Kapitalist Kozmokrat Oligarşinin İşleyişi
Kapitalist oligarkların böyle mutlak bir güce nasıl sahip olabileceklerini hala anlayamıyorum. Bu hiç de adil değil. Her yerde, hatta yasaları, kolluk güçleri ve orduları olan devletlerde bile bunu nasıl dayatabiliyorlar?
Önce kelimenin kökeninden başlayalım. Eski Yunanca ''az'' anlamındaki ''oligo'' ve ''güç'' anlamındaki ''kratos'' sözcüklerinden oluşuyor oligarşi kelimesi. Oligarşi ''azınlık iktidarı'' demek. Kapitalist oligarklar ekonomide aslan payını kaparken, malın asıl üreticisi olan işçi, sermaye birikiminin dışında tutulur. Artık o, köle ve serflerin devamı niteliğindeki ''proletaryanın'' bir parçasıdır. Ne sermayeye ne de üretim araçlarına sahip olduğundan hayatta kalabilmek için ''ücretli işe'' başvurmak zorundadır.
Sana bizzat kendi yaşadığım bir örnek vereyim. Biraz uzun bir hikaye, ama bir avuç zenginin tekelindeki mutlak güç karşısında insanların neler yaşadığını mutlaka anlaman gerek.
Birleşmiş Milletler'in Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak en tehlikeli ve karmaşık görevlerimden birinin de yolum Guatemala'ya düştü. Büyük Okyanus ile Karayip Denizi arasında 100.000 kilometrekarelik alana yayılmış olan Guatemala, sık ormanları, bereketli kıyı ovaları, volkanik sıradağları ve yüksek platolarıyla muhteşem güzelliklere sahip bir ülke. Burada büyük bir kısmı antik Maya Uygarlığı'nın torunları olan 15 milyon insan yaşıyor. Büyük Okyanus kıyısındaki son derece verimli, humusça zengin siyah topraklarda, göz alabildiğine uzanan muz, domates, kavun, ananas, avakado plantasyonları var. United Fruit, Del Monte Foods, Unilever, General Food gibi kıtalararası özel gıda şirketlerine ait plantasyonlar bunlar. Dağ yamaçlarındaki teraslama yapılmış topraklarda kahve ağaçları yetişiyor. Yabancı veya yerli toprak ağalarının elinde bulunan ve halk dilinde fincas adı verilen plantasyonlarda çok düşük ücretler karşılığında mevsimlik olarak çalıştırılan Maya kökenli gündelik işçiler, aileleriyle birlikte sürdürdükleri yüksek taşlık platolarda yaşıyorlar. Bu insanlar, quebrada denilen derin vadilerin dik yamaçlarında, birkaç sap mısırla kadidi çıkmış domuzlar yetiştirerek ve kuyular kazarak ayakta kalmaya çalışıyorlar. Orta Amerika'yı süpürüp geçen mevsimlik tayfunların söküp götürdüğü, dallardan yapılmış derme çatma kulübelerde yaşıyorlar. Meslektaşlarım, tercümanlar ve BM güvenlik görevlileriyle birlikte Sierra de Chocotan'da geçirdiğin birkaç günü ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Güneşli günlerde 2000 metre aşağılara kadar ''siyah toprak'' görülebiliyor. Del Monte adlı Amerikan şirketinin plantasyonları onlarca kilometrelik bir alan boyunca uzanıyordu.
Yüksek sıcaklık nedeniyle daha çok akşamları çalışmak zorundaydık. Durumu incelemek için orada bulunuyorduk, ama bir deri bir kemik kalmış, dişleri dökülmüş, güzel kara gözlü Maya kadınları, erkekleri ve gençleri, belirgin bir düşmanlıkla, hep sessiz ve bakışları yerde duruyorlardı. Nihayet üçüncü gecenin sonuna doğru bir mucize oldu. Meydanın ortasındaki tahta banklara oturmaya davet edildik. Erkekler çember şeklinde etrafımızı sardılar. Önce yaşlılar konuştu. Şaşırdıklarını hissediyorduk. Ziyaretimiz meraklarını uyandırıyor, belki de onları endişelendiriyordu, ama bir yandan da ilgilerini çekmeye başlamıştı.
Mavi bayraklı, kar beyazı büyük arazi araçlarıyla, bellerinde silahları olmadan gelen ve büyüklük taslamayan bu kadınlı erkekli beyazların tek isteği konuşmak, yaşam koşulları hakkında bilgi almak, onları dinlemek, söylediklerini yazmakmış gibi görünüyordu. Yerlilerin iyiliğini isteyen insanlardı belki de bunlar... Köylülerin tabii ki Birleşmiş Milletler'in ne olduğu konusunda en ufak bir fikirleri yoktu. Fakat tercüman aracılığıyla kendilerine sorular soran beyaz adamın güçlü bir duruşu vardı. Bu büyük arabalardan biriyle gelmişti, yanındaki kadınlar ve erkekler iyi giyimliydi. Zamanla bir güven oluştu. Getirdiğimiz yiyecekleri onlarla paylaştık.
Bugün Guatemala'da ekilebilir arazinin % 67'si yerli ve yabancı toprak sahiplerinin yüzde 1,86'sının elinde bulunuyor. Ülkede her yeri 3700 hektarı aşan 47 büyük mülk var. Mülk sahiplerinin yaklaşık yüzde 90'ı 1 hektarlık veya daha küçük arazi parçalarında yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Özel raportörlük kariyerimde, Guatemala için sunduğumuz rapor kadar üzerinde çalıştığım rapor ve öneriler pek azdır. İnsan Hakları Konseyi'ne ve ardından BM Genel Kurulu'na yaptığımız başlıca öneriler şöyleydi:
Bir ulusal tapu sicili oluşturmak ve toprak reformu gerçekleştirmek; toprakla ilişkili anlaşmazlıkları yargılama yetkisini askeri mahkemelerden almak; yerli toplulukların yaşadıkları toprakların yüzeyinden ve yer altından serbestçe yararlanma haklarını bir anayasa maddesi ile koruma altına almak; bir tarım kredi bankası açmak; mevsimlik tarım işçilerinin grev hakkını yasallaştırmak; plantasyonlarda çalışan işçilerin sendikalarını yasallaştırmak; işsizlik sigortasını mevsimlik işçileri ve tarım işçilerini de kapsayacak şekilde genişletmek.
Maalesef bunları başaramadım. Birleşmiş Milletler’de bütün görev raporlarının görevin bitiminden sonraki altı ay içinde Genel Sekreter’e sunulması gerekir. Genel Sekreter raporu onaylar ve müzakere edip karar verilmesi için önce İnsan Hakları Konsey’ine ardından genel kurula iletir. Öneriler onaylanırsa, uluslararası kamu hukukunun yeni kuralları haline gelir.
Kazanma şansımızın düşük olduğunu biliyordum. Düşmanlar uyanık, güçlü ve kararlıydı; iyi organize olmuşlardı. Yenilgi planlanmıştı. Birleşmiş Milletler’de, Arizona ilaç endüstrisi milyarderlerinden biri olan ABD temsilcisi beni özel mülkiyeti sabote eden, serbest piyasayı takip etmeye yönelik “komünist” tedbirler önermekle suçlayarak sertçe çıkıştı.
Kapitalistler için her türlü toprak reformu bir tehdittir, “kutsal” serbest pazar ekonomisine ve özel mülkiyete kabul edilemez bir saldırı niteliği taşır. Kuzey Amerika kökenli kıtalararası özel şirketler yapacaklarını yapmışlardı; temsilci onların sözcülüğünü yapıyordu. Washington hükumetinin Birleşmiş Milletler’de bir çok uydusu, çok sayıda hizmetkârı vardır. Dolayısıyla İnsan Hakları Konseyi’nde de, Genel Kurul’da da, çoğunluğun karşı tutum almasını sağlamakta zorluk çekmediler. Kuzey Amerikalı kıtalararası özel şirketler önerilerimi gözden düşürmeye karar vermişlerdi, öyle de yaptılar.
Hiçbir şey yapılamıyor kesinlikle. 1825’te İspanyol İmparatorluğu’nun egemenliğinden kurtulup bağımsızlığına kavuşan Guatemala’nın hâlâ bir tapu sicili yok. Arazisini genişletmek isteyen toprak ağaları pistoleros’ları, yani eli silahlı adamlarını yakındaki Maya köyüne gönderiyor; bunlar köylerden bazılarını, birkaç kadını veya genci öldürüyor. Burada yaşayan köylüler de korkuyla dağa kaçıyorlar. Tapu sicili olmadan toprak reformu yapmak veya arazileri yeniden dağıtmak teknik olarak mümkün değildir; çünkü bu toprakların kesin sınırları bilinemez. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF)?Guatemalalı çocuklar hakkındaki son raporunu 2015 yılında yayımladı. O yıl ülkede on yaşın altında 112.000 çocuk açlıktan ölmüştü.
Orta Amerika’daki bu çok uluslu şirketler çok korkunç!
Üstelik bu şekilde hareket eden bir tek onlar da değil. Küresel finans sermayesinin efendileri Afrika’da da aynısını yapıyor. Bir örnek vereyim:
Cep telefonu kullanmayı reddediyorum. Russin’deki evimizde büyükannem Erica‘nın siyah telefonunu masada her gördüğümde aklıma Kivu geliyor. Kivu, Kongo’nun doğusunda ve Virunga volkanik dağ zincirinin eteklerinde uzanan savanlar ve göllerle kaplı muhteşem bir yer. Burada ağır silahlı milisler tarafından korunan maden alanlarından çıkartılan koltan, özel şirketler tarafından sömürülüyor. Günümüzde gümüş ve altından daha değerli olan bu cevher, uçak gövdelerinde, cep telefonlarında ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar için vazgeçilmez olan daha binlerce aletin yapımında kullanılıyor. Tek sorun, bu cevhere ulaşmanın çok zor oluşu. Maden kuyuları bazen o kadar dar oluyor ki ancak zayıf bedenli çocuklar aşağı inebiliyor. Koltan damarları toprağın 10 ila 20 metre altında bulunuyor. Kaya çok kırılgan ve sık sık göçükler meydana geliyor. O zaman bu çocuklar diri diri toprak altında kalıp maden kuyularında boğularak can veriyorlar. Bu madenlerin efendilerine çalışacak eleman bulmakla görevli adamlar Kuzey Kivu köylerine gidip çocuk topluyorlar.
Bu maden cehennemi Doğu Kongo’da herkes biliniyor. Anneler de, 10-12 yaş arası çocuklar da biliyorlar bütün bunları. Çocuklar kuyulardan bahsedildiğinde korkudan titriyorlar. Kivu’da açlık kol geziyor, iç savaş var, milisler köyleri yağmalıyor, manyok köklerini çalıyorlar. Bir çok çocuk ancak o kuyulara inerlerse ailelerin hayatta kalabileceğini biliyor. Dar tünellerden ölesiye korkmalarına rağmen, küçük kızların ve oğlanların çoğu bu adam toplayıcılarla birlikte maden bölgesine gidiyorlar.
Kongo devleti halkını korumak için bir şey yapmıyor. Kivu’da Kongo devleti yok. Şöyle anlatayım: Ruanda’da kayıtlı kamyonlara yüklenen koltan, “büyük sınır” diye bilinen sınırı geçerek önce Goma’ya oradan Ruhengeri’ye ve Kigali‘ya taşınıyor; sonra Ruanda‘dan çıkıp Kenya’ya götürülerek Hint Okyanusu kıyısındaki Mombasa limanına ulaşıyor. Kıymetli yük buradan Japon, Çin, Avrupa ve Kuzey Amerika endüstriyel pazarlarına iletiliyor. Glencore, Freeport-McMoRan, Rio Tinto gibi kıtalararası özel şirketlerin Kongo’nun doğusundaki mutlak gücü farklı şekillerde kendini gösteriyor. Mesela Glencore burada büyük bakır madenleri de işletiyor. Koltan içinse sistem farklı: Cevheri küçük yerel şirketler çıkartıyor. Aracılar tarafından satın alınan cevher Kongo devletinin taşocağı ve madencilik şirketi olan Gecamines’e satılıyor. Yolsuzluğun hat safada olduğu Gecamines ise cevheri kıtalararası şirketlere satıyor.
Kivu’daki koltan madeninde, sefil bir ücret için sürekli milislerin silah tehdidi altında ömür tüketen çocukların ve gençlerin bir deri bir kemik vücutlarını ve korku dolu bakışlarını asla unutmayacağım. Bu stratejik cevherin dünya rezervinin %60 ila 80’i bu bölgede bulunuyor. Uluslararası basın Kivu’yla yalnızca bir kez, o da 2000 yılının Noel’inde ilgilendi. Bunun da nedeni koltandan elde edilen tantal elementi tedarikinde geçici bir sıkıntı nedeniyle, Sony’nin ünlü PlayStation oyun konsollarının Avrupa mağazalarındaki raflardan kalkmasıydı.
Peki, ya bu köle çocuklar?
Bukavu ve Goma sokakları, ormandaki maden kamplarından kaçmayı başarabilen yüzlerce kız ve erkek çocukla dolu. Bu çocuklara yardım etmeye, yaralarını sarmaya, onlara yatacak yer ve yiyecek sağlamaya çalışan nadir de olsa birkaç insani yardım kuruluşu var.
Peki, bu canice ticareti durdurmak için kimse bir şey yapmıyor mu?
ABD başkanı Barack Obama insanlık dışı koşullarda çıkarılan madenlerin izlenebilirliğini sağlamak için Kongre’de bir yasa çıkardı. Satışlarından elde edilen gelir silahlı çatışmaların finanse edilmesinde kullanıldığı için “çatışma mineralleri” diye adlandırılan bu madenlerin, Kuzey Amerika pazarına artık girmemesine yönelik bir yasa. Fakat bu pek işe yaramadı. Bu minerallerin büyük bir kısmı eritilerek “yasal” minerallerle karıştırılabiliyor. Öte yandan, muazzam kaynaklara sahip olan dev madencilik şirketleri Obama yasasını sabote etmek için ellerinden geleni yaptılar. Dünyanın en güçlü madencilik şirketleri grubu olan Glencore’un holdingi yani “kâr merkezlerini” tek çatı altında toplayan şemsiye şirketi, İsviçre’nin Zug Kantonu’nda kayıtlı. Bu vergi cennetinde bir holdingin yıllık vergisi, kazanılan gelirin ancak %0.2 kadarı. Yani Glencore İmparatorluğu üzerinde de güneş asla batmıyor.
Maden şirketleri kanunları ihlal edebiliyorlar. Washington da sahip oldukları muazzam gücü seferber etmeyi başardılar. Obama’nın yerine gelen başkan Donald Trump maden devlerinin önünde eğildi. Yasayı kaldırdı.
Kapitalist özel şirketler dünyanın en güçlü ülkelerinden daha güçlüler. Gel biz tekrar Kongo’ya dönelim… Kongo’nun doğusunda, Fransa’nın iki katı büyüklüğünde bir alanda artık hiçbir yetkili kamu kurumu yok. Maden ocaklarının efendileri ne işletme ruhsatı ne ihracat vergisi için para ödüyorlar ne de bir kuruş vergi veriyorlar. Kivu Gölü’nün kuzey kıyılarında, Virunga’nın en yüksek yanardağlarının gölgesinde bulunan Goma, yaklaşık 400.000 nüfuslu bir kent. Ve bu kentte normal şekilde faaliyet gösteren bir hastane yok. Sık kullanılan ilaçların çoğu hiç bulunamıyor, zehirli bir yılan tarafından ısırılan veya enfeksiyona yakalanan çocuklar ölüyorlar.
Jean-Paul Sartre şöyle demiş: “İnsanları sevmek için onları baskı altına alarak sindiren ‘şeyden’ şiddetten nefret etmek gerekir.” Burada anahtar sözcük “şey”; bir “kişi” değil. Sorun, dünyanın efendilerinin ahlaki veya psikolojik nitelikleri, hatta öznel amaçları değil. Dolayısıyla da Del Monte, Goldman-Sachs, Unilever, Texaco veya Glencore gibi şirketlerin başında bulunanların iyi veya kötü insanlar olup olmamasından bağımsız bir durum söz konusu. Çünkü bu kişilerin hepsi sosyolojide “yapısal şiddet” olarak adlandırdığımız şeye tabiler. BNP Parbias’nın veya Sanofi’nin başkanı, eğer şirket hisselerinin borsa değerini (yatırım kârlılığını) yılda yüzde 10:20 kadar artıramazsa üç ay içinde görevinden alınır.
Sartre, “Düşmanı tanımak, düşmanla savaşmak” der. Tekrar ediyorum, belirli insanlardan nefret etmek bir işe yaramaz, dünyanın kapitalist düzenli anlamaya çalışmak gerekir, yamyam bir düzendir bu. Boston’lu arkadaşım ve meslektaşım Noam Chomsky kıtalararası şirketlere “ölümsüz dev insanlar” diyor. Ben ise “soğuk canavarlar” diyorum.
İnsanlık oligarkların mutlak gücüne tabiyse ve oligarklar da hem insanlığa hem de birbirlerine karşı bu kadar acımasızlarsa o zaman insanlık çok büyük tehlike altındadır demektir. Küresel finans sermayesinin oligarkları her gün bu gezegende kimlerin yaşayıp kimlerin öleceğini karar verirler. Politikalarının temeli aşırı pragmatizme dayalı ve kendi içinde çelişkilerle doludur. Muhalif gruplar birbirleriyle mücadele içindedir. Sistemin genelinde acımasız bir rekabet vardır. Efendilerinin arasında Homeros destanlarındakilere benzer savaşlar verilir.
Silahları ise zorunlu birleşme, şirket merkezinin farklı bir yere taşınması, art niyetli halka arz teklifleri oligopollerin (birkaç firmanın bir sektördeki pazarı ele geçirmesi) kurulması damping (bir ürünün yurtdışında çok ucuz fiyata satılması) veya yanlış bilgilendirme kampanyaları yoluyla rakiplerin ortadan kaldırılmasıdır. Suikast daha nadir görülür, ancak efendiler gerekirse buna başvurmakta da tereddüt etmezler.
Fakat bir bütün olarak kapitalist sistem veya ana sektörlerinden biri tehdit edilir ya da itirazla karşı karşıya kalırsa, oligarklar ve dalkavukları yekvücut haline gelirler. O vakit, güç arzusu, tamahkarlık ve sınırsız hakimiyet sarhoşluğunun itici gücüyle dünyayı özelleştirme yolunda dişleriyle tırnaklarıyla çalışırlar. Bu onlara ölçüsüz ayrıcalıklar, sayısız faydalar ve astronomik servetler kazandırır. Guatemala’daki başarısızlığımın nedeni bu işte…
Sömürülen ülkelerin hükümetleri bu duruma karşı çıkmıyorlar. Aslında tek suçlu oligarklar değil. Küresel finans sermayesinin talancıları, askeri imparatorluğu ve ticari ve finansal kuruluşları aracılığıyla halklara yaşattığı yıkım ve ıstıraplara, birçok hükümette (özellikle de üçüncü dünyada) yaygın olarak görülen yolsuzluk ve kötü yönetimden kaynaklı sıkıntılar da ekleniyor. Çünkü dünyadaki finansal sermaye düzeni, mevcut hükümetler suç ortaklığı yapmasalar ve yozlaşmamış olsalar işleyemez. Zürih’te papazlık yapan Walter Hollenweger bu durumu şöyle özetliyor: “Ülkemizdeki zenginlerin saplantılı ve sınırsız açgözlülüğü, gelişmekte olan ülke seçkinlerinin yaptığı yolsuzluklarla birleşince ortaya devasa bir cinayet komplosu çıkıyor… Dünyanın her yerinde ve her gün Beytullahim masumlarının katliamı yeniden yaşanıyor.”
Kaynak: Jean Ziegler, Gençlerle Başbaşa Kapitalizm, ss. 47-59
No comments:
Post a Comment