüm ve baskıyı ve hangi şekilde olursa olsun yağmacılığı meşrulaştırdığı görülen hiçbir yasa eleştirilmemelidir. Zaten, ilham ettiği saygıya zarar vermeden bir yasanın eleştirilmesi mümkün müdür? Ahlak bilimi ve politik iktisat, "bir yasa, yasa olduğu için adildir" kabulüne göre oluşmuş bir hukuk sisteminin gereklerine göre öğretilmelidir.

Hukuk anlayışındaki bu trajik yozlaşmanın başka bir sonucu da politik ihtiras ve çekişmelere ve genel olarak politikaya abartılı bir önem kazandırmasıdır. Bunu bin yoldan kanıtlayabilirim. Fakat burada sadece son zamanlarda herkesi meşgul eden evrensel oy hakkını ele alacağım.

Kim Karar Verecek?

Rousseau'nun kendilerini ilerici olarak gören fakat bana göre yirmi yıl geride olan izleyicileri benimle aynı fikirde olmayacaklardır. Üniversal seçme hakkı, şüphe edilmesi veya eleştirilmesi suç olan kutsanmış dogmalardan değildir. Aslında üniversal oy hakkına ciddi eleştiriler yöneltilmiştir. s. 21

En başta, üniversal kelimesi bir yanılgı içermektedir. Mesela, Fransa'da 36 milyon kişi yaşıyor. Oy hakkının üniversal olması için 36 milyon seçmen olmalı. Ancak oy hakkını en fazla genişleten sistem bile sadece 9 milyona seçme hakkı vermektedir.

Her dört kişiden üçü bu haktan mahrumdur. Daha kötüsü, üç kişinin dördüncü kişi tarafından dışlanmasıdır. Bu dördüncü kişi dışlama gerekçesi olarak ehliyetsizlik gerekçesini öne sürer.

O halde, üniversal oy hakkı demek ehliyetli olanlar için oy hakkı demektir. Ancak geriye bir soru kalır. Kim ehildir? Sadece küçükler, kadınlar, akıl hastaları ve belirli suçları işleyenler mi oy hakkının dışında bırakılacak kimselerdir? 

Oy Hakkının Sınırlanmasının Sebebi Nedir?

Meseleye daha yakından göz atıldığında oy hakkının ehliyet esasına dayandırılmasına yol açan asıl sebepleri görebiliriz. Asıl sebep, seçmenin, oy kullananın, bu hakkı sadece kendisi için değil, herkes için kullanmasıdır.

 hakkını en fazla genişleten sistemle en fazla daraltan sistem bu bakımdan benzerdirler. Sadece ehliyetsizliği neyin oluşturduğu konusunda farklılaşırlar. Bu, bir ilke farklılığı değil, derece farklılığıdır. s. 22

Cumhuriyetçilerin iddia ettikleri gibi, seçme hakkı insanın doğuştan bir hakkı ise kadınların ve çocukların bu haktan mahrum edilmeleri büyük bir adaletsizliktir. Bunların seçme haklarını engelleyen şey, bu konuda ehliyetsiz oldukları yargısıdır. Peki, ehliyetsizlik olgusu neden seçme hakkını yok etmektedir? Bunun nedeni, bir yandan seçmenin kullandığı oyun sonuçlarının sadece kendisini değil, içinde yaşadığı toplumun tümünü de ilgilendirmesi, bir yandan da toplumda herkesin varlığını ve servetini doğrudan ilgilendiren eylemlere karşı kendisini savunma haklarına sahip olmasıdır. ss. 22-23

Çözüm Hukukun Sınırlandırılmasıdır

Böyle bir görüşe karşı ne tür itirazların yapılacağını tahmin edebilirim. Ancak, tartışmaya girerek zaman harcamaya da hiç niyetim yok. Sadece şunu belirtmekte yetineceğim; sınırlanmamış seçme hakkı üzerine yapılan ve milleti birbirine karşı kışkırtan böyle bir tartışma, eğer hukuk olması gerektiği gibi olsaydı önemini tümüyle yitirecekti.

Gerçekten, eğer hukuk, bir yandan tüm insanları, özgürlükleri ve mülkiyet haklarını sadece korumak gibi bir misyonla sınırlansa, sadece fertlerin kendilerini koruma haklarının örgütlenmiş bileşimi olarak algılansa ve nihayet tüm baskı, zulüm ve soygun türlerini belirleyen, engelleyen ve cezalandıran bir güç olsaydı, biz yurttaşlar seçme hakkının kapsamını tartışma konusu yapar mıydık, hiç? Bu koşullarda, seçme hakkının kapsamının, toplumsal barış gibi 'yüce bir iyi'yi tehlikeye atması sözkonusu edilir miydi? Bu haktan yoksun bırakılan insanların oy haklarına kavuşacakları günü sabır ve sükun içinde beklemeyi reddetmeleri hiç düşünülebilir miydi? Aynı şekilde, oy hakkı olanlar, kendi imtiyazlarını bu kadar kıskançça koruma gereğini duyarlar mıydı?

Kendi görev sınırlarının içine çekilebildiği sürece herkese aynı oranda yararlı olabilen bir hukuk düzeninde oy hakkına sahip olanların başkalarına zarar verebilmeleri mümkün müdür? s. 23

Yasal Soygun Zihniyetinin Tehlikesi

Bu sefer de tam aksini, yani, yozlaştırıcı ilkenin hayata geçirildiği durumu düşünelim. Teşkilatlandırma, düzenleme, koruma ve teşvik bahaneleriyle hukuk, mülkiyeti bir şahıstan alarak başkasına geçirmekte, toplumun tümüne ait zenginliği çiftçi, imalatçı, gemi sahibi, sanatçı, tiyatrocu gibi az sayıda insana aktarmaktadır. Bu şartlarda, her sınıfın, hukuku kendi hakimiyetine alarak gaspetmekten başka ne düşüneceğini sanıyorsunuz?

Oy hakkı ellerinden alınan sınıflar giderek hırçınlaşacak, bu hakkı ısrarla talep edecek, onu elde edememektense toplumsal düzeni yıkmayı bile düşüneceklerdir, işsiz güçsüzler ve dilenciler de oy hakkına sahip olduklarını kanıtlayacaklar ve bu konuda size şunu söyleyeceklerdir:

Şarabımızı, tütünümüzü hatta tuzumuzu bile vergi ödemeden satın alamıyoruz. Ödediğimiz vergilerin büyük bir kısmı yasayla -imtiyaz ve sübvansiyonlar şeklinde- bizden daha zengin olanlara gitmektedir. Bazı insanlar hukuku et, ekmek, giyecek ve demir fiyatlarını yükseltmek için kullanıyorlar. Mademki, herkes yasaları kendi çıkarına kullanıyor, biz de bundan böyle aynı şeyi yapacak ve kendimiz için muhtaçlar yasası talep edeceğiz. Yoksula, bu kadarcık soygun çok görülmemelidir. Bu hakkı elde edebilmek için biz de seçme hakkına sahip olacak ve parlamentoya girerek sınıf çıkarımız için dilenciliği, boyutunu genişleterek organize edeceğiz. Kendi sınıfsal çıkarınız için korumanın ölçeğini büyüterek organize eden siz değil misiniz? Artık, biz dilencileri, önümüze Bay Mimerel'in teklif ettiği gibi 600 bin franklık kemik atarak susturamazsınız. Daha başka taleplerimiz de olacak. Ancak, her halükarda, öteki sınıfların yaptıkları gibi biz de kendi sınıfsal çıkarımız için pazarlık yapacağız.

Böyle bir iddiaya karşı ne diyebilirsiniz ki! s. 24

Yozlaştırılmış Hukuk Çatışma ve Sürtüşme Yaratır

Hukukun da kendi amacından sapabileceği, yani mülkiyet hakkını korumak bir yana onu ihlal edebileceği düşüncesi toplumda kabul gördüğü sürece herkes, ya kendisini soyguna karşı korumak ya da kendisi soyguna katılmak için yasaların yapımına iştirak edecektir. Politik sorunlar her zaman peşin hüküm içeren, tahakkümcü ve yıpratıcı sorunlardır. Bu yüzden yasama meclisinin içindeki kavgalar dışındakileri aratmayacak kadar çetin ve şiddetlidir. Bunu anlayabilmek için Fransız ve İngiliz Yasama Meclislerinde olup bitenlerden dışarıya sızabilenleri incelemek yeterlidir.

Hukuktaki yozlaşmanın sürekli anlaşmazlık ve nefret kaynağı olduğunu ve toplumun kendisini tahrip etmeye yöneldiğini göstermek için ayrı bir delile gerek var mıdır? Böyle bir delil gerekliyse, Birleşik Devletler'e (1850 yılında) bir göz atmak yeterlidir. Dünya'da hukuku, herkesin özgürlüğünü ve mülkiyetini koruma çerçevesinde bu kadar uzun süre tutmayı başarmış, dolayısıyla, sosyal düzenini bu kadar sağlam temellere oturtabilmiş başka bir ülke yoktur. Buna rağmen, Birleşik Devletler'de bile, sadece iki konu toplumsal barışı tehdit edebilmektedir. s. 25

Kölelik ve Gümrük Tariteleri Birer Soygun Çeşididirler

Bu konular, kölelik ve gümrük tarifeleridir. Hukuk, Birleşik Devletler'de, cumhuriyetçilik ruhuna hiç yakışmayacak soyguncu bir karakter kazanmıştır.

Kölelik, özgürlüğün yasayla ihlal edilmesidir. Koruyucu gümrük tarifeleri ise mülkiyet hakkının yasal olarak gasp edilmesidir. s. 25 

Eski Kıta'dan tevarüs edilen bu iki yasal suçun, birliğin yok olmasına neden olabilecek kadar önemli olduğunu vurgulamamız gerekir. Bir toplumun vicdanında, "hukukun, adaletsizliğin aleti haline gelmiş olması" gibi bir kanaatin yer etmesinden daha vahim ve şaşırtıcı bir şey düşünülebilir mi? Hukukun, sadece kölelik ve gümrük tarifeleri konusunda ihlal edildiği Birleşik Devletler'de bile dramatik sonuçlar yaratan hukuki yozlaşma olgusunun, adeta bir prensip ve sistem haline getirildiği Avrupa'da yaratacağı sonuçların boyutlarını hiç düşündünüz mü? s. 26

İki Soygun Türü

Bir yazar ve politikacı olan Bay Montalembert, Bay Carlier'in meşhur söylevindeki bir düşüneeye atfen "sosyalizme karşı savaşmalıyız" demiştir. Bay Charles Dupin'in tanımına göre, bunun anlamı "soyguna karşı savaşalım'dır. Bildiğimiz kadarıyla açık ve hukuki, iki tür soygun olduğuna göre, acaba bunlardan hangisini kastetmiştir?

Ceza yasasının tanımladığı ve cezalandırdığı hırsızlık ve dolandırıcılık gibi gayri kanuni soygunun sosyalizm olarak anılacağını sanmıyorum. Yasal olmayan soyguna karşı zaten dünya kurulduğundan beri savaşılmaktadır. Yani, toplumun temellerini tehdit eden yasa dışı soyguna karşı savaşmak için bu bayların emir vermelerini beklemek gerekmemiştir.

1848'deki Şubat Devrimi'nden, hatta sosyalizmin zuhurundan çok öncelerinden beri Fransa, yasal olmayan soyguna karşı, polis, yargıç, hapishane, zindan ve darağacını yeterince kullanagelmiştir. Hukukun bu misyonunun devam etmesi benim de en halisane dileğimdir. s. 26

Hukuk Soygunu Savunmaktadır

Ne var ki hukuk her zaman soygunu cezalandırmaz, bazan da kendisi soygunu savunur, hatta ona iştirak eder. Hukukun bu tarafından yararlananlar eylemlerinin gerektireceği utanma duygusu, endişe ve cezai tehlikelerden kurtarılmış olurlar. Bazen hukuk tüm yargı, polis, hapishane ve jandarma aygıtını soyguncuların hizmetine tahsis edebildiği gibi, kendini savunan gerçek mağduru da suçlu konumuna getirir. Kısaca, hukuki soygun denilen bir şey vardır ve bu, kuşkusuz, Bay Montalembert'in sözünü ettiği şeydir.

Hukuki mevzuat içinde, bir meşru soygun yasasının bazen tek başına istisnai bir leke olarak kaldığı da görülebilir. Bu lekeyi çıkarmanın en etkili yolu, onu menfaat gruplarının tepkilerine aldırmaksızın' kararlı bir biçimde kınamak ve mahkum etmektir.

Hukuki Soygun Nasıl Teşhis Edilir

Ortada yasayla meşrulaştırılmış bir soygunun olup olmadığı kolaylıkla teşhis edilebilir. Bunun için önce yasanın birilerine ait olan şeyleri alarak, ait olmadıkları başka kişilere verip vermediğine bakılır. Ayrıca, yasanın, bir vatandaşa, başka birinin aleyhine suç işlemeden elde edemeyeceği bir şeyi kazandırıp kazandırmadığına da bakmak gerekir.

Kendisi bir istismar kaynağı olduğu gibi başkalarının da aynen karşılık vermelerine neden olacak böyle bir yasa gecikmeksizin ortadan kaldırılmalıdır. Başlangıçta, tek başına ve tecrid edilmiş durumda olan böyle bir yasanın derhal kaldırılmaması halinde hızla yaygınlaşıp çoğalarak bir sisteme dönüşmesi tehlikesi mevcuttur. s. 27

Hiç kuşkunuz olmasın, böyle bir girişim, söz konusu yasadan yararlananların şiddetli tepkilerine yol açmakta gecikmeyecektir. Bu kimseler, özellikle de kazanılmış haklarını savunduklarını söyleyeceklerdir. Onlara göre devlet, kendilerinin işlettikleri sanayi dallarını korumak ve desteklemek zorundadır. Çünkü bu sanayiler ancak devlet desteğiyle çalışanlara daha fazla ücret, hazineye daha fazla vergi ödeyebilme ve ekonomiye daha fazla katkı yapabilme imkanına sahip olabilirler.

Çıkar gruplarının bu safsatalarına karşı uyanık olunmalıdır. Çünkü, halkı kolaylıkla kandırabilen bu renkli iddialar, meşru soygunu kısa zamanda sisteme dönüştürme tehlikesini taşırlar. Gerçek yaşamda da maalesef hep böyle olmuştur. Denilebilir ki günümüzün en büyük dolandırıcılığı, devletin, herkesin, başkasının hakkını gaspederek zenginleşmesini teşvik eden bir soygun düzeni yaratması ve onu, organize etme bahanesiyle genelleştirerek sistem haline getirmesidir. s. 28

Yasal Soygunun Pek Çok Çeşidi Vardır

Yasal soygun çeşitli şekillerde yapılır. Çünkü soygunu organize eden plan ve programlar çok çeşididir. Gümrük vergileri, tarife dışı korumalar, sübvansiyonlar, teşvikler, artan oranlı vergiler, devlet okulları, iş güvencesi, kar güvencesi, asgari ücret, faizsiz kredi, yoksullara yardım vb. işte yasal soyguna vücut veren tüm bu plan ve programlar son tahlilde sosyalizmi oluştururlar.

Bu durumda, kendisi bir doktrin olan sosyalizme, doktriner bir savaşın dışında hangi yöntemle karşı çıkılabilir? Sosyalist doktrini yanlış, saçma ve zararlı bulduğunuz takdirde yapacağınız şey onu çürütmektir. Onun ne kadar yanlış, saçma ve zararlı olduğunu anlarsanız çürütülmesinin de o kadar kolay olduğunu görürsünüz. Eğer güçlü bir millet olarak kalmak istiyorsanız, mevzuatımıza sızmış her sosyalizm partikülünü söküp çıkarmakla işe başlamalısınız. Ancak bunun hiç de kolay olmadığını kabul etmek gerek. ss. 28-29

Sosyalizm Yasal Bir Soygun Düzenidir

Bay Montalembert, sosyalizme karşı kaba kuvvet kullanarak savaşma yanlısı olmakla itham edilmiştir. Aslında kendisi böyle bir suçlamayı hak etmemiştir. Çünkü dediği kısaca şuydu: Bizim sosyalizme karşı verebileceğimiz savaş, hukuk, adalet ve şeref kavramlarına ters düşmemelidir.

Ancak bu düşüncesiyle Bay Montalembert bir kısır döngü içine düştüğünü farketmiş midir acaba? Kendisi de yasalara dayanan sosyalizme, yasalarla nasıl karşı çıkabilir? Unutmayalım ki sosyalistlerin uygulamak istedikleri soygun yasadışı değil yasal bir soygundur. Diğer bütün tekel taraftarları gibi sosyalistler de kendilerine silah olarak hukuku seçmişlerdir. Öyleyse, sosyalizme hizmet eder hale getirilen yasaların, daha sonra ona karşı kullanılabileceği nasıl düşünülebilir? Yasalarla meşrulaştırıldıktan sonra soygun düzeni sizin ne polisinizden, ne mahkemenizden ne de hapishanenizden korkar; aksine başı darda kaldıkça onları yardıma çağırır ve kullanır.

Bunu önlemek için sosyalizmin kanun yapma yetkisini mi alacaksınız? Sosyalizmin yasama meclisine girmesini mi engelleyeceksiniz? Yasamanın asıl işi soygun düzenini yasallaştırmak şeklinde sürüp gittikçe ona karşı başarılı olabileceğinizi hiç düşünmeyin, bu mantıken mümkün değildir. s. 29

Önümüzdeki Seçenekler

Yasal soygun sorunuyla ilgili üç durum söz konusu olabilir: 

1. Az sayıda insanın çok sayıda insanı soyması,

2. Herkesin herkesi soyması,

3. Hiç kimsenin hiç kimseyi soyamaması

Buna göre önümüzde, sınırlı soygun, genel soygun ve soygunsuzluk gibi üç seçenek vardır.

Sınırlı yasal soygun: Bir zamanlar seçme hakkının sınırlı olduğu dönemlerde geçerli olmuştur. Sosyalizmin istilasını önleyebilmek için bu sisteme tekrar dönülme olasılığı vardır.

Genel yasal soygun: Seçme hakkının herkese tanındığı bu sistem, haklarımızı tehdit edici boyutlara ulaşmıştır. Kendisine seçme hakkı tanınan bir çoğunluk, bu hakkın sınırlı olduğu zamanlarda azınlıkta olan selefleri gibi yasal soygunu gözetme ilkesine bağlı bir hukuk düzeni yaratmıştır.

Yasal soygunun olmadığı durum: Bu, adalet, barış, düzen, istikrar, ahenk ve mantığın prensibidir. Ölünceye kadar, ciğerlerimin gücü yettiği sürece bu prensibi haykıracağım (ancak ne yazık ki şu anda çok zayıf durumdalar).* 

* İngilizce müterciminin notu: Bu satırları kaleme aldığı tarihlerde Bastiat veremden mustaripti. Bir yıl sonra hayatını kaybetti. s. 30

Sosyal ilişkiler alanında uzun süre aranmış olan en gerçekçi formül şu basit ifadede gizlidir: "Hukuk örgütlenmiş adalet demektir."

Mademki hukukun güç kullanarak organize edebileceği tek şey adalettir, o halde işgücü, sosyal yardım, tarım, ticaret, endüstri, eğitim, sanat ve din gibi insan faaliyetlerini organize etmeye yönelik güç kullanma düşüncesini meşrulaştırmak mümkün değildir. Bu faaliyetlerden herhangi birinin yasayla düzenlenmesi ve örgütlenmesi, zorunlu olarak temel örgütün yani adaletin tahrip edilmesine yol açar. Adalete karşı kullanılmadığı sürece "güç"ün vatandaşların özgürlüklerine karşı kullanılması, yani kendi asli amacına ters düşmesi mümkün değildir. s. 31

Sosyalizmin Dayanılmaz Cazibesi!

Şimdi size, zamanımızın en popüler yanılgısından söz etmek istiyorum. Buna göre hukuk sadece adil olmakla yetinmemeli bir o kadar da müşfık ve yardımsever olmalıdır. Yani, hukukun her vatandaşın fiziksel, düşünsel ve ahlaki açıdan inkişaf edebilmesi için sahip olduğu yeteneklerini başkalarına zarar vermeden özgürce kullanabilme hakkını güvence altına alması yeterli sayılmamaktadır. Hukuktan, aynı zamanda, refahı, eğitimi ve ahlaki değerleri, tüm millete yayması da talep edilmektedir. Bu, sosyalizmin aldatıcı, baştan çıkarıcı yüzüdür. Tekrarlamak gereğini duyuyorum. Hukukun bu iki farklı kullanılış biçimi birbiriyle açıkça çelişmektedir. Aralarında mutlaka bir tercih yapmalıyız. Çünkü bir insan aynı anda hem özgür, hem özgürlükten mahrum olamaz. 

Zoraki Kardeşlik Özgürlüğü Yok Eder

Bu konuda, bir zamanlar Bay Lamartine'in bana yazdıklarını hatırlıyorum:

Senin doktrinin, benim programımın ancak yarısıdır. Sen sadece özgürlüklere takılıp kalmışsın. Oysa ben bir adım öteye, kardeşliğe de geçmiş durumdayım. 

Ben de cevaben şöyle yazmıştım: 

Ancak, senin programının ikinci yarısı birinci yarısını yok etmektedir.

Bana göre kardeşlik ve gönüllülük kavramları birbirinden ayrılamazlar. Özgürlük hukuken yok edilmediği ve adalet ayaklar altına alınmadığı sürece, kardeşliğin, hukuken nasıl dayatılabileceğini anlamam mümkün değildir.

Hukuki soygunun daha önce de belirttiğim açgözlülük ve sahte bir yardımseverlik olmak üzere iki ana kaynağı vardır. Bu noktada soygun kelimesinden tam olarak ne anladığımı da açıklamalıyım.  s. 32

Soygun Sahiplik Olgusuna Tecavüz Demektir

Ben bu kavramı sık sık yapıldığı gibi mecazi ve muğlak anlamında değil bilimsel olarak kabul gördüğü anlamda, yani herhangi bir mülkiyet (ücret, para, toprak vb.) düşüncesinin zıddını ifade eden bir anlamda kullanırım. Servetin küçük bir kısmının dahi, sahibinin rızası olmadan veya tazmin edilmeden, zorla veya hileyle bir başkasına transferi halinde mülkiyet hakkı ihlal edilmiş ve soygun fiili işlenmiş demektir. s. 32

Belirtmeliyim ki böyle bir fiil, hukukun her zaman ve zeminde ortadan kaldırmaya çalıştığı varsayılan bir fiildir. Cezalandırılması beklenen böyle bir fiili hukukun kendisinin işlemesi halinde soygun eylemi sürüyor demektir. Toplum ve refah açısından insan haklarına karşı girişilen böyle bir eylem birincisinden daha kötü ve tehlikelidir. Çünkü, yasallaşmış bir soygundan kazançlı çıkan insanlar soygun fiilinden sorumlu tutulamazlar. Bunun sorumlusu hukuk, kanun yapıcı ve toplumun kendisidir, işin siyasi tehlikesi de buradadır. Üzülerek belirteyim ki, soygun sözcüğünün hayli incitici olduğunu ve hakaretamiz bir anlam taşıdığını ben de biliyorum. Bu konuda daha nazik bir sözcüğü şimdiye kadar boşuna aramış olduğumu da belirteyim. Tartışmamıza özellikle şu anda tahrik edici bir kavram katmamaya da özen gösteriyorum. Burada hiç kimsenin niyet ve ahlaki değerlerine saldırı amacı taşımadığımı da belirtmek isterim. Yapmak istediğim şey sadece yanlış olduğuna inandığım ve bana adaletsiz gelen bir sisteme karşı savaşmaktan ibarettir. Söz konusu olan öyle bir adaletsizliktir ki, bir yandan bizlere ara sıra menfaat sağlarken, bir yandan da sebebini kavrayamadığımız genel yoksulluğumuzun asıl kaynağını oluşturur. s. 33 

Üç Soygun Sistemi

Korumacılığın (protectionism), sosyalizmin ve komünizmin savunuculuğunu yapanların samimiyetini burada tartışmayacağım. Çünkü onlar politik bir zihniyet ve endişenin etkisi altındadırlar. Benim ise bu konuda hiçbir politik angajman ve kaygım yok. Bana göre, aslında korumacılık, sosyalizm ve komünizm bir bitkinin büyüme sürecinin değişik evrelerini temsil ederler. Aralarındaki temel fark şudur: Korumacı bir sistemde soygun belli grup ve sanayi dalları ile sınırlı iken komünizmde total, dolayısıyla daha açık bir sömürü söz konusudur. Buna karşılık, sosyalizm, büyüme sürecinin en muğlak ve belirsiz ve dolayısıyla soyguna en müsait aşamasını oluşturur.

Samimi olsun veya olmasınlar, burada kişilerin niyetleri sözkonusu değildir. Zaten, daha önce de belirttiğim gibi yasal soygun, kısmen, yapay da olsa bir acıma ve yardımseverlik duygusuna dayandırılır.

Bu izahatın ışığı altında şimdi de, genel refahın genel soygun yoluyla yükseltilebileceği iddiasını taşıyan bu popüler özlemin değerini -kaynağını ve istikametini- tartışmak istiyorum. ss. 33-34

Hukuk Güç Demektir

Sosyalistler adaleti organize eden hukukun neden işgücü, eğitim ve dini de aynı şekilde organize edemeyeceğini sorarlar. Neden hukuk bu amaçlar için de kullanılmasın? Ancak, böyle bir soruyu sorarken çok önemli bir noktayı unuturlar. O da, hukukun bu faaliyetleri de düzenlemeye kalktığında asıl amacı olan adaleti tahrip edeceği gerçeğidir. Tekrar hatırlatalım ki hukuk, kolektif bir dayatma gücü olup, bu gücün asli amacının dışında kullanılması onu tahrip eder. s. 34

Hukuk ve güç bir insanı adaletin sınırları içine alırken ona, sadece çekinme, yani başkalarına zarar verebilecek eylemlerden kaçınma sorumluluğunu da yükler. Bunu yaparken ne onun kişiliğine, ne özgürlüğüne, ne de mülkiyet hakkına tecavüz eder; aksine onları müdafaa ederler. Yani hukuk ve güç savunmacı (dejensive) nitelikli olup herkesin adil olarak haklarını korurlar.

Hukuk Negatif (Müdahaleci Olmayan) Bir Kavramdır

Hukukun misyonundaki zarar vermezlik ve yasal korumacılık özellikleri eşyanın tabiatı gereğidir. Bu özellikleri ile faydası ve meşruiyeti tartışılmayacak kadar açıktır.

Bir dostumun da belirttiği gibi, hukukun negatif olma özelliği o kadar açıktır ki, "hukukun amacı adaletin hükümranlığını sağlamaktır" ifadesi yanlıştır. Onun yerine "hukukun amacı adaletsizliğin hükümran olmasını önlemektir" ifadesini kullanmak gerekir. Kendiliğinden var olan, adalet değil, adaletsizliktir, adalet, ancak adaletsizlik yoksa gerçekleşebilir. 

Buna göre, kendi zorunlu yöntemi olan "güç" kullanma yoluyla insanlara işgücünün istihdamını, eğitimin konu ve yönetimini veya dinsel bir inanç ve itikadı zorla dayatmaya kalktığı andan itibaren hukuk negatif olma özelliğini yitirir ve insanlar üzerinde pozitif (karışmacı, müdaheleci) bir eyleme dönüşür. Böyle bir hukuk anlayışıyla halk iradesi yerine kanun koyucunun iradesi hakim duruma geçer. Bu durumda halk, ne tartışma, ne seçenekler arasında tercih yapma, ne de geleceği için plan yapma gereği duyar. Onun adına bütün bunları hukuk üstlenir. Artık düşünme melekesini kullanma zorunluluğu da kalmadığından halk, beşeri özelliklerini, kişiliğini ve mülkiyetini de yitirmişti. s. 35

Zor kullanarak işgücünün kullanımına müdahalenin özgürlüğü, servet transferlerinin de mülkiyet haklarını ihlal etmediğini iddia edebilir misiniz? Bu çelişkileri uzlaştırabilmemiz imkansız olduğundan, hukukun adaletsizliği organize etmeden işgücü ve sanayii de organize edemeyeceğini kabul etmek zorunda kalırsınız. 

Siyasi Yaklaşım 

Toplumu, sadece, ofisindeki inzivadan değerlendiren bir politikacıya, şahit olacağı bir iktisadi eşitsizlik son derece çarpıcı gelebilir. Servet sahibi olup lüks hayat süren insanların refahı ile karşılaştırıldığında pek çok kardeşimizin içinde bulunduğu yoksulluk onu isyana sevk edebilir. 

Bu duygularla politikacı, içler acısı bulduğu eşitsizliğe geçmişteki fetih, yağma ve vurgun olaylarının veya daha yakın zamanların yasal soygunlarının neden olup olmadığını düşünerek sonunda muhtemelen şöyle bir çözüm önerisine de varabilir: "Mademki herkes yaşama koşullarını geliştirerek yüksek bir refah düzeyine ulaşmak çabasındadır; o halde adalet, herkesin bireysel sorumluluğuyla bağdaşabilen büyük bir kalkınma gayreti yaratabilmenin ve mümkün olan en eşitlikçi refah dağılımını gerçekleştirebilmenin yeterli şartı olamaz mı? Ayrıca böyle bir adalet, Tanrı'nın insanlara bahşettiği iyi ile kötüyü ayırt ettiren ve ulaştıkları sonuca göre de ödüllendiren veya cezalandıran kişisel sorumluluk duygusuyla bağdaşmaz mı?" s. 36

Ama, maalesef, politikacı bunları hiç mi hiç düşünmez. O, aklını sadece hukuk ve hukuki organizasyonlara, müdahalelere ve düzenlemelere takmıştır. Bu yüzden, kötülüğü, onu yaratan gerçek kötüyü daha da genişletip sürekli hale getirerek iyileştirebileceğini sanır. Bilmez ki, bu kötü, yasal soygun düzeninin kendisidir. adaletin negatif (müdahaleci olmayan) bir kavram olduğunu vurgulamıştık. Pozitif yasal eylem türleri arasında soygun ilkesine dayanmayanını bulmak gerçekten imkansız mıdır? ss. 36-37

Hukuk ve Yardımseverlik

"Aramızda hiç parası olmayan insanlar var" deyip hemen hukuka yönelirsiniz. Oysa hukuk herkese memesinden süt veren sağmal bir inek değildir. Süt veren damarları besleyen toplumun kendisidir. Toplumda, hangi grup ve sınıftan olursa olsun hiçbir vatandaş, kendisine zorla dayatılmadıkça başkalarının çıkarı için devlet hazinesine para aktarmak istemez.

Herkes, ancak, devletin hazinesine koyduğu kadar çekmek istediği takdirde, hukukun kimseyi dolandırmadığı iddia edilebilir. Ancak böyle bir uygulama hiç parası olmayana katkıda bulunmayacağı için gelir adaletini sağlama amacını gütmez.

Hukuk, ancak, bazılarından alıp başkalarına verdiği takdirde gelir eşitliği sağlayan bir araç haline getirilir ki bu haliyle o, artık, bir yasal soygun cihazına dönüşmüştür.

Bu tesbiti aklımızdan çıkarmadığımız sürece koruyucu gümrük, sübvansiyon, kar güvencesi, refah ve yoksullara yardım programları, kamu eğitimi, artan oranlı vergiler, faizsiz krediler gibi kamu girişimlerinin birer organize edilmiş adaletsizlik yani yasal soygun türleri olduğunu anlamakta gecikmeyiz. s. 37

Hukuk ve Eğitim

Aynı şekilde "aramızda eğitim fırsatından yoksun kişiler vardır" diyerek gene hukuktan yardım beklersiniz. Oysa hukukun, halkı aydınlatan bir eğitim meşalesi olmadığını bilmemiz gerekir.

Hukuk, bazıları bilgili bazıları bilgisiz, bazıları öğrenen bazıları da öğreten insanların oluşturduğu bir toplumun tümünü ilgilendirmektedir. Eğitim konusunda hukuken iki alternatif vardır; ya öğretme-öğrenme işlemlerinin zor kullanmadan yapılmasına izin vermek veya bazılarından arzuları hilafına para alarak, devlet tarafından başkalarını eğitmek için atanacak öğretmenlere maaş olarak ödemek, ikinci seçenekte, hukukun özgürlük ve mülkiyet haklarını ihlal eden yasal soygun fıilini işlediği açıktır. s. 37

Hukuk ve Ahlak 

Bazı insanların dini ve ahlaki donanımlarının yetersiz olduğu düşüncesiyle de hukuk yardıma çağrılır. Ancak unutmayalım ki hukuk, güç kullanmak demektir. Din ve ahlak eğitimi konusunda zor kullanmanın ne kadar kıyıcı ve beyhude bir tutum olduğunu ayrıca hatırlatmama gerek var mı? Kendilerine ne kadar hayran olurlarsa olsunlar, sosyalistlerin bu tür çaba ve uygulamalarıyla sonunda nasıl canavarlaşmış bir yasal soygun sistemi yarattıklarını görmemeleri imkansızdır. Peki sosyalistler neye yararlar? Onların temel misyonu yasal soygunu, birlik, beraberlik, kardeşlik, organizasyon; demek gibi son derece göz boyayıcı adlarla başkalarından, hatta kendilerinden gizlemektir. Hukuktan, sadece adalet gibi küçücük bir şey istediğimizde bile sosyalistler bizlere, birlik, kardeşlik, organizasyon ve dernek kavramlarına düşman olduğumuz zannıyla, ferdiyetçi damgasını yapıştırırlar. Sosyalistleri temin ederiz ki, bizler, sadece doğal organizasyonlar yerine zorlama organizasyonları, özgür demekler yerine bize dayatılan dernekleri, gerçek kardeşlik yerine zoraki kardeşliği reddetmekteyiz, insanların ferdi sorumluluk duygusunu yok etmekten başka bir şeye yaramayan yapay birlik ve beraberliklere de razı değiliz. Tanrı'nın insanlara bahşettiği doğal birlikteliklere ise sözümüz yoktur. s. 38

Sosyalizm, tıpkı kendisinden doğduğu antik düşünceler gibi devlet ile toplum kavramlarını birbirlerinden ayırt edememiştir. Bu yüzden sosyalistler, devletin yaptığı herhangi bir şeye itiraz ettiğimizde, toplum için gerekli olan şeylere de karşı olduğumuz sonucunu çıkarırlar.

Devlet eğitimine mi itiraz ediyoruz, o halde bizler, her türlü eğitime karşı çıkan, halkın cahil kalmasını isteyen insanlardır. Devletin din işlerini organize etme girişimine karşı çıktığımız için din düşmanlarıyızdır. Devlet zoruyla yaratılmak istenen eşitsizliği benimsemediğimiz için de sömürü ve sosyal adaletsizlik yanlısı damgasını yeriz. Bu, devletin üretime girişmesini tasvip etmediğimiz için, insanların aç kalmalarını istemekle itham edilmemizden farksızdır.

Nasıl oldu da politikacılar, hukukun kendi alanına değil, refah alanına giren servet, bilim, gibi şeylerin elde edilmesi için de kullanılabileceği gibi tuhaf bir düşünmeye vardılar? Böyle bir düşüncenin oluşmasında politika yazarlarının acaba hiç katkısı yok mudur?

Günümüzün özellikle sosyalist düşünce okuluna mensup yazarları, teorilerini oldukça yaygın bir hipoteze dayandırırlar. Buna göre insanlık alemi ikiye ayrılabilir; halk -yazarların kendisi hariç- birinci grubu, yazarlar ise tek başına ikinci ve en önemli grubu oluştururlar. Böyle ayrımcı bir yaklaşım, şimdiye kadar insan beynine musallat olmuş en çarpık ve en tehlikeli düşüncenin ürünüdür. s. 39

Bazı siyaset bilimi yazarlarının gözünde halk kendi haline bırakıldığında iyiyi kötüden ayırma kapasitesi olmayan, her türlü motivasyondan yoksun bir insan kalabalığından ibarettir. Onlara göre halk hareketsiz partiküler ve atomların oluşturduğu bir hammadde yığını, veya, en iyi ifadeyle, kendi varlık nedenine bile yabana bir bitkiden farksızdır. Bu haliyle halk, başkasının iradesi ve yardımıyla sayısız simetrik, sanatsal ve kusursuz şekillere sokulmaya müsait bir hammaddedir.

Dahası, bu yazarların hiçbiri kendisini bir organizatör, kaşif, kanun yapıcı ve önder sıfatıyla, yüce amacı, dağınık ve şekilsiz vaziyetteki bir maddeyi cemiyet kalıbına dökecek olan evrensel bir yaratıcı gücün sahibi olarak görmekte tereddüt etmez.

Sosyalist yazarların gözünde halk, bahçıvanın gözündeki ağaçlardan farksızdır. Ağaçlarına büyük bir coşkuyla değişik şekiller veren bahçıvan gibi, sosyalist düşünürler de aynı heyecanla insanları gruplara, serilere, merkezlere, alt merkezlere, meslek birliklerine vb. ayırırlar. Ağaçlarına istediği şekilleri verebilmesi için bahçıvanın ihtiyaç duyduğu balta, testere ve makas türünden aletler gibi, sosyalist yazarın da kullanabileceği araçlar olmalıdır, işte gümrük, vergi, sosyal yardım ve eğitim yasaları sosyalist yazarın kutusundaki aletlerdir. Bu alet kutusunun adı da hukuktur. s. 40

Sosyalistler Tanrı Rolünü Pek Severler

Halkı çeşitli sosyal bileşimlere dönüştürülebilecek hammadde gibi gören sosyalistler, bu bileşimlerin başarısı konusunda en ufak bir kuşkuya kapıldıkları takdirde, insanlığın hiç olmasa bir kısmını tecrübe malzemesi olarak kullanmayı talep etmekte bile tereddüt etmezler. Bütün sistemlerin denenmesi gerektiği konusunda oldukça yaygın bir kanaat vardır. Bu meyanda, bir sosyalist liderin, Kurucu Meclis'ten, projesini üzerinde denemek üzere tüm halkıyla bir bölgenin kendisine tahsis edilmesini ciddi olarak talep ettiğine tanık olmadık mı? ss. 40-41

Bir mucidin tam ölçekli makine üretimine geçmeden önce küçük bir maket yapması: Deneme yaparken kimyacının bazı maddeleri, çiftçinin bazı tohum ve toprak parçasını israf etmesiyle, sosyalist denemenin yaratacağı maddi ve beşeri büyük israf arasında bir fark görüyor musunuz?

19. Asır yazarları toplumu, kanun yapıcının dehasının yarattığı yapay bir olgu olarak algılamışlardır. Klasik eğitimin bir ürünü olan bu düşünce, ülkemizin tanınmış aydın ve yazarlarını da adeta büyülemişti. Onların gözünde, insanlarla kanun yapıcılar arasındaki ilişki, çömlekçi ile çamur arasındaki ilişkiden farksızdı.

İnsana tek başına eylem yapabilme ve temyiz kabiliyetini bile çok gören bu düşünürler, bunları teslim etmek zorunda kaldıkları ender zamanlarda, böyle bir ilahi bağışın içerdiği sözde ölümcül bir tehlikeye dikkat çekmekte pek mahirdirler.

Onlara göre bu sözde yeteneklerinin dürtüsüyle hareket etmekte serbest bırakılan insanlardan beklenebilecek şey, birbirlerini yok etme eğilimidir. Kanun yapıcının insanlara kendi doğal eğilimlerine göre hareket özgürlüğü tanıması halinde, onların, din yerine Tanrı tanımazlığa, bilgi yerine cehalete, üretim ve ticaret yerine yoksulluğa meyletmeleri kaçınılmazdır. s. 41

Sosyalistler İnsanlığı Küçümserler

Bu yazarlara göre Tanrı'nın bazı yönetici ve kanun yapıcıları, öteki insanların sahip olduğu eğilimlerin tanı aksi istikamette yaratması insanlık için büyük bir lütuftur, şanstır. Kendi haline bırakıldığında daima kötülüğe meyleden insanların kanun yapıcılar her zaman iyinin peşinden koşarlar, insanlar karanlığa yönelirken onlar her zaman aydınlığın ve erdemin peşindedirler, işte bu düşünceyle kanun yapıcılar, pek övdükleri kendi eğilimlerini, kınadıkları, küçümsedikleri beşeriyetin eğilimi haline getirebilmek için güç kullanımını talep etmeye başlarlar. s. 41-42

Tesadüf ettiğiniz bir felsefe, politika ve tarih kitabını açıp bakınız. Klasik eserlerin çocuğu ve sosyalizmin anası olan bu düşüncelerin ne denli kökleşmiş olduğunu görürsünüz. Hepsinde işlene gelmiş olan temel fikir, beşeriyetin, hayati, organizasyonu, ahlaki ve refahı devletin gücünden alan cansız bir hammadde yığını olduğudur. Daha vahimi, bu eserlerde, dejenerasyona mütemayil beşeriyeti kurtaracak tek gücün, kanun yapıcının sihirli ve gizemli eli olarak takdim edilmesidir. Yaygın klasik düşünce, toplumun ardında her zaman hukuk veya kanun koyucu denilen bir gücün var olduğu düşüncesini sistemli olarak telkin etmiştir. Başka bir terminolojiyle ifade edersek, tartışılmaz etki ve yetkiye sahip bazı isimsiz kişi veya kişilerin temsil ettiği bu güç insanlığın hareketini sağlayan, denetleyen ve onu geliştiren vazgeçilmez bir güçtür. s. 42

Zorunlu Çalıştırmanın Savunması

Mısırlıların zihinlerine en fazla işlenen konulardan biri vatanseverlik temasıydı. Herkes devlete hizmetle yükümlü tutuluyor, herkesin işi kanunla belirleniyor ve bu iş babadan oğula geçiyordu,. Kimsenin iki mesleğe birden sahip olmasına ve işini değiştirmesine izin verilmiyordu. Ancak herkesten mutlaka istenen bir iş vardı: Hukuk ve felsefe eğitimi!. Dine ve ülke politikasına ilişkin konularda cehalet hiçbir şekilde affedilmezdi. Ayrıca, her meslek, ancak kendisine tahsis edilen bölgede icra edilebilirdi, iyi yasalar içinde en iyisi, herkesin, onlara itaat etmek için eğitilmesi zorunluluğu getiren yasaydı. Sonuçta Mısır harika keşiflerle tanıştı, hayatı daha kolay hale getirmek, sulh ve süküna kavuşturmak için hiçbir şey ihmal edilmedi. s. ss. 42-43

Bossuet'ye göre kendi başlarına bırakıldıklarında hiçbir şey üretemeyen insanlara yurtseverlik, refah, teknik keşifler, çiftçilik ve bilim gibi şeyler ancak yöneticiler tarafından, yasalar aracılığıyla kazandırılabilirdi. Halkın yapması gereken şey, sadece liderlere saygıyla itaat etmekten ibaretti.  s. 43    

Devlet Baba Kavramına Düşkünlük

Bossuet, devletin bütün inkişafların kaynağı olduğu düşüncesini Mısırlıların güreş ve müziği reddettiği yolundaki iddiaya şiddetle karşı çıkma noktasına kadar götürmüştür. Şöyle demiştir:

Bu nasıl mümkün olabilir? Sözü edilen sanatları ilk keşfeden Mısır Tanrısı Osiris'in başbakanı olduğu ileri sürülen Trismegitus idi.

Persliler konusuna da değinen Bossuet'ye göre her şey tepeden gelmektedir:

Prensin sorumluluklarından biri de tarımı teşvik etmektir. Orduların organizasyonu ve tanzimi için olduğu kadar çiftçilik faaliyetlerinin düzenlenmesi için de resmi kurumlar oluşturulmalıdır... İran halkı, kraliyet otoritesine olan aşırı saygısıyla tanınır.

Bossuet'ye göre çok zeki olmasına rağmen Yunan halkında şahsi sorumluluk duygusu hiç gelişmemişti; at ve köpeklerde olduğu gibi kendi kendilerine en basit oyunları keşfedebilme yeteneği de yoktu. s. 43

Doğuştan zeki ve cesur Yunan halkı, Mısır'dan gelmiş olan göçmen ve krallar tarafından eğitildiler. Mısır kökenli ahali, Yunanlılara atletizm, at ve araba yarışlarının yanında çeşitli sportif egzersiz türlerini ek tanıttılar. Ancak, Mısırlıların Yunanlılara öğrettikleri en iyi şey, genel olarak uysallık ve kamu yararı için yasalar tarafından yetiştirilmeyi kabul etmek olmuştur.  s. 44

Pasif ve Uysal İnsanlık İdeali

Zamane yazarlarının, hocalarının, parlamenterlerinin, iktisatçılarının ve filozoflarının geliştirdikleri klasik teorilere göre, halkı yönlendiren şeylerin kaynağı hep halkın dışındadır ve bu gerçek hiç tartışılamayacak kadar açıktır. Bu konuda düşüncelerini örnek gösterebileceğim kişi, bir yazar, başpsikopos ve aynı zamanda Bugundy Dükü'nün hocası olan Fenelon'dur. Kendisi XIV. Louis'nin gücünün ne olduğunu şahsen görmüştü. Klasik düşünce ve antikite hayranlığı, onu, insanlığın uysal ve pasif bir kitle olarak kalması gerektiği düşüncesine yöneltmişti. Ona göre, halkın yaşadığı şanssızlıklar kadar refah deneyimleri -kötülükler ve erdemler- kanun yapanlar ve hukuk gibi iki dışsal kaynaktan doğarlar. Bu yüzden Salentum Utopia'sında, insanlar tüm çıkar, yetenek, arzu ve mülkiyetleriyle kanun yapıcının mutlak iradesine tabi tutulmuştur. Karşılaştıkları sorunlar ne olursa olsun çözümünü kişilerin kendilerine değil, her konuda karar alma yetkisi tanıdığı hükümdarlara bırakmıştı. Hükümdarı, milleti oluşturan ve herhangi bir somut şekli olmayan halk yığınlarının ruhu olarak kabul etmişti. Tüm düşünce, ileri görüşlülük ve gelişme melekelerinin yanında, örgütleme yeteneği de sadece hükümdarda olduğundan tüm sorumluluk da ister istemez ona ait olmalıydı. s. 44

Sosyalistler Aklı ve Olguları Görmezlikten Gelirler

Klasikiere has saflığıyla Mısırlıların mutluluğunun kendilerinin değil krallarının aklının eseri olduğunu vurgulayan Fenelon aklın ve olguların otoritesini yeterince kavrayamamıştır:

Her iki yakaya (kır ve kent) da bir göz attığımızda kasaba ve kırsal mekanların ne kadar güzel bütünleştiğini, her yıl altın başaklarla bezenen ve hiç boş bırakılmayan tarlaları, sürülerle dolup taşan çayırları, cömert ağaçların meyve dolu dallarının altından geçerken eğilmek zorunda kalan işçileri, kavalına tatlı nağmeler üfleyen, çubuğunu keyifle tüttüren çobanları görmememiz mümkün değildir. Bu manzara karşısında Mentor coşkuya kapılır: Akıllı bir kralın yönettiği halk ne kadar da mutlu Allah'ım.

Daha sonra Mentor, yirmi iki bin şehirden oluşan Mısır'ın mutluluğuna ve bolluğuna benim de şahit olmamı istemiş. Çocukların çok çalışmaya, kanaatkarlığa, itaatkarlığa dayanan, edebiyat ve sanat aşkına yansıyan rasyonel eğitim sistemine, dini ayinlerdeki ve kent güvenliğindeki intizama, yoksullar lehine, zenginler aleyhine düzenlenmiş adalete, diğerkamlığa, insan onuruna, doğruluğa ve her babanın çocuğuna öğrettiği Tanrı korkusuna ve refah seviyesine olan hayranlığını gizleyememiş ve haykırmıştır: Akıllı bir kralın hükmettiği toplum, Allahtan, başka ne dileyebilir ki? s. 45

Sosyalistler Halkı Askerleştirrnek İsterler

Fenelon'un Girit üzerindeki pastoral notları daha da coşkuludur: 

Bu harika adada gördüğümüz her şey Minos kanunlarının eseridir. Çocuklar için düzenlediği eğitim, onları hem daha gürbüz, hem daha dirençli kılmaktadır. Küçük yaştan itibaren çocuklara çalışkanlık ve tutumluluk duygusu aşılanmaktadır. Zevk veren her türlü duygu hem bedeni, hem aklı zayıflattığı için, çocuklara, fazilet mücadelesinde yenilgi ve muzaffer olmak dışında hiçbir zevk tattırılmamalıdır. Toplum içinde, nankör lük, iki yüzlülük ve cimrilik mutlaka cezalandırılması gereken faziletsizliklerdir, israf ve gösteriş gibi cezalandırılması gereken eğilimler zaten Girit'e yabanadır. Bu adada, ne pahalı eşyalara, ne lüks giysilere, ne keyifli şölenlere, ne de yaldızlı saraylara geçit verilir.

Bu düşüncelerle Mentor öğrencisini -kuşkusuz en iyi niyetlerle- İthaca halkını şekillendirmeye ve yönetmeye hazırlamaktadır. Bu düşüncelerdeki dehaya ikna edebilmek için, ona tekrar Salentum örneğini vermektedir.

Sanırım, ilk siyasi düşüncelerimizin kaynağını oluşturan felsefenin ne olduğunu şimdi daha net anlamış oluyoruz, işte, bu düşünce sistemi bize, insanlara, çiftçiye toprağın nasıl hazırlanıp sürüleceğini öğreten bir tarım uzmanı gibi davranmayı telkin eden felsefedir. s. 46

Tanınmış Bir İsim ve Zararh Bir Düşünce

Şimdi de aynı konuda büyük Montesquieu'yü dinleyelim:

Ticaret ruhunun yaşayabilmesi için bütün yasaların onu desteklemesi gerekir. Bu yasalar, ticari hayatta olduğu gibi servetleri bölüştürerek her yoksul vatandaşa başkaları gibi rahat çalışabilme imkanı sağlamalıdır. Aynı yasalar, her zengin vatandaşı hiç olmazsa eski durumunu koruyabilmek için, daha fazla çalışmaya zorlayacağı düşük servet ve gelir seviyelerine indirmelidir. s. 47

Buna Göre Hukukun Anlamı Tüm Servetlere El Koyabilme Gücüdür!

Bir demokraside gerçek eşitliğin devletin ruhu (özü) olmasına rağmen, bunu tesis etmek öylesine zordur ki, kesin eşitliği tam olarak gerçekleştirmeyi hedeflemek her zaman arzuya şayan olmayacaktır. Zenginlik farklılıklarını belirli bir sınır çerçevesinde sabitleştirecek bir formül geliştirmek yeterlidir. Bu yapıldıktan sonra, zenginlerin üstüne ilave yükler bindirmek ve fakirleri rahatlatmak yoluyla eşitsizlikleri kaldırmak işi bunu hedefleyen yasalara kalır.

Görüldüğü gibi, servet dağılımındaki dengeyi yasalar yoluyla, yani zorla sağlama gibi tanıdık bir düşünceyle yeniden buluşuyoruz.

Eski Yunanda iki tür cumhuriyet vardı: Askeri karakterli Sparta, ticari karakterli Atina. Birincisinde vatandaşların tembelliği onaylanırken, ikincisinde çalışma aşkı sürekli teşvik edilmişti.

Kanun yapıcıların şu muhteşem dehasına bakın ki, küçümsedikleri gelenekleri, fazilet kavramlarıyla harmanlayarak dünyanın kendi akıllarına hayran kalacağını ne kadar önceden kestirebilmişlerdir!

Lycurgus, masum hırsızlıklarla adaleti, en sert kısıtlamalarla en geniş özgürlüğü ve en acımasız inançlarla en ılımlı tutumları harmanlamayı bilmiş ve Sparta'ya gerekli istikrarı kazandırmıştır. Görüldüğü kadarıyla siteyi bütün kaynaklarından, sanat, ticaret, para ve savunma gücünden uzaklaştırmış ve tüm ihtirasları, maddi ödül beklentisinden koparmıştır. Erkekleri koca, baba, oğul kimliğine sahip olmak gibi en doğal haklarından mahrum ederek doğal sevgi ve aşk ikliminin doğmasına da izin vermemiştir. Hatta iffet duygusu bile anlamını yitirmiştir. Ancak unutmayalım,  Lycurgus Sparta'yı zafer ve ihtişama bu dikenli yoldan taşımıştır. ss. 47-48

Eski Yunan müesseselerindeki bu cüretkarlık modern zamanların bozulma ve çürüme süreçlerinde de yaşanmıştır. Bereket ki, şerefli yöneticiler sahneye çıkarak Ispartalılarda olduğu gibi toplumsal bütünlüğü ve cesareti temsil eden bir halk yaratabilmişlerdir.

Bu meyanda, William Penn gerçek bir Lycurgus'tu. Kendi asıl hedefinin barış, Lycurgus'un ise savaş olmasına rağmen ikisinin de, özgür insanlar üzerinde sahip oldukları ahlaki itibar sayesinde, onların, haksızlıkları yenmek, tutkularını frenlemek ve yeni istikametlere yönelmelerini sağlamak gibi ortak yetenekleri vardır.

Paraguay halkını da, kendi iyiliği için kanun yapıcılar tarafından şekillendirilmiş bir toplum olarak zikretmek mümkündür.

Sadece başkalarına komuta etmek gibi bencil bir zevki tatmak isteyen insanlar topluma karşı suç işlediklerini bilmelidirler. Oysa, insanları daha mutlu kılmak amacıyla yönetmek her zaman soylu bir ideal olma özelliğini sürdürecektir.

Benzeri kurumlan oluşturmak isteyenler aşağıdaki gibi hareket etmelidirler: Önce Platon'un Cumhuriyet'inde olduğu gibi bir ortak mülkiyet düzeni oluşturmalı, Tanrılara Platon'un emrettiği şekilde biat etmeli, gelenekleri koruyabilmek için yabancılarla halkın birbirine karışmaları engellenmeli, ticareti, vatandaşlar değil devlet yapmalıdır. Kanun yapıcılar lüks yaşam yerine sanatı ön plana çıkarmalı, sadece çok zorunlu ihtiyaçlar tatmin edilmelidir. s. 48

Ürkütücü Bir Fikir

Bilinçsiz hayranları, "Bunu, Montesquieu söylediyse mutlaka doğru ve harika bir şeydir" diye bilirler. Oysa ben fikrini açıkça söyleyebilen bir kişilik yapısına sahibimdir. Bu yüzden diyebilirim ki Montesquieu'ya göre kişilikler, özgürlükler ve mülkiyet -yani insanlığın kendisi- kanun yapıcılarının iradelerine tabi kılınmış bir madde yığınından başka bir şey değildir!

Demokratların Önderi

Bu konuda anlı şanlı Rousseau acaba neler söylemiş? Bir bakalım. Kamusal sorunlar üzerinde yazan Rousseau, bildiğimiz kadarıyla demokratların en büyük otoritesidir. Sosyal yapıyı halkın iradesine dayandırmakla birlikte, toplumun kanun koyucu karşısındaki edilgenliğine ilişkin teoriyi herkesten daha fazla savunmuştur.  s. 49

Büyük hükümdarlara nadiren rastlandığı doğruysa, büyük kanun yapıcılarına daha ender rastlandığı yanlış imdir? Hükümdar, sadece kanun yapıcının yarattığı modeli izlemek zorundadır. Kanun yapıcı makineyi icat eden bir mühendistir; hükümdar ise bu makineyi çalıştıran işçiden başkası değildir.

Bu süreçte kişilerin oynadığı role gelince, onlar çalıştırılan makinenin kendisidir. Aslında, onlara makinanın yapıldığı hammadde demek daha doğru olur.

Kanun yapıcı ile hükümdar arasındaki ilişki, bir tarım uzmanı ile çiftçi arasındaki ilişkiden farksızdır. Hükümdarla tebası arasındaki ilişki ise, çiftçi ile toprak arasındaki ilişkiye benzer. Bu toplumsal sorunlar yazarına, insanlık aleminde biçilen yücelik ne kadardır acaba? Rousseau, kanun yapıcılara da hükmeden ve onlara, ticareti nasıl yapmaları gerektiğini son derece mütehakkim ve mağrur bir üslupla öğreten bir konumdadır: s. 49

Devlete istikrar mı kazandırmak istiyorsunuz? O halde aşırı uçları mümkün olduğu kadar birbirlerine yaklaştırın; ne zenginlere ne de dilencilere fazla yüz verin. Toprak yoksul ve çorak veya ülke nüfusuna oranla küçükse sanayiye ve el sanatlarına yönelin. Bunların ürünlerini satarak karşılığında ihtiyacınız olan gıda maddelerini alın... Bereketli toprakları işleyecek yeterli nüfusunuz yoksa, bütün dikkatinizi tarıma verin; böylece nüfusu artırırsınız.

Eğer ülkenizin kıyıları geniş ve elverişli ise denizi ticari gemilerle doldurun, böylece, kısa da olsa, çok parlak bir hayat sürersiniz. Kıyılarınız sarp kayalıklardan oluşuyor ise bırakınız halkınız barbar kalsın, korsanlık yapsın ve balık yesin; böylece daha mutlu bir hayat süreceklerdir.

Kısaca, ortak düsturların yanında, her toplumun kendine özgü şartları vardır, işte, yasamayı, yerel şartlarla uyumlu hale getirmeye iten neden budur.

Önce Yahudilerin sonra da Arapların temel amaçlarının din olmasının nedeni de budur. Atinalıların temel amacı edebiyat, Kartaca'nın ticaret, Sparta'nın savaş, Roma'nın ise erdemdi. Kanunların Ruhu'nun yazarı kanun yapıcıların bu kurumları sözü edilen amaçlara hangi becerilerle yönlendirebileceğini yeterince göstermişti... Peki, kanun yapıcı kendi amacını belirlemede yanılıp, eşyanın tabiatına uymayan prensiplere göre hareket ederse ne olacaktır? Benimsediği prensibin bazen kölelik, bazen özgürlük, bazen servet, bazen aşırı nüfus, bazen barış, bazen da savaş yarattığını bir düşünün. Yanlış bir prensibin benimsenmesi halinde hukuk ve Anayasa yavaş yavaş yıpranmaya başlayacaktır. Bu durumda devlet yıkılıp yeniden yapılıncaya kadar sürekli ajitasyonlara maruz kalacak, fakat, neticede, yenilmez ve şaşmaz doğa tekrar hükümran olacaktır. s. 50

Mademki, doğa, son tahlilde egemenliğini tesis edecek kadar şaşmaz ve yenilmezdir, o halde sayın Rousseau, kanun koyucunun neden önce ona uyması gerektiğini kabul etmez? Ve insanların, kolayca yanılabilen bir Lycurgus, Salon veya Rousseau'nun yardımına hiç gerek duymadan, sadece içgüdüleriyle, tarımı en verimli topraklarda, ticareti de geniş ve kolay ulaşılabilir sahillerde yapmaya yöneleceğini nasıl olur da göremez?

Sosyalistler Toplumda Zoraki Bütünleşme ve Uyum Yanlısıdırlar

Rousseau yaratıcılara, örgütçülere, yöneticilere ve toplumu denetleyenlere müthiş bir sorumluluk yükler. Bu yüzden onları beğenmekte çok ihtiyatlıdır:

Bir toplumun siyasi yapısını oluşturmaya cesaret edebilecek olanlar, insan doğasını ve her bireyi (ki tek başına mükemmel bir bütündür) hayatını ve varlık nedenlerini kendisinden alacağı daha büyük bir bütünün sade bir parçası haline dönüştürebileceğine inanmalıdır. Halkın politik yapılanma sorumluluğunu alacak kişi, insan yapısını değiştirmeye, güçlendirmeye yani doğadan gelen fiziki ve bağımsız bir varlığı, kısmi ve moral bir varlıkla ikame edebilme gücüne sahip olduğuna inanabilmelidir: Kısaca, politik bir insanın yaratıcısı, onun kendi güçlerini yok etmeli ve doğasını ona yabancı güçlerle donatmalıdır. s. 51

Zavallı insan doğası! Allah korusun, Rousseau'nun yandaşlarına emanet edilseydi, insan haysiyeti ne hale getirdi, hiç düşündünüz mü? 

Kanun Yapıcılar insanlığı Kahba Dökmek İsterler

İnsanlığın kanun yapıcı tarafından şekillendirilmesi konusunda acaba Raynal neler söylemiş? 

Kanun yapıcının, her şeyden önce, iklimi, havayı ve toprağı göz önünde bulundurması gerekir. Elindeki kaynaklar, görevinin ne olması gerektiğini belirler. Onun için coğrafi mekan önemlidir. Denizciliğe müsait kıyılarda yaşayan toplumlar, denizeilikle ilgili yasalara sahip olmalıdır ... Eğer yerleşim alanları dahil bölgelerse, kanun yapıcı toprağın doğasına ve verimliliğine uygun planlar yapacaktır...

Kanun yapıcının dehası, özellikle mülkiyetin paylaşımı sırasında kendini gösterir. Bir ülkede yeni bir yerleşim alanı ihdas edildiğinde her insana ailesini yaşatabilecek büyüklükte toprak parçası verilmelidir...

Henüz işlenmemiş bir adayı çocuklarla iskan ettiğinizde yapacağınız şey, aklın gelişmesiyle birlikte gerçeğin tohumlarını çimlemektir... Yeni bir ülkeye bir milleti geçmişiyle birlikte yerleştirdiğinizde kanun yapıcı, becerisini, halkın zararlı düşünce ve alışkanlıklarını düzeltme konusunda gösterecektir. Zararlı düşünce ve adetlerin sürüp gitmesini önlemek isterseniz ikinci kuşak çocuklar için genel bir kamu eğitim sistemi oluşturmanız zorunludur. Bir hükümdar veya kanun yapıcı öncelikle gençliği yetiştirebilecek akıllı insanlar göndermediği sürece hiçbir zaman kalıcı, bir koloni tesis edemez...

Yeni bir kolonide halkın adetlerini ve yaşama tarzını püritenleştirmek isteyen basiretli bir kanun yapıcı için büyük fırsatlar vardır. Yeterli bir deha ve erdeme sahipse, elinin altındaki toprak ve halk kendisine toplumu şekillendirecek ruhu ilham edecektir. Çok sayıda hipotezin etkisine maruz kalacağından, peşinen, hiçbir yazar böyle bir planı oluşturabilme gücüne sahip değildir. Sorunun, tüm ayrıntılarıyla önceden görülüp çözülemeyecek kadar çok çeşitleri ve zor yanları vardır. s. 52

Kanun Yapıcılar İnsanların Nasıl Manipüle Edileceğini Anlatmışlardır

Raynal'ın kanun yapıcılara halkı yönetme konusunda verdiği talimatlar, adeta, bir tarım profesörünün öğrencilerine verdiği ders gibidir. "Çiftçi için iklim öncelikli unsurdur; sahip olduğu kaynaklar ise üretim yöntemini belirler. Bunun için önce arazinin konumunu göz önüne almalıdır. Toprağın killi veya kumlu olması halinde farklı şekilde hareket etmelidir. Toprağını temizlemek ve ıslah etmek isteyen bir çiftçi için bütün imkanlar mevcuttur. Yeterli becerisi varsa, sahip olduğu gübreyle ne yapabileceğini önceden planlayabilir. Hipotezlerinin tümünün maruz kaldığı istikrarsızlıklar nedeniyle, bir profesörün net bir plan oluşturabilmesi mümkün değildir. Problemin çeşitli komplikasyonları olduğundan, şartları önceden ayrıntılarıyla tahmin ve vazetmesi son derece güçtür."

Ey yüce yazarlar! Ara sıra da olsa şu gerçeği lütfen unutmayınız: Sizin kum, toprak ve gübre diyerek istediğiniz gibi kullanabileceğinizi sandığınız şeylerin hepsi insandırlar. Sizden farksızdırlar. En az sizin kadar zeki ve özgürdürler. Sizler gibi onlar da müşahade etmek, ileriyi planlamak, düşünmek ve kendilerini yargılayabilmek gibi yeteneklerin sahibidirler. Sizin ayrıcalığınızın hikmeti nedir, söyler misiniz?... s. 53

Geçici Bir Diktatörlük Hevesi

Şimdi de Mably'nin hukuk ve kanun yapıcı ile ilgili görüşlerine bir göz atalım. Burada aktaracağımız pasaja kadar Mably, güvenliğin ihmal edilmesi yüzünden yasaların aşındığını, yıprandığını düşünmekte ve okuruna seslenmektedir:

Bu koşullarda hükümetin yayları gevşemiştir. Onları tekrar sıkıp güçlendirirsen yozlaşmanın kaynağını kurutabilirsin. Kusurları cezalandırmaktan çok sana gerekli olan şeyleri ödüllendirmeye ve kazanmaya bak. Böylece cumhuriyetine gençlik aşısı yapmış olursun, işte, insanlar bunu un uttukları için hürriyetlerini yitirmişlerdir. Ancak, yozlaşma, geleneksel hükumet uygulamalarıyla tedavi edilemeyecek kadar azarsa kısa bir süre için olağanüstü güçlerle donatılmış mahkemeler kurmalısın. Vatandaşların, daldığı rüya aleminden uyandırılıp kendine gelebilmek için, ara sıra güçlü tokatlara ihtiyacı olduğunu unutma!

Mably bu düşünce tarzını yirmi cilt boyunca işlemiş durmuştur.

İşte, klasik düşünceden kaynaklanan bu öğretilerin etkisiyle önüne gelenin, kendisinde, tüm insanlığı istediği gibi düzenleme, organize etme ve yönlendirme kabiliyeti vehmettiği ve kendisini insanlık aleminin zirvesine yerleştirdiği bir çağa gelindi. s. 54

Sosyalistler Servet Eşitliği İsterler

Bu kez de kanun koyucu ve insanlık teması üzerine Condillac'ın düşüncelerini öğrenelim.

Aman tanrım, önce Lycurgus ile Solon'un karakterlerini bir göz önüne getirin ve bu yazımı okumadan önce, Amerika ve Afrika yabanilerini yasalarla tanıştırdığınızı bir düşünün hele... Ne kadar eğlenceli değil mi? Göçebeleri blok apartmanlara yerleştirdiğinizi bir düşünün... Doğanın içlerine yerleştirdiği sosyal bilinci geliştirmeyi deneyin... Onları beşeri görevlerini yapmaya zorlayın... Şehevi zevkleri tat vermez hale getiren cezalar uygulayın... Getireceğiniz yaraların her birinin bu vahşilerden ahlaksızlığı kaldırıp erdemliliği kazandırdığını görmekte gecikmeyeceksiniz.

Tarihte bütün halkların kendi yasaları vardı. Buna rağmen, onların sadece küçük bir kısmı mutlu olabildi. Neden? Çünkü kanun yapıcıların kendileri toplumun temel amacının aileleri, ortak çıkar bağlarıyla birleştirmek olduğunu anlayamamışlardı. Hukukta tarafsızlık, vatandaşlar arasında servet eşitliği ve haysiyet eşitliği olmak üzere iki temele dayanır... Eşitliği sağlayabildikleri ölçüde yasaların, vatandaş gözünde değeri artar. Servet ve itibarları eşit olduğu ve yasaların bu eşitliği bozmayacağı umut edildiği sürece insanların cimrilik, ihtiras, savurganlık, atalet, tembellik, kin, nefret ve kıskançlık gibi şeylerle ajite edilmeleri mümkün müdür?

Sparta konusunda şimdiye kadar öğrendiklerimiz yeterince öğreticidir. Yasaları, doğal düzen ve eşitlik konularıyla bu kadar uyumlu başka bir devlet yoktur. s. 55

Sosyalist Yazarların Yanlışları

17. ve 18. Yüzyıl boyunca insan ırkı, her şeyini (şekil, enerji, hareket, hayat) büyük bir hükümdar, büyük bir kanun yapıcı ve büyük bir dahiden almaya hazır bir cansız madde olarak algılanmıştır. Bu asırlar, antik çağların eserleriyle beslenmişlerdir. Antik çağlar, her yerde -Mısır, İran, Yunanistan, veya Roma'da- az sayıda insanın, çeşitli hile ve entrikalarla ele geçirdiği güç ve prestiji sayesinde, beşeriyeti, kendi arzu ve ihtiraslarına göre nasıl kalıplara dökerek şekillendirdiğini anlatan bir film gibidir. Toplumların gelişme sürecine başladıkları çağlara inildikçe kölelik,  zorbalık, cehalet ve batıl inançların doruk noktasına ulaştıkları görülür. Yukarıda, kendilerinden alıntı yaptığımız yazarlar da bu hususu saptarken son derece doğru hareket etmişlerdir. Onların yarılışı, bu doğru tesbitin sonuçlarını sonraki kuşaklar için takdir ve taklit edilmeye değer bulmalarıdır. Olaylara tepkisiz ve kritikçi yetenekten yoksun saf insanlar, antik dünyanın mamul cemiyetlerinin haysiyet, ahlak, erdem, yücelik ve mutluluk gibi boyutlarının aynen devam edeceğini sanma gafletine düşmüşlerdir. Bu insanların anlamadıkları şey, akan zamanla, bilgilenme sürecinin de gelişeceği ve toplumun, doğru olanın ne olduğunu
kavrayarak kendi kaderine sahip çıkacağıdır. ss. 55-56

Özgürlük Nedir?

Günümüzde şahit olduğumuz siyasi mücadelenin aslı, halkın içgüdüsel mücadelesinden başka bir şey değildir. Peki, telaffuzu dahi yürekleri hoplatan ve dünyayı sarsan özgürlük ne demektir acaba? O, vicdan, eğitim, dernek kurma, basın, seyahat, iş, ticaret gibi tüm özgürlüklerin ittifakı olarak algılanmaz mı? Kısa ifadesiyle o, başkalarına zarar vermemek kaydıyla her insanın kendi yeteneklerini istediği gibi kullanabilme serbestliği değil midir? O, yasal da olsa her türlü despotluğun yokedilmesi hürriyeti değil midir? Nihayet o, hukuku, sadece bireyin meşru savunma hakkını organize etme ve adaletsizliği cezalandırma alanıyla sınırlı tutma özgürlüğü değil midir? İnsan ırkının özgürlüğe olan doğal eğilimine, başta Fransa olmak üzere pek çok yerde karşı çıkılmıştır. Bunun temel nedeni, antik öğretinin etkisinde kalan yazarların tümünün, kendilerini, beşeriyeti organize etme ve düzenleme konularında herkesten üstün ve yetkili görme gibi son derece zararlı bir eğilime sahip olmalarıdır. s. 56

Hayırsever Tiranlık

Özgürlük mücadelesine girmiş toplumlarda kendilerini önder sayan bu şöhretli yazarların hemen hemen hepsi 17. Yüzyıl ve 18. Yüzyıl ruhuyla dolmuşlardır. Bunlar, insanlığı, kendi icatları olan sosyal kurumların, hayırlı, iyiliksever zorbalığına tabi kılmaktan başka bir şey düşünmezler. Aralarında Rousseau'nun da bulunduğu bu yazarların istedikleri şey insanları, kendi düş alemlerinde yarattıkları sosyal refah boyunduruğuna zorla sokmaktır.

Bu tesbitimiz 1789'da özellikle geçerliydi. Eski rejim henüz yıkılmıştı ki toplum bu sefer, hukukun tartışılmaz üstünlüğü gibi bir noktadan hareket eden başka bir yapay düzenlemeye tabi kılındı.

O dönemin bazı yazar ve politikacılarına kulak verelim:

SAINT-JUST: Kanun yapıcı geleceğe hükmeder, insanlığın iyiliğini düşünmek onun işidir; insanlığı, istediği şekle sokmak gibi bir misyonu vardır.

ROBESPIERRE: Hükümetin görevi milletin fiziki ve manevi güçlerini sosyal refah hedefine yöneltmektir.

BILLAUD-VARENNES: Özgürlüğü unutmuş bir halk, yeniden yaratılmalıdır. Büyük bir güç ve kararlı bir eylemle, geçmişin zararlı adetlerini değiştirmek, baştan çıkarıcı sevgilerine doğru şekiller vermek, lüks ve lüzumsuz arzuları frenlemek ve kangrenleşmiş ahlaksızlıkları yok etmek şarttır. Yurttaşlarım Sparta Cumhuriyeti, Lycurgus'un dayattığı tavizsiz feragat sınavıyla kusursuz ve sağlam bir temele oturtulmuştur. Oysa Solon'un zayıf ve mütevekkil karakteri Atina'yı esaretin kucağına itmiştir. Bu iki örnek tüm siyaset bilimine yeterlidir.

LE PELLETIERS: Beşeri yozlaşmanın hangi boyutlara geldiğini gördükçe, toplumu, sil baştan yaratmanın ne kadar kaçınılmaz olduğu düşüncesine varıyorum. s. 57

Sosyalistler Diktatörlük İsterler

Sosyalistlerin iddiasına göre insanlar bir hammadde yığınıdır. Kendi gelişmelerini istemekten bile aciz olan insanlara bu iş bırakılamaz. Onların adına başkaları istemelidir. Saint-Just'a göre bu, sadece kanun koyucunun işidir. Kişilerin yapması gereken şey, sadece, kanun yapıcıların, olmasını istedikleri gibi olmalarıdır. Rouseau'yu aynen kopya eden Robespierre'e göre kanun yapıcı toplumun refahını gerçekleştirme hedefini ilan etmekle işe başlar. Bundan sonra hükümete düşen görev milletin tüm fizik ve moral güçlerini bu hedefe tahsis etmektir. Vatandaşlardan istenen tek şey, itiraz etmeden uslu uslu beklemeleridir. Billaud-Varennes'in öğretisine gelince; halk, kanun yapıcının izin verdiklerinin dışında hiçbir ön yargı, sevgi ve özel isteklere sahip olmamalıdır. Ona göre cumhuriyetin temelini oluşturan şey, kişilerin, feragat ve kanaatkarlık sınavında göstereceği sebatkarlık derecesidir. s. 58

Bazen, varlığı iddia edilen yozlaşma, alışılmış devlet önlemleriyle önlenemeyecek kadar azalabilir, işte burada büyük düşünür Mably, erdemin zaferi için, kısa bir süre için de olsa olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemelerin kurulmasını tavsiye eder. Çünkü insanların hayallerinde ara sıra fırtınalar estirmenin yararı vardır. Bu doktrin henüz unutulmuş değildir. Robespierre'i dinleyelim: 

Cumhuriyet hükümetinin ilkesi erdemliliktir. Erdemi tesis etmenin yöntemi ise terördür. Ülkemizde bencillik yerine ahlaki, gelenekler yerine prensipleri, terbiye ve görgü yerine görev bilincini, zerafetin uranlığı yerine aklın imparatorluğunu, küstahlığın yerine gururu, kibir yerine ruhun yüceliğini, para aşkı yerine zafer aşkını, iyi dostlar yerine iyi halkı, entrika yerine erdemi, zeka yerine dehayı, parıltı yerine gerçeği, zevkin cazibesi yerine mutluluğun güzelliğini, büyüğün küçüklüğü yerine insanın büyüklüğünü, ılımlı, hercai ve bozulmuş bir halk yerine cömert, güçlü ve mutlu bir halkı, kısaca, monarşinin bütün saçmalık ve kötülüklerinin yerine cumhuriyetin tüm erdem ve mucizelerini yerleştirmek arzusundayız.  ss. 58-59 

Diktatörlük Kibri

Robespierre'in kendine halkın üzerinde biçtiği yere bir bakın! Konuşurken takındığı mağrur üsluba dikkat edin. İnsan ruhunun yeniden dirilmesi için sakın dua ettiğini de sanmayın. O, düzgün bir hükümetten de bir şey beklemiyor. Tek istediği şey, terör yöntemiyle insanlığı yeniden imal etmektir.

Bu hayat ve çelişkiler yığını fikirler, Robespierre'in, devrimci bir hükümete rehberlik edecek ahlak prensiplerini içeren nutkundan yaptığımız alıntılardan derlenmiştir. Nutkunda, diktatörlüğü, işgal ordularını püskürtmek ve bozguncu grupları yok etmek için istemiyor. Onun istediği, kendi ahlak ilkelerini, terör yoluyla zorla halkına kabul ettirecek bir diktatörlüktür. Ona göre bu eylem, yeni bir anayasa yapmadan önce gerekli olan geçici bir tedbir eylemidir. Ancak asıl hedefi, Fransa'dan bencilliği, gelenekleri, görenekleri, soyluluğu, para aşkını, entrikayı kurnazlığı, iyi dostluklar ve duygusallığı kökünden kazıyabilmek için terör estirebilme imkanına ulaşmaktır. Robespierre, kendisinin, haklı olarak mucize diye adlandırdığı bu işleri tamamlayıncaya kadar hukukun hakimiyetini tanımayacağını vurguluyor. s. 59

Despotizme Dolaylı Yaklaşım

Bu reformcu, kanun yapıcı, siyaset yazan beyefendilerin, insanlar üzerine doğrudan bir despotizm uygulama yanlısı olduklarını da sanmayın. Yok, hayır, onlar böyle dolaysız eyleme kalkışmayacak kadar ılımlı ve iyi kalplidirler. Despotizm, mutlakıyetçilik ve kadiri mutlak bir iktidar için dolaylı bir yol olan hukuku tercih eder ve kanun yapmakla yetinir. 

Böyle tuhaf bir düşünce ve eğilimin Fransa'da ne kadar yaygın hale geldiğini gösterebilmek için sadece Mably, Raynal, Rousseau ve Fenelon'un çalışmalarını aktarmak yetmez. Bunun yanında tüm Konvansiyon İcraatını da aktarmamız gerekir. Ancak ben, bu işi okuyucuya bırakıyorum.

Napoleon Pasif ve Uysal Bir İnsanlık Arzuladı

Böyle bir düşüncenin Napoleon gibi bir büyük insanı büyülememesi hiç düşünülebilir mi? Bu düşünceyi büyük bir coşkuyla kucaklamakta gecikmeyen Napoleon tüm Avrupa'yı tıpkı bir kimyager gibi kendi deneyleri için kullanabileceği bir madde olarak algıladı. Ancak, bu maddenin haklı reaksiyonuna maruz kalmakta da gecikmedi.

St. Helen'de büyük düş kırıklığı yaşayan Napoleon insanlığa biraz teşebbüs özgürlüğü tanımanın gereğini anlamış gibi göründü ve özgürlük kavramına eskiye oranla daha az husumet gösterdi. Ne var ki oğluna bıraktığı vasiyetnamede olaylardan henüz yeterli dersi almadığını da gösterdi: 

Hükümet etmek demek, ahlaki eğitimi ve mutluluğu büyütmek ve yaymak demektir. s. 60

Morelly, Babeuf, Owen, Saint-Simons ve Fourier'den yapılacak alıntılar, bu düşüncenin onlar tarafından da paylaşıldığını göstermesi açısından ilginçtir, işte Louis Blanc'ın iş gücünün örgütlenmesi konusundaki kitabından bir örnek. "Bizim plan anlayışımızda toplum, itici gücünü iktidar erkinden alacaktır."

Burada biraz dikkatli olalım. Sözü edilen momentumun kıvılcımını veren şey, Louis Blanc'ın topluma zorla dayatmak istediği plandır. Burada toplumdan kastedilen şeyin insan ırkı olduğunu unutmayalım. O halde, insan ırkına bu momentumu verecek olan da Louis Blanc'tan başkası değildir.

Kuşkusuz, halkın bu planı kabul veya reddetme özgürlüğüne sahip olduğu da düşünülebilir. Plan, bir tavsiye niteliğini taşısaydı bu düşünce haklı olabilirdi. Ancak, Louis Blanc'ın niyeti sanıldığı gibi hiç de masum değildir. Onun asıl istediği şey, planı, yasa yoluyla meşrulaştırarak topluma zorla kabul ettirmektir.

Bizim planımızda devletin yapacağı tek şey, sınai gelişmeyi tam bir özgürlük ortamında gerçekleştirebilecek veya gerçekleştirmesi gereken yasaları (hepsi bu mu?) kabul etmekten ibarettir (acaba?). Bu sayede toplum, tesis edilmiş bir mekanizmanın belirlediği istikamete sokulmuş olacaktır. s. 61

Peki, Bay Louis Blanc'ın işaret ettiği istikamet nedir; bu, toplumu uçuruma götürmez mi? (Hayır, mutluluğa götürür). Madem öyle, o halde, toplum neden kendi iradesiyle o tarafa yönelmez? (Çünkü toplum ne istediğini bilmez, onu zorlamak gerekir) Halkı nasıl zorlayacaksınız? (iktidar yoluyla). Peki, bu iktidarın muhtaç olduğu itici gücü kim sağlayacak (Elbette, bu makinanın mucidi olan Bay Louis Blanc !). s. 61

Sosyalizmin Kısır Döngüsü

Şu döngüden kurtulmamız mümkün değil: Pasif ve uysal bir beşeriyet düşüncesi ve halkı zorlamak için yüce bir insanın kullanacağı hukuki güç.

Peki, dayattığınız istikamette, toplum, az da olsa özgürlüğü tadabilecek midir? (Elbette). O halde sizce özgürlük nedir, Bay Louis Blanc?

Özgürlük ezelden ebede bahşedilmiş bir hak değil, adaletin hükümranlığında ve kanun himayesinde kişiye kendi yeteneklerini kullanma ve geliştirme amacıyla bahşedilmiş bir güçtür.

Bu kavram, derin anlamlı ve sonuçlarının peşinen kestirilmesi son derece zor, önemli bir kavramdır. Bir şahsın gerçekten özgür olabilmesi için ona, kendi yeteneklerini kullanma ve geliştirme gücünü de vermeniz gerekir. Böyle bir hakkın doğal sonucu olarak ona, toplumdan kendisine eğitim ve üretim araçlarını talep etme hakkını da vermiş olacaksınız. Peki toplumun, devlet girişimi olmadan herkese zorunlu eğitim ve üretim araçları sağlaması mümkün müdür?

O halde tekrarlayalım; özgürlük güç demektir. Bu güç neden oluşur? (Eğitilmekten ve üretim araçlarına sahip olmaktan). Eğitim ve üretim araçlarını kim sağlayacaktır (Bunları, her bireye borçlu olan toplum). Toplum, üretim araçlarını, ona sahip olmayanlara nasıl kazandırılacaktır (Tabii ki kamu girişimi ile) ve nihayet devlet bu araçları kimden alacaktır?

Sorunun cevabını okuyucuya bırakıyorum. s. 62

Demokratların Doktrini

Zamanımızın, bizden sonraki kuşakları da muhtemelen hayrete düşürecek tuhaf fenomeni, beşeriyetin edilgenliği, hukukun tartışılmaz üstünlüğü ve kanun yapıcının mükemmelliği gibi üç temel varsayıma dayanan doktrinidir. Bu üç düşünce, kendilerini katıksız demokrat ilan edenlerin mukaddes sembolü haline gelmiştir.

Taraftarları, bu doktrinin sosyal olduğunu öğretmeye çalışırlar. Demokrat oldukları ölçüde insanlığa sonsuz güven duyarlarken, sosyal oldukları oranda da onu, çamurdan ancak bir gömlek üstün sayarlar. Bu kimseler içine, düştükleri çelişkinin farkında değildirler. Konuya daha yakından bakalım.

Acaba, siyasi hakları tartışma konusu edildiğinde bir demokrat insanın tutumu nedir? Kanun yapıcıyı seçme hususunda halkı nasıl algılar? Sayın demokratlarımıza göre bu konuda halkın şaşmaz içgüdüsel bir zekası vardır, en ince algılama yeteneği ile donatılmıştır. Toplum iradesi daima haklıdır; genel irade hata yapmaz.

Oy verme zamanı geldiğinde, seçmenin zekasından şüphe edilmez. Onun iradesine ve yerinde seçim yapma yeteneğine duyulan güven tamdır. Halk hiç kandırılabilir mi? Aydınlanma çağında yaşamıyor muyuz? Halk yularını sürekli olarak başkalarına mı verecektir? O, hakların büyük ve özverili mücadeleler sonunda kazanılmadı mı? Ne kadar akıllı ve basiretli olduğunu yeterince kanıtlamadı mı? O, yetişkin değil midir? Kendi çıkarının ne olduğunu ondan başka kim bilebilir? Kendi kendine yargılama yeteneğinden yoksun mudur? Kim veya hangi sınıf, kendini halkın üzerinde görerek onun adına yargılama ve hareket etme cüretini gösterebilir? Hayır, hayır. O özgürdür ve özgür kalmalıdır. Kendi işlerini kendisi yürütmek ister ve öyle de yapacaktır. s. 63

Ancak kanun koyucu, seçilmeden önce yere göğe sığdıramadığı halk tarafından bir kere seçilmeye görsün, nutuklarındaki ton derhal değişir. Bundan böyle kendisi mutlak hakim, halk ise edilgen, miskin ve şuursuzdur. Halkın harekete geçirilmesi, yönlendirilmesi, güdülmesi ve örgütlenmesi artık onun işidir, insanlık sadece boyun eğecektir. Artık despotizmin saati çalmıştır. Seçim zamanı son derece akıllı, ahlaklı ve mükemmel olan halkın bütün doğal eğilimleri yok edilmelidir. Zira, onlardan geriye kalacak bir kırıntı bile yozlaşmaya götürür. s. 64

Sosyalist Özgürlük Anlayışı

Ne olursa olsun, halka bir nebze de olsa özgürlük tanınamaz mı? Hayır, çünkü Bay Yüce Akıl'a göre özgürlüğün kaçınılmaz sonucu monopoldür.

Özgürlüğün serbest rekabet olduğunu sanan bizler, demek ki yanılırmışız! Bay Louis Blanc sayesinde, rekabetin, işadamIarını iflasa sürükleyen ve halkı yok eden bir sistem olduğunu da öğreniyoruz. Ona göre, özgür insanlar, özgürlükleri oranında varlıklarını yitirir ve yok olurlar! (Bay Louis Blanc'ın, rekabetin ne olduğunu kavrayabilmesi için İsviçre, Hollanda, İngiltere ve Birleşik Devletler deneyimlerine bir göz atması kaçınılmaz görünüyor) s. 64

Bay Louis Blanc bize rekabetin monopol yarattığını söylüyor. Bize, önce düşürülen fiyatların daha sonra yükseltileceğini, rekabetin, monopoller yaratarak üretimi tahrip edici bir süreç haline dönüşeceğini, dolayısıyla toplumun satın alım gücü kaynaklarını kurutacağını, rekabetçi güçlerin üretimi arttırsalar bile tüketimi zorunlu olarak düşüreceğini de öğretiyor. (Bu mantığa göre, zavallı özgür insanlar şimdiye kadar farkında olmadan tüketim imkanlarını giderek azaltmak, yani yoksullaşmak için çalışır dururlarmış meğer!...) ss. 64-65

Bay Louis Blanc'a göre özgürlük, toplumda, kendisini önlemeye görevli saydığı baskı, zulüm ve çılgınlıklara sebep olmaktadır... 

Sosyalistler Her Türlü Özgürlükten Korkarlar

Peki, kanun yapıcılar halkın hangi özgürlüğüne izin vermelidir? İnanç özgürlüğüne mi? (Buna izin verildiği takdirde halka ateist olma hakkı tanımış olmaz mıyız?)

Yoksa eğitim özgürlüğüne mi? (Böyle bir özgürlükle velilerin, öğretmenlere, çocuklarına ahlaksızlığı ve yanlış bilgileri öğretmek için ücret ödemelerine neden olmaya hakkımız yoktur. Bay Thiers'e göre millete eğitim özgürlüğü tanıdığımız takdirde, eğitim millilik özelliğini yitirir, çocuklarımıza Türklerin ve Hintilierin fikirlerini öğretmek durumunda kalabiliriz. Oysa, eğitim üzerindeki yasal despotluğumuz sayesinde çocuklarımıza, Romalıların soylu düşüncelerini öğrenebilme fırsatı tanıyoruz.)

Kendi işgücünü istediği gibi kullanma özgürlüğüne mi? (Böyle bir özgürlüğün sonu, yaratılan üretimin eksik tüketimi, iş adamlarının iflası ve halkın yok olmasına götüren emekçiler arası rekabet değil midir?)

Yoksa ticaret özgürlüğü mü? (Herkes, koruyucu gümrük vergilerinin avukatlığını yapanların, serbest ticaretin ilgili bütün insanları iflasa sürüklediğini ve refahı arttırmak için ticaret özgürlüğünün neden kaldırılması gerektiğini defalarca kanıtladıklarını bilmiyor mu?) s. 65

Muhtemelen, dernek kurma özgürlüğü açıkça görüldüğü gibi, hamurunda mevcut yozlaşma ve felakete yönelme eğilimi bahanesiyle insanlara hiçbir özgürlük tanımama kararlılığı, sosyal demokrat zihniyetin esasıdır. Bu durumda kanun koruyucunun en önemli görevi, halkı kendi kendinden koruyabilmek için planlar yapmaktır.

Bu düşünce yöntemi bize haklı olarak şu soruyu sordurur: Mademki halk politikacıların iddia ettiği gibi yeteneksiz, ahlaksız ve cahildir, o halde onlara seçme hakkı tanımalarının ve bu hakkı coşkuyla savunmalarının anlamı nedir?

Süpermen Düşüncesi

İnsanlığın bu saygıdeğer organizatörlerinin iddialarının ortaya çıkardığı bir sorun vardır. Onlara sık sık sorduğum halde henüz cevabını alabilmiş değilim. O da şudur: Doğal eğilimlerinin içerdiği tehlikeler yüzünden insanlara özgürlük tanımanın tekin bir yol olmadığı doğruysa, kendileri de insanlık aleminin birer üyesi olan siyasi organizatörlerin kusurlu olmalarını önleyen şey acaba nedir? Onlar, öteki insanlara oranla daha rafine bir çamurdan mı yapılmışlardır? Anlaşılıyor ki onlar, beşeriyetin geri kalan kısmından, semavi bir zeka ve fazilet donatımıyla ayrılıyorlar. O halde bu üstün niteliklerini insanlığın hizmetine sunsunlar. Bırakalım, biz koyunlara çobanlık yapsınlar. Peki, bunu kabul edecek olan bizlerin, kanun yapıcı ve siyasi organizatörlere bu doğal üstünlüklerinin kamum talep etme hakkımız da yok mu? s. 66

Sosyalistler Serbest Seçim Hakkını Kabul Etmezler

Lütfen yanlış anlamayın. Ben burada, onların, ne yeni siyasi düzenlemeler yapma niyetlerini, ne de reklamlarını yapma haklarını tartışıyorum. Riskini ve maliyetini kabul etmek şartıyla kuşkusuz bunlara haklan vardır. Burada tartıştığım şey, onların bize, yasayla veya cebren bu planlarını dayatma ve vergi yoluyla zorla finanse ettirme haklarının olup olmadığıdır.

Bu değişik düşünce akımlarının taraftarlarının -Proudhonist, Cabetist, Fourierist, Universitarist ve Korumacıların değişik düşüncelerini bir tarafa bırakmalarında ısrarcı değilim, istediğim şey hepsinde müşterek olan bir eğilimi vurgulamaktadır. Bizlerden zorla, kendi gruplarına, sosyalleştirilmiş projelerine katılmamızı, faizsiz kredi veren bankacılık anlayışını paylaşmamızı, ticari hayata yaptıkları müdahalelere tepkisiz kalmamızı ve grekoromen ahlak anlayışlarını benimsememizi istemesinler. Bu planlarını doğrudan veya dolaylı olarak kabul etmenin, kendi çıkarımıza uygun olup olmayacağını değerlendirme hakkımızı da gasp etmesinler.

Ne var ki, bu organizatörler, planlarını yürürlüğe koyabilmek amacıyla bir yandan hukukun yaptırım gücüne, bir yandan da vergi hasılatına el atabilmek için yanar tutuşurlar. Haksız ve zalim olan böyle bir niyetin kaynağı, tekrar edelim, insanlığı yetersiz ve yeteneksiz, organizatörleri ise şaşmaz ve yanılmaz, adeta insanüstü bir yaratık olarak gösteren vahim bir zihniyettir. Madem insanlar kendi kendilerine karar almakta bu kadar yetersizdirler, öyleyse demokratik seçme hakkı konusundaki bunca ısrar ve gevezelik neden? s. 67

Fransız İhtilali'nin Nedeni

Fransa'da yaşanan olaylar, söz konusu fikirlerdeki mantıksal çelişkiyi su üstüne çıkarmıştır. Fransızlara bakılırsa, onlar, tüm Avrupalılara haklarını, daha yerinde bir deyimle politik haklarını kazandıran bir ulustur. Ne var ki bu olgu, Fransızların, Avrupa'da en fazla yönetilen, işlerine en fazla müdahale edilen, sonuçta da en fazla sömürülen bir halk olmasını önlemeyememiştir. Daha kötüsü, Fransa, öteki milletleri de, ülkelerinde her an ihtilallerin beklenebileceği birer halk haline getirmeyi başarmıştır. Mevcut şartlar devam ettiği sürece bunun değişeceğini beklemek de hayaldir. ss. 67-68

Politikacılarımız, Bay Louis Blanc'ın çok iyi ifade ettiği gibi "topluma ilk momentumu iktidar kazandım" düşüncesini paylaştığı sürece durum değişmeyecektir, insanlar pasif ve hareketsiz kaldığı, refah ve mutluluklarını arttırmanın kendi enerji, zeka ve girişimlerine bağlı olduğu düşüncesinden koptukları, her şeyi yasalardan bekler hale geldikleri, özetle, devletle olan ilişkilerini koyun çoban ilişkisi şeklinde algılamaya devam ettikleri sürece bu vahim tablonun değişmesini beklemek beyhudedir. s. 68

Hükümetin Muazzam Gücü

Bu tür düşünceler değiştirilmediği sürece hükümetin sorumluluğu muazzam boyutlara ulaşacaktır. Şanslılık, şanssızlık, refah ve yoksulluk, eşitlik veya eşitsizlik, fazilet veya faziletsizlik gibi kavramların tanımı tamamen siyasi yönetimin keyfine bırakılmış olacaktır. Her şeyi o yüklenecek, her şeyi o yapacak, ve her şeyden o sorumlu olacaktır.

Şansımız yaver gittiğinde hükümet bizden minnettarlık bekleyecek, ters gittiğinde ise o kınanacaktır. Kişiliğimizi ve mülkiyetimizi hükümetin emrine veren bizler değil miyiz? Hukukun her şeye yeten gücü tartışılır mı hiç? s. 68

Eğitimde monopol yaratan hükümet, eğitim özgürlüğünü elinden aldığı velilerin beklentilerine cevap vermelidir. Peki, bu beklentiler gerçekleşmezse kabahat kimin? Devletin kendisini düzenlemesini ve geliştirmesini isteyerek, özgürlüğünü yitiren sanayi, işlerin ters gitmesi halinde kimi suçlayacaktır? ss. 68-69

Gümrük tarifeleriyle ödemeler dengesine müdahale eden devlet dış ticareti geliştirme taahhüdünde bulunmuş olmaktadır. Sonuç refah yerine çöküntü olursa suçluyu nerede arayacağız?

Devletin, denizcilik sektörünü, özgürlüğü babasına daha karlı hale getirmek taahhüdünün, vergi mükelleflerine dayanılmaz yük getirdiği anlaşıldığında kabahat kimin olacak?

Devletin, zorla sorumluluğunu üstlendiği işlerde, karşılaşılacak her başarısızlık, millete sızlanma hakkı da tanınmadığından, yeni bir ihtilal tehdidini arttıracaktır.

Peki buna karşı önerilen çare nedir? Hukukun alanını, yani hükümet sorumluluğunu sınırsız biçimde genişletmek!

Ancak hükümet, ücretleri, müdahale ederek yükseltme yükümlülüğünü başaramazsa; yoksulları himaye etmeyi üstlenir de başaramazsa; işsizlere iş bulma vaadini yerine getiremezse; her isteyene faizsiz kredi vermeyi üstlenir de beceremezse ve nihayet Bay Lamartin'in ifadesiyle "halkın aydınlatma, geliştirme, büyütme, güçlendirme ve ruhunu kutsamayı amaçlayan" devlet bütün bunlarda başarılı olamazsa ne olacaktır? Hükümetin bu başarısızlığında (ki zayıf bir ihtimal değildir ) bir ihtilalin kaçınılmazlığından başka ne beklenebilir? s. 69

Politika ve Ekonomi

Şimdi de tezimizin başında kısaca tartıştığımız bir konuya, iktisatla politika arasındaki ilişkiye, politik iktisat konusuna dönelim. Akla uygun bir politika bilimi oluşturmadan önce mutlaka bir iktisat bilimi geliştirilmelidir. Aslında iktisat, insanlar arasındaki çıkarların birbiriyle çakıştığını mı yoksa çalıştığını mı belirlemeye yarayan bir bilimdir. Hükümetin asli fonksiyonlarını belirleyen bir politika oluşturmadan önce bu hususun mutlaka bilinmesi gerekir. Politika biliminin formülasyonu aşamasının hemen başında şu önemli ·sorulara cevap verilmelidir. Hukuk nedir; ne olmalıdır; sınırları nereye kadardır; kanun yapıcının gücü mantıken nerede durdurulmalıdır? ss. 69-70

Bu sorulara benim hiç tereddüt etmeden vereceğim cevap şudur: Hukuk, adaletsizliğe karşı engel oluşturmak amacıyla organize edilen bir kolektif güçtür. Kısaca hukuk adalet demektir. 

Yasamanın Asli Fonksiyonları

Kanun yapıcının şahsımız ve mülkiyetimiz üzerinde mutlak bir güce sahip olduğu doğru değildir. Çünkü şahsımız ve mülkiyetimiz kanun yapıcıdan önce de mevcuttu. Kanun yapıcının görevi sadece onların güvenliğini sağlamaktan ibarettir.

Hukukun bilincimize, fikirlerimize, tercihlerimize, eğitimimize, işimize, ticaretimize, yeteneklerimize karışmak ve düzenlemek gibi bir fonksiyonu yoktur. Hukukun görevi, bu hakların özgürce kullanımını sağlamak ve herhangi bir kişinin, başka kişilerin bu hakları özgürce kullanımına müdahale etmesini engellemektir.

Gücün desteğine muhtaç olan hukuk, sadece, güç kullanmanın kaçınılmaz olduğu durumlarda meşrulaşmaktadır, işte adalet budur.

Meşru müdafaa amacıyla her fert güç kullanma hakkına sahiptir. Ferdi güçlerin organize edilmiş bileşimi olan kolektif güç de sadece aynı amaçla kullanılırsa meşrudur; bu amacın dışında kullanıldığı zaman meşruiyetini yitirir. s. 70

Hukuk Merhamet Demek Değildir

Ne kadar hayırsever bir ruh taşırsa taşısın hukukun, fertlere baskı yapmak, mülkiyetlerine zarar vermek gibi bir görevi kesinlikle söz konusu değildir. Aksine onun görevi fertleri ve mülkiyetlerini korumaktır.

Kaldı ki, insanlara baskı uygulamaktan ve mülkiyetlerini yağmalamaktan imtina etmesi bile onun hayırsever olarak nitelenmesini gerektirmez. Hukukun kişiler ve mülkiyetleri üzerinde kaçınılmaz etkileri vardır. Bunları koruma amacının dışına çıktığı takdirde hukukun kendisi kişilik ve mülkiyet haklarını ihlal ediyor demektir.

Hukuk, kelimenin, sade, açık ve kesin anlamıyla adalet demektir. Adalet, ölçülebilir, değişmez ve değiştirilemez özellikleriyle her gözün görebileceği, her aklın kavrayabileceği kadar açık bir kavramdır.

Bu misyonun sınırını aşıp ona dinsel, kardeşlikçi, sosyal adaletçi, hayırsever, eşitlikçi, sınai, edebi ve sanatsal boyutlar eklemeye çalıştığımız takdirde sınırları belirsiz bir arazide kaybolur, her biri hukuku ele geçirerek, size dayatılan bir ütopya veya daha kötüsü ütopyalar bataklığında boğulursunuz., adaletin aksine, kardeşlik ve hayırseverlik kavramlarının açık ve kesin sınırları yoktur. Bir kere bu hedeflere yönelmeye görün, nerede duracağınızı kestiremezsiniz. s. 71

Komünizme Götüren Yol

Bay Saint-Criq bu hayırseverliği, sadece bazı sanayi gruplarıyla sınırlar. Amacı, üreticilerin daha fazla kazanabilmesi için yasalarla tüketicilere müdahale etmektir.

Bay Yüce Akıl ise, emekçi yığınların davasını üstlenerek hukuka, asgari seviyede giyim, konut, yiyecek ve öteki tüm zorunlu ihtiyaç mallarını sağlamak amacıyla sahip çıkar.

Bay Louis Blanc ise bu asgari güvenceleri eksiksiz bir kardeşliğin sadece başlangıç şartları olarak kabul eder ve yasaların çalışan halkın tümüne, bir yandan üretim araçlarını, bir yandan da parasız eğitim hakkını vermesi gerektiğini savunur.

Peki, bu düzenlemeyi sosyal adaletin sağlanabilmesi için yetersiz bulan bir başkasının da, yasalardan, herkese lüks hayatın gerektirdiği sanat ve edebiyat eserlerini kazandırmasını istemeye neden hakkı olmasın?

İstikrarlı Bir Hükümetin Temeli

Hukuk adalet demektir. Bu önermenin ışığında basit ve sağlam bir hükümet anlayışı geliştirebiliriz. Organize gücünü sadece adaletsizliği önlemeye yönelten bir hükümet modelinin geçerli olduğu rejimde hiçbir devrim, isyan ve başkaldırı düşüncesine yer olamayacağını iddia edebilirim.

Sadece böyle bir rejimde en yüksek ve adil dağıtılan bir refah düzeyine ulaşılabilir. Bu rejimde insanlığın, sanılanın veya telkin edilenin aksine, hiçbir şekilde yok edilemeyecek sıkıntı ve elemleri yüzünden kimse hükümeti itham etmeyi düşünmeyecektir. Gücünü sadece adaletsizliği önlemekle sınırlayan bir hükumet, insanoğlunun doğal sıkıntı ve ıstıraplarından, ancak, doğal iklim değişmelerine olan katkısı kadar sorumlu tutulabilecektir. s. 72

İddiamızın ne kadar geçerli olduğunu anlayabilmek için, halkın daha yüksek ücret, faizsiz kredi, daha fazla üretim aracı, koruyucu gümrük vergileri ve devletten iş talebiyle Yargıtayı bir gün kuşatma ihtimalinin olup olmadığını düşünmemiz yeterlidir. Herkes bilir ki bu tür konular Yüksek Mahkeme'nin yargı yetkisinin dışındadır. Hükümetin kendi asli fonksiyonlarıyla yetinmesi halinde, herkes, kısa zamanda bütün bu taleplerin, hukukun yargı alanının dışında olduğunu görecektir.

Buna karşılık, hukuku kardeşlik ilkesi üzerine inşa etmeye kalktığınızda, bütün iyi ve kötünün hukuktan kaynaklandığını, hukukun bütün talihsizliklerin ve sosyal eşitsizliklerin sorumlusu olduğunu iddia etmiş ve sonu gelmeyecek olan şikayet, huzursuzluk, sızlanma, asayişsizlik ve ihtilallere kapıyı aralamış olursunuz. s. 73

Adalet Eşit Haklar Demektir

Hukuk adalet demektir. Zaten, başka bir şey ifade etseydi, tuhaf olmaz mıydı? Adalet hak değil midir? Haklar eşit değil midir? Hangi hakla hukuk beni Bay Mimerel'in, Melun'un, Thiers'in veya Louis Blanc'ın sosyal planlarına uymaya zorlayabilir? Hukukun bunu yaptırmaya ahlaki bakımdan hakkı varsa, aynı nedenle bu bayları benim planlarıma uymaya neden zorlamasın? Doğa'nın bana da bir ütopya düşlemeye yetecek gücü vermediğini düşünmek doğru mudur? Yoksa hukuk, devletin organize gücünü pek çokları arasından seçeceği tek bir fantezinin emrine mi verecektir? Hukuk adalet demektir. Ancak bu kimliğiyle sürekli olarak söylenegeldiği gibi insanlara Tanrı tanımazlık, ferdiyetçilik ve acımasızlık gibi özellikler aşıladığı da sanılmasın. Böyle bir algılama tarzı, hukuk sadece insanlıktır inanışına dayalı bir hükümet türüne tapanlara aittir. ss. 73-74

Ne kadar saçma! Acaba devletçilik müritleri, özgürlükçü insanların hiç hareket yeteneklerinin olmadığını mı sanırlar? Hukukun, onların yaratıcı enerjilerini arttırmadığını mı düşünürler? Hukukun, becerilerimizi serbestçe kullanabilme hakkımızı koruma işleviyle sınırlanmasıyla, onları kullanabilme gücümüzün zayıflayacağını mı sanırlar? Hukukun bize belli dinlere, derneklere intisap etmeyi, belli eğitim yöntemlerini benimsememizi, işgücünün istihdamını düzenleyen iş mevzuatını, devletin dış ticarete müdahalelerini dayatamaması, bizlerin mutlaka dinsiz, cahil, sefil ve açgözlü kalmasını mı gerektirir? Bazılarının sandığı veya sunduğu gibi, hukuki zorlama olmadan da, birbirimizle bir araya gelerek işbirliği yapamaz, talihsiz kardeşlerimize yardım edemez, birbirimizi sevemez, doğanın sırlarını araştıramaz ve nihayet yeteneklerimizi sonuna kadar kullanacak şekilde geliştiremez miyiz? s. 74

Haysiyetli Bir Gelişme Yolu

Hukuk adalet demektir ve sadece adaletin yasalarıyla -yani hakkın, özgürlüğün, istikrarın, sorumluluğun ve güvenliğin hakimiyetinde- her insan kendi geçerli değer ve haysiyetine kavuşmuş olacaktır. Sadece adaletin hukuku iledir ki beşeriyet, yavaş fakat emin adımlarla Tanrının kendisine çizdiği düzenli ve barışçı bir gelişme mecrasına girebilecektir. s. 74

Tartışma konusu ne olursa olsun -ister dini, felsefi, politik, ekonomik olsun ister refahı, ahlaki, eşitliği, doğruyu, adaleti, gelişmeyi, sorumluluğu, işbirliğini, mülkiyeti, emeği, ticareti, sermayeyi, ücretleri, vergileri, halkı, maliyeyi veya hükümeti ilgilendirsin- araştırmalarıma bilim ufkunun hangi noktasından başlarsam başlayayım, hep aynı sonuca varmaktayım: insan ilişkilerinin yarattığı sorunların çözümü için temel koşul özgürlük ikliminin yaratılmasıdır. ss. 74-75

Bir Düşüncenin Kanıtı

Beşeri tecrübe de bunu kanıtlamıyor mu? Tüm dünyaya bir bakın. Dünyanın en mutlu, ahlaklı, barışçı halkları hangi ülkelerde yaşıyor? Bu ülkelerin özelliklerini sayalım: Hukukun özel işlere asgari ölçüde karıştığı, hükümetin asgari ölçüde hissedildiği, ferdin en geniş hareket alanına sahip olduğu, özgür düşüncenin en yüksek etkinliğe ulaştığı, idari gücün ve etkisinin en düşük düzeye indiği, vergilerin en hafif ve adil biçimde dağıldığı, toplumsal huzursuzluğun tahrik edilebilme olasılığının en düşük düzeye indiği, fert ve grupların kendi sorumluluklarına aktif biçimde katıldığı, ahlaki düzeyleri düşük insanların sürekli düzeldiği, ticaretin ve ticari ortaklıklar kurma hakkının en az kısıtlandığı, işgücü ve sermayenin hareket özgürlüğüne müdahalenin en az yapıldığı, insanların kendi doğal eğilimlerine en uygun hareket edebilme özgürlüğüne sahip olduğu ülkelerdir. Kısaca en mutlu, ahlaklı ve barışçı halkların aşağıdaki ilkeye en uygun hareket edenler olduğu görülmektedir. Mükemmel olmasa bile beşeriyet için umudu olmamızı sağlayan şey fertlerin, haklarının sınırları içinde özgür ve gönüllü eylemlerde bulunabilmeleri; hukukun ve gücün sadece evrensel adalet için kullanılmasıdır. s. 75

Başkalarına Hükmetme Arzusu

Dünya'da pek çok "büyük" insan vardır: Kanun yapıcılar, örgütçüler, önderler, halk liderleri, milletin babalan vb. Pek çok kimse kendisini insanlığın üzerinde görür, onu organize  etme, koruma ve yönetme konusunda meslek sahibi olmak isterler.

Bana, "sen de aynı şeyi yapıyorsun" diyebilirler. Doğrudur. Ancak benim yaptığım onlarınkinin tam tersidir. Eğer ben de reformcuların saflarına katılmış isem tek amacım, onları, halkı rahat bırakmaya ikna etmek içindir. Çünkü benim gözümde halk, Vacanson'un automaton'undan farklıdır. Nasıl bir fızyoloji uzmanı insan bedenini olduğu gibi kabul ederek incelerse, ben de halkı olduğu gibi kabul ederek inceliyor ve yeteneklerine hayran kalıyorum. 

Benim öteki insanlara yaklaşım tarzım tanınmış bir gezginin şu hikayesini hatırlatır: Gezginimiz bir gün kendisini vahşi bir kabilenin ortasında buluverir. Bir çocuk dünyaya henüz gelmiştir. Etrafı, elleri halka, çengel ve zincirlerle dolu bir sihirbaz, kahin ve sahte doktorlar ordusu tarafından çevrilmiş olan gezgin hayretle şu sözleri duyar: "Burun deliklerini genişletemezsem çocuk barış çubuğunun kokusunu hiçbir zaman tadamayacak", "kulaklarını omuzlarına kadar çekip uzatamazsam yumurcak hiçbir zaman işitemeyecek", "gözlerini şaşılaştıramazsam çocuk güneş ışığını hiçbir zaman göremeyecek", "ayaklarını çarpıtamadığım takdirde kendi kendine ayakta durmayı öğrenemeyecek", "kafasının şeklini değiştiremediğim sürece düşünmeyi öğrenemeyecek". Bu lafları dehşetle dinleyen gezgin sonunda dayanamaz ve feryadı basar: "Yeter, budalalar! Tanrı'nın yaptığı şeyden daha iyisini ve güzelini yapacağınızı mı sanıyorsunuz? Tanrı, insan denen nazik yaratığı, yeryüzü yaşamı için gerekli bütün organlarla donatarak yaratmıştır. Size düşen tek şey ona, uygulama, deney ve egzersiz yapma özgürlüğü tanımanızdır. Çünkü gelişmenin temel koşulu özgürlüktür. s. 76

Gelin Artık Özgürlüğü Yaşayalım

Tanrı, insanlara kendi hayatlarının gerektirdiği her şeyi bahşetmiş, beşeri biçimlerinin yanında bir de sosyal çerçeve sunmuştur, insanlar arasında oluşan sosyal organlar ancak özgürlük ikliminin temiz havasında gelişebilmektedir.

Zincirlerini, çengelleri ve halkalarıyla kahinleri ve organizatörleri aranıza, sokmayın. Size önerdikleri yapay sistemlere sakın aldanmayın! Onların devleti yönetme hırslarından, toplumcu projelerinden, merkezileştirici eğilimlerinden, gümrük tarifelerinden, banka tekellerinden, kısıtlayıcı müdahalelerinden, vergi yoluyla eşitlik sağlama düşüncelerinden ve adeta dinselleştirilmiş bozuk sosyal ahlak anlayışlarından uzak durun!

Şimdiye kadar, gerek kanun yapıcılar, gerekse yöneticiler topluma boş yere pek çok sistemler uygulayıp, durdular. Artık gerçeği anlasın, beyhude sistem arayışlarına son versin ve tekrar başa, yani özgürlük düzenine dönsünler. Unutmayalım ki özgürlük, Tanrı'ya ve eserlerine olan inancın ifadesinden başka bir şey değildir. s. 77

Kaynak: Frédéric Bastiat, La Loi (1850), Hukuk, Çev. Yıldıray Arsan ve Atilla Yayla, Liberte Yayınları, 5. Baskı, Ekim 2014, Ankara

Claude-Frédéric Bastiat: 

Bastiat, Fransız Devrimi'nden 12 yıl sonra 30 Haziran 1801'de Fransa'nın kuzey-batı kıyısında bulunan Bayonne kasabasında doğmuştur. Babası ticaret ve bankacılıkla meşgul olan Bastiat, dönemin önemli okullarından Benedictine Koleji'nde edebiyat ve felsefe dersleri almıştır. Okulu yanda bırakarak gençlik yıllarında babasının yolundan hayatını kazanmaya başlayan Bastiat, dedesinden miras kalan çiftlik sayesinde asli ilgi alanı olan entelektüel çalışmalara dönmüştür. Uzun yıllar boyunca içine kapalı bir şekilde entelektüel çalışmalarına devam eden düşünür, 1844 yılında dönemin önemli klasik liberal dergisi Jounal des Economistes'te Fransa ile İngiltere arasındaki ticaret sınırlamalarını eleştiren bir yazı ile ilk kez siyasal ve entelektüel alanda boy göstermiştir. Bu tarihten sonra Bastiat hem yazı hayatına hem de siyasi aktivist eylemlerine artan bir hızla devam etti. Hayli kısa bir süre olan yazı hayatına İktisadi Sofizm, Hukuk ve İktisadi Uyum kitaplarını sığdıran Bastiat aynı zamanda parlamenter olarak görev almış ve bütçe komisyonunun da üyesi olmuştur. Döneminde Fransız liberallerinin lideri durumuna gelen

Bastiat, Richard Cobden ile birlikte İngiltere'de Corn Law'a (Mısır Yasası) karşı mücadele vermiş ve 1846'da Bordeaux'da Serbest Ticaret Derneği'ni kurarak ulusal ölçekte bir serbest ticaret hareketi başlatmıştır. Joseph Schumpeter tarafından gelmiş geçmiş ne önemli ekonomi köşe yazan olarak nitelenen Bastiat, Friedrich von Hayek'e göre ise tam bir dahiydi. Özellikle karmaşık serbest ticaret teorilerini nüktedan usta diliyle kısa ve öz olarak herkesin anlayabileceği bir şekilde aktarmayı başarmıştır. "Görünen ve Görünmeyen" adlı makalesi Keynes öncesi en önemli Keynes eleştirisi olarak görülmektedir. Bir doğal hukukçu olan Bastiat, bireysel hürriyetlerin korunmasının sadece ekonomik hayatta değil aynı zamanda sosyal hayatta da düzeni kendiliğinden sağlayacağını savunmuştur. Bu açıdan Economic Harmonies kitabı, negatif hürriyetler ve faydacılık temelinde bütüncül bir sosyal teori kurma girişimiydi.

Bastiat, "La Loi" (Hukuk) adlı uzun makalesinde ise devleti ekonomik açıdan tahlil ederek negatif hukuk anlayışının açık ve güçlü bir savunusunu yapmıştır. Bu abidevi eser Kamusal Tercih ve Avusturya İktisat Okulu gibi önemli liberteryen akımların da teorik altyapısına önemli bir katkı niteliğindedir.

1850'de vefat eden Bastiat, arkasında tüm Avrupa'da liberal siyasi ve entelektüel hareketleri etkileyen güçlü bir miras bırakmıştır.

* * * 

Takdim

Frederic Bastiat (1801-1859) Türkiye'de çok az tanınan bir Fransız iktisatçısı, devlet adamı ve gazetecidir. Ne kadar az tanındığını, onu çağdaşı Karl Marx ile kıyaslayacak daha iyi anlayabiliriz. Her iki yazar da, gelecekle ilgili tahminlerde (veya, tabiri caizse, kehanetlerde) bulunmuşlardır. Marx'ın tahminleri neredeyse bütünüyle yanlış çıkarken, Bastiat'nınkilerin çoğu doğru çıkmıştır. Buna rağmen, Marx herkes tarafından bilinirken, Bastiat adını işitenlerin sayısı yok denecek kadar azdır. Sadece bu olgu bile, Bastiat'nın fazla bilinmemesinin bir anlamda haksızlık, bir anlamda da günümüzün entelektüel hayatı açısından talihsizlik olduğunu söyleyebilmek için yeterli olsa gerekir. s. 9

Bastiat'nın birkaç özelliği vardır; İlki, en çetrefıl konuları bile sade, kolay anlaşılır, fakat bir o kadar da güçlü bir lisanla ele alıp işleyebilmesidir. İkincisi, konformizme taviz vermeyen bir medeni cesarete ve onun altında yatan güçlü bir özgüvene sahip olmasıdır. Bastiat, Montesquieu, Rousseau gibi ünlü yazarların fikirlerine cephe almaktan, yanlışlarını teşhir etmekten ve onları ağır şekilde eleştirmekten hiçbir zaman çekinmemiştir. Filozofun hayranlık uyandıran bir diğer özelliği, Hukuk'ta iyi bir örneğinin görüldüğü üzere, genel olarak kolektivizme, kolektivizmin arkasındaki felsefi düşünceye, metodik kavrayışa, kolektivizmin insan ve toplum anlayışının zaaflarına ve potansiyel zararlarına eşine az rastlanır derinlikte nüfuz etme kabiliyetidir. Onun döneminde yükselme halinde olan kolektivist ideoloji sosyalizmdir; bu yüzden, özellikle Hukuk'ta sosyalizme öldürücü fikri darbeler indirmiştir. Bastiat'nın sosyalizmle ilgili bütün endişeleri tarih tarafından doğrulanmış ve sosyalistler hiçbir zaman Bastiat'nın eleştirilerine tatmin edici cevaplar verememişlerdir. ss. 9-10

Bastiat'nın Hukuk'ta, bütün liberal yazarlar gibi bireysel insanın en temel, en değerli varlık olduğunu, hayatını istediği gibi tanzim edebileceğini, bunun için akıl hocalarına, her şeyi bilen ideolog ve idarecilere ihtiyacı olmadığını vurgulamaktadır. Ona göre, toplum, ideolog ve idarecilerin istedikleri şekli vermek üzere hamur gibi yoğurabilecekleri bir varlık değildir.

Bu kimselerin toplumu bir bahçıvanın bahçesini gördüğü gözle görmeye, bir eşya gibi muameleye tabi tutmaya hakları yoktur. Böyle bir yol izlenirse, bu, insanlığı medeniyete, gelişmeye, mutluluğa götürmez; tersine, diktatörlüklerin elinde köle olmaya sürükler. s. 10

Bastiat, 19. Yüzyıl'ın ortalarında hukukun almaya başladığı İstikametten endişe duymuştur. Hukuk adına hakeden hukukun yozlaştırılması, yasaların soygun ve yağmalama aracı haline getirilmesi ihtimalini görmüştür. Ne yazık ki, bu endişesi de doğru çıkmış ve özellikle 20. Yüzyıl'da hukuk adına birçok haksızlık meşrulaştırılmış veya hukuk bu haksızlıkların aracı haline getirilmiştir. Eminim ki, okuyucu Bastiat'yı okurken etrafındaki bazı olayları daha kolay anlayabilme gücüne kavuşucaktır. ss. 10-11

Bu eser okuyucuya, Yıldıray Arsan'ın başarılı çevirisiyle ulaşmaktadır. O yüzden Sayın Arsan' a ne kadar teşekkür etsek azdır. Liberte Yayınevi olarak Hukuk gibi ölümsüz eserlerin ülkemize kazandırılması için gittikçe artan bir şevk ve azimle çalışmaya devam edeceğiz. s. 11

                                                                                                Atilla Yayla, Ankara 2003



No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...