Amerika Nasıl Kuruldu?
1516'nın başlarında ispanyol denizci Juan Diaz de Solis, Güney Amerika'nın doğu sahillerindeki geniş bir halice demir attı. Solis sahilin sığ sularında ilerlerken bu toprakları ispanya adına sahiplendi ve bölgede gümüş olduğu için nehrin adını Rio de La Plata, "Gümüş Nehri" koydu.
Halicin iki yanındaki yerli halklar -günümüzde Uruguay'ın bulunduğu bölgedeki Charrua halkı ve modern Arjantin'in Pampas olarak bilinen ovalarındaki Querandi halkı- yeni gelenleri düşmanca karşıladı. Bu yerliler, güçlü bir merkezi siyasi otorite olmaksızın küçük gruplar halinde yaşayan avcı-toplayıcılardı. Aslına bakılırsa, İspanya adına işgal etmeye koyulduğu yeni topraklarını keşfe çıkan Solis'i sopalarla döverek öldürenler de Charrualardan bir gruptu.
1534'te, hâlâ iyimserliğini koruyan ispanyollar Pedro de Mendoza önderliğindeki yerleşimcilerden oluşan ilk misyonu İspanya'dan bölgeye gönderdiler. Bu yerleşimciler aynı yıl içinde Buenos Aires bölgesinde bir şehir inşa ettiler. Buranın avrupalılar için ideal bir yer olması gerekiyordu. Adı tam olarak "iyi havalar" anlamına gelen Buenos Aires'in yumuşak, ılıman bir iklimi vardı.
Ne var ki, ispanyolların ilk yerleşimi kısa ömürlü oldu. İyi havaların değil, sömürecekleri kaynakların ve zorla kullanacakları işgücünün peşindeydiler. Üstelik Charruas ve Querandi ahalisi de onlara minnettar değildi. İspanyollara yiyecek temin etmeye yanaşmadılar ve yakalandıklarında çalışmayı reddettiler. Okları ve yaylarıyla yeni yerleşimlere saldırdılar.
Kendi başlarına yiyecek bulmak zorunda kalacaklarını tahmin etmeyen ispanyollar açlık çekmeye başladı. Buenos Aires düşledikleri gibi değildi. Bölgenin yerlilerini çalışmaya zorlamak fayda etmiyordu. Bölgede sömürülecek altın ya da gümüş yoktu. Solis'in bulduğu gümüşler ise aslında uzak Batı'dan, ta And Dağları'ndaki inka ülkesinden gelmişti.
Hayatta kalmaya çalışan ispanyollar, daha büyük zenginlikler ve daha kolay çalıştırılabilecek bir nüfus sunacak yeni bir yer bulmak için keşif seferlerine çıkmaya başladılar. 1537'de Juan de Ayolas'ın liderlik ettiği böyle bir seferde, onları inkalara götürecek bir yol arayarak Parana Nehri'nden yukarı doğru ilerlediler. Yolculukları esnasında, mısır ve manyoka dayalı bir tarım ekonomisine sahip yerleşik hayata geçmiş bir halk olan guaranilerle karşılaştılar.
De Ayolas, guaranilerin Charrua ve Querandilerden tamamen farklı bir tabiatta olduklarını fark etmekte gecikmedi. Kısa süren bir çatışmanın ardından guarani direnişini kırdı ve Muestra Senora de Santa Maria De La Asuncion adında, bugün Paraguay'ın başkenti olan bir şehir kurdu. Guarani prensesleriyle evlenen De Ayolas ve adamları kısa sürede yeni bir aristokratik sınıf haline geldiler. Mevcut guarani zorunlu işgücü ve vergi sistemini, kendi denetimlerine almak kaydıyla devam ettirdiler. Bu, kurmayı istedikleri türden bir sömürgeydi. Dört yıl içinde Buenos Aires terk edildi ve oraya yerleşen ispanyolların hepsi yeni şehre taşındı.
Pampas'ın büyük tarımsal zenginliğine dayalı avrupa tarzı geniş bulvarlarıyla "Güney Amerika'nın Paris'i" Buenos Aires'te 1580'e kadar yeni bir yerleşim kurulmadı. Buenos Aires'in terk edilmesi ve Guarani'nin fethi, Amerika'daki avrupa sömürgeciliğinin mantığını yansıtır. İlk İspanyol ve -ileride göreceğimiz gibi- ingiliz sömürgecileri toprağı kendi başlarına sürmeye niyetli değildi; bunu onların yerine başkaları yapsın istiyorlardı. Ayrıca talan edebilecekleri zenginlikler, altın ve gümüş istiyorlardı.
De Solis, De Mendoza ve De Ayolas'ın keşif seferleri, Kristof Kolomb'un 12 Ekim 1492'de Bahama adalarından birine ulaşmasını izleyen daha ünlü keşif seferlerinin ardından geldi. Amerika'daki ispanyol yayılmacılığı ve sömürgeciliği 1519'da Hernan Cortes'in Meksika'yı işgal etmesinin, 15 yıl sonra Francisco Pizarro'nun Peru seferinin, bundan sadece iki yıl sonra da Pedro de Mendoza'nın Rio de La Plata seyahatinin ardından ciddi bir hal aldı. Sonraki yüzyıl boyunca ispanyollar Güney Amerika'nın orta, batı ve güney kesimlerinin büyük kısmını fethedip sömürgeleştirirken Portekiz de doğuda Brezilya'yı sahiplendi.
İspanyolların sömürgecilik stratejisi son derece etkiliydi. İlk kez Cortes tarafından Meksika'da geliştirilen bu strateji, direnişi kontrol altına almanın en etkili yolunun yerlilerin liderini ele geçirmek olduğu gözlemine dayanıyordu. Bu strateji sayesinde ispanyollar liderin serveti üzerinde hak iddia edip yerli halkı vergi ve yiyecek vermeye zorladılar. İkinci aşama kendilerini toplumun yeni elit sınıfı haline getirerek vergi, savaş tazminatı ve özellikle de zorunlu işgücü gibi mevcut uygulamaların kontrolünü ele geçirmeleriydi.
Cortes ve adamları 8 Kasım 1519'da muazzam Aztek başkenti Tenochtitlan'a vardıklarında Aztek İmparatoru Montezuma, ispanyolları barışçıl bir biçimde karşılamasını tavsiye eden danışmanlarının sözüne uyarak misafirperverlik gösterdi. Sonrasında olanlar, Fransisken rahip Bernardino de Sahagun'un ünlü Florentine Kodeksi'ndeki 1560'larda derlediği maddede detaylı bir biçimde tarif edilmiştir:
İspanyollar derhal Montezuma'yı kıskıvrak yakaladılar. Ardından tüm silahlar ateşlendi. Ortalığı korku sardı. Sanki herkesin kalbi yerinden çıkmıştı. Daha karanlık çökmeden dehşet çökmüştü, şaşkınlık ve endişe hakimdi, herkes donakalmıştı.
Ve şafak söktüğünde derhal ispanyolların talep ettiği şeyler ilan edildi; beyaz Tortillalar, kızartılmış hindiler, yumurtalar, tatlı su, kereste, odun, odun kömürü.. Ve doğrusu, bunlar Montezuma kumandasında oluyordu.
Ve İspanyollar iyice yerleştiklerinde, kentin bütün hazinelerini ele geçirmek için derhal montezuma'yı sorguya çektiler. Büyük bir şevkle altın aradılar. ve bunun üzerine Montezuma onlara yolu gösterdi. Etrafını sarmışlardı. Sıkı sıkı tutuyor, bırakmıyorlardı.
Ve ambara vardıklarında, Teocalco adındaki yere, tüm o şaşaalı şeyleri ortaya döktüler: parlak kuş tüylerinden yelpazeler, gereçler, kalkanlar. Buruna takılan hilal şeklindeki altın takılar, bacağa takılan altın bilezikler, altın pazıbentler, altın taçlar...
Ardından altını ayırdılar. Derhal bir ateş yakıp tüm değerli şeyleri ateşe verdiler. Hepsi yandı. İspanyollar tüm altını külçeler haline getirdiler. ispanyollar her yeri gezdiler. Her şeyi aldılar; görüp beğendikleri her şeyi.
Bunun ardından Montezuma'nın kendi ambarına gittiler. Totocalo denilen yere. Orada Montezuma'nın kendi mallarını getirdiler. Hepsi değerli şeylerdi; ucu süslü kolyeler, kuştüyü perçemli kol bantları, altın pazıbentler, bilezikler, deniz kabuklarıyla yapılmış pazıbentler... ve turkuvaz taç, hükümdarlığın simgesi. Hepsini aldılar.
Azteklerin askeri fethi 1521'de tamamlandı. Cortes, yeni İspanya eyaletinin valisi olarak en değerli kaynağı, yani yerli nüfusu, encomienda kurumuna göre bölmeye başladı. Encomienda Düşünme hakkını koru. Yanılarak düşünmek hiç düşünmemekten iyidir. İlk kez İspanya'da, ülkenin güneyini 8. yüzyıl ve sonrasında buraya yerleşen mağribilerden geri alma faaliyetinin bir parçası olarak ortaya çıktı. Yeni Dünya'da çok daha kötücül bir biçim aldı: yerliler encomendero denilen bir ispanyol'a veriliyordu. Yerli halk encomendero'ya vergi vermeye ve onun için çalışmaya zorlanıyor bunun karşılığında encomendero da onlara Hıristiyanlığı kabul ettirmekle yükümlü sayılıyordu.
Encomienda uygulamalarının erken dönemine ait canlı bir tarif, bize ispanyol sömürge sisteminin en eski ve en yıkıcı eleştirilerini formüle eden Dominiken rahibi Bartolome de Las Casas'tan kalmıştır. De Las Casas, yeni vali Nicolas de Ovando liderliğindeki bir filoyla 1502'de ispanyol adası Hispaniola'ya geldi. Her gün yerli halkın maruz kaldığı zalimane muameleye ve sömürüye şahit olması, hayal kırıklığının ve rahatsızlığının giderek artmasına yol açtı. 1513'te, Küba'nın ispanyollar tarafından fethinde bir din görevlisi olarak görev aldı; hatta hizmetleri için ona bir encomienda bile verildi. Çabaları 1542'de ispanyol idaresinin barbarlığına karşı acımasız bir saldırı olan yerlilerin imhası üzerine kısa bir inceleme adlı kitabının yayınlanmasıyla sonuçlandı. Encomienda konusunda, Nikaragua örneği için şunları söylüyordu:
Yerleşimcilerin her biri şehirde kendisine tahsis edilen -ya da hukuki ifadesiyle encommende edilen- konuta yerleşti. Mukimleri kendisi için çalıştırmaya başladı, zaten az olan gıda maddelerini ellerinden aldı ve yerli halka ait, onların işlediği ve eskiden beri kendi ürünlerini yetiştirdikleri toprağı sahiplendi. Yerleşimciler tüm yerli nüfusu -ileri gelenleri, yaşlı adamları, kadınları ve çocukları- kendi hane halkından sayarak öyle muamele ettiler ve böylelikle hiç rahat yüzü göstermeden gece gündüz kendi çıkarları için çalıştırdılar.
De Las Casas, bugünün Kolombiya'sı Yeni Granada'nın fethinde uygulanan stratejiyi şöyle aktarıyordu:
İspanyollar, mevcut altının tamamına el koymaya yönelik uzun vadeli planlarını gerçekleştirebilmek için şehirleri ve yaşayanlarını kendi aralarında paylaşmak -ya da kendi tabirleriyle encommende etmek- şeklindeki olağan stratejilerini uyguladılar. Ve sonra, her zaman olduğu gibi, onlara sıradan birer köle gibi davrandılar. Sefere komuta eden adam, bölgenin kralını ele geçirip altı ya da yedi ay boyunca tutsak etti ve oldukça hukuksuz bir şekilde gitgide daha fazla altın ve zümrüt talep etti. Dehşete düşen kral Bogota, kendisini işkencecilerinin pençelerinden kurtarmanın endişesiyle bir evi tamamen altınla doldurup teslim etmesi talebine rıza gösterdi. Bunu yerine getirmek için de halkını altın aramaya gönderdi ve onlar da pek çok kıymetli taşı parça parça taşımaya başladılar. Ama ev hâlâ dolmamıştı ve bunun üzerine ispanyollar sözünü tutmadığı için onu öldüreceklerini duyurdular.
Komutan bir kanun temsilcisi olarak davanın kendisine bırakılması gerektiğini savundu. İsteği yerine getirildiğindeyse, resmi suçlamaların tamamlanmasının ardından kralı anlaşmayı yerine getirmeme konusunda ısrar ettiği gerekçesiyle işkenceye mahkum etti. Ona strapaddoyla (filistin askısı) işkence ettiler, karnına yanan içyağı koydular, her iki ayağını ve başını demir kasnaklarla kazıklara sabitlediler ve sonra iki adam ellerini tutarken ayak tabanlarını yaktılar. Komutan ara sıra gelip bakıyor ve daha fazla altın vermedikçe ona ağır ağır işkence etmeye devam edeceklerini tekrarlıyordu ve öyle de yaptılar. sonunda kral ona çektirdikleri ıstıraba dayanamayıp boyun eğdi.
Meksika'da geliştirilen fetih stratejisi ve kurumları İspanyol İmparatorluğu'nun her yerinde şevkle benimsendi. Ama başka hiçbir yerde Pizarro'nun Peru'yu fethindeki kadar etkili bir biçimde uygulanmadı. De Las Casas'ın ifadesiyle:
1531'de bir başka büyük zalim birkaç adamıyla Peru Krallığına seyahat etti. Maceracı emsallerinin taktik ve stratejilerini Yeni Dünya'nın başka yerlerinde taklit etmek için her türlü gayreti göstermeye koyuldu.
Pizarro, Peru şehri Tumbes yakınlarındaki sahilden başlayıp güneye ilerledi. 15 Kasım 1532'de inka imparatoru Atahualpa'nın ordugah kurduğu dağ şehri Cajamarca'ya ulaştı. Ertesi gün, müteveffa babaları Huayna Capac'ın yerine kimin geçeceğini tayin etmek için düzenlenen müsabakada kardeşi Huascar'ı bozguna uğratan Atahualpa, maiyetiyle birlikte ispanyolların kamp yerine geldi. Atahualpa öfkeliydi, çünkü o ana kadarki ispanyol mezaliminden, örneğin güneş tanrısı İnti'nin tapınaklarından birinde yapılanlardan haberdardı.
Daha sonra olanlar ise herkesçe malumdur. Tuzak kurup gelenleri gafil avladılar. Atahualpa'nın muhafızlarından ve maiyetindekilerinden oluşan muhtemelen iki bin kadar kişiyi öldürdüler ve kralı esir aldılar. Atahualpa yeniden özgürlüğüne kavuşmak için bir oda dolusu altın ve iki oda dolusu gümüş getireceğine söz vermek zorunda kaldı. Sözünü yerine getirdi ama sözlerinde durmayan İspanyollar ağustos 1533'te onu boğarak öldürdüler. O Kasım, İspanyollar İnka başkenti Cusco'yu ele geçirdi. İnka aristokrasisi de Atahualpa'yla aynı muameleye tabi tutuldu; altın ve gümüş temin edinceye dek hapsedildiler. İspanyolların taleplerini karşılamadıklarında diri diri yakıldılar. Güneş tapınağı gibi Cusco'nun muhteşem sanat hazinelerindeki altınlar yerlerinden kazınıp eritilerek külçe haline getirildi.
Bu noktada İspanyollar İnka halkına odaklandılar. Meksika'da olduğu gibi, buranın sakinleri de her biri Pizarro'nun beraberindeki Conquistadorlar'dan birinin sorumluluğuna verilen encomiendalar'a bölündü. Encomiendalar sömürgeciliğin ilk döneminde emeğin kontrol edilip örgütlenmesinde kullanılan temel kurumdu. Ancak kısa bir süre sonra kuvvetli bir rakiple karşılaştı. 1545'te, Diago Gualpa adındaki bir yerli günümüz Bolivya'sında andların yüksek kesimlerindeki yerel bir tapınağı ararken ani bir rüzgarla yere devrildi ve tam önünde gizli bir gümüş cevheri belirdi. Bu, İspanyolların El Cerro Rrico, "zengin tepe" adını koydukları büyük gümüş dağının bir parçasıydı. Etrafında büyüyen Potosi şehri 1650'de 160 bin kişilik bir nüfusa sahipti ve aynı dönemde Lizbon ya da Venedik'ten daha büyüktü.
İspanyolların gümüşten yararlanabilmek için madenciye, hem de çok sayıda madenciye ihtiyaçları vardı. Bu yüzden yeni bir genel vali olarak asıl görevi işgücü meselesine çözüm getirmek olan Francisco de Toledo'yu atadılar. De Toledo Peru'ya 1569'da geldi ve ilk beş yılını etrafı gezip yeni görevini inceleyerek geçirdi. Ayrıca tüm yetişkin nüfusu kapsayan büyük çapta bir araştırma başlattı.
Toledo ihtiyacı olan yerli işgücünü bulmak için öncelikle tüm nüfusu taşıyarak Reduccioneler olarak bilinen -tam anlamıyla "küçültülenler"- yeni şehirlerde yoğunlaştırdı. Böylelikle işgücü İspanya kraliyeti tarafından daha kolay sömürülebilecekti. Ardından mita olarak bilinen ve İnka dili Quechua'da "sıra" anlamına gelen bir İnka işgücü kurumunu diriltip uyarladı. İnkalar mita sistemleri sayesinde tapınaklar, aristokrasi ve ordu için yiyecek sağlamak üzere tasarlanmış plantasyonları işletirken zorunlu işgücünü kullanıyorlardı. İnka eliti de karşılığında kıtlıkla mücadele ediyor ve güvenlik sağlıyordu.
Toledo'nun elinde mita, özellikle de potosi mitası, ispanyol sömürgeciliğinin emek sömürüsündeki en geniş ve en eziyetli planına dönüşecekti. De Toledo modern Peru'nun ortasından başlayarak modern Bolivya'nın büyük kısmını kapsayan dev bir havza belirledi. Yaklaşık 200 bin mil kareyi kaplıyordu. Bu bölgedeki reduccione'lerine yeni gelen yerli erkeklerin yedide birinin Potosi'deki madenlerde çalışması gerekiyordu. Potosi mita'sı neredeyse tüm sömürgecilik dönemi boyunca sürdü ve ancak 1825'te yürürlükten kaldırıldı.
Harita 1, ispanyol fethi dönemindeki İnka İmparatorluğu'nun kaplamını ve mita havzasını gösteriyor. Mita'nın başkent Cusco'yu da kapsayarak imparatorluğun merkez kısmında karşılık geldiği bölgedir bu.
De Toledo, emeğin yoğunlaştırılmasına ve mita'ya ek olarak encomienda'yı bir "kelle vergisi"yle, her yetişkin erkeğin yıllık olarak gümüşle ödemesi gereken sabit bir tutarla pekiştirdi. Bu, yerlileri emek piyasasına zorlamak ve ispanyol toprak sahiplerinin ücretlerini azaltmak için tasarlanan bir başka dalavereydi. Toledo'nun görev süresi boyunca bir başka kurum, repartimiento de mercancias, yaygınlık kazandı. İspanyolca "repartir", yani "dağıtmak" fiilinden gelen ve tam olarak "malların dağıtımı" anlamına gelen bu repartimiento, malların ispanyollar tarafından belirlenen fiyatlarla yerlilere zorla satışını içeriyordu.
De Toledo son olarak ispanyol elitinin iş girişimlerinde, şarap, koka yaprakları ya da tekstil ürünleri gibi mallardan oluşan ağır yükleri taşımak için yük hayvanları yerine yerlilerin kullanıldığı trajin, yani kelime anlamıyla "yük"ü, uygulamaya koydu.
Amerika'daki ispanyol sömürge dünyasının her tarafında benzer kurumlar ve sosyal yapılar ortaya çıktı. İspanyollar yağmacılığa, altın ve gümüş ihtirasına dayanan bir başlangıç evresinin ardından yerli halkı sömürmek için bir kurumlar ağı meydana getirdiler. Encomienda, mita, repartimiento ve trajin'den oluşan kurumlar dizisi, yerli halkın yaşam standartlarını geçimlik düzeye indirmeye zorlamak ve böylece arta kalan tüm kazancı ispanyollar için sömürmek üzere tasarlanmıştı. Bu amaca, topraklarını kamulaştırılarak, çalışmaya zorlayarak, hizmetleri için düşük ücretler vererek, yüksek vergiler getirerek ve almayı bile istemedikleri mallara yüksek fiyatlar koyarak ulaştılar. Bu, kurumların İspanya Krallığı'na büyük servetler kazandırmasına, fatihleri ve torunlarını büyük zenginliğe kavuşturmasına karşın Latin Amerika'yı dünyanın en eşitsiz kıtası haline getirdi ve ekonomik potansiyelinin çoğunu tüketti.
İspanyollar 1490'larda Amerika'nın fethine başladıklarında ingiltere yıkıcı bir iç savaşın, Gül Savaşları'nın ardından toparlanmaya çalışan küçük bir avrupa gücüydü. Yağma ve altın için kapışacak ve Amerika'nın yerli halklarını sömürme fırsatından yararlanacak durumda değildi. Yaklaşık 100 yıl sonra, 1588'de, İspanyol Armadası'nın, İspanya kralı II. Felipe'nin İngiltere'yi işgal girişiminin ve şans eseri bozgununun siyasal şok dalgaları tüm Avrupa'ya yayıldı. İngiltere'nin zaferi büyük bir sürpriz olsa da, sonunda sömürge imparatorluğu macerasına katılmalarına olanak tanıyan denizlerdeki artan ingiliz girişkenliğinin de bir işaretiydi.
Bu yüzden, İngilizlerin Kuzey Amerika'yı kolonileştirmeye tam olarak aynı dönemde başlamaları rastlantı değildir. Ama geç kalmışlardı. Kuzey Amerika'yı cazip olduğu için değil sadece uygun olduğu için seçtiler. Amerika'nın sömürülecek yerli halkın bol olduğu ve gümüş madenlerinin yer aldığı "arzu edilir" kısımları çoktan işgal edilmişti. İngilizlere artıklar kalmıştı. 18. yüzyılda İngiliz yazar ve ziraatçı Arthur Young kârlı "temel ihtiyaç mallarının" -bununla ihraç edilebilir tarım ürünlerini kastediyordu- nerede üretilebileceğini ele alırken şöyle yazıyordu:
Her şey dikkate alındığında görüyoruz ki, kolonilerimizdeki temel ihtiyaç malları üretimi, güneşten uzaklıkları oranında değer kaybediyor. Hepsinin en sıcağı olan Karayiplerde miktar kişi başına 8l. 12s. 1d. iken kıtanın güneyindeki kolonilerde 5l. 10s. merkezdekilerde 9s. 6 1/2d.'e düşüyor. Kuzeydeki yerleşimlerde ise 2s. 6d.'e. Bu ölçek kuşkusuz çok önemli bir dersi ortaya koyuyor: kuzey enlemlerinde koloni kurmaktan kaçınılması gerektiğini.
İngilizlerin 1585 ile 1587 yılları arasında Kuzey Carolina'daki Ranoke'de bir koloni kurma girişimleri tam bir başarısızlıktı. 1607'de bir kez daha denediler. 1606'nın sonlarına doğru üç yelkenli; Susan Constant, Godspeed ve Discovery kaptan Christopher Newport komutasında Virginia'ya gitmek üzere yelken açtı. Virginia Kumpanyası'nın himayesindeki koloniciler Chesapeake Körfezi'ne girdiler ve tahttaki İngiliz Kralı I. James'e atfen James adını verdikleri nehir boyunca ilerlediler. 14 Mayıs 1607'de Jamestown yerleşimini kurdular.
Virginia Kumpanyası'nın gemilerindeki yerleşimciler ingiliz olsa da, ellerindeki kolonicilik modeli Cortes, Pizarro ve Toledo'nun hazırladığı şablondan büyük ölçüde etkilenmişti. İlk planları, bölgenin yerli şefini ele geçirmek ve onu erzak bulmanın ve yerlileri kendileri için yiyecek ve zenginlik sağlamaya zorlamanın bir yolu olarak kullanmaktı.
İngiliz kolonicileri Jamestown'a ilk kez ayak bastıklarında bulundukları bölgenin Wahunsunacock adındaki bir krala sadakatle bağlı yaklaşık 30 kızılderili kabilesinin oluşturduğu bir koalisyon olan Powhatan Konfederasyonu'na ait olduğunu bilmiyorlardı. Wahunsunacock'un başkenti, Jamestown'a yalnızca 20 mil uzaklıktaki Werowocomoco şehriydi. Koloniciler bölgedeki durum hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlardı. Eğer Kızılderililer yiyecek ve işgücü sağlamaya ikna edilemezlerse koloniciler en azından onlarla ticaret yapabilmeliydi.
Görünüşe göre, yerleşimcilerin kendi başlarına çalışıp kendi ürünlerini yetiştirmesi fikri akıllarından dahi geçmemişti. Ne de olsa, Yeni Dünya'nın fatihleri de böyle yapmamıştı.
Wahunsunacock, kolonicilerin varlığını çabucak fark etti ve onlara büyük bir kuşkuyla yaklaştı. Kuzey Amerika için oldukça büyük sayılabilecek bir imparatorluğun başındaydı. Ancak çok düşmanı vardı ve İnkalar'da olduğu gibi ezici bir merkezi siyasal kontrolden yoksundu. Wahunsunacock İngilizlerin niyetinin ne olduğunu anlamaya karar verdi ve ilk olarak onlarla dostça ilişkiler kurmayı istediğini ileten elçiler gönderdi.
1607 kışı başlarken Jamestown yerleşimcilerinin yiyeceği azalmaya başlamıştı. Koloni konseyinin liderliğine tayin edilen Edward Marie Wingfield kararsızlık içindeydi. Durumu kurtaran kaptan John Smith oldu.
Yazdıkları, koloninin başlangıç dönemindeki gelişimine ilişkin bilgilerimizin temel kaynaklarından birini oluşturan Smith destansı bir karakterdi. İngiltere'nin Lincolnshire kırsalında doğdu. Ticarete atılmasını arzu eden babasına aldırış etmedi ve paralı asker oldu. İlkin Hollanda'da İngiliz ordusunda savaştı. Ardından Macaristan'daki avusturya ordusuna katılarak Osmanlı İmparatorluğu ordularına karşı savaştı. Romanya'da yakalandı, köle diye satıldı ve tarla işçisi olarak çalıştırıldı. Günün birinde efendisinin üstesinden gelmeyi başardı ve elbiseleri ile atını çalarak Avusturya'ya kaçtı.
Smith, Virginia yolculuğunda başını çoktan derde sokmuş ve Wingfield'ın emirlerine karşı geldiği için isyan suçuyla Susan Constant'da hapsedilmişti. planları, Yeni Dünya'ya vardıklarında onu mahkemeye çıkarmaktı. Ancak Wingfield, Newport ve diğer kolonici elitin saçtığı dehşete rağmen, kendilerine verilen emirlerin bulunduğu mühürlü zarfı açtıklarında Virginia Kumpanyası'nın Smith'i Jamestown'u yönetecek idari konseyin üyeliğine tayin ettiklerini gördüler.
Newport erzak ve daha fazla kolonici tedarik etmek için İngiltere'ye dönüp, Wingfield ne yapılacağı konusunda karasızlığa düştüğünde koloniyi kurtaran Smith'di. Temel gıda maddeleri sağlayan bir dizi ticari misyon başlattı. Bunlardan birinde Wahunsunacock'un küçük kardeşlerinden biri olan Opechancanough tarafından ele geçirildi ve Werowocomoco'da kralın huzuruna çıkarıldı. Wahunsunacock'la görüşen ilk İngiliz'di ve bazı kaynaklara göre Smith bu ilk görüşmede Wahunsunacock'un genç kızı Pocahontas'ın araya girmesiyle hayatta kalmıştı. 2 Ocak 1608'de serbest bırakıldı ve aynı günün ilerleyen saatlerinde İngiltere'den tam zamanında dönen Newport'un gelişine kadar hâlâ tehlikeli ölçüde yiyecek kıtlığı çekmekte olan Jamestown'a döndü.
Jamestownlu koloniciler bu ilk deneyimlerinden çok az ders çıkardılar. 1608 yılının devamında altın ve değerli maden arayışlarını sürdürdüler. Hayatta kalmak istiyorlarsa ister zorla ister ticaret yoluyla olsun kızılderililer sayesinde karınlarını doyurmaya bel bağlayamayacaklarını hâlâ anlayabilmiş gibi görünmüyorlardı. Cortes ve Pizarro için iyi sonuç veren sömürgecilik modelinin Kuzey Amerika'da hiç mi hiç işe yaramayacağını ilk fark eden smith'di. Temel koşullar tamamen farklıydı.
Smith, İnkaların ve Azteklerin aksine Virginia kızılderililerinin altını olmadığını belirtiyordu. Gerçekten de, günlüğüne "bilmelisiniz ki tüm servetleri kumanyadan ibaret" diye yazmıştı. İlk yerleşimcilerden biri olup ardında kapsamlı bir günlük bırakan Anas Todkill'in şu teşhisi, Smith ve diğer birkaçının hayal kırıklığını gayet iyi ifade ediyor: "Ne iş vardı, ne umut, ne de konuşmak; varsa yoksa altın çıkarmak, işlemek, taşımak."
Harita 2, İspanyol fethi sırasında Amerika'nın farklı bölgelerindeki tahmini nüfus yoğunluğunu gösteriyor. Birleşik Devletler'in nüfus yoğunluğu birkaç bölge dışında mil karede en fazla 0.75 kişi düzeyindeydi. Meksika'nın merkezinin ve Peru andlarının nüfus yoğunluğu ise mil kareye 400 kişiye, yani 500 kattan fazlasına çıkıyordu.
Newport 1608 Nisanı'nda İngiltere'den ayrılırken "aptal altını" da denilen pirit yüklü bir kargo taşıyordu. eylülün sonunda Virginia Kumpanyası'nın bölgedeki kızılderililer üzerinde daha sıkı bir kontrol uygulamasını söyleyen emirleriyle döndü. Niyetleri şef Wahunsunacock'a taç giydirmek ve bu sayede İngiltere Kralı I. James'in hizmetine girmesini sağlamaktı. Onu Jamestown'a davet ettiler ama kolonicilere karşı hâlâ derin bir şüphe besleyen Wahunsunacock'un özgürlüğünü riske atmaya niyeti yoktu. John Smith, Wahunsunacock'un yanıtını şöyle kaydetmişti: "kralınız bana armağanlar yolladıysa, ben de bir kralım ve burası benim ülkem. Ben değilim onun ayağına gitmesi gereken, babanız bana gelecek. Kalenize gelmem, böyle bir yemi de yutmam."
Wahunsunacock "böyle bir yemi" yutmazsa, taç giyme törenini gerçekleştirmek için Newport ve Smith'in Werowocomoco'ya gitmesi gerekecekti. Tüm hadise tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış gibi görünüyordu. Wahunsunacock namına tüm bu olup bitenden çıkan tek sonuç, kolonicilerden kurtulma zamanının gelmiş olduğuydu. Ticarete ambargo koydu. Jamestown artık erzak için ticaret yapamayacaktı. Wahunsunacock onları aç bırakarak teslim olmaya zorlayacaktı.
Newport İngiltere'ye gitmek üzere 1608 aralık ayında bir kez daha yelken açtı. Yanında Smith'in kaleme aldığı ve Virginia Kumpanyası'nın direktörlerinden koloniye karşı yaklaşımlarını değiştirmelerini istirham eden bir mektup götürüyordu. Virginia'nın Meksika ve Peru'daki gibi kısa sürede zengin edecek biçimde sömürülmesine olanak yoktu. Altın ya da değerli madenler yoktu ve kızılderililer çalışmaya ya da yiyecek getirmeye zorlanamıyorlardı. Smith, ayakta kalmayı başaracak bir kolonide çalışmak zorunda olanların kolonicilerin kendisi olduğunu anladı. Bu yüzden direktörlerden doğru türden insanları göndermelerini istedi: "yeniden adam yolladığınızda buradaki gibi bin kişi göndereceğinize yalvarırım 30 kadar marangoz, çiftçi, bahçıvan, balıkçı, demirci, duvar ustası, ağaçları ve köklerini temizleyecek yeterli miktarda işçi gönderin."
Smith daha fazla işe yaramaz kuyumcu ustası istemiyordu. Jamestown bir kez daha sadece onun becerikliliği sayesinde kurtulmuştu. Kızılderili kabilelerini onunla ticaret yapmaları için kandırmayı ve zorlamayı başardı; buna yanaşmadıklarında ne bulabildiyse onu aldı. Yerleşimde Smith tek otoriteydi ve "çalışmayan yiyemez" kuralını koymuştu. Jamestown ikinci kışı da atlattı.
Virginia Kumpanyası'nın para getiren bir girişim olması amaçlanmıştı ama iki feci yılın ardından kârdan eser yoktu. Şirket yöneticileri yeni bir yönetim modeline ihtiyaç duyduklarına karar vererek mevcut meclisin yerine bir vali atadılar. bu mevkiye atanan ilk kişi Sir Thomas Gates'di. Şirket, Smith'in uyarısının bazı yönlerini dikkate alarak yeni bir şey denemeleri gerektiğini kavramıştı.
Bu kavrayışın nedeni "açlık zamanı" diye bilinen 1609-1610 kışındaki olaylardı. Yeni yönetim şeklinin hareket alanı bırakmadığı Smith, 1609 sonbaharında kırgın bir halde İngiltere'ye döndü. Koloniciler onun becerikliliğinden mahrum kalmaları ve Wahunsunacock'un yiyecek tedarikini kısmasıyla perişan oldular. Kış mevsimine giren 500 kişiden yalnızca 60'ı, Mart ayı geldiğinde sağ kalabilmişti. Durum öylesine umutsuzdu ki, yamyamlığa başladılar.
Gates ve yardımcısı Sir Thomas Gale'in uygulamaya koyduğu "yeni bir şey", elbette koloniyi yöneten elit için değil fakat İngiliz yerleşimciler için gaddarlık düzeyindeki bir iş rejimiydi. "İlahi, ahlaki ve askeri yasalar"ı yayan gale idi. Bunlara şu maddeler de dahildi:
Hiçbir erkek ya da kadın koloniden Kızılderililere kaçamaz, kaçanlar ölüm cezasına çarptırılır.
Kamuya ya da şahsa ait bir bahçeyi ya da bir bağı soyan ya da mısır başağı çalanlar ölüm cezasına çarptırılır.
No comments:
Post a Comment