Thursday, 21 July 2022

Nefret Nasıl Ortaya Çıkar?

 Nefret Nasıl Ortaya Çıkar?

Duygusal ilgiden tümüyle yoksun kalmış olan çocuk, gerek cinsel gerekse diğer türden sömürüyü bir tür besinmiş gibi özümler. Sevgiye, sıcaklığa, esirgenmeye aç bir çocuk yalnızca cinsel sömürüye değil, dayağa, hakarete ve aşırı yüklenmeye de, sırf terk edilmesin diye, oburca saldırır.

Çocuğun o zamanki yanılsamalarını bugün fark edip anlamanın yanı sıra yetişkin insanlar· olarak bunların sonuçlarından dersler çıkarmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Çocukluktaki acının inkârının, sadece aile çevresi gibi özel alanlarla sınırlı olmayıp çarpıcı politik değişimlere kadar uzanan sonuçları vardır. Burada, kabaca da olsa bunlara değinmek istiyorum. Amacım, belli konular hakkında denemeler yazmak değil, başkalarını bu konuda düşünmeye ve varsayımlarımı kontrol etmeye yöneltecek soruları ve varsayımları ortaya koymak. Anlattığım öykülerin burada ortaya attığım varsayımların anlaşılmasını kolaylaştıracağını umuyorum.

Neden "çocukluk" konusu bugüne kadar araştırmaların az çok dışında bırakılmıştır? Bunun pek çok nedeni olabilir. Bence bunlardan biri, hepimizin, tıpkı Freud ve Wilhelm Reich gibi, araştırmaların sonuçlarının anne ve babamıza duyduğumuz sevgiyi ve güzel anılarımızı yitirmemize yol açmasından duyduğu korkudur.

Ama bu pek büyük bir tehlike değildir. Anne ve babamıza duyduğumuz ilk, bozulmamış, çocuksu sevgi o denli köklüdür ki, herhangi bir şeyin, hele gerçeğin öğrenilmesinin, bunu sarsması beklenemez. Bu, sevgi görmek ve sevgi göstermek şeklindeki doğal ihtiyaçtan kaynaklanır. Yaşamı sürdürmeyi sağlayan bu olumlu duygulara sarılmamızda şaşılacak bir şey yoktur. Ancak aynı zamanda, bunları yitirme kaygısı, kendi gerçeğimizle yüzleşmemizi engelleyebilir ve ebeveynimize, kendimizi inkâr ederek ödeyeceğimiz bir borcumuz olduğu şeklinde garip bir düşünceye takılıp kalmamıza yol açabilir.

Ama bunun böyle olması şart değildir. Ebeveyne sadakat ile kendimize karşı dürüst olmanın birbirlerini dışlamaları çocuklukta sık görülen bir durumdur şüphesiz. Pek çok kişi çocukluklarında, içinde bulundukları gerçeklikle yüzleşmeye katlanamaz. Bu yüzden de kurtuluş olarak inkâra yönelinir. Ancak yetişkin insanlar haline geldiğimizde, kendimizi kandırmanın sonuçlarından. bunun yarattığı hastalık belirtilerinden kurtulmak amacıyla kendi gerçekliğimize yaklaşmayı öğrenebiliriz. Bunun için anne ve babamıza karşı duyduğumuz olumlu duygularımızdan vazgeçmemiz gerekmez. Yetişkin insanlar olarak, onların durumlarını anlama, farkına varmadan ya da varmak istemeden bize zarar vermiş olmalarının nedenini öğrenme olanağımız vardır.

Artık yetişkin insanlar haline gelmiş olan çocuklar, bu öğrenme sürecinde kendilerine destek olacak birini bulabilirlerse. Tıpkı Sandra ve Anika gibi, bir yandan sevmeyi ve anlamayı, öte yandan da kendilerine karşı dürüst kalmayı başarabileceklerdir. Sandra ve Anika salt olguların değil, çocukluklarında bunların kendileri için taşımış olduğu özel anlamın peşindeydi. Bu eski deneyimlere ilişkin hiçbir şey hatırlamıyorlardı ama çeşitli hastalık belinileriyle boğuşuyor, sürekli olarak unutma yoluyla acılardan kaçmaya çalışıyorlardı. Bugün ise, ebeveynlerinin izni olmaksızın kendi gerçekleri ile yüzleşebiliyorlar. Yeni kazandıkları bu özerklik, ebeveynlerine karşı başarıya ulaşma şansı olmayan saldırılar yöneltme saplantısından kurtulmalarını sağlamıştır. Ebeveynlerinin de nihayet kendi gerçekleriyle yüzleşmeye yönelmeleri ancak bu sayede mümkün olabilmiştir.

Çocuk, sevdiği ve hayranlık duyduğu kişilerin kendisini niye yaraladığım anlayamaz. Bu yüzden de bu davranışı kendince yorumlayarak, yapılanın doğru olduğuna inanır. Kendisine yapılan taciz, bilişim sisteminde, ilerki yaşlarda yeni bir değerlendirmeden geçirilmemesi halinde, hayat boyu taşıyacağı olumlu bir değer kazanır. Böylesi bir yeni değerlendirme yapmayı başarmış genç ya da yaşlı pek çok insan vardır. Tıpkı Sandra ve Anika gibi bunlar da, kısıtlamalarla dolu çocuksu konumlarını terk edebilmek için ebeveynlerine sevgi duymayı bırakmak zorunda olmadıklarını fark etmişlerdir. Ancak bundan sonradır ki, çocukça değerlendirmeleri bir kenara bırakabilmiş ve artık kendileri yetişkin insanlar olarak, büyüklerinin davranışlarındaki hatalı, zararlı ve hatta tehlikeli yönleri görmeye yanaşabilmişlerdir. Bunu, çocuksu çaresizlik ve bilgisizlik konumunu geride bırakarak ebeveynlerinin o zamanki güç durumlarını anlayabilecek bir aşamaya gelmiş olmalarına borçludurlar.

Bu noktadan sonra, yedikleri dayakların yararını gördükleri şeklinde, gerçeğe aykırı iddialarda bulunmaları gerekmez. Ayrıca kendisine neden haksızlık yapıldığını anlayamayan küçük bir çocuk gibi büyüklerini suçlamaya da ihtiyaçtan yoktur. Geçmişte olup biteni adlandırabilecek ve konuştukları kişinin betimlemeleriyle buna olanak tanıması halinde, kendilerini karşılarındakinin yerine koyabilecek durumdadırlar. Bunun sonucu da, olup biteni tam olarak bilmekten kaçınan, hatta bunu dışlayan, dinsel bir eylem niteliğindeki bağışlamadan temelde farklı bir şey olan anlayıştır.

Peki, yetişkin insanların bir zamanlar görmüş olduktan zararı inatla inkar etmeleri, çocuk konumunda kalmakta direnmeleri ve ebeveynlerinin hatalarını kayıtsız şartsız idealleştirmeleri durumunda ne olur? Başka seçeneklerle karşılaşma fırsatları olmadığı, ebeveynlerinin davranışlarının nedenleri de bilinmez olarak kaldığı için kendilerine uygulanmış olan şiddeti yerinde bulmaları beklenebilir bu insanların. Bunun yıkıcı sonuçları daha genç yaşlarda, küçük kardeşlere karşı baskıcı davranışlar, şiddet uygulamaları şeklinde kendini gösterebilir.

Ne yazık ki yetişkin insanların elinde, çocukken karşılaştıkları şiddeti inkâr etmelerini ve başkalarına aktarmalarını olanaklı kılacak başka araçlar da vardır. Bu şiddeti, sonuçta iyi bir şeymiş gibi sunabilecek kadar incelikli bir şekilde teorize edebilirler. Başkalarına ve kendilerine karşı söyledikleri yalanı düzeltmeye yanaşmadıkları ölçüde, eylemlerinin, karşılarındaki kişilerce katlanılması gereken sonuçlarını ağırlaştırırlar. Böylece de ilk bakışta çelişkili gibi görünen bir durumla karşılaşırız: Uslu, pek dikkat çekmeyen, büyüklerini hiç eleştirmeyen ve onların isteklerini yerine getirmeyi mükemmel olarak öğrenmiş bir çocuk otuz yıl sonra karşımıza Auschwitz'de komutan ya da Adolf Eichmann olarak çıkıverir.

Bütün kitaplarımda, çocuklara uygulanan şiddetin topluma geri döndüğünü göstermeye çalıştım. Bu sonuca, nefretin nereden geldiği, nasıl oluştuğu sorusunu inceleyerek ulaştım. Niye kimi insanlar aşın şiddete yatkın olurken diğerlerinin böyle olmadığını anlamak istiyordum. Bunu ancak, diktatörlerin ve katliamcıların çocukluklarını ayrıntılı olarak incelediğimde kavramaya başladım. Hepsi de çocukluklarında, neredeyse hepten inkar ettikleri akla hayale gelmeyecek derecede dehşet verici olaylarla karşılaşmışlardı. Yetişkin insanlar haline geldiklerinde intikam eylemlerine yönelmelerine yol açan şeyin bu inkâr olduğunu düşünüyorum. Eğitim adına baskılanıp aşağılanan çocuk, henüz erken bir dönemde şiddet ve ikiyüzlülüğün dilini öğrenir ve bunu etkili tek iletişim aracı olarak benimser.

Çocukluktaki tacizin toplumu nasıl etkileyebileceğini Hitler ve Stalin örnekleri ile anlaşılır kılmaya çalıştığımda, pek çok kişi kendilerinin de çocukluklarında sık sık dayak yedikleri halde birer caniye dönüşmediklerini söyleyerek bana karşı çıkmıştı. Çocukluklarına ilişkin ayrıntılı sorular sorduğumda ise, yakınlarında, kendilerini tacizlerden koruyamamış da olsa, ilgi ve hatta sevgi göstermiş en azından bir kişinin bulunmuş olduğu ortaya çıktı her seferinde. Benim "yardımcı şahit" dediğim bu kişilere bir örnek, Dostoyevski'nin iyi yürekli annesidir. Babası son derece gaddar olan Dostoyevski, romanlarının ortaya çıkmasını olanaklı kılan sevginin varlığından annesi sayesinde haberdar olabilmiştir.

Dayak yiyen çocukların bazıları, çocukluk yıllarında ya da daha sonra, yalnızca yardımcı ama bilinçsiz şahitlerle değil, bilgili şahitlerle, yani kendilerine yapılan haksızlığı haksızlık olarak algılamalarına ve başlarına gelenden duydukları üzüntüyü dile getirmelerine etkin bir biçimde yardımcı olan kişilerle de karşılaşmışlardır. Doğal olarak bu çocuklar, büyüdüklerinde şiddet uygulayan caniler değil, hissetmeyi ve bilinçli olarak davranmayı bilen insanlar haline gelmişlerdir.

Çocuk tacizleri ile ilgilenen kişilerin karşılaştıkları şaşırtıcı bir olgu, ebeveynlerin, çocuklarını tıpkı kendilerinin çocukluklarında yaşamış olduğu biçimde taciz ya da ihmal etmeleridir. Ama ebeveynler, çocukluklarında yaşamış olduklarını hatırlamazlar. Bu kişilerin yıllardır kendi geçmişlerini tekrar tekrar sahneye koymuş oldukları ancak terapi sırasında ortaya çıkar, tabii terapiye başlamak mümkün olursa.

Bu olayı, çocuklukta yaşanan tacizlere ilişkin bilginin, beyinde bilinçdışı anılar şeklinde kaydedilmiş olarak, varlığını daima sürdürdüğü varsayımı ile açıklayabiliyorum ancak. Çocuğun kendisine yapılan tacizleri, bilgili şahitler olmaksızın bilinçli olarak yaşaması mümkün değildir. Korku ve acı tarafından yıkılmamak için bildiğini bastırmak zorundadır. Ama bilinçdışı anılar insanları, çocukluktaki tacizlerin geride bıraktığı korkulardan kurtulmak amacı ile, bastırılmış sahneleri sürekli yeniden yaratmaya zorlar. Bu durumdaki bir kişi, çocuğun çaresizliğine hakim olabilmek ve bilinçdışı korkulardan kaçabilmek için, etkin rolü kendisinin üstlendiği durumlar yaratır.

Ancak bu da onun için bir kurtuluş değildir. Sürekli olarak fail durumuna düşer ve kendisine yeni kurbanlar bulur. Günah keçilerine yansıtıldıkları sürece nefret ve korkunun üstesinden gelmek mümkün değildir. Ancak gerçek neden ortaya çıkarıldıktan, haksızlığa karşı duyulan doğal tepki anlaşıldıktan sonradır ki suçsuz kişilere yöneltilen kör nefret ortadan kalkabilir. Çünkü gerçeği gizleme işlevine, bu noktadan sonra artık gerek kalmaz. Geçmişleri ile terapi seanslarında yüzleşip hesaplaşmış cinsel suçluların, geçmişteki yaralarını yıkıcı bir biçimde tekrar sahneye koyma tehlikelerinin kalmadığı bilinmektedir.

Nefret nedir asıl olarak? Bence, daha konuşmaya başlamadan önceki dönemde horlanmış çocuğun öfke ve çaresizliğinin muhtemel bir sonucudur. Anne ya da babaya duyulan öfkenin, bilinçdışı kaldığı ve inkâr edildiği sürece ortadan kalkması mümkün değildir. Bunun yerine günah keçilerine yöneltilir bu öfke, insanın kendi çocuklarına ya da sözde düşmanlara. Nefrete dönüşmüş öfke ideoloji kılığına girdiğinde, ahlaki yaptırımları dikkate almayan yıkılamaz bir yapı oluşturduğundan, özellikle tehlikeli bir hale gelir. Çaresiz bir bebeğin çığlık çığlığa ağlayışını dikkatle izleyen biri, bu duyguların yoğunluğu karşısında şaşkınlığa düşecektir.

Nefreti başka hedeflere kaydırma mekanizmalarının nelere yol açtığını pek çok diktatör gözler önüne sermiştir. Kitleleri kendi yanlarına çekmeyi ve cinayete teşvik etmeyi başarmalarının nedeni, insanların içlerinde uyumakta olan güçlü duyguları günah keçilerine yönlendirebilmeleri olmuştur. Kökeninden kopmuş, odaklaşmamış duygular, zamanında çocuğun gerçekleştirememiş olduğu eylemleri mümkün kılabilmek için bir nesnenin varlığına ihtiyaç duyar.

Hayvanlar saldırıya, kavga ya da kaçma şeklinde tepki gösterir. En yakınındaki insanlar tarafından sıkıştırılan küçük bir çocuk için bu iki yol da tıkalıdır. Bu nedenle de kimi durumlarda doğal tepkisi, günün birinde daha zayıf bir nesneye yönelinceye dek, yıllarca dizginlenebilir ve böyle bir fırsat çıktığında da bastırılmış duygular, engel tanımaksızın azınlıklar üzerine boşaltılır. Buna yabancı düşmanlığı denir ve nesnesi ülkeden ülkeye değişir: Türkler, Romanlar, Biafralılar, Hutular, Tutsiler ve diğerleri. Ancak bu nefretin temellerinin her yerde aynı olması beklenebilir.

Örneğin Luther, akıllı ve okumuş bir insandı, ama Yahudilerden nefret ederdi ve ebeveynlere, çocuklarını sıkı bir biçimde terbiye etmeleri öğütlemişti. Hitler'in infazcıları gibi sapık bir sadist değildi gerçi, ama Hitler'den 400 yıl önce yıkıcı öğütler vermişti. Annesi tarafından daha küçük yaşlardan itibaren sıkı bir şekilde terbiye edilmişti ve sözde kendisine "yaramış" olan şeyin doğru olduğuna inanıyordu. Bedenine kaydedilmiş olan, zayıf bir varlığa eziyet etme eyleminin, anne ve babalar tarafından yapıldığına göre yanlış olamayacağı inancı, Tanrı'nın, yakınlarını sevme ve zayıflara acıma buyruklarından daha güçlü bir etki yapmıştı Luther üzerine. 

Philip Greven da, son derece aydınlatıcı kitabında Amerikan kültürel ortamından benzer örnekler veriyor. Dayakla verilen dersin ömür boyu etkili olabilmesi için, çocukları kızılcık sopasıyla dövmeye yaşamlarının ilk aylarından itibaren başlamayı öğütleyen erkek ve kadın pek çok kilise görevlisine değiniyor. Gerçekten de bu dayakların etkisi ömür boyu sürüyor! Anne ve babaların kafalarını bulandıran bu korkunç, yıkıcı metinler dayağın kalıcı etkisinin en iyi delilleri. Böylesi metinleri, bir zamanlar kıyasıya dövülmüş ve daha sonra da başlarından geçeni yüceltmiş olan kişiler kaleme alabilir ancak.

Aynı şeyler günümüzün teröristleri için de geçerli. Kendilerine hiçbir kötülüğü dokunmamış insanlara işkence eden, onları öldüren bu kişiler, gaddarlıklarını sözde dini fikirlerle süslerler. Bu insanlardan, küçük bir çocukken kendilerine uygulanmış olan şiddetin intikamını almakta olduklarının farkında bile değildirler. Ama gerek bugünkü cehaletleri, gerekse bir zamanlar bastırılmış, şimdi ise inkar edilmekle olan öfkeleri, aşırı yıkıcılıklarını herhangi bir şekilde haklı gösteremeyeceği gibi kendilerine acımamızı da gerektirmez.

Nefretin bilinçdışı kalmasının nedeni, babadan nefret etmenin yasak olması değil, çocuğun, iyi bir babaya sahip olduğu yanılsamasını ayakta tutmaya, kendi hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyması idi. Nefrete, ancak aslının yerine konan bir nesneye kaydırıldığında izin verilebilirdi, önü ancak o zaman açılabilirdi. Eğer kendisine uygulanmış olan terbiye yöntemi ve bunun yol açtığı zararlar Almanya ve Avusturya'da bu kadar yaygın olmasaydı, Hitler bu kadar destekçi bulamazdı. 

Ancak Hitler'in Yahudilerle olan sorununun kökenleri doğumundan önceki dönemdeydi. Babaannesi, gençliğinde Graz'da bir Yahudi ailesinin yanında hizmetçi olarak çalışmıştı. Memleketi olan Braunau adlı köye döndükten sonra Alois adını verdiği bir oğlan çocuğu doğurdu. Daha sonra Hitler'in babası olacak olan Alois 14 yaşına gelene kadar da Graz'daki aileden nafaka aldı. Pek çok biyografide yer alan bu öykü, Hitler ailesinin ikilemini oluşturur. Babaannenin, gençliğinde evinde çalıştığı Yahudi tüccar ya da oğlu tarafından hamile bırakıldığı inkar edilmek durumundaydı. Ama öte yandan bir Yahudinin sebepsiz yere yıllarca nafaka ödediğini iddia etmek de mümkün değildi. Bir Avusturya köyünün sakinlerinin, bir Yahudinin bu denli cömert olabileceğine inanmaları beklenemezdi. Bunun sonucu olarak da, Hitler ailesi, "ayıbını" örtecek bir öykü üretememiş oldu.

Alois Hitler, Yahudi düşmanı bir ortam içinde Yahudi kökenli olduğu şüphesi ile yetişti. Gümrük memuru olarak gördüğü saygı, haksız olarak taşıdığı ayıba ve görmüş olduğu aşağılanmaya karşı duyduğu gizli öfkeyi yatıştırmaya yetmemişti. Bu öfkeyi, kızı Angela'nın anlattıklarına göre, her gün acımasızca dövdüğü oğlu Adolf'tan, ceza korkusu duymaksızın çıkarabiliyordu. Adolf da, çocukluktaki korkularından kurtulabilmek için, yalnızca kendini değil bütün Almanya'yı, daha sonra da bütün dünyayı Yahudi soyundan kurtarmak zorunda olduğu şeklinde bir çılgınlığa kapıldı. Sığınağında ölene kadar da bundan kurtulamamıştı, çünkü hayatı boyunca yan Yahudi babasından duyduğu korkunun farkına varmamıştı. 

Hitler'in daha çocukluğunda, hayalinin ürünü olan canavar "Yahudi"den intikam almaya yemin etmiş olması hiç de uzak bir olasılık değil bence. Bilinçli olarak düşündüğü, eğer "Yahudi", babaannesini, kendisinin ve bütün ailenin çekmek zorunda olduğu sefalete sürüklememiş olsa, güzel bir hayatı olabileceği idi herhalde. Böylece babasının saldınlarını da affedebiliyordu: o da sonuçta kötü ve her şeye kadir Yahudinin kurbanı değil miydi? Öfkeli ve kafası bulanmış çocuğun bilincinde bu noktadan, Yahudilerin kökünün kurutulması düşüncesine varmak hiç de zor değildi.

Günlük dilde "nefret" kavramı, yalnızca erken çocukluktaki duyguların daha sonraki bir dönemde günah keçilerine yansıtılması durumunda değil, yetişkin insanın o anda haklı olarak duyduğu öfkeyi tanımlamakta da kullanılır. Bu anlamda, işkence gören ya da toplama kampında tutulan biri, kendisine işkence ya da eziyet edenlerden "nefret" edecektir. Çoğu durumda bu duygu, kişiyi teslimiyetten ve onurunu yitirmekten koruyarak kendisine, hayatını devam ettirebilmesini sağlayacak gücü kazandırır.

Ama bu "nefret" varolan duruma sıkı sıkıya bağlıdır ve genellikle özgürlüğümüzü aşırı bir şekilde sınırlayan, bizi, sadece hayalimizde değil gerçekte aşağılayan, küçük gören, tehdit eden ve kendimizi ifade edebileceğimiz yolların hepsini tıkayan kişilere yöneliktir. Kurban durumundaki kişi, içinde bulunduğu durumdan kendini kurtarabilirse, işkencecilerinin elinden kaçabilirse, öfkesi zamanla yatışabilir hatla ortadan kaybolabilir.

Ancak ölüm anlarına kadar nefretle dolu olan Hitler, Stalin, Mao ve diğer diktatörler için böyle bir durum söz konusu değildir. Bu kişilerin, yetişkinlik dönemlerinde nefret dolu olmalarına neden yoktu. Milyonlarca insanın tapınma derecesinde sevgi ve hayranlığını kazanmışlardı ve çocuklukları bir kenara bırakılırsa, korku duymak için gerçekten hiçbir nedenleri yoktu artık. Yine de çocukluklarında duydukları korku, nefretlerini hayatları boyunca beslemişti.

Çocukluklarını yakından incelediğim bütün despotların yaşam öykülerinde, çocukluklarının erken ve bastırılmış dönemlerini çağrıştıran paranoyak düşünce yapılarıyla karşılaştım. Mao, babası tarafından düzenli olarak kamçılanmıştı ve babasına öfke yönelmemesi uğruna 30 milyon insanı öldürttü. Stalin, iktidarının en güçlü döneminde bile çocukluğundan kalma bilinçdışı korkunun etkisi ile davrandığından milyonlarca insanın acı çekmesine ve ölümüne neden oldu. Gürcistan'da yoksul bir kunduracı olan babası, hayata duyduğu öfkeyi içkiyle boğmaya çalışıyor ve oğlunu kanlar içine bırakana dek kamçılıyordu. Annesi psikotik karakter özelliklerine sahipti ve çocuğunu korumaktan tümüyle acizdi. Zaten ya kilisede dua ediyor ya da papazın ev işlerini görüyor olduğundan genellikle evde değildi. Stalin, anne ve babasını idealleştirmekten ölene kadar vazgeçmedi ve her yerde, çoktan ortadan kalkmış oldukları halde, beyninde sürekli mevcut olarak kaydedilmiş tehlikeler görmeyi sürdürdü.

Aynı şey diğer despotlar için de geçerlidir. Hepsi, değişik insan gruplarını, değişik gerekçeler öne sürerek izletmiş olmalarına karşın, sonuçta hepsinin de nedeni aynı idi: İdeolojileri, gerçeği ve paranoyayı gizlemeye yarıyordu. Kitleler coşku ile peşlerinden gitmişti, çünkü gerek bu olayın, gerekse kendi geçmişlerinin arka planı örtük olarak kalmıştı.

Nefretin kendi mantığı vardır. Çocuk tacizi vakalarının tarihinin incelenmesinden, ebeveynlerin, çocuklarını zaman zaman aşırı güçlü, şeytan tarafından asıl çocuklarının yerine beşiğe konmuş ve felaketleri önlemek için de ortadan kaldırılması gereken bir p*ç olarak görmüş olduklarını biliyoruz. Ebeveynin kırbaçladığı çocuğa yönelttiği nefret, aslında o an terbiye etmeye uğraştığı çocuğu değil, tacizlerini bastırmış oldukları kendi eğiticilerini hedef alır bilinçdışı olarak. Bu nedenle, aktarması çerçevesinde baba, çocuğunu aşırı güçlü ve tehditkâr olarak görebilir. Bu da aslında dövmekte olduğu kişilerin, çocukluk döneminde kendisine eziyet etmiş ve gözüne aşın güçlü ve şeytan gibi kötü görünmüş olan eğiticileri olduğu anlamına gelir.

Tacizlerin kurbanların sonraki hayatlarını nasıl etkilediği, hemen hemen hiç araştırılmamış olduğu için, tarihi ve antropolojik çalışmalarda bu konuya genellikle pek değinilmez. Buna örnek olarak, sosyolog Wolfgang Sovsky'nin şiddet türleri üzerine yazdığı etkileyici kitabı gösterebiliriz." Sözde anlaşılmaz bir olgu olan işkenceyi ayrıntılı olarak inceleyen bu çalışmada çocukluğa ilişkin tek bir sözcük yoktur. Halbuki cellatların, işkencecilerin ve insan avcılarının derslerini daha erken yaşta almış oldukları düşüncesi olayı anlaşılır kılabilirdi. Erken dönemde öğrenilen şeylerin kalıcı olduğu ve zaman içerisinde "doğal" bir hale gelebildiği bilinen bir şeydir. 

Bu, canice eylemleri bağışlamamızı gerektirmese de en azından, soykırımlara etkin olarak katılan ve diğer insanlara işkence yapan kişilerin doğa ürünü olmayıp, merhamet gösterme ve duygudaşlık gibi özellikleri ya hiç gelişmemiş ya da bunları çok küçük yaşla yitirmiş bireylerden oluşan kalabalık gruba ait oldukları varsayımını göz önüne almamıza yol açar. Bu kişilerin beyinleri belki başka alanlarda hatasız çalışıyordu ama duygusal alandaki aksaklıkları, paranoyak önderlerinin çılgınca planlarının ideal uygulayıcıları haline gelmelerine neden olmuştu.

Tabii ki, çocukluklarında ağır tacizlere maruz kaldıkları halde ne katil olan ne de çocuklara tecavüz eden insanlar da vardır. Ama şimdiye dek, çocukluğunda tacize uğramamış bir suçlu ile karşılaşmadım. Sorun, bu insanların pek çoğunun, duygularına ve anılarına ulaşamadıkları için, kendi güdülerinin ne olduğunu bilmemeleridir.

Yahudi soykırımının nedeni Almanların Yahudi düşmanlığı idi  ise, böylesi bir katliamın, neden bu düşmanlığın aynı derecede güçlü olduğu bir dönem olan 1. Dünya Savaşı sırasında yaşanmadığı sorusu haklı bir eleştiri olarak ortaya sürülüyor. Ayrıca neden Polonya, Rusya ve Avrupa'daki diğer bazı Yahudi düşmanı ülkelerde böyle bir soykırımın görülmediği sorusu da. Weimar Cumhuriyeti'ndeki işsizlik ve yoksulluğun yarattığı düş kırıklıkları sonucu doğan gerilimin, Yahudilerin öldürülmesi ile boşaldığı şeklindeki tez ise, Hitler'in işsizliğin önünü ne kadar kısa bir zamanda almış olduğu düşünülürse inandıncı olmaktan çıkar.

Demek ki, Yahudi soykırımının neden Almanya'da ve neden başka bir zaman diliminde değil de, tam o dönemde gerçekleşmiş olduğu sorusuna ışık tutabilecek, şimdiye dek göz önüne alınmamış başka etkenlerin var olması gerekir. Bence bunlardan biri, küçük çocukların yetiştirilmesinde başvurulan ve 20. yüzyılın başında Almanya'da geniş ölçüde kabul görmüş olan yıkıcı yöntemdir. Bu yöntemi, süt çocuklarının tacizi olarak tanımlıyorum ben.

Başka ülkelerde de çocuklar, eğitim adına tacize uğramış ve uğramaktadır. Ama bunlar, Almanya'daki kara pedagojiye has sistemlilik ve kapsamlılığa ulaşmaktan uzaktır. Hitler'in yükselişinden önceki iki nesil, bu yöntemleri mükemmelliğe ulaştırmıştı. Bunun sonucunda da Hitler, ihtiyacı olanı elde etmiş oldu. Bunu kendisi şöyle ifade etmişti: "Benim pedagojim sertir. Zayıf olanın ezilip yok edilmesi gerekir. Benim tarikatımın kalelerinde, dünyanın ürkeceği bir gençlik yetişecek. Zorba, korkusuz, şiddet uygulayan, vahşi bir gençlik istiyorum. Gençlik bu özelliklerin hepsini taşımalıdır. Acıya katlanmalıdır. İçinde zayıf ve şefkatli bir yön bulunmamalıdır. Gözlerinde özgür ve azametli yınıcı hayvanın parıltıları olmalıdır. Gençliğim, güçlü ve güzel olmalıdır... Yeniyi, ancak bu şekilde yaratabilirim." Canlılığın kökünün kazınmasına yönelik bu pedagojik programın ardından, bir halkın kökünün kazınması planları gelmişti. İlkine, başarının ön koşulu denebilir.

İnsanlar, daha 15 yıl önce inanılanın aksine, dünyaya tam olgunlaşmış bir beyinle gelmez. Beyinde hangi yetilerin gelişeceği ilk üç yılda yaşanan deneyimlere bağlıdır. Örneğin çok küçük yaşta ağır ve yaralayıcı deneyimler geçirmiş olan Romanyalı çocukların, sonraki dönemlerde, belli beyin bölgelerindeki bozukluklara karşılık gelen, belirgin duygusal ve bilişsel yetersizlikler gösterdikleri saptanmıştır. Nörobiyoloji alanındaki son araştırmalara göre, tekrarlanan yaralayıcı deneyimler, varolan sinir hücrelerini harap ederek taze beyinlere zarar veren stres hormonlarının salgılanışında artışa yol açmaktadır. Tacize uğramış çocukların beyinlerinde, duyguların kontrolüne ilişkin bölümlerin, karşılaştırma grubundakilere oranla yüzde 20-30 oranında küçük olduğu bulunmuştur. 

20. yüzyılın başında itaate şartlanan çocuklar, bedensel terbiye yöntemlerinin yanı sıra, ağır duygusal yoksunlukla da karşı karşıya idiler. Okşama, sarılma, öpme gibi çocuklara yönelik şefkatli temaslar, o dönemin çocuk yetiştirme kılavuzlarında "maymun sevgisi" olarak adlandırılıyor ve ebeveynler, senlik ideali ile kesinlikle bağdaşmayan şımarmanın tehlikelerine karşı uyarılıyordu. Bu nedenle süt çocukları ebeveynin şefkatli temasından yoksun kalmanın acısını çekiyordu. Bu ihtiyaçlarını olsa olsa hizmetçilerde giderebiliyor, ancak çoğu durumda onlar tarafından haz nesnesi olarak kullanılıyor ve sömürülüyorlardı. Bu da kimi zaman durumlarım daha karmaşık bir hale getiriyordu.

50'1i yıllarda Dr. Harlow'un maymunlar üzerinde yaptığı deneyler, yapay annelerle büyütülen maymunların, ilerki dönemlerde saldırgan davranışlar gösterdiğini ve kendi yavrularına karşı ilgisiz kaldığını ortaya koymuştur. John Bowlby'nin suçlular üzerinde yaptığı, ilk bağlanma eksikliğinin etkilerine ilişkin araştırmalar ve Rene Spitz'in, hastanelerde aşın hijyenik koşullarda tutulan bebeklerin, duygusal ihmal sonucu "hastanede yatma" nedeniyle ölümlerini anlatan yazılan, yalnızca küçük maymunların değil, küçük insanların da sosyalleşebilmek için, ebeveynleri ile olumlu duyumsal temasa ihtiyacı olduğunu göstermiştir.

Bowlby ve Spitz'in yaklaşık 40 yıl önce yaptığı gözlemlerine, aradan geçen süre içinde nörobiyolojik araştırmalar da eklenmiştir. Araştırmacılar, yalnızca tacizlerin değil, ebeveynin şefkatli bedensel temasından yoksun kalmanın da, özellikle duyguları kontrol eden beyin bölümlerindeki gelişmenin geri kalmasına yol açtığını saptamıştır. Bu yüzden de, "bakışlarla yönetilen" çocuklar, yıkıcı sonuçları muhtemelen ancak bir sonraki nesilde ortaya çıkan, duygusal zararlara uğramışlardı.

Günümüzdeki nörobiyoloji alanındaki araştırmalar, erken çocukluk döneminde, itaate koşullandırılan kişilerin, kendilerini acı çeken kişilerin yerine koyma ve onlara acıma gibi insani yetilerin gelişmesini engellediğini göstermektedir. Mutsuz birinin bakışından etkilenmeleri mümkün değildi, böylesi duygulara yabancıydılar. 

***

Yeni nesil ebeveynler, kendileri dayak yemiş oldukları için, "gerekli olduğu anda" atılacak bir tokadın, hiçbir kötülüğü olmayan, yararlı bir eylem olduğunu iddia etmeyi sürdüren kişilerin öğütlerine boyun eğmiyorlar. Çocuklarına içten bağlılıkları nedeniyle bazı alanlarda doktorlardan bile daha bilgili duruma gelmiş olan bu gençler, dayağın bir saatli bomba gibi çalışacağını bildikleri için, çocukların asla dövülmemesi gerektiğinin farkındalar. Dayağın sonuçları bazen çok sonraları ortaya çıkabilir - kimi zaman da dayağın zararını kanıtlayan nice olguya rağmen hâlâ dayak savunuculuğu yapan eğitimli insanlar kılığında.

Bundan 20 yıl önce İsveç'te, çocuklara dayak atılmasını yasaklayan yasa yürürlüğe girdiğinde, halkın yüzde 70'i yasaya karşıydı. Bugün bu oran yüzde 10'a düşmüştür. Anlaşılan yeni deneyimler pek çok kişinin gözünün açılmasını sağlamış durumda. Ancak ne yazık ki Avrupa'daki büyük ülkelerde, küçük çocukların, ileride uslu yurttaş denen her neyse ondan olmaları için değnekle "disiplin altına'' alınmalarına hâlâ izin verilmektedir. Fransa'da bu tür değnekler bugün bile üretilmekte ve çok sayıda alıcı bulmaktadır.

Süt çocukluğu aşamasında katlanmak zorunda kaldığı bedensel ve ruhsal yoksunlukların, tacizlerin ve bunların yanı sıra bastırılmış duygusal tepkilerin çocukların ruhsal yapısını nasıl etkilediğini bilirsek, bu bastırılmış duyguların güçlü bir intikam duygusu bırakması anlaşılır bir hale gelir. Bu yüzden de bu duyguların, 30-40 yıl sonra, dışavurumuna izin verildiği, hatta talep edildiği bir dönemde ortaya çıkması akla yakın geliyor.

Yaşanan tacizlerin, niye kimi çocuklarda hiçbir hasar bırakmaksızın geçip gittiği, kimilerinde ise ağır hastalık belirtilerine yol açtığı ya da bu çocukların ileride caniler haline gelmesine neden olduğu sorusu ancak tekil olguların incelenmesi ile yanıtlanabilir belki. Ama bu bile her zaman olanaklı olmayabilir. Ancak yaşamın ilk yıllarında yakınında bir ya da birden çok sayıda duygudaş insanın bulunması, hiç şüphesiz çocuğun arada bir yaşadığı yaralayıcı olaylara karşın olumlu bir gelişme göstermesini kolaylaştırır. Çünkü bu durumda, şiddetin bir olgu olarak reddedilmesi ve bilinçli olarak sindirilmesi mümkün olabilir.

Buna ilişkin olarak, Freud'un cinsel alanda öne sürdüğü teze benzer bir şey ortaya atılabilir: Yetişkinlerin çoğu çocukluklarında tacize uğramış ya da duygusal açıdan ihmal edilmiş ise, bunların suç işlemeye yol açan patolojik öğeler olması beklenemez: öyle olsa, insanların çoğu cani olurdu. Ancak bu tez, önemli bir olguyu, nevrozların ortaya çıkmasına ve suç dolu bir hayata yol açanın yararlayıcı olayların bizzat kendileri değil, bunların sindiriliş biçimi olduğunu göz ardı etmektedir.

Hiçbir olumlu öğenin işe karışmadığı, ne şefkatin ne de yardımcı şahitlerin mevcut olduğu durumlarda, çekilen acının inkârı ve vahşetin, tüm yıkıcı sonuçları beraberinde getiren idealleştirilmesinin ötesine geçilemez. Henüz konuşma çağı öncesinde, bilgili şahitlerden yoksun bir şekilde aşın ölçüde aşağılayıcı ve vahşet dolu bir eğitim gören kişiler, çevrelerinde bu vahşeti sorgulayan ve insani değerleri savunan birinin olmaması halinde, muhtemelen bu vahşete hayranlık duymayı da öğrenmiş olurlar.

Çocuklar daha sonra evde, okulda ve kilisede ahlak üzerine ne öğrenirlerse öğrensinler, bunların etkileri, bedenin ilk gün, hafta ve aylarda yaşadıkları ile aynı olamaz. İlk üç yılda alınan ders, silinemez bir şekilde kaydedilir. Yani çocuğun, doğumdan itibaren bedeni yoluyla öğrendiği, suçsuz bir canlının eziyet görmesinin ve cezalandırılmasının doğru olduğu fikri, daha sonra akıl yolu ile verilecek bilgilerden daha güçlü bir iz bırakır. İşin acı yönü, bu çocuk yetişkin bir insan haline geldikten sonra, bir ihtimal tıpkı Luther'in yapmış olduğu gibi, tersi çoktan kanıtlanmış da olsa, dayağın zararsız ve cezaların yararlı olduğunu hayatı boyunca iddia edebilir. Yaşamının başlangıcından itibaren korunan, sevilen ve sayılan bir çocuk ise bu deneyimlerinin etkilerini hayat boyu taşıyacaktır.

Şiddet uygulanarak yeıişıirilmiş çocukların, gerek Nazi Almanyası'ndaki, gerekse Vietnam savaşına gönüllü olarak katılan Amerikalı paralı askerler içindeki en vahşi caniler arasında yer aldıklarına ilişkin tahminim, daha 1 980'de kendilerinden yararlandığım ve Başlangıçta Eğitim Vardı adlı kitabımda da değindiğim çalışmalar tarafından doğrulanmaktadır. Şiddet dönemlerinde bir istisna oluşturarak başkalarını yok olmaktan kurtarma cesaretini gösteren insanların çocukluklarına ilişkin öğrendiklerim de tahminimi başka bir açıdan doğrulamıştır.

Nazi döneminde Yahudileri kurtarmak uğruna hayatlarını tehlikeye atmış olan insanların varlığı nasıl açıklanabilir? Bu konu pek çok bilim adamı tarafından araştırılmıştır. Bu araştırmacılar genelde, kurtarıcılara ebeveynleri ve yetiştiricileri tarafından aktarılmış olan yakınını sevme ya da sorumluluk gibi dini ve ahlaki değerlere atıfta bulunuyorlar. Ama failler ve yardakçılarının da genellikle dini eğitim almış kişiler olduğunu düşünürsek aradığımız açıklamanın bu olmadığını görürüz.

Kurtancıların çocukluğunda, çocukluklarına hakim olan atmosferde, faillerinkinden temelde farklı bir öğenin var olduğundan emindim. Uzun süre özel olarak bu noktayı vurgulayan bir kitap aradıysam da çabam sonuçsuz kalmıştı. Sonuçta dönemin tanığı 400'ün üstünde kişiyle yapılmış göıiişmelere dayanan ve tahminimi doğrulayan ampirik bir çalışma buldum. Bu çalışmaya bakılırsa, kurtancıları faillerden ayıran tek öğe, ebeveynlerinin çocuk yetiştirme tarzı idi.

Kendileriyle yapılan görüşmelerde kurtarıcıların hemen hemen hepsi, ebeveynlerinin kendilerini ceza ile değil, tartışma/konuşma yoluyla eğitmeye çalışmış olduğunu söylüyor. Nadiren bedensel ceza görmüşler ve bu da asla ebeveynlerinin -ne olduğu belirsiz, kavranamaz bir öfkeyi onlardan çıkannaya çalışması şeklinde değil, yaptıkları hatalı bir davranış nedeni ile olmuş her zaman için. Örneğin erkek kurtarıcılardan biri, çocukken kendisinden küçük çocukları göle götürerek hayatlarını tehlikeye atmış olmasından ötürü dayak yediğini hatırlıyor. Bir diğeri, babasının kendisini bir kez dövmüş ama daha sonra bundan ötürü kendisinden özür dilemiş olduğunu anlatıyor. Pek çoğunun anlattıklarının ana fikri şöyle: "Annem her seferinde, yaptığımın niye yanlış olduğunu açıklamaya çalışırdı. Beni suçlamazdı. Babam da benimle sık sık konuşurdu. Bana söylediklerinden etkilenirdim."

Faillerin ve yardakçılarının söyledikleri ise bundan çok farklıydı: "Babam içtiği zaman beni doyasıya kırbaçlardı. Niye dayak yediğimi bilmezdim. Nedeni kimi zaman aylar önceki bir olay olabiliyordu. Annem de bir kez öfkelenmeye görsün. Çevresindeki her şeyi, bu arada beni de cezalandırırdı."

Böylesi kontrolsüz ama meşru sayılan duygusal patlamaların aksine, açıklama çabalarının temelinde, çocuğun iyi niyetine duyulan güven vardır. Bunun arkasında, çocuğun anlama, gelişme ve davranışını düzeltme yeteneğine duyulan saygı yatar.

Çocukken ilgi ve destek gören insanlar, ebeveynlerinin anlayışlı ve özerk tavırlarını daha küçük yaşlardan benimser. Bütün kurtancıların ortak özelliği, kendine güven, karar venne ve karşısındakinin hislerini anlama yeteneği idi. Kurtancıların yüzde yetmişi, yardıma geçmeye ilk birkaç dakika içinde karar verdiklerini söylüyorlar. Yüzde 80'i bu konuda kimseye danışmamış olduğunu ifade ediyor."Böyle yapmak zorundaydım. Bu haksızlığa şahit olup hareketsiz kalmaya dayanamazdım," diyorlar.

Bütün kültürlerde "asil" olarak nitelenen bu tavır, çocuğa güzel sözlerle aktanlmaz. Çocuğu yetiştiren kişiler, sözlerini davranışları ile yalanlarsa ya da çocuğa, kimi dini okullarda hâlâ adet olduğu üzere, asil sözler adına dayak atarsa, bu asil sözler etkisiz kalır, hatta öfke ve şiddete yol açar. Çocuk muhtemelen bu yüce sözleri içerikten yoksun olarak benimseyecek ve ileride de kullanacaktır. Ama önünde bir uygulama örneği bulunmamış olduğundan bu sözlere uygun davranmayacaktır.

Ceza, çocuğun kötü niyet ile hareket etmiş olduğu varsayımına dayanır. Çocuğun güven değil korku duymasına yol açmasına şaşmamak gerekir. Sonuç olarak, güçlü olanın, gücü keyfi olarak kullanma hakkına sahip olduğunu öğrenmiş olur. Şiddet uygulanarak yetiştirilmiş bir çocuk, yeni deneyimler edinmekten korkar. Çünkü her köşede, sözde hatalar yüzünden cezalandırılma tehlikesi gizlidir. Yetişkin hale geldiğinde de, kendisini yönlendirebilecek deneyim pusulasından yoksun bir haldedir. Bu yüzden de otoriteye itaatkâr bir tavırla boyun eğer ve kendisinden zayıf olanlara, çocukluğunda maruz kaldığı keyfi davranışları andırır şekilde, köle muamelesi yapar.

Genelde Alman gençleri bugün hiç şüphesiz büyükanne ve büyükbabalarının yüzyılın başında aldığından daha farklı , daha özgür bir eğitim alıyor. Daha önceki dönemlerde çoğunluğun başına gelen şeyler bugün ancak bir azınlık ile sınırlı olsa gerek. Bu sonuca varmama neden olan pek çok olgu arasında, Federal Almanya'nın, II. Dünya Savaşı sonrasındaki en güçlü pasifist hareketin ortaya çıktığı ve zayıflıklarına karşın kendini kanıtlamış bir demokrasinin geliştiği bir ülke haline gelmesi de var. Bunlar umut verici gelişmeler. Buna neyin neden olduğu sorusu, yanıtlanmak bir yana doğru dürüst sorulmadı bile. Nedenlerden birinin reğitim ilkelerinin gevşetilmesi olduğunu sanıyorum. Peki bu nasıl oldu? 

Böylesi gelişmeler yalnızca zamanın etkisi ile ortaya çıkmaz. Rusya'da devrime ve dünya savaşlarına rağmen çoğu bölgelerde hâlâ yıllar öncesinden kalma eskimiş eğitim yönıemleri uygulanmaktadır. Neyse ki burada bir sistemden söz edilemez. Ülkenin savaş sonrası yaşadığı benzersiz şokun Almanya'daki eğitim yöntemlerinin yumuşamasına katkıda bulunmuş olduğu düşünülebilir. Ayrıca her ne kadar halkın büyük bir bölümü kendilerini dışlamış hatta kendilerinden nefret etmiş de olsa, Amerikan işgal kuvvetlerinin de itaat zihniyetinin gevşemesine etkisi olmuş olabilir. Belki de, daha başka öğelerin de katılımıyla, bu iki öğe birlikte etki göstermişti.

Yalnızca Almanya'da değil. Avrupa'nın diğer ülkelerinde de hâlâ sık sık, gençlerin şiddete yönelmesindeki artışın nedeninin, çocukların çok az ya da çok hafif cezalandırılması olduğu iddia edilmektedir. Ancak bu konuda gerçekten bir şeyler öğrenmek isteyen herkes, yaşamlarının daha sonraki dönemlerinde şiddeti yücelten ve yıkıcılıktan zevk alan kişilerin aslında en sıkı terbiyeyi gören, yani tacize uğramış ve ilgiden yoksun kalmış çocuklar olduğunu görecektir.

Her ne kadar ilk üç yıl içinde beyinlerinde saptanabilir hasarlar oluşuyorsa da, eğer anlayışlı bir çevre söz konusuysa, taciz gören çocuklara yardım etmek, güven duygusu aşılamak için belki de hiçbir zaman çok geç kalınmış değildir. İnsan beyni sonsuz derecede yaratıcıdır. Öyle görünüyor ki, uygun koşullarda, hasar görmüş bölgelerin işlevlerini başka bölgelerin üstlenmesi mümkün olabilmektedir. Sabırlı terapistlerin ve insancıl eğitimcilerin başarıları bunun kanıtıdır. Ancak bunun ön koşulu, hasarın inkar edilmeyip, küçümsenmeyip ciddiye alınmasıdır. Eğer bir şeyleri daha iyi hale getirmek ve böylece de geleceğe yönelik olarak sorumluluk üstlenmek istiyorsak geçmişle yüzleşmek kimi durumda kaçınılmazdır bence.

Bir gazetecinin kendisi ile yaptığı söyleşide19 bir Alman profesöre, yüksek okullardaki pek çok öğretim görevlisinin savaş sonrasında Nazi düzenine bağlılıkları konusunda sessiz kalmış olmaları konusu açılmıştı. Gençliğinde SS saflarında yer almış ve doğu cephesindeki başarıları nedeniyle ödüllendirilmiş olan profesör, bu suskunluğun bir utanç (mahcubiyet anlamında) belirtisi olduğunu söylüyor. Bazı olaylar o denli iğrençmiş ki, en iyisi bunları hiç dile getirmemekmiş. Anlaşılamayacak bir şeyi anlamaya çalışmanın bir anlamı yokmuş.

Söz konusu olanın utanç mı yoksa oportünizm mi olduğunu bir kenara bırakacak olsak bile, geçmişe karşı böylesi mesafeli bir tavır, salt cehaletten kaynaklanan bir tekrarlanma tehlikesini içermesi nedeniyle, benim gözümde son derece sorunlu bir nitelik taşıyor. Bu iğrençlikleri yapma noktasına nasıl gelindiğini, niye pek çok entelektüelin bunları onayladığını ve desıeklcdiğini ve başlarına gelmiş olanı araştırmaya, anlamaya ve samimi bir şekilde ortaya koymaya neden bugün bile yanaşmadıklarını tam olarak anlamamız çok önemlidir. Ve başlarına bunların niye gelmiş olduğunu.

20. yüzyılın başında çocukların sistematik olanık aşağılanması ve ebeveynlerin ne yazık ki hiçbir zaman işkence olarak görmedikleri işkenceler hakkında söylediklerimin, açıklamalar dizisinde önemli bir yer tuttuğunu sanıyorum. Ne yazık ki, ortaya attığı soruların bu konudaki araştırmaları zenginleştirebileceği açıksa da, bu öğe şimdiye dek pek dikkate alınmamıştır. Bu ihmalin nedeni, çocukluk konusunun tabu haline getirilmiş olması olabilir. Ancak salt pragmatik amaçla da olsa, gelecek konusunda kafa yoruluyorsa, tabu durumundaki bu konunun ele alınması gerekir.

Şiddet olayının incelenmesinde, çocukluk öğesinin ihmali ya da küçümsenmesi yalnızca pek ikna edici olmayan ya da çıkmaza giren açıklamaların ortaya çıkmasına yol açmakla kalmaz, kimi zaman, aksini gösterir verilere rağmen, dikkatimizi şiddetin asıl kökenlerinden başka yerlere çeker. Soyut bir sözcük olan " Yahudi düşmanlığı", sonsuz sayıda anlam taşır ve değişikliklerin onaya çıkabilmesi için somut olarak saptanmaları ve adlandırılmaları gereken karmaşık psikolojik süreçlerin üzerini öner.

Bugünkü eğitim uygulamalarının geçmiştekilerle ayrıntılı bir şekilde karşılaştırılmasının böyle bir değişikliğe yol açabileceğini sanıyorum. Bu, yeni bakış açılarının ortaya çıkmasını sağlayabilir ve eğitimde yeni, sağlıklı yapıların kurulmasını destekleyebilir. 

Daha iyi ve bilinçli bir gelecek çabası, geçmişimizi anlama çabasından ayrı düşünülemez. Çocuk gelişimi konusundaki cehaletin, toplumun tümü için ne kadar tehlikeli olabileceğini pedagoji tarihi kadar iyi gözler önüne serebilen başka bir alan yoktur.

Çeşitli soykırımların nedenlerinin araştırılması tamamlanmış olmaktan çok uzaktır. Örneğin Afrika, Asya ve Avustralya'da yaşayan ve başka bir halkın yok edilmesi ile refaha kavuşacaklarını düşünen çeşitli halkların eğitim yapılarının incelenmesi yararlı olacaktır. Amerika'daki kızılderililerin yok edilmesinin psikolojik arka planı da yeterince araştırılmamıştır. Kızılderililer, bu konudaki araştırmalara yeni başlıyorlar.

Bana yazdığı uzun mektubunda bir kızılderili kadın, annesinin ve o nesilden gelenlerin, yatılı okul denen kurumlarda katlanmak zorunda kaldıkları vahşeti öğrencilerine anlatırken boğuşmak zorunda kaldığı direnç ve korkuları anlatmıştı. Kendi dillerini konuşmalarının yasak olduğu bu "okullar"da dayak yemiş ve tecavüze uğramışlardı. Ama ilk kez olarak şimdi, Başlangıçta Eğitim Vardı adlı kitabımı okuduktan sonra, duygularını gösterme, hatta duygu sahibi olma yasağının, eğitimini daha başlangıcından itibaren ne derece belirlediğini ve bugünkü korkularını nasıl güçlü bir şekilde etkilediğini gönneye cesaret ediyormuş.

Belki kızılderililer, yabancı bir dünya tarafından tehdit edildiklerini düşündükleri dönemlerde, çocuklarını daha küçük yaştan duygularına hakim olacak, duygularını bastıracak şekilde yetiştirmek zorundaydılar, ama bu yöntem geleneklerine yerleşip kaldı. Bugün ise çeşitli bağlantılar üzerine kafa yonnaya başlıyorlar. Aynı şekilde kimi Çinliler de eğitimlerini sorgulamaya ve diktatörlüklerin psikolojik arka planı üzerine düşünmeye başladıklarını yazıyorlar. Hiç savaşmayan halklar da var neyse ki. Bunların çocuklarına değer verdikleri, saygı gösterdikleri söyleniyor. Çocuklarına rüyalarını anlaltırıyor ve onları açık olmaya ıeşvik ediyorlamıış. Bu, üzerinde düşünülmesi ve hakkında etraflı araştınnalar yapılması gereken bir olgu. Çünkü eğer anlatılanlar doğruysa ve bu insanların, komşularının aksine, dehşet verici gelenekleri ve ayinleri gerçekten yoksa, barışçıl tavırlarının kökenine ilişkin bilgilerden çok şey öğrenebiliriz.

Kaynak: Alice Miller,  Hayat Yolu, ss. 137-161

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...