Saturday, 16 July 2022

Anne Karnındaki İkizlere İlişkin Hikaye - Ölümden Sonra Ne Oluyor?

Anne karnındaki ikizlere ilişkin şu hikayeyi çok seviyorum. Ne müthiş bir kıssa!

Dinî yaşamın sırrı her şeyin temelinde yatıyor. İşte tam da bu yüzden devlet ve kilise insanı ilahiyi kaynaklardan uzak tutmak için her şeyi yaptılar çünkü bu kaynaklara bağlanmış bir insan kolayca yönetilemiyor. Mevcut bir alt sınıfı oluşturabilmek için insanların cinsel ve dinsel kaynakları ellerinden alınmalıydı. İsa’nın mesajı Katolik papazlıklarca sahteleştirilmiş ve bastırılmıştı. Tıpkı Eski Mısır’da İsis’in erkek egemen tarikatının papazlıklarınca olduğu gibi. İlahi dünyalara karşı savaşların çağından geliyoruz. Engizisyon, Usta Eckhart gibi dini sırlara fazla yaklaşanları ortadan kaldırıyordu. (Usta Eckhart erken öldü, yoksa kafir diye yakılırdı.)
İnsan Tanrı’nın dışavurumudur. Kim ya da ne olursa olsun bu Tanrı, bizim içimizde taşıdığımız bir evrenin dışavurumudur. Hücrelerimizin fiziksel evreni, düşüncelerimizin, hayallerimizin, hatıralarımızın, dürtülerimizin ve becerilerimizin ruhsal evreni ile bağlı. Gelecek toplum, insana ve insanın Tanrı’nın adını taşıyan bütün evrensel büyüklerle olan içsel bağlarına dayanıyor.
Korkunç tarihi gelişmeler sürecinde insan, kaynaklarından kovuldu ve koparıldı. Bugün neredeyse hiç kimsenin ilahi kaynaklara gerçek bir bağı ile bağlı olmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Zamanımızın insanı ampüte edildi, çok önemli bir organını kaybetti. Artık hayatın büyük elektrik devresiyle bağlı değil ve bu yüzden onu sürekli evrensel ofsayta atan yedek bir devre üretiyor.
Durumu tamir etmek ve Homo Sapiens’in bir sonraki gelişme evresi için kapıları açmak görevimiz. Gelecek planlamamızı daha yüce bir gerçekliğin zeminine yerleştirebilmek için dinsel devre gibi cinsel devrenin de yeniden yüklenmesi gerekiyor. Beşeri toplumun yeni bir işletim sistemine ihtiyacı var.
Ölümden sonra ne oluyor? Hayaller kurduğumuzda bizim ruhumuz hangi yoldadır? Dünya şiddetli bir değişimin içerisinde ve yakında bizim araştıran ruhumuza kocaman bir kapı açabilir. Anne karnındaki ikizlere ilişkin şu hikayeyi çok seviyorum:
Henüz doğmamış ikizler anne karnında muhabbet ediyor. "Söylesene, sen doğumdan sonra hayata inanıyor musun diye soruyor ikizlerden biri.
"Evet, elbette! Burada içeride büyüyoruz ve dışarıdan gelecek olana hazırlanıyoruz." diye cevap veriyor diğer ikiz.
"Bence bu saçmalık." diye dönüyor ilki. "Doğumdan sonra bir hayat olamaz, hem nasıl olacak ki bir kere?"
Yani öyle tam anlamıyla ben de bilmiyorum ama kesin buradan çok daha aydınlık olacaktır. Hem belki etrafta koşturacağız ve ağzımızla yiyeceğiz?"
"Böylesi bir saçmalık da hiç duymadım. Ağızla yemek, ne çılgınca bir düşünce. Kordon var ya işte beslendiğimiz. Hem dışarıda nasıl koşturmayı düşünüyorsun? Kordon bunun için çok kısa."
Yine de bir yolu vardır kesin. Her şey sadece biraz daha farklı olacak."
"Sen çıldırmışsın! Doğumdan sonra hiç kimse geri gelmedi. Doğumla birlikte yaşam bitiyor. Bitti nokta."
Tamam, doğumdan sonraki hayatın nasıl görüneceğini kimsenin bilmediğini kabul ediyorum ya. Ama annemizi göreceğimizi biliyorum ve o bize bakacak."
"Anne mi?! Sen bir anneye inanmıyorsun değil mi? Peki neredeymiş o anne?"
"Burada işte, etrafımızda her yerde. Onun içinde, onunla birlikte yaşıyoruz. O olmasa biz hiç olmazdık ki!"
"Saçma! Anne diye bir şeyi hiç fark etmedim etrafımda, bu yüzden de öyle bir şey olamaz."
"Ama bazen çok sessiz olduğumuzda onun şarkı söylediğini duyabilirsin. Ya da bizim dünyamızı okşadığında hissedebilirsin.”
Burada muhteşem bir şekilde bizim durumumuz nitelendiriliyor. Her gün içerisinde yaşadığımız bütünü düşünmeye başladığımızda etrafı ilginç bir yabancılaşma sarıyor. "Orada dışarıda" bir şeyin olduğuna inanıyoruz fakat "anne"yi kaybettik.
Din, iyi bağlamda insanın daha derin ve temelden tanıdığı güven, sevgi ve memleket duygularıyla bu yabancalaşmanın ortadan kalktığı bir ruh durumudur. Bütün insanlık, bilinçli ya da bilinç dışı bir şekilde bu memleketin özlemini çekiyor. Din, bu özlemin dindirildiği ruh durumudur.
Din, ilahi dünyayla bağlanmışlıktır. Fakat bu dünya bizden uzakta değil, üstümüzde değil, tam tersi bizi sarıyor ve her nefesimizde içimize işliyor. Onunla yaratıldık; onda nefes almaya, düşünmeye, sevmeye başladık. Onun suretinden yaratıldık ve büyüdükçe, embriyo insanlar olarak "yaratıcımıza" benziyoruz. İkizlere benzer şekilde, anne karnında henüz ne olduğundan haberimizin olmaması gibi. Ne kadar içe işleyen bir kıssa!
Dindeki sistem değişikliğinden daha radikal olabilecek bir sistem değişikliği neredeyse yok. Din, ruhumuzun “dağları yerinden oynatabileceği” inancına ermesidir. Neredeyse kelimesi kelimesine bu anlama geliyor. İnanmanın bu şeklini kazandığımız taktirde dünyayı da yeniden “biz “şekillendirebiliriz. “Biz”i tırnak içine alıyorum çünkü bunu gerçekleştiren artık biz değiliz bizim içimizden geçerek etkisini gösteren “güç”.
Yeni dinin gelecek kültüre katılması bir müddet sürecek. Bu, tarihi bir süreç. Ama ilahi dünyanın varlığı daha fazla görmezden gelemeyeceğimiz bir olgusal gerçek olduğu için her yerde görülecek. Bu, inanmanın veya inanmamanın sorusu değil, görmenin ve bilginin sorusu. Hayatımızda ne denli etkili olacağı bizim içimizde kendimizi açmamıza ve hazırlıklı olmamıza bağlı. Kapalı bir kalp, dini anlamıyor. İlahi dünyayı kavramak bir ideoloji değil, onu reddetmek bir ideolojidir. Bugün hâlâ devam eden bilimselliğin tarafında dine karşı sürdürülen savaş, bir şeylerin bilinmezliğinden kaynaklanıyor fakat yakında son bulacak.
İnançsızlıktan inanca nasıl geçiş yapıyoruz? Anne karnındaki bebeğe annenin varlığına inanıp inanmadığı sorulduğunda ne cevap veriyor? Bir balığa suyun varlığına inanıp inanmadığı sorulduğunda ne cevap veriyor? Balık, bizim ilahi dünyanın ortamında yaşadığımız gibi suyun habitatında yaşıyor. Her zaman var olan ve anne karnındaki ikizler gibi anne karnı tarafından sarılan bir şeye nasıl inanılsın veya inanılmasın? Usta Eckhart’ın dediği gibi: “Tanrı hep bizimle ama biz her zaman evde değiliz.”
Biz neden her zaman evde değiliz? Gizli düşünce ve arzularımız başka yerlerde olduğu için. Bizi içimizde biz kendimizi buna yorsak bile ilahi dünyaya karşı alıcılarımızı kapatacak kadar meşgul eden şeyler mevcut.
Yeniden özgür olabilmek ve ilahi dünyaların çağrılarını ve güçlerini algılayabilmek için istikrarlı bir biçimde tarihi travmanın çözümlenmesi üzerinde çalışmak zorundayız. İlahi dünyaya inancın kaybolması tarihi bir olgu. Yine de bizim görevimiz bu tarihi bağnazlıktan çıkmak ve yavaş yavaş gerçekleri tanımak. Biz insanlar ilahi dünyanın bir parçasıyız, bu yüzden ona inanmak çok doğal bir şey. Kimsenin aklına bedeni doğasından şüphe etme fikri düşmez. Kimsenin aklına ilahi dünyasından şüphe etme fikri düşmezdi, temel güven korkunç tarihi bir süreçle mahvedilmeseydi. Yaşam halden anlamaktır, yaşam güvendir, yaşam sevgidir. yaşam dindir.
Bu bağlama K. O. Schmidt’in Çok güzel bir alıntısı uyuyor:
“İşte o zaman, evrensel ruhani bir varlık olarak yaşadığımızı, güçlerinde ve imkanlarında payımızın olduğunu fark ediyoruz… Ve biz küçük inançlılar, bugüne dek gerçek boyutumuzdaki Tanrı’nın çocukları ve taşıyıcıları olarak bütün güçlerini onaylamayı ve uygulamayı gözümüz kesmediğinden içimizde yararlanılmayı bekleyen güçlerin şimdiye kadar ancak çok ufak bir parçasını etkinleştirdik. En basit gerçeği bu kadar zor kavramamız ve buna korkakça yaklaşmamız oldukça garip: Tam bir inanç ve güvenle sonsuzluğun pozitif sonuçlarını çekmek ve gerçekliğin bilincinde yani tereddütsüz sevinçli, sağlıklı ve mutlu bir biçimde ruhla yaşamak.”
Din, okuldaki biz ders ya da kilisedeki bir günah çıkarma değil, aksine bir hayat biçimi. Hepimiz “ilahi çevreden” geliyoruz, onda yaşıyoruz ve ölümden sonra onda kalıyoruz çünkü ilahi çevre dünyanın ve evrenin kendisidir. Tanrı’nın sırrı bize bitkinin çiçeğinde parlayan evrendir. Bilinçli bir biçimde dini temel durumumuza dönersek, bunu genellikle aşırı bir mutluluk gibi değil, olağan bir iş gibi algılıyoruz. Biz insanların bunu kavramamızın ve ilahi dünyanın yeryüzündeki yurtlarını kurmamızın vakti geldi.
Biz Ashoka, Buddha, İsa ve Mani gibi din kurucularının binlerce yıl önce başladığı şeyi devam ettiriyoruz. Şimdiye kadar dini buyruklar bireysel insana odaklanıyordu. Bugün “aydınlanma” için ortak bir sistem geliştiriyoruz, yani ilahi dünyayla bağlanmanın herkes için mümkün olduğu bir sosyal yapı demek. Anafikir her zaman yaşama alanlarımıza, işyerlerimize, düşünce dünyamıza ve aşk ilişkilerimize Tanrı’nın krallığını indirmek.

Kaynak: Dieter Duhm - Tamera Ekoköyünün Daveti, ss. 157-161

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...