PARAVATAN'ın Ortaya Çıkış Hikayesi ya da Offshore İcat Olmasaydı, PARAVATAN Diye Bir Yer de Olamazdı
Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda dünya teknolojik anlamda bugünkü kadar gelişmiş olmasa da, şimdikine benzer bir düzende işliyordu. Para, sahibinin isteği doğrultusunda ülkeler arasında akıyor; sahibine kar getirirken girdiği ülkelerin para birimlerinin ve ekonomilerinin dengesini altüst ediyordu. Bu arada koskoca ülke ekonomileri çökerken, zenginlerin çoğu daha da zenginleşti: Bu yüzden 1930'lu yıllar bize hem Sevecendir Gece'yi ve Gazap Üzümleri'ni, hem de Vile Bodies'i ve Wigan İskelesi Yolu'nu vermiştir. Yaşanan kargaşa Almanya'da ve başka yerlerde aşırıcı hükümetlerin seçilmesine neden olmuş, komşunu yoksullaştır tarifelerine, ticaret savaşlarına, diplomatik krizlere, sınır savaşlarına, çatışmalara ve nihayetinde on milyonlarca insanı öldüren İkinci Dünya Savaşı'na yol açmıştır.
1944 yılında Müttefik Devletler, bu yaşananların bir daha tekrarlanmaması için New Hampshire'daki Bretton Woods'ta bir konferans düzenlediler. Amaç, paranın kontrolsüzce akmasını önleyecek yeni bir finans sistemi oluşturmaktı. Bu öyle bir yapı olmalıydı ki komşu devletlerin birbirlerine karşı bir kaba kuvvet aracı olarak ticareti kullanmalarının ve bankerlerin demokrasinin altını oyan spekülasyonlarla kar etmelerinin önüne geçmeliydi.istikrarı pekiştireceğini düşündükleri bu yeni finans sistemi sayesinde, savaşlar başlamadan önlenmiş olacak ve dünyaya barış ve refah hakim olacaktı. Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki yıllara bakınca, ticaretin serbestçe yapılabildiğini ve küresel çapta -en azından zengin Batılı ülkelerde- bir istikrarın sağlanmış olduğunu görüyorlardı. O zamanlar geçerli olan sistem altına dayalıydı. Bir ülkenin para biriminin değerini belirleyen şey, ülkenin sahip olduğu altın rezerviydi; bu da ülkenin dış ticaretinin artması veya azalmasına bağlı olarak büyüyüp küçüldüğü için, hem para arzı hem de fiyatlar üzerinde otomatik bir kontrol mekanizması oluşturuyor, her şeyi dengede tutuyordu.
Ne var ki eski Altın Standardını yeniden uygulamaya koyamazlardı zira 1944'te dünyadaki altının neredeyse tamamı ABD'nin kasasındaydı. Konferansa katılan ülke delegelerinin başka bir çare düşünmeleri gerekiyordu. Konferansa Britanya adına katılan John Maynard Keynes, uluslararası tek bir para birimi yaratılmasını ve bütün ülkelerin para birimlerinin buna göre değerlenmesini öneriyordu. ABD delegesi Harry Doxter White ise bu öneriye hiç sıcak bakmıyordu; o sırada dünyanın en baskın parasal gücü olan ABD dolarının büyük badireler atlatarak elde ettiği bu pozisyonu yitirmesine göz yumamazdı. Konferansa katılan ülkeler arasında parasına karşılık gösterecek altına sahip tek ülke ABD olduğu için, sonunda White'ın istediği oldu ve tüm para birimlerinin değerlerinin dolara göre belirlenmesine karar verildi. Doların değeri de altınla belirlendi; 35 dolar, bir ons altın ediyordu.
Sistemin temeli buydu. ABD Hazinesi, kendisine 35 dolar veren her yabancı devlete karşılığında bir ons altın vereceğini garanti ediyordu. Ayrıca herkese yetecek kadar doları piyasaya sürerek uluslararası ticaretin sorunsuz işlemesini sağlayacak ve piyasadaki dolarların değer kaybetmemesi için de yeterli miktarda altın rezervi bulunduracaktı. Artık dolar altın değerinde olduğuna göre, altına ihtiyacınız yoktu.
Sisteme dahil olan diğer ülkeler de bazı vaatlerde bulundular. Bi r ülke, para biriminin değerinde önemli bir değişiklik yapmak istiyorsa, bunun için öncel ikle Uluslararası Para Fonu (lnternational Monetary Fund - IMF) adında yeni oluşturulan bir kurumun onayını alacaktı. Böylece diktatörlerin komşu ülkeleri güçten düşürmek ve çatışmaları alevlendirmek için para birimlerini manipüle etmelerinin önüne geçilmiş olacaktı. Spekülatörlerin bu sabit kur sistemine saldırmalarını önlemek amacıyla, sınırlar arası para ak ışına çok sert kısıtlamalar getirildi. Para, denizaşırı ülkelere ancak uzun vadeli yatırımlar biçiminde gidebilirdi; o ülkelerin para birimleri veya tahvilleri üzerinde kısa vadeli spekülasyonlara izin verilmeyecekti.
Bu sistemin nasıl işlediğini anlamak için, zihninizde bir petrol tankeri, yani petrol taşıyan bir gemi canlandırın. Bu tankerin sadece bir tane çok büyük deposu olursa, gemi dalgalı sulardayken sağa sola sarsıldıkça depodaki petrol de bir o yana bir bu yana çal kalanacak, sonunda geminin de dengesi bozulacak ve bir yana yatarak batacaktır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki sistem buydu; spekülasyon peşinde hareket eden paranın yarattığı dalgalar, demokrasileri alabora etmişti. Bretton Woods'taki delegelerin tasarladığı gemideyse bir tek büyük petrol deposu yerine, her bir ülkeye ait küçük depolar vardı. Geminin taşıdığı petrol miktarı aynıydı fakat taşıma biçimi farklıydı. Küçük depolardaki petrol ne kadar çalkalanı rsa çalkalansın, koca gemiyi yan yatıracak güçte bir sarsıntıya yol açamazdı. Depolardan birinde bir sızıntı olsa bile, bütün geminin taşıdığı petrolün akıp gitmesi tehlikesi olmayacaktı. Bir depodan diğerine petrol aktarmak mümkündü, fakat (bu gemi benzetmesini saçmalık derecesinde uzatmak pahasına devam edersek) bunun için geminin kaptanından izin almak gerekiyordu ve aktarılacak petrolün parasının da geminin resmi tesisatından geçmesi gerekiyordu.
Dünyanın 1980'li yıllardan önceki halini bilmeyen biri için bu sistemi hayal etmek güç olabilir. O zamandan bu yana çok şey değişti. Bugün artık para Çin'deki, Brezilya'daki, Rusya'daki veya başka bir yerdeki yatırım fırsatlarının kokusunu aldığı anda dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir engelle karşılaşmadan o tarafa doğru akıyor. Bir para birimi haddinden fazla değer kazandığında, yatırımcılar tıpkı hasta bir balinanın etrafını çevreleyen köpekbalıkları gibi etrafını kuşatıyorlar. Küresel kriz dönemlerinde para, altının veya ABD devlet tahvillerinin güvenli sularına sığınıyor. Ekonominin canlandığı dönemlerdeyse, bitmez tükenmez bir açlıkla saldırdığı başka yerlerdeki hisse senedi fiyatlarını yükseltiyor. Bu likit sermayenin yarattığı dalgalar öylesine büyük ki çok güçlü olanlar dışında hiçbir devlet bunlara karşı su üstünde kalamıyor. İşte bu dalgaları önlemek amacıyla oluşturulan Bretton Woods sistemi bugün hala geçerli olsaydı, son birkaç on yılda küresel ekonominin başlıca özelliği haline gelen spekülatif saldırılar, örneğin euroya, rubleye veya sterline yapılan uzun süreli saldırılar, asla yapılamazdı.
Tuhaf bir biçimde, artık tarihin tozlu sayfaları arasında kalan bu ekonomik sistemi en iyi özetleyen şeylerden biri de, Ian Fleming'in 1959 tarihli Altınparmak adlı James Bond romanıdır. Romandan uyarlanarak çekilen aynı adlı filmin konusu biraz farklı olsa da, ikisinde de Batı'nın altın rezervlerini ele geçirerek finans sistemini çökertmeye çalışan bir Sovyet ajanı vardır. Romanda "M" -yani İngiliz gizli istihbarat servisinin patronu- Bond'u Albay Smithers adında biriyle görüşmesi için İngiltere Merkez Bankası'na gönderir. (Kitapta "Albay Smithers, tam anlamıyla Albay Smithers kılıklı biriydi" diye anlatılan) Smithers'ın görevi, altının Britanya dışına kaçırılmasına engel olmaktır.
"Uluslararası itibarımızın temelinde altın ve sırtını altına yaslamış olan para birimleri vardır," diye açıklar Smithers, 007'ye. "Bizim ve diğer ülkelerin sterlinin gerçek değerini bilebilmemiz için, paramızın tam olarak neye karşılık geldiğini bilmemiz gerekir." Ne var ki ortada büyük bir sorun vardır. İngiltere Merkez Bankası, bir külçe altın karşılığında bin sterlin ödemeye hazırdır; bu da Amerika'da bir ons altına karşılık ödenen 35 dolara denk gelmektedir. Öte yandan aynı miktardaki altın, altın takılara büyük rağbet olan Hindistan'da yüzde yetmiş daha değerlidir. Hal böyle olunca da, altını ülke dışına kaçırıp satmak son derece kârlı bir iştir.
Romandaki kötü adam olan Aurie Goldfinger'ın hain planı şudur: Önce Britanya'daki bütün rehine dükkanlarını de geçirip, nakit paraya ihtiyaç duyan İngilizlerin eski altın takılarını ve altın içeren eşyalarını satın alır. Sonra hepsini eriterek altın levhalara dönüştürür. Bu altın levhaları da Rolls-Royce'unun gövdesine monte ederek gizler ve bu sayede yakalanmadan kilolarca altını İngiltere'den çıkarıp İsviçre'ye götürür. Burada yeniden işlemden geçen altın levhalar, Hindistan'a gönderilir. Goldfinger böyle yaparak sadece İngiliz para birimini ve ekonomisini zayıflatmakla kalmaz; elde ettiği karla komünistleri ve başka kötü güçleri finanse etmektedir. Smithers, 007'ye İngiltere Merkez Bankası'nın 3 bin çalışanının altıda birinin sadece bu hain planı engellemek için çalıştığını, ancak Goldfinger'ın hepsini atlatacak kadar kurnaz olduğunu söyler. Goldfinger, gizlice Britanya'nın en zengin adamı olmuştur ve bu yolla sahip olduğu 5 milyon sterlin değerindeki altın, Bahamalar'daki bir bankanın kasasında yatmaktadır.
"O altın, en azından çoğu, İngiltere'ye ait," der Albay Smithers. "İngiltere Merkez Bankası'nın eli kolu bağlı, Bay Bond. Sizden Bay Goldfinger'ı adalete teslim etmenizi ve altınları geri getirmenizi istiyoruz. Yaşadığımız para krizinden ve artan faizlerden haberiniz var herhalde? Elbette. Anlayacağınız, İngiltere'nin o altınlara fena halde ihtiyacı var, ne kadar çabuk olursa o kadar iyi."
Bu aksiyon fakiri fakat öğretici giriş bölümünde (kitabı okumayı ya da filmi izlemeyi düşünenler bu parantez içini okumasın: Bond sonunda Goldfinger'ı yener ama bunu başarana kadar Şikago mafyasıyla başı belaya girer, Fort Knox'a· düzenlenen çılgınca bir baskını engeller ve "daha önce hiç gerçek bir erkekle karşılaşmamış" bir lezbiyeni baştan çıkarır) Albay Smithers, Bretton Woods sisteminin kalbinde yatan felsefi soruya da parmak basmış olur. Günümüz standartlarına göre Goldfinger'ın yaptıklarının yanlış bir tarafı yoktur, belki tek kusur u biraz vergi kaçırmasıdır. Altını satan insanlardan onların razı oldukları bir fiyata almakta, sonra başka bir pazarda daha fazla ödemeye razı olan insanlara satmaktadır. Para onun parasıdır. Altın onun altınıdır. Peki o zaman sorun nerededir? Eylemleriyle ticaret çarkının daha rahat dönmesini sağlamakta, sermayeyi en iyi değerlendirileceği yere aktarmaktadır, öyle değil mi?
Öyle değil. Çünkü Bretton Woods bu şekilde işlemiyordu. Albay Smithers, söz konusu altını sadece Goldfinger'ın değil, Büyük Britanya'nın da malı olarak görüyordu. Sisteme göre paranın üzerinde tek söz hakkı olan, paranın sahibi olan kişi değildi. Kılı kırk yararak belirlenmiş kurallar, paranın değerini yaratan ve güvence altına alan uluslara da o para üstünde hak tanıyordu. Para sahiplerinin hakları, başka herkesin çıkarını da gözetecek şekilde kısıtlanıyordu. Bretton Woods'taki müttefikler iki savaş arasındaki ekonomik bunalımın ve İkinci Dünya Savaşı'nın dehşetini bir daha yaşamamak için, söz konusu uluslararası ticaret olduğunda, toplumun haklarının para sahiplerinin haklarına üstün gelmesi gerektiğine karar vermişlerdi.
Bretton Woods, 1930'1u ve 1940'lı yıllarda herkes için istihdam yaratmak, topluma daha iyi hizmet vermek ve bu yolla istikrarı ve refahı korumak için alınmış bir dizi tedbirden sadece biriydi. ABD'de Yeni Düzen yasaları bankaların spekülasyon yapma hakkını ciddi şekilde kısıtlarken, Büyük Britanya'da Refah Devleti herkese sağlık hizmeti ve ücretsiz eğitim hakkı veriyordu. Bu yenilikler önemli ölçüde başarılı oldular: 1950'li ve 1960'1ı yıllarda Batılı ülkelerin çoğunda hemen hemen kesintisiz bir ekonomik büyümeyle birlikte halk sağlığında ve altyapıda muazzam iyileşmeler sağlandı. Elbette bütün bunların bir bedeli vardı ve o bedel de yükselen vergilerle ödeniyordu: Beatles severler, George Harrison'ın Taxman şarkısında kazandığı her sterlinin 19 şilinini hükümetin almasından yakındığını hatırlayacaklardır; gerçekten de kazancının bu kadarlık bir oranı vergi olarak hazineye gidiyordu. Bu bölümün başında bahsettiğimiz küçük ve ayrı depolarda petrol taşıyan gemi modeli sayesinde, zenginler paralarını vergi müfettişlerinden kaçırmakta epey güçlük çekiyorlardı. Kendiniz de bizzat fiziksel olarak ülke değiştirmediğiniz sürece (örneğin Rolling Stones, Exile on Main Street albümünü kaydederken Fransa'ya taşınmıştı), vergilerden kaçış yoktu.
Petrol gemisinin depolarındaki bu yeniliğe dair düşünceleriniz, vergi veren kesimde mi, yoksa yaşam koşullarında o güne dek görülmemiş bir iyileşme yaşayan kesimde mi olduğunuza göre değişiyordu. Beatles'ın ve Rolling Stones'un bu durumdan nefret ettikleri ortadaydı; Barings bankaları hanedanının varisi, Üçüncü Cromer Kontu ve 1961 - 1966 yılları arası İngiltere Merkez Bankası müdürü olan Rowland Baring de onlarla aynı saftaydı. 1963 yılında İngiliz hükümetine yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: "Döviz kontrolü, yurttaşlık haklarını ihlal eden bir düzenlemedir. Bu nedenle de etik olarak yanlış buluyorum." Ona göre, para sahibi bir adam (bu sahip de nedense hep erkek oluyordu) parasıyla istediğini yapabilmeliydi ve devletlerin, paranın denizaşırı ülkelere ak ışını engelleyerek para sahiplerinin fırsatlarını kısıtlamalarına izin verilmemeliydi. Baring'e göre bu yeni petrol gemisi modeli kusurluydu. Petrolün sahipleri onu ne tarafa doğru çalkalamak istiyorlarsa, petrol de o tarafa doğru çalkalanmalıydı ve sonuçta gemi nasıl bir hasar alacak ol ursa olsun, kaptanın müdahale hakkı olmamalıydı.
Gülünç bir şekilde, "M" de aynı fikirdeydi. Albay Smithers'ın bahsettiği işten pek de bir şey anlamadığını söylüyordu: "Bana sorarsanız, sterlinin gücü ne kadar altınımız olduğuna değil; ne kadar çok çalıştığımıza bağlı olmalı," diyordu, kendi fikrinin en doğrusu olduğundan emin kişilere özgü bir dobralıkla. "Böylesi, politikacıların hoşuna gitmeyecek kadar kolay bir çözüm olabilir tabii - ya da fazla zor geliyordur." Bankerlerin çoğunlukta olduğu City of London'da yaygın görüş, tüm ticari varlıkların değerinin piyasa tarafından belirlenmesi gerektiği ve politik bir müdahaleye yer olmadığıydı.
Muhtemelen o yıllarda Londralı bankerlerin böyle düşünmelerinin başlıca nedeni, yeni Bretton Woods sisteminin bankerlerin kazançlarını büyük ölçüde sekteye uğratmış olmasıydı. Birinci Dünya Savaşı 'ndan önce Britanya'nın sterlini dünyanın en önemli para birimiyken, City of London'daki bankerler dünyanın ticaretini finanse ederek büyük paralar kazanmışlardı. Çok çalışanlar, çok iş kapanlar ve doğru yerlerde doğru kişileri tanıyanlar muazzam servetler edinmişti. Gelgelelim Britanya üst üste iki dünya savaşından hayli yoksullaşmış bir halde çıkmış ve dünyanın en güçlü para birimi artı k Amerikan doları olmuştu. Bankerlerin dünyasında işler kesattı.
Önde gelen bir İngiliz bankasının müdürü, bu dönemi şöyle hatırlıyordu: " Motoru çok güçlü bir arabayı saatte 40 kilometre hızla sürmek gibiydi. Sanki bankalara anestezi yapılmıştı. Uykuda gibi yaşıyorduk." İnsanlar işe geç gidip erken çıkıyorlar ve aradaki zamanın çoğunu da uzun öğle yemeklerinde sarhoş olarak geçiriyorlardı. Bir banker, bütün öğle tatillerini nehirde dolaşarak geçirdiğini hatırlıyor. Öğlenleri Greenwich'e giden bir tekneye biniyor, yol boyu bira içip sandviç yedikten sonra tekneden hiç inmeden aynı yolu bu kez sadece bira içerek geri gelip işe dönüyordu. Hiçbir yere varmayan bu nehir yolculuğu yaklaşık iki saat sürmesine karşın, işe döndüğünde k imse bunca zamandır nerede olduğunu sormuyordu çünkü zaten yapacak iş yoktu. En azından temiz hava almış oluyordu. City'de çalışanların maaşları çok yüksek değildi; çok yoğun çalıştıkları da söylenemezdi. O zamanlar bankaların birbirlerinden müşteri çalması ayıp kabul edilirdi, zaten var olan müşterilerin de pek az banka işi vardı. 1960'l ı yılların ortalarında City'nin bazı yerlerinde hala yirmi yıl önceki savaşta Londra'ya atılan Alman bombalarının izleri görülüyordu. Bir zamanlar arı kovanı gibi işleyen ticarethanelerin olduğu binaların yıkıntılarında adam boyu yabani otları bitmiş, sokak çocukları için oyun alanı haline gelmişlerdi. İçinde yapılacak iş olmadıktan sonra binaları yeniden inşa etmek neye yarardı ki?
Londra'nın köklü tarihini biraz olsun bilenler için bu, yürek burkan bir manzaraydı. Ta Romalılardan önceki zamanlarda bile Thames Nehri'nin kuzey yakasındaki bu tepede bir ticaret merkezi vardı. Romalıların tek yaptığı burayı başkent ilan edip adını Londinium koyarak işi resmileştirmekti (eğer bu işlere yeterince meraklıysanız ve yağmurlu bir öğleden sonra vaktiniz varsa, Guildhall binasının zemin katındaki Roma amfitiyatrosunu görebilirsiniz). Romalıların neden başkent olarak burayı seçtiklerini anlamak güç değildi; Londra ticarete son derece elverişli bir yerdi. Sel baskınları yaşanmıyordu, savunması kolaydı ve Thames Nehri'nde ilerleyen bir geminin karaya sokulabileceği en içerlek nokta burasıydı. Ayrıca bu tepenin yüzü, nehre ve İngiltere'ye değil; okyanusa, yani dış dünyaya dönüktü. Gemiler dolusu yükünüzü burada boşaltıp iç bölgelerden gelenlere satabilir ya da mallarınızı Londra'da stoklayıp başka ülkelerden gelen tüccarlara pazarlayabilirdiniz. City, Britanya ile dünyanın geriye kalanı arasındaki geçiş noktasıydı. Thames Nehri ve okyanuslar Londra'yı zengin ediyordu, zaten Londra'nın varoluş amacı da zenginleşmekti. Aslına bakarsanız Londra, teknik olarak İngiltere'nin başkenti bile değildir; asıl başkent nehrin yukarısındaki bir başka şehir olan, Londra'yla fiziksel olarak iç içe geçmiş ama felsefi anlamda asla birleşmemiş olan Westminster'dır. Westminster İngiliz hayatının ufak tefek ayrıntılarına kafa yorarken, büyük finans kuruluşlarının sözünün geçtiği Londra kendi politikalarıyla meşguldür; Machynlleth veya Maidenhead'den ziyade Manhattan veya Mumbai'de neler olup bittiğiyle ilgilenir.
Nitekim Hindistan'ı, Afrika'yı ve Kuzey Amerika'yı fetheden İngiliz devleti değil, Londra şirketleriydi. Kıtaları birbirine bağlayan demiryollarını ve buharlı gemileri finanse eden, bu yollarda seyahat eden ticaret mallarını sigortalayan da bu şirketlerdi. Bretton Woods yüzünden City artık dünya ticaretini finanse edemeyecekse, istediği yerde iş kovalayıp rekabete girişemeyecekse -ki İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki durum buydu- bütün bunların ne anlamı kalmıştı?
İşin en can sıkıcı yanı, bu arada New York'un palazlanmasıydı. Bir zamanlar Londra'dan akan işler -ticaret finansmanı, tahvil satışları, Londra'nın doğuştan kendine hak gördüğü her türlü iş- şimdi Wall Street'teki ukala sonradan görmelerin elinden geçiyordu. Londra, sadece Britanya'nın ve risk almaktan hiç hoşlanmayan, ellerindeki her bir sterline sıkı sıkıya tutunan, üstelik giderek küçülen sömürgelerin, bir de eskiden sömürge olan yerlerin finans merkezi olmaya indirgenmişti. O eski parlak günlerden eser kalmamıştı.
Bugünkü Londra'nın pırıl pırıl cam ve çelikten oluşan kanyonlarına bakan veya hafta içi bir sabah şafak sökerken işe giden yüzlerce Londralı ile birlikte Londra Köprüsü'nü geçen birinin, bu şehrin son nefesini vermek üzere olan eski bir finans merkezi halini gözünde canlandırması güçtür. Halbuki 1950'li ve 1960'lı yıllarda uluslararası ticaret alanında City'nin esamesi okunmuyordu. Uzun uzadıya 1960'lı yıllardaki swing döneminin toplumsal yapısını irdeleyen tarihçiler, o esnada bu eski Roma ticaret merkezinde neler olup bittiğinden nedense hiç bahsetmezler. Halbuki tarihin gidişatını değiştirecek, dünyada Beatles'tan, Alan Sillitoe'dan veya David Hockney'den çok daha derin izler bırakacak bir şeyin temelleri burada atılıyordu. Bretton Woods sisteminin büyük umutlarla ve katı prensiplerle ortaya koyduğu kurallar yerle bir olmak üzereydi. Paravatan'a çıkan tünellerin ilki burada açılıyordu. Tünelin öbür ucuna ulaşanları nasıl devasa bir servetin beklediğini ilk keşfedenler de Londralılar olacaktı.
lan Fleming'in Altınparmak romanı basıldığında, dünya ekonomisinin dev petrol gemisinin sızdırmaz olduğu düşünülen depolarında ufak tefek çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Sorun şuydu: ABD'nin doları tarafsız bir uluslararası para birimi olarak kullanacağına ilişkin sözlerini tutacağından şüphe duyanlar vardı. Üstelik bu şüphelerinde çok da haksız sayılmazlardı zira Washington herkese karşı aynı mesafede durmuyordu. Savaşın hemen ertesi yıllarında ABD hükümeti, komünist Yugoslavya'nın altın rezervlerine el koymuştu; aynı şeyin kendi başlarına gelmesinden endişelenen Doğu Bloku ülkeleri de dolarlarını New York yerine Avrupa'daki bankalara yatırmaya başlamışlardı. O zaman da bugünkü gibi merkezi Washington'da olan ve o zaman da bugünkü gibi en büyük hissedarının sözünü dinleyen IMF, komünist Polonya'nın yeniden yapılanma sürecine destek olmaktan kaçınmıştı. Benzer şekilde, İngiltere ve Fransa 1956 yılında Süveyş Kanalı'nın kontrolünü yeniden ele geçirmek istediklerinde, bu işten hiç hoşlanmayan Washington her iki ülkenin de dolarlara erişimini engelleyerek bu girişimi başarısızlığa mahkum etmişti. Bunlar, tarafsız bir aracının yapacağı işler değildi.
O sıralarda İngiltere bir krizden diğerine savrulmakla meşguldü. 1957 yılında sterlini korumak amacıyla faizler birdenbire yükseltilerek sterlinin kullanımı k ısıtlandı (Albay Smithers'ın James Bond'a sözünü ettiği para krizi ve artan faizler olayı buydu). Sterline erişimleri kısıtlanan bankalar onun yerine doları kullanmaya başladılar ve kullandıkları dolarlar da Sovyetler Birliği'nin Amerikan baskısından kurtulmak için Londra ve Paris bankalarında tuttuğu dolarlardı. Kısa sürede bunun hayli kazançlı bir iş olduğu anlaşıldı. ABD'de bankaların dolar cinsinden verdikleri kredilere uygulayabilecekleri faiz oranları sınırlıydı; Londra'da ise böyle bi r sınırlama yoktu. Londra bankaları, Bretton Woods tankerinin depolarında bir delik keşfetmişlerdi; bu bankalar dolarları ABD sınırları d ışında k ullandıkları sürece Amerika tarafı onlara karışamıyor, Britanya ise umursamıyordu. Belki de Sovyet bankalarından birinin teleks ad resi olarak kullandığı "Euro" sözcüğü nedeniyle "eurodolar" olarak anılan bu devletsiz dolarlar, tıpkı eski günlerdeki gibi ülkeler arasında hiçbir engele takılmadan dolaşabiliyordu. Yasaların bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.
ABD'li yetkililer bu duruma bir son vermek amacıyla harekete geçtiler ve (aynı zamanda federal bankacılı k sistemini de denetleyen) Para Birimi Kontrol Ofisi, Amerikan bankalarının Britanya'daki şubelerinin eylemlerini denetlemek üzere Londra'da bir ofis açtı. Ne var ki Atlantik'in bu yakasında Amerikalıların sözü geçmiyordu, Londralıların da onlara yardım etmeye niyetleri yoktu. İngiltere Merkez Bankası'nda bu bankaları denetlemekle görevli olarak çalışan Jim Keogh, "Londra'daki Citibank, Amerikan yasalarına uymuş uymamış beni ilgilendirmez" diyordu. "Bilmesem de olur. Eğer Kontrol Ofisi'nin adamları ABD yasalarının Londra'da da geçerli olması gerektiğini düşünüyorlarsa, onlara bol şans dilerim." Aynı yetkili, yarı şaka yarı ciddi bir tavırla yabancı bir bankere Londra'da istediği gibi iş yapabileceğini söylerken şöyle demişti: "Yeter ki uluorta yapma ve atları ürkütme." Söz konusu dolarların miktarı, New York'taki Amerikan bankalarının işlem yaptığı miktarlarla kıyaslandığında çok da büyük sayılmazdı ama her yıl üçte bir oranında artıyordu. Londralılar için nihayet yeni bir gelir kapısı açılmıştı.
Hemen hemen aynı sıralarda (ve o yıllarda bütün dünyada esen isyan rüzgarlarının etkisi olabileceği ihtimal ini saymazsak, tamamen bu olanlardan bağımsız bir şekilde) İngiliz radyo dinleyicilerinin erişebildiği radyo istasyonlarının sayısı arttı. O zamana dek Birleşik Krallık'ta yasal olarak radyo yayını yapabilen tek kanal BBC'ydi ve dinleyicilerine yeni pop müzik sanatçılarını tanıtmak konusunda hayli gönülsüzdü. İngiliz gençleri, Nero and the Gladiators veya B. Bumble and the Stingers gibi müzisyenleri de radyodan dinleyebilmek istiyorlardı ve BBC'nin bu konudaki isteksizliği onları öfkelendiriyordu. Tam bu noktada girişimci zekaya sahip gemi sahipleri devreye girdiler. Gemilerini radyo istasyonuna dönüştürerek Britanya'nın karasularının tam dışına demirlediler ve Birleşik Krallık'a pop müzik yayını yapmaya başladılar.
Bu deniz radyocularına çoğunlukla korsanlar deniyordu ama onlara takılan bir isim daha vardı: offshore. Korsanlar kadar eğlenceli bir tınısı olmasa da, duruma daha uygun bir tanımdı. Britanya karasularının hemen dışından yayın yaptıkları için Britanya yasalarını ihlal etmiş sayılmıyorlardı. Bu offshore radyo istasyonları, en az yasal radyo istasyonları kadar somut ve gerçektiler; radyonuzun kanalları arasında dolaşırken onları kolaylıkla bulabiliyordunuz ama yasal olarak var olmadıkları için onlarla başa çıkmak da çok zordu.
Yasal olarak yokken fiziksel olarak var olmayı tanımlayan "offshore" terimi, farklı bağlamlarda da kendine kullanım alanı buldu ve kısa sürede finans çevrelerinde de duyulmaya başladı. ABD'nin kontrolü dışındaki eurodolarlarla işlem yapan bankalar iki ayrı hesap tutuyorlardı. Birincisinde döviz kontrollerine ve diğer tüm kurallara uygun olarak yapılan her zamanki sıkıcı işlemler yer alıyordu. Bunlara "onshore" deniyordu. İkincisinde ise kabadayı korsanların kol gezdiği bu yeni eurodolar piyasasında yapılan işlemler vardı. Bretton Woods gemisinin depolarından Offshore eurodolar piyasası 1 950'li yılların sonunda City of London'a biraz can verdiyse de, İngiltere finans dünyasını eski parlak günlerine döndürmeye yetmemişti. Bütün büyük tahviller New York'tan dolaşıma giriyordu ve bu da İngilizlerin fena halde canını sıkıyordu. işin belki de en sinir bozucu tarafı şuydu: Borç alan şirketlerin çoğu Avrupalıydı, borç verenlerin çoğu da Avrupalıydı ama a radaki bağlantıyı sağlayan Amerikan bankaları olduğu için dolgun komisyonları cebe indirenler de onlardı. Savaşın verdiği hasarı onarmaya çalışan ve ekonomileri hızla büyümekte olan Avrupa devletleri, büyük miktarlarda borç arayışındaydılar. Bu durumdan Avrupalıların bir kazancının olmayışı Londralı bankerlere hiç adil gelmiyordu. Bu işe en çok kızanlardan biri de, Siegmund Warburg adında bir bankerdi.
Warburg, City of London dünyasının sıcak ve güvenli ortamına pek uyum sağlayamamış bir yabancıydı. Öncelikle, İngiliz değil Alman'dı. Dahası, bir bankerin nerede ve nasıl olursa olsun iş kovalaması gerektiği inancından asla vazgeçmemişti. Meydanı büyük City of London bankalarına bırakmaya niyeti yoktu, hayatını iş bağlamaya adamış bir bankerdi o. Sıkça anlatılan ilginç bir özelliği, bi r öğle yemeği o gün yapmak istediği tüm iş toplantılarına yetmediği için, farklı müşterilerle günde iki kez öğle yemeği yemesiydi. City of London çevrelerinde hiç hoş karşılanmamasına rağmen, Britanya'yı düşmanca devralma kavramıyla tanıştıran da oydu. Sürekli seyahat eder, hiç durmadan yeni müşteriler ve bağlantılar peşinde koşardı. 1962 yılında Dünya Bankası'nda çalışan bir arkadaşından ABD sınırları dışında dolaşımda olan dolarların miktarının yaklaşık 3 milyar olduğunu öğrenmişti. Bu, petrol gemisinin depolarından sızmış, kullanıma hazır bir halde oradan oraya çalkalanan bir servetti ve Warburg da bu servetten payına düşeni almaya kararlıydı. 1920'li yıllarda Almanya'da bankerlik yapmıştı, döviz kurları üzerinden tahvil satmışlığı vardı. Bugün onun adına çalışan bankerlerin de benzer bir şey yapmamaları için hiçbir sebep göremiyordu.
Tahvil satışı, uzun vadeli bir finansal anlaşmadır. Bir kurum, baştan belirlenmiş miktarda parayı yine baştan belirlenmiş bir süreliğine borç alır; karşılığında söz konusu süre dolduğunda aldığı borcu geri öderken baştan belirlenmiş oranda bir faizi de ödemeyi taahhüt eder. Tahviller, şirketlerin ve ülkelerin finansmanında son derece önemli bir rol oynarlar. O yıllarda bir şirket dolar cinsinden borç almak istiyorsa bunu New York'tan almak zorundaydı. Warburg, ABD dışında gezen o 3 milyar doların hatırı sayılır bir kısmının İsviçre'de olduğunu biliyordu ve bundan faydalanmanın yollarını aramaya başlamıştı.
İsviçre'de para boldu. 1920'1i yıllarda Fransa vergilerin üst limitini yüzde yetmiş ikiye çıkardığından beri, malını ve parasını kendi ülkesinden kaçırmak isteyen yabancılar mal varlıklarını İsviçre'de saklıyordu. O zamandan ikinci Dünya Savaşı'na kadarki dönemde İsviçre'de tutulan paranın miktarı on kat arttı ve sonun da kıta Avrupası'ndaki tüm hane halkı servetinin yüzde 2,5'ini oluşturur hale geldi - aynı dönemde Avrupa, ekonomik anlamda bir durgunluk yaşıyordu. İsviçre'nin müşterilerinin çoğu, vergi ödemek istemeyen Fransızlar ve İtalyanlardı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da İsviçre'ye para akmaya devam etti; 1970'1i yılların başında Avrupa'daki hane halkı servetinin yaklaşık yüzde 5’i buradaydı. Nakit paranız varsa arabaya yükleyip Zürih'e veya Cenevre'ye götürüyordunuz, burada banknotlarınızı ağzı sıkı bir veznedara teslim ediyordunuz ve kuşlar gibi hafiflemiş olarak ülkenize dönüyordunuz. Fransız iktisatçı Gabriel Zucman, 2015 tarihli Vergi Cennetleri adlı kitabında Paravatan'ın yaratılışında İsviçrelilerin oynadığı rolden şöyle bahsediyor: "Vergi ödemekten kurtulmak isteyen Avrupalılar için ortam, aynen 1920'1i yıllarda olduğu gibiydi: İsviçre bu dönemde müşteri sırrı güvencesi veren, çalışır vaziyetteki tek finansal merkezdi."
Herkesçe bilinen bir gerçekti bu. İlk kez l968 yılında basılan Sidney'e 714 Sefer Sayılı Uçuş adlı Tenten macerasındaki kötü adam Roberto Rastapopoulos, bir milyoneri rehin alır ve ondan İsviçre'deki gizli hesabının bilgilerini öğrenmeye çalışır: "Bankanın adını biliyorum, hesabın hangi adla açıldığını da biliyorum: elimde, kullandığınız sahte imzanın harika örnekleri var... Eksik olan tek şey hesap numarası. Onu da siz bana kibarca söyleyeceksiniz." Bunun üzerine gerçeği söyleten bir iksir, volkanik bir patlama, uzaylı yaratıklar ve telepatinin de yer aldığı, bütün Tenten külliyatının belki de en çılgın macerası başlar. İşin ilginç yanı şudur ki macera boyunca bin bir türlü acayiplik yaşansa da, milyonerin gizli hesap numarası açıklanmaz. Herhalde bu kadarı da fazla kaçacaktı; ne de olsa söz konusu hesap, 1934'ten beri bankacılık işlemlerinin gizliliğini yasal olarak güvence altına alan İsviçre'deydi. İsviçre'deki banka hesapları öylesine iyi korunuyordu ki bunların kime ait olduğunu sadece üç kişi -iki bankacı ve hesabın sahibi olan kişi- biliyordu. Dönemin çocuk kitaplarında bile vergi kaçıran hırsızlar çuvallar dolusu parayı İsviçre'de saklarken, Londra'nın en hırslı bankerlerinin bundan habersiz olması düşünülemezdi.
Bu kitapta ileride daha çok sözünü edeceğimiz, eski bir İsviçreli bankacı olan Bradley Birkenfeld, "Zengini ve ünlüsü, kötüsü ve çirkini, istihbarat ajanı ve mafyası, eşlerinden ve iş ortaklarından para saklamak için; şirket karlarını zimmetlerine geçirmek için; küçük savaşları ve uyuşturucu kartellerini finanse etmek için bu numaralı hesapları kullandılar," diye yazmıştı. "Böyle bir numaralı hesabınız varsa, size tanınan bu ayrıcalık karşılığında İsviçrelilere ufak bir sabit ücret ödemek ve hesaptaki paranız için tek kuruş faiz almamak hiç de zorunuza gitmezdi. İsviçre çeliğinden yapılma yatağınızın altına sakladığınız servetinize kimsenin dokunamayacağını bilmek yeterliydi."
1960'lı yılların başında Londra'daki bankerler İsviçre'ye kaçırılan bu dolarlara yutkunarak bakıyordu: Yeniden tahvil satabilmek için ihtiyaçları olan para, hiçbir işe yaramadan orada öylece yatmaktaydı. Warburg bir şekilde bu paraya ulaşırsa, paketleyip borç vererek köşeyi dönebileceğini düşünüyordu. İsviçreli bankerlere sırf paralarına göz kulak olmaları için ücret ödemeye razı olan müşteriler, paralarını İsviçre'ye göndermek yerine Warburg'a vererek karşılığında tahvil almayı isterlerdi muhakkak. Hele de tahvillerden elde edecekleri gelir, vergiden muafsa. Hiç şüphesiz Avrupalı şirketler de New York'tan borç alırken ödediklerinden çok daha düşük bir ücret karşılığında Warburg'dan borç almayı tercih edeceklerdi. Tabii ki borç vereceği para da tahvillerden gelecekti.
Ne var ki iş o kadar basit değildi. Önünde bir engel vardı: Savaş sonrası sistemde, petrol tankerinin depoları arasında serbest akışa yer yoktu; yani spekülatif para, Avrupa kıtasındaki ülkeler arasında istediği gibi dolaşamıyordu. Warburg bu parayı İsviçre'den nasıl çıkaracak, borç isteyen müşterilerin olduğu ülkelere nasıl ulaştıracaktı? En iyi bankerlerinden ikisini görevlendirerek ne yapıp edip bu işi halletmelerini söyledi.
Warburg'un adamları 1962 yılının Ekim ayında görüşmeler yapmaya başladılar, aynı sıralarda Beatles da "Love Me Do" single'ını yayınlamıştı. Şarkı İngiltere listelerinde 17. sıraya yük seldi; ilk single için fena sayılmazdı ama muazzam bir başarı olduğu da söylenemezdi. Ertesi yıl 1 Temmuz'da Warburg'un bankerleri ilk anlaşmayı imzaladılar, aynı gün Beatles da tüm dünyayı saracak Beatles çılgınlığını ateşleyen "She Loves You" şarkısını kaydetti. Ekim 1962'den beri geçen dokuz ayda dünyada sadece pop müzikte değil; jeopolitik anlamda da devrimler gerçekleşmişti. Küba füze krizinin yaşandığı ve Başkan John F. Kennedy'nin "leh bin ein Berliner" konuşmasını yaptığı bu dönemde küresel finans sisteminde yaşanan eşzamanlı devrimin pek fazla dikkat çekmemiş olması anlaşılabilir bir durum.
Warburg'un yeni tahvilleri -eurodolardan esinle bunlar da 'eurobond' adıyla anılır oldular- savaş kahramanlığından gazeteciliğe, ardından da bankerliğe geçiş yapan iskoçyalı lan Fraser tara fından yönetiliyordu. Fraser, The High Road to England İngiltere'ye Giden En Doğru Yol adlı zekice yazılmış otobiyografisinde, patronunun rüyasını gerçekleştirmek için çok sayıda bürokratik engeli nasıl aştığını şaşırtıcı bir açık sözlülükle anlatır. Meslektaşı Peter Spira'yla birlikte, sıcak paranın sınırlar arasında akmasını engellemek amacıyla yürürlüğe konmuş vergileri ve denetimleri etkisiz bırakmanın yollarını bulmuşlar, farklı ülkelerdeki yasa ve yönetmeliklerin sadece kendi işlerine yarayan kısımlarına tabi olmalarını sağlayacak bir rota çizerek planlarını hayata geçirmişlerdir.
Söz konusu tahviller Britanya'da piyasaya sürülselerdi yüzde 4 vergiye tabi olacaklardı. Bu nedenle Fraser bunları Hollanda'daki Schipol Havaalanı'nda satışa çıkardı. Tahvillerin getireceği faiz de Britanya'da ödenmesi durumunda vergiye tabi olacağı için, faizlerin de Lüksemburg'dan ödenmesi kararlaştırıldı. Tahvillere dair hiçbir işlem Britanya'da yapılmadığı halde, Fraser Londra Borsası'nı bunları listelemeye ikna etmişti. Fransa, Hollanda, İsveç, Danimarka ve İngiltere merkez bankaları, bu eurobondların kur kontrolü üzerinde nasıl bir etki yaratacağı konusunda haklı olarak endişeleniyorlardı. Fraser'ın şapkadan çıkardığı son numara da, gerçekte borçlanan İtalya'daki bir kamu holding kuruluşu olan IRI olduğu halde, kağıt üzerinde borçlanan olarak İtalya devlet karayollarının işletmecisi olan Autostrade'yi göstermesiydi. Borçlanan IRI olsaydı, ödemeyi yapmadan önce üzerinden vergi öde mesi gerekecekti, Autostrade'ninse böyle bir zorunluluğu yoktu.
(City of London bankerleri farklı ülkelerin yasalarını birbirine kırdırmakta öyle ustalaşmışlardı ki anlaşmadan iki yıl sonra Belçikalı vergi müfettişlerini de satış sözleşmelerine son imzayı atmanın bir formaliteden ibaret olduğuna ikna etmeyi başardılar. Böylelikle, imza atmak için ta Lüksemburg'a gitmelerine gerek kalmadan işlerini yürütüyorlar, kutlama yemeklerini de o yıllarda gastronomik açıdan hayli çorak olan Lüksemburg yerine lokantaların daha kabul edilebilir düzeyde yemekler servis ettiği Brüksel'de yiyorlardı.)
Yasalar arasında gidip gelerek oynanan bu oyun sayesinde Fraser, yüksek faiz getiren, her tür vergiden muaf, üstelik de istenen yerde nakde çevrilebilen cazip bir tahvil icat etmiş oluyordu. Bu, offshore teriminin tam anlamıyla hayata geçmiş haliydi. Otobiyografisinde şöyle yazıyordu: "İşin sırrı… tahvillerin sahibinin kesinlikle ifşa edilmemesi, faizlerden vergi düşülmemesi ve tahvilin vadesi dolduğunda sorgusuz sualsiz ödemenin yapılmasıydı." Bu tür tahvillere hamiline yazılı tahvil deniyordu; tahvil kimin elindeyse ona aitti, sahibinin kimliği hiçbir yerde kayıtlı değildi ve bu tahvile sahip olduğunuzu hiçbir yere bildirmek zorunda değildiniz. Fraser'ın eurobondları bu açıdan adeta sihirli kağıtlardı. Eurobondlardan önce İsviçre'de saklanan servet pek bir işe yaramıyordu; şimdiyse o servet her yere taşınabilen, her yerde bozdurulabilen ve sahibine vergisiz kazanç sağlayan bu sihirli kağıtları satın alabiliyordu. Hem vergiden kaçıp hem de kar eden bu kağıtlar, faiz kazandıran 1000'er dolarlık seyahat çekleri gibiydiler.
Yaklaşık elli yıldır City of London'da böyle büyük hacimli bir işlem yapılmamıştı ve az kalsın incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten ötürü her şey suya düşecekti: Tahvillerin basılması için gerekli olan matbaa kalıplarının nasıl oyulduğunu kimse hatırlamıyordu. Neyse ki sonunda işi bilen iki ihtiyar Çek usta bulundu. Geriye bir tek kağıtları banka müdürlerine imzalatmak kalmıştı. Yıllar sonra Spira, o günleri şöyle anlatıyordu: "Brüksel'de üzerine tutturulan on iki dolmakalemle aynı anda on iki tahvil imzalayabilen bir imza makinesi vardı. Bunun dışında şirket, üç dört kişiyi sırf bu kağıtları imzalamaları için bir haftalığına Lüksemburg'a gönderiyordu. Bürokrasinin ne kadar dangalakça olduğunu sırfbu örnekten anlayabilirsiniz."
Peki Fraser'ın sihirli icadını kimler satın alıyordu? Bu sorunun cevabını bilmek imkansızdı zira satışların çoğu İsviçreli bankerler tarafından yapılıyordu ve onlar da müşterileri konusunda ser verip sır vermiyorlardı. Yine de Fraser'ın bir tahmini vardı: "Bu tahvillerin başlıca alıcıları, çoğu Doğu Avrupa'da, bir kısmı da Latin Amerika'da yaşayan, gerektiğinde bulundukları yerden aceleyle ayrılırken servetlerinin bir kısmını da küçük bir çantada yanlarında taşıyabilmek isteyen kişilerdi. Orta Avrupa'da hayatta kalan Yahudi nüfusun önemli bir kısmı hâlâ İsrail'e ve Batı'ya doğru kitlesel bir göç halindeydi. Ayrıca Doğu'ya kaçan devrik Güney Amerika diktatörleri de vardı. Bütün bu insanların paraları İsviçre'de saklanıyordu."
Daha sonraları tarihçiler, bu tahvillerin müşterileri arasında yolsuzluğa karışmış politikacıların -yani kitapta sözü geçen devrik Güney Amerika diktatörlerinin- pek az bir yer tuttuklarını, bu oranın en fazla beşte bir olduğunu söyleyerek Fraser'ın tahminlerinin abartılı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki Fraser'ın tahmini, abartılı olmak bir yana, gerçeğin hayli hafifletilmiş halini yansıtmaktadır. Bu devrik diktatörler Güney Amerika'da bulunmuş olabilirler fakat hepsi de Güney Amerikalı liderler değildiler.
1960'lı yılların başında, ikinci Dünya Savaşı'nda Avrupa'yı yağmalamış, servetlerini İsviçre'ye saklamış ve sonra tabanları yağlayıp Arjantin'e sıvışmış pek çok kişi hâlâ hayattaydı. Hiç şüphesiz bunların arasında bulunan Nazi savaş suçluları için servetlerinin İsviçre'de öylece yatması ve hiçbir kazanç sağlamaması epey can sıkıcı bir durumdu. Neyse ki Ian Fraser'la adamları imdada yetişmişler, bu servetlerin risksiz ve vergisiz birer kazanç kapısına dönüşmelerini sağlamışlardı.
Tahvil müşterilerinin geriye kalan beşte dördünü ise, bankerlerin "Belçikalı dişçiler" dediği, yüksek gelirleri olan ve vergi kaçırmak isteyen alelade zenginler oluşturuyordu. Bunlar zaten kazançlarının bir kısmını Lüksemburg'daki veya Cenevre'deki bankalara yatırıyorlardı ve karşılarına çıkan bu tatlı yatırım fırsatını seve seve değerlendireceklerdi. Fraser için ortada şaşılacak bir şey yoktu. Anılarında "Eric Amca" diye bahsettiği, Warburg'un kıdemli bankerlerinden biri olan Eric Korner, ne zaman müşterisi olan şirketlerden biri beklenenin üzerinde kar etse, derhal Zürihli bir simsarı arıyordu. Piyasanın geriye kalanı durumdan haberdar olmadan önce Korner bu simsar aracılığıyla şirketin hisselerini satın alıyor, bir yandan müşterisinin zararı pahasına vergisiz kazanç elde ederken, bir yandan da İsviçre'deki servetine servet katıyordu.
Böylelikle Paravatan'a giden tünelin ana hatları ortaya çıkmaya başlamıştı. Sistem şöyle işliyordu: Öncelikle elinize bir miktar para geçmesi gerekiyordu; bunu ister çalmış, ister vergiden kaçırmış, isterseniz de alın teriyle kazanmış olun. Sonra bu parayı saklıyordunuz; sonra da harcıyordunuz. O zamana kadar bu üç aşamanın sadece ikisini gerçekleştirmek mümkündü, üçü bir arada olamıyordu. Parayı elde edebilir ve sonra da harcayabilirdiniz ama bu harcamalar dikkatleri üzerinize çekeceği için riskliydi. Parayı elde ettikten sonra saklayabilirdiniz ama bu sefer de servetiniz İsviçre'de biriktiğiyle kalıyordu, harcayıp tadını çıkaramıyordunuz. Paravatan'la birlikte servetin önündeki engeller kalkıyordu. Paravatan paranızın nereden geldiğiyle ilgilenmiyordu, onunla ne yaptığınızla da ilgilenmiyordu, çalmakta, saklamakta veya harca makta özgürdünüz. Eurobondların altında yatan kirli sır buydu. Ve bütün bunlar, iletişim teknolojisindeki gelişmeler -önce telgraf, sonra telefon, ardından teleks ve son olarak da e-posta- sayesinde mümkün olmuştu. Küreselleşme dediğimiz, sınırları ortadan kaldıran ve her şeyi kolaylaştıran devrimin karanlık yüzü buydu.
Mal varlığını saklama arzusunda haklı olanlar da vardı elbette. Fraser'ın da açıkça belirttiği gibi, eurobondların ilk müşterileri arasında Naziler'den kaçırdıklarını İsviçre'ye saklayan Yahudiler de bulunuyordu ve ancak eurobond sayesinde mal varlıklarından bir gelir elde edebilmeye başlamışlardı. Sorun, eurobondların sağladığı gizliliğin, taşınabilirliğin ve kolaylığın sadece soykırım dan kurtulup Tel Aviv'e kaçan Yahudileri değil; Antwerp'deki dişçileri, Londra borsasında içeriden bilgi sızdıran simsarları ve Buenos Aires'deki Nazileri de cezbetmesiydi. Korkup kaçmakta haklı olan parayla, vergiden kaçırılan para ve halkı soyarak elde edilen para İsviçre'de birbirine karışıyordu. Saklayacak parası olan herkes eurobond alabiliyordu ve kimse bu paranın kaynağını sorgulamıyordu.
Zengin insanların Paravatan'ın büyülü bahçesine açılan kapıyı araladığı an buydu: Londralı kurnaz bankerlerin, yeterince zengin olan herkesi kim olduğuna ve nasıl zengin olduğuna bakmaksızın kabul eden, yasaların işlemediği sanal bir ülkeyi yarattıkları an. Sıradan Belçikalılar gelirleri üzerinden vergi öderken, İsviçre'de hesap açtıracak kadar zengin olanlar vergi kaçırmakla kal mıyor, üzerine bir de kâr ediyorlardı. Doğu Avrupa halkları yerle bir olmuş ülkelerini yeniden inşa etmeye çalışırken, o toprakları yağmalayıp talan eden Naziler hem savaş suçu işleyerek edindikleri serveti koruyorlar, hem de bundan kazanç sağlıyorlardı.
Göreceğimiz gibi, hem Birinci Dünya'nın vergi hırsızlarına, hem de Üçüncü Dünya'nın kleptokratlarına hizmet ettiği için, Paravatan konusunda bir şey yapmak çok zor. Bu durumu da Ian Fraser'a ve Warburg'un meslektaşlarına borçluyuz.
Yapılan ilk eurobond satışının hacmi 15 milyon dolardı. Fakat nakit paranın ülke sınırları dışına çıkmasının önündeki engeller kalkınca, açılan yoldan çok daha fazla para akmaya başladı. l963'ün ikinci yarısında 35 milyon dolarlık eurobond satıldı. 1964'te eurobond pazarının değeri 5l0 milyon dolara ulaşmıştı. 1967'de bu miktar ilk kez bir milyar doları aştı ve bugün euro bond pazarı dünyanın en büyük pazarlarından biri durumun da. Amerikalı şirketler bile, katı kuralların geçerli olduğu New York'tan çıkıp eurobond satmaya başlamışlardı. Bu arada elbette devlet de bu sıcak para akışını kontrol edebilmek için birtakım tedbirler alıyor, hemen ardından bu tedbirlerin de etrafından dolaşan hamleler bulunuyordu. Neyse ki Hollanda ile ABD arasında yapılan bir vergi anlaşması sayesinde, Amerikan şirketleri vergisiz borç almanın yolunu bulmuşlardı: Hollanda Antilleri adı verilen küçük Karayip adalarında, sırf bu amaçla kullanılan özel teşvik fonları oluşturulmuştu.
Peki bu arada Bretton Woods'ta tasarlanan, depoları birbirinden ayrılmış o petrol gemisine ne olmuştu? Geminin depoları arasına özel bir boru hattı döşenmişti ve kaptanın bilgisi veya izni olmadan bu hattan petrol akıyordu. Paranın doğası gereği, gemi benzetmesini daha fazla kullanamayacağız. ABD hükümetinin dayattığı yasalardan ve vergilerden kaçıp yurtdışına saklanan dolarlar hâlâ dolar olma özelliklerini koruyorlardı; yani hala otuz beş tanesi bir ons altın ediyordu. Buradan sonra yaşanan sorunların kaynağında da dolar ile petrol arasındaki önemli bir fark yatıyordu: Petrolü kullanmazsanız petrol olarak olduğu yerde durur, ne artar ne de azalır. Dolar ise çoğalır.
Bir doları bankaya koyduğunuzda, banka bu doları bir başkasına verdiği borcun teminatı olarak kullanır - yani artık ortada birden fazla dolar vardır, sizin dolarınız ve bir başkasının borç aldığı dolar. O başkası da borç aldığı doları başka bir bankaya yatırırsa ve o banka da o doları bir başkasına borç verirse, artık ortada ikiden fazla dolar vardır. Bu böyle sürüp gider. Bu dolarların her biri nominal olarak belli bir miktar altına denk geldiğinden, ABD'nin bu dolarlara karşılık talep edilebilecek altına sahip olmak için hiç durmadan altın satın alması gerekir. Ne var ki ABD bunu yapacak olursa, söz konusu altını satın almak için de dolar kullanacağından piyasadaki dolar miktarı artacak, o dolarlara karşılık daha da fazla altın satın almak gereği doğacak ve bu da daha fazla dolar anlamına gelecektir. Bu mantıksız döngünün sistemi çökerteceği aşikardır; kısacası offshore ile başa çıkmak imkansızdır. Offshore, petrol gemisindeki petrolün bir depodan diğerine gizlice akmakla kalmayıp, bunu her yapışında hacminin iki katına çıkması gibidir.
Bunun ne anlama geldiğini tahmin etmiş olabilirsiniz. Yabancı devletlerin her 35 dolar karşılığında bir ons altın satın alma hakları vardı, ne var ki altın miktarı aynı kalırken piyasadaki dolar miktarı hiç durmadan artıyordu. Arz ve talebin basit kuralları, bize böyle bir durumda karaborsanın ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu söyler. Ne zaman bir diktatörlük, doların kendi para birimi cinsinden karşılığını kontrol etmeye kalkışsa, hemen devletin belirlediği kur dışında kayıt dışı bir döviz alım satım trafiği başlar. Yabancı bir devlet, onsu 35 dolara ABD'den altın satın alıp, aynı altını serbest piyasada eurodolar karşılığında satabilirdi. Elde ettiği eurodolarlarla daha çok altın satın alıp, o altınları da eurodolar karşılığında satarak kâr edebilir, bunu sonsuz kereler yapabilirdi. Goldfinger'ın icat ettiğine benzer, fakat ondan çok daha kurnazca ve kârlı bir hileydi bu. Üstelik Goldfinger gibi altınları eritip bir Rolls-Royce'un gövdesinde saklayarak yurtdışına kaçırmaya veya 007'yle golf sahalarında kapışmaya da gerek yoktu. Her şey, Washington'ın ne kadar para kaybetmeye razı olduğuna bağlıydı. Bu hileyi engelleyebilecek tek şeyse, insanların arızalı olduğu çok açık olan bu sistemden kâr etmeyi reddetmeleriydi.
ABD hükümeti, dolar/altın paritesini korumaya çalıştıysa da, doların hareketi üzerine konan her kısıtlama insanları dolarlarını Londra'ya saklamaya daha da fazla teşvik ettiği için, gitgide daha fazla para yurtdışına kaçıyor ve bu da dolar/altın fiyatı üzerinde daha fazla baskı oluşturuyordu. Kaçan dolarlar nereye gidiyorsa bankerler de oraya akın ediyordu. Bugün Amerikan imalatçıları için Çin ne ise, o sıralarda Amerikan bankaları için de İngiltere oydu. City of London'da kurallar Wall Street'tekinden daha esnek, politikacılar daha hoşgörülüydü; tam da bankaların istediği gibiydi. 1964'te City of London'da on bir ABD bankasının şubesi vardı. 1975'te bu sayı yetmiş sekize çıkmıştı. Bu arada Washington olan bitene engel olamayacağını anlamış ve 35 dolara bir ons altın sözünü de geri almıştı. Bretton Woods'ta alınan tüm tedbirlerin birer birer ortadan kaldırıldığı süreç böylece başlamış oldu.
Paranın asıl sahibinin kim olduğu sorusu -parayı kazanan kişiler mi, yoksa parayı yaratan ulus mu- cevabını bulmuştu. Londra'daki ve İsviçre'deki misafirperver bankerler sayesinde, eğer paranız varsa, onunla canınızın istediğini yapabiliyordunuz ve diğer devletlerin de size engel olmak için yapabilecekleri hiç bir şey yoktu. Engel olmak için yaptıkları her şey, tıpkı patlak bir lastiğin hava kaçırmasını önlemek için onu sıkıştırmak gibi, durumu daha da beter bir hale getiriyordu. Devletler önüne ne engel çıkarırsa çıkarsın, para offshore topraklara akıyordu. İngiltere'nin yaptığı gibi tek bir ülkenin offshore'a göz yumması, diğer bütün ülkelerin çabalarını etkisiz kılıyordu. (Keşke herkes Keynes'i dinleseydi de Bretton Woods'ta uluslararası bir para biri mi icat edilseydi; o zaman bütün bunlar olmayacaktı.)
Sınır tanımayan para ile sınırları olan devletler arasındaki yarış da böylece başlamış oldu. Eğer kanunlar bir ülkenin sınırlarından öteye geçemezken para istediği yere akabiliyorsa, paranın sahipleri daima o kanunları koyanlardan bir adım önde olurlar. Boksörlerden birinin ringde kalmak zorunda olduğu; diğerininse istediği zaman ringden inip rakibinin öngöremediği bir taraftan geri çıkabildiği bir boks maçı düşünün. Aklı olanın parasını hangi boksöre koyacağı aşikardır.
Warburg'un başlattığı değişim eurobondlarla sınırlı kalmadı. Eurobondun temelindeki mantık başka her alana da uyarlanabi liyordu. Size ve müşterilerinize para kazandırabilecek bir iş tespit ettiğinizde, dünyada o işe ilişkin yasaların en gevşek olduğu yer neresiyse -Liechtenstein, Cook Adaları veya Jersey- orayı merkez üssünüz olarak kullanıyordunuz. Eğer dilediğiniz kadar gevşek yasaları olan hiçbir yer bulamadıysanız, o zaman da güzellikle ya da tehditle yasalarını sizin istediğiniz şekilde değiştirecek bir yer buluyordunuz. Bu şekilde iş yapmanın da babası Warburg'dur; İngiltere Merkez Bankası'na giderek yasaları daha rekabetçi hale getirip vergileri düşürmelerini, aksi takdirde bankasını başka bir yere, örneğin Lüksemburg'a taşıyacağını söylemişti. Sihirli bir değnek gibi etkili olan bu tehditle yasalar değişmiş, hamiline ya zılı tahvillerdeki damga vergisi kaldırılmıştı.
Dünyanın bu gelişmeler karşısındaki tepkisi de tahmin edile ceği gibi oldu. Zaman zaman ülkeler, offshore dünyasına kaçan işleri yurda dönmeye ikna etmek için girişimlerde bulundular (örneğin ABD, Londra'ya taşınan bankaların kaçmak istedikleri yasaları değiştirdi); böyle yaparak da kendilerini Warburg'un bankerlerinin yarattığı korsan offshore dünyaya gitgide daha çok benzettiler. Bir türlü yerinde durmayan parayı ülke sınırları için de tutabilmek için vergiler düşürüldü, yasalar gevşetildi, politikacılar daha bir hoşgörülü oldu. Bunun sebebi çok basitti. Bir yerde istediğinizi yapmanıza izin verilirse, herkes işini oraya taşımaya başlar ve diğer yerler de hiç vakit kaybetmeden aynı şekilde değişmek zorunda kalırlar. Paravatan, daima parası olanların lehine çalışır ve gittiği her yerde kuralları esnetir.
Paravatan'ın ordusu, bayrağı veya sınırları olmayabilir, bir devleti devlet yapan özelliklerin hiçbiri Paravatan'da yoktur, fakat bir dili vardır: örtmece. Paravatan'ın yasal muhafızları olan avukatlarla ve muhasebecilerle biraz vakit geçiren herkes, yapılan işin yasadışılığı ölçüsünde sırasıyla şu tabirleri duyacaktır: "vergi uyuşmazlığı'', "ikame planlaması", "vergi tarafsızlığı", "komisyonlar" ve "kolaylaştırıcı ödemeler". Bir süre sonra siz de kendinizi bu tabirleri kullanırken bulabilirsiniz.
Peki bu dolambaçlı lafların arkasında yatan para ne kadardır? Bu sorunun cevabına ulaşmak zordur; para görünmezdir, görünmez kalması için çuvalla para ödenen, hayal güçleri zengin ve son derece zeki bir sürü insan çalışmaktadır. Adeta karanlık madde gibi, sadece etrafındaki görülebilir şeyler üzerinde yarattığı etkiye bakarak incelenebilir.
İsviçre bankacılık sistemini inceleyen Fransız iktisatçı Gabriel Zucman, bir hesaplama yapmaya çalışmıştır. Bankacılıktaki üstü kapalı işlemlerin yarattığı istatistiksel anormallikleri analiz ettiğinde, 2014 yılında bütün dünyadaki finansal varlıkların yüzde 8'inin vergi cennetlerinde tutulduğu sonucuna varmıştır, bu da 95,5 trilyon dolarda 7,6 trilyona denk gelmektedir. Bu 7,6 trilyon doların yaklaşık üçte biri İsviçre'de, geriye kalanı da Singapur, Hong Kong, Bahamalar, Jersey, Lüksemburg ve diğer vergi cennetlerindedir. Üstelik bu miktar, offshore dünyasında tutulan sanat eserleri, yatlar, gayrimenkuller, mücevherler gibi para dışı mal varlıklarını içermemektedir. Zucman bunların da yaklaşık 2 trilyon dolar değerinde olduğunu hesaplamıştır. (Bu arada söz konusu mal varlıkları, İsviçre'de, Hong Kong'da, Bahamalar'da veya diğer yerlerde bulunmak zorunda değildir. Yasal olarak bu vergi cennetlerinde, fiziksel olaraksa başka yerlerde olabilirler. Zaten, şekerleme tutkunu değilseniz, Jersey'de para harcamak isteseniz de satın alabileceğiniz pek bir şey yoktur.)
Zucman, Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde kendisini ziyaret ettiğimde, incelediği anormalliklerin nereden kaynaklandığını şöyle açıklamıştı: Ülkeler, yabancı para kendi topraklarına gelip yatırım yaptığında, örneğin Londra'da ev, New York'ta apartman dairesi veya Fransız Rivierası'nda villa satın aldığında, bunun kayıtlarını düzenli bir şekilde tutar ve bildirirken; ülkeyi terk eden paradan söz etmeyi pek sevmezler. Bu yüzden de bir ülkeye giren para ile o ülkeden çıkan para arasında bir tutarsızlık olduğu görülür. "Bu rakamlara bakacak olursak, gezegenimiz net borç içindedir. Finansal olarak eksidedir, ki küresel düzeyde böyle bir şeyin olması mümkün değildir," diyor Zucman. Dünyadaki tüm ülkelere giren para ile çıkan parayı bir hesap tablosuna girdiğinizde, iki taraftaki toplamların birbirini tutması gerekir zira bir ülkeye giren para, muhakkak ki başka bir ülkeden çıkan paradır. Gelgelelim hesap tutmaz. Sanki ülkelerin dış yatırımlarını yazdığınız listede bir satır eksiktir; iki sütunun birbirine eşitlenmesi için listeye bir ülke daha eklemek gerekmektedir. Aradığımız ülke alfabetik sırada Paraguay ile Peru arasında bir yerlerde olabilir pekala.
Paravatan'ın haritasını çıkarmaya çalışan tek kişi Zucman değil. Amerikalı bir iktisatçı olan James Henry'nin hesaplamalarına göre, Paravatan'ın gizlediği miktar çok daha yüksek: 2010 yılında 21 trilyon dolarla 32 trilyon dolar arasında olduğunu düşünüyor. Konuyla ilgili 2012 yılında kaleme aldığı bir çalışmada, bunun ne kadar çetrefilli bir hesaplama olduğunu tarif etmek için, astronomik benzetmeler kullanmış: "Ölçmeye çalıştığımız bu yeraltı sistemi, astrofiziksel bir kara deliğe eşit. Tıpkı kara delikler gibi, bu sistemin de kelimenin tam anlamıyla görünmez olduğunu söyleyebiliriz. İncelemek amacıyla ona biraz fazla yaklaşanları yutma tehlikesi var." Henry, Paravatanlıları da şöyle tarif etmiş: "Toplumun en iyi korunan çıkar gruplarından biriyle karşı karşıyayız. Dünyanın en zengin ve güçlü insanlarından oluşan bir çıkar grubu, haliyle, dünyanın en zengin ve en güçlü çıkar grubudur."
Paravatan, farklı ulusları farklı biçimlerde etkiliyor. Offshore cennetindeki nakit paranın çoğu, Kuzey Amerika ve Avrupa'daki zengin ülkelerin varlıklı vatandaşlarına ait. Ancak bu miktar, söz konusu ülkelerin ulusal zenginliğinin görece küçük bir kısmını oluşturuyor. Zucman'ın tahminlerine göre, ABD'nin ulusal zenginliğinin yalnızca yüzde 4'ü offshore hesaplarda; Batı Avrupa içinse bu oran yaklaşık yüzde 10. Öte yandan Rusya'nın servetinin yüzde 52'si, devlet elinin uzanamadığı offshore cennetlerinde. Afrika'nın tamamı için bu oran yüzde 30 iken Körfez ülkeleri için yüzde 57 gibi inanılmaz bir rakam çıkıyor. Zucman bu durumu şöyle açıklıyor: "Gelişmekte olan ve demokratik olmayan ülkeler deki oligarklar için servetlerini gizlemek çok kolay. Çaldıklarını gizlemek bu kadar kolayken, eylemlerini denetleyen bir kurum da olmadığı için, ülkelerini soyup soğana çevirmelerinin önünde hiçbir engel kalmıyor.''
İşte Paravatan'ın ortaya çıkış hikayesi bu. Başını ezmek için alınan bütün tedbir!ere rağmen büyümeyi ve dünyanın dört bir yanını sarmayı başarmış durumda.
Kaynak: Oliver Bullough, Paravatan/Moneyland, Neden Dünyayı Hırsızlar ve Dolandırıcılar Yönetiyor ve Onlardan Nasıl Geri Alırız? Çev. Ayşegül Çetin, Domingo Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2020, İstanbul, ss. 36-62
No comments:
Post a Comment