Sunday, 17 July 2022

Korku, Korkudan Korku ve Korkudan Korkmaktan Kurtulmak Üzerine

Korku, Korkudan Korku ve Korkudan Korkmaktan Kurtulmak Üzerine

Korkudan Korku (Nevrotik, Doğal Olmayan Korku) ve Korkudan Korkmaktan Kurtulmak

Çağdaş yeni kapitalizmde insanlar eskiden olduğu gibi artık baskıyla, zorla korkudan korkan duruma getirilmiyorlar. Topluma egemen güçlerin istemleri doğrultusunda insanda üstben oluşup biçimlenince, o insanı artık korkmadığını sanan, korktuğunu bile ayrımsamayan bir korkudan korku kurbanı oluyor. Bu insanlardan, disiplinli olduğu belli olmayan disiplinli bir toplum yaratılıyor. O disiplini belli olmayan disiplini toplum insanları aynı biçimde üniforma giymiyor, değişik renk ve biçimlerde giyiniyor ve böyle olmalarını da özgürlük sanıyorlar ama üniformalarını içselleştirdikleri için kafalarının içinde taşıyor, aynı biçimde düşünüyorlar. Birey, üstbeniyle kendi kendinin jandarması oluyor. Herkes kendi kendisinin gözetimi altındadır. Birey kendi özel cezaevinin gönüllü tutuklusudur. ''Dikensiz gül bahçesi'' denilen toplum modeli, bu insanlardan oluşmaktadır. Bu insan kendisini ve çevresini sorgulamaz, kendisiyle ve başkasıyla hesaplaşmaz, olayları ve kişileri ve kendisini eleştirmez. Korkudan korkuyu içselleştirdiği için bu insan içtenlikle korkmadığını, hatta yürekli biri olduğunu sanmaktadır. Kendini özgür sanan köleler toplumu kurulmuştur. Teslim alındığını bilmeyen esirdir. Örneğin bu insan, satın aldığı herhangi bir şeyi kendi özgür istenciyle satın aldığını sanır; kapitalist reklam endüstrisinin buyruğuna uyduğunu ayrımsamaz. Örneğin bu insan, seçimlerde kendi özgür istenciyle bir partiye oy verdiğini de sanır.

Vücudumuzun mikroplara, hastalıklara karşı kendini koruma savaşımı verdiği gibi, ruhsal yapımız da korkudan korkuya karşı kendini koruma yollarını arıyor, kendini savunuyor. Korkudan korkmaktan kurtulmanın doğal yolu, korkudan korkuyu yaratan toplumsal güce boyun eğmek, onun yandaşı olmak, korkudan korkuyu özümseyip içselleştirmektir. Böylece birey artık kendini efendi sanan uşaktır ve uşak uyum sağladığı efendisiyle özdeşleşmiştir; kendini özgür sanan köledir. Karşıtıyla uyum sağlamayı, uzlaşmayı insancıllık (hümanizm) sanan bir enayi insan modeli ortaya çıkar. Yüreksizliğini yüreklilik sanır. Kişiliksizliğini, tek boyutluluğunu kişilik sanır. Bireysel saldırganlığını uygarca yüreklilik sanır.

Korkudan korku, manevi yapımızı sarmaşık gibi sarmış. Korkudan korku, çocukluğumuzdan beri içinde yaşadığımız ortam (hava gibi) olduğundan, nasıl soluduğumuz havanın varlığını ayrımsamıyorsak, korkudan korkumuzu da ayrımsamıyoruz. 

Hiçbirimiz kendimizi bu korkudan korku havasının dışında saymamalıyız, sayamayız. Biz hepimiz sürekli olarak bu korkudan korkuyu ayrımsayarak ya da ayrımsamayarak, içselleştirerek ya da dışlayarak değişik oranlarda az ya da çok yaşamaktayız.

Korkudan korkmaktan kurtulmanın yolları, toplumun korku üreten gücü ile uyum sağlamak, ona boyun eğmek, onunla özdeşleşmek olduğu gibi, edilgin, sessiz, suskun kalmak da korkudan korkmaktan kurtulmanın bir yoludur. Susmak, karışmamak, yapmamak ve hiçbir şeye de tanık olmamak yoluyla kendini savunmak. Ülkemizde en çok uygulanan savunma yöntemi meşhur üç maymun (kulağı tıkalı, ağzı kapalı, gözü örtülü üç maymun) yöntemidir. Üç maymun yöntemini en güzel anlatan bir Anadolu atasözü şudur: ''İnsan etmediği şeyden, etmediklerinden korkmaz.'' Bir eşyanın korkusu olmaz, çünkü hiçbir şey edemez. Bir şey eden insanın korkusu da olur. Öyleyse hiçbir şey etmemek gerekir ki korkmayasın. Edilginlik, korkmamak demektir. Oysa bu söz, gerçekte korkudan korkuyu bir başka biçimde içselleştirmeyi anlatır. Yüzyıllardır ezilmiş Türk köylüsünün çoğunun yöntemi işte budur: Etmediğinden değil, ettiğimden korkarım! Öyleyse korkmamak için hiçbir şey etmem; yani insan gibi değil, şey gibi yaşarım.''Özetlersek, insanın korkudan korkuya karşı moral yapısını koruması, 

- kendini korkutan güçle uyum sağlayarak 
- ona boyun eğerek
- onunla özdeşleşerek 
- ya da büsbütün edilgin kalarak ''hiçbirşey etmemek'' yollarıyla sağlanabiliyor.

Hastalıklara karşı antikorlarla vücudun kendini savunarak korumaya çalışması gibi manevi varlığımızı bu yollarla korumaya çalışıyoruz. Bu, çoğunluğun katıldığı olumsuzcasına korkudan korkmama yoludur. Bilinçli olarak ve kişiliğini koruyarak korkudan korkmaktan kurtulmanın ilk koşulu, insanın karşı gelmede haklılığına kendisinin inanmasıdır. Haklılığına inanmış insanların çok ve toplu olarak ve örgütlenerek eyleme geçmeleri korkudan korkma duygusundan insanı kurtarır. Toplumun ürünü olan bireyler aynı zamanda toplu olarak ve ortaklaşarak kendi toplumlarını da üretirler. Örgütlü toplum, bireylerinin salt sayısal toplamı değil, bu sayısal toplamla birlikte artı topluluğun gücü demek olan, o sayısal gücün üstünde bir güce sahiptir. Bu yüzden birey olarak tek tek duyduğumuz korkudan korkuyu örgütlü topluluk olarak kazanacağımız güçle yenebiliriz. Yalnızlık ve teklik korkudan korkunun dostu, örgütlülük de korkudan korkunun düşmanıdır. Bu yüzden korkudan korku yaratan egemen güçler, bireylerin örgütlenmesine engel olmak ister ve ellerine geçen her fırsatta örgütleri dağıtır, örgüt kurmayı yasaklar ya da yozlaştırırlar.

[Aziz Nesin]

Kaynak: Dieter Duhm - Kapitalizmde Korku, Önsöz, 23-24, 27-30

***   ***   ***   ***   ***   ***

Korku 

İnsan bu... Kimi cinden, kimi periden, kimi açlıktan, kimi Tanrı'dan, kimi de zenginliğini kaybetmekten korkar. Dünyada korkmayan insan yoktur ya, hiç kimse de ''korkuyorum'' demez. Ortadirek de çok korkar. Ya da özellikle korkutulur. Korkutulur ki düzene sıkı sıkıya sarılsın. Tehlikeli mehlikeli işlerle uğraşmasın.

Feodal toplumlarda, köylülerin kendi kol güçlerini yani emeklerini özgürce satabilme hakları yoktu. Kapitalist üretim araçları gelişip, tarım alanlarına girdikçe büyük bir işsizlik doğdu. Ve köylülerin de mücadelesiyle kendi emeklilerini satabilecek başka alanlar bulmaya başladılar. Toprak ağaları, köylülerin mücadelesi sonucu, işsizliğin de artmasıyla, egemenliklerini giderek yitirdiler. Böylece ''özgür emek'' doğdu. Kişi kendi emeğini pazarlama hakkını elde etti. 

Kapitalistler bu özgür emeği satın almaya başladılar. Ancak çalışanların tam hakkını verseler kendilerine bir şey kalmayacaktı. Onun için bir kısmını verip bir kısmını kendilerine alıkoydular. Böylece büyük sermayeler doğdu. Aslında sermaye ödenmemiş emekten başka bir şey değildir. İşçinin alın terinin birikimidir. Bunun adı da kârdıri kazaçtır. 

Köylüler toprak ağlarına ''artı ürün'' sağlıyorlardı. Oysa kapitalist üretim biçimine geçtikten sonra ''artı kâr'' sağlamaya başladılar. Feodalizmden, kapitalizme geçilmiş, düzen değişikliği olmuş, ama insanın insanın sömürmesi devam etmiştir. Yani sömürü biraz daha çağdaşlaşmıştır. Ya emeğini başkalarına satarak geçineceksin ya da başkalarının emeğini sömüreceksin. Ya sömürecek ya da sömürüleceksin. Ya başkalarına kul olacaksın ya da başkalarını kendine kul edeceksin. 

Yani ya sen başkalarını kazıklayacaksın ya da başkaları seni kazıklayacak. İşte bu kazıklama işi olduğu için, küçük burjuvazinin adı değiştirilmiş, ''orta kazığa'' çıkmıştır.

Feodal toprak ağlarına ve kapitalistlere hakkını arayan, karşı çıkan adam değil, korkak, her haline şükreden adam gereklidir. Korkak insan hakkını arayamaz. Onun için de, orta direğin sürekli olarak korkutulması gereklidir. Bunu bilen toprak ağaları ve kompradorlar her türlü aracı kullanarak tüm kitleleri korkutmaya çalışırlar. Bu işte de o kadar başarılı olmuşlardır ki, artık kendilerinin bile korkutmaya gereksinimi yoktur. Ortadirek kendi içinde yarattığı korkuyla sürekli korkarak yaşamaktadır.

Bu arada din, Tanrı ve ölüm korkusu ihmal edilmez. Cehennemin ne kadar kötü bir yer olduğu, sırat köprüsü, kaynar kazanlar, kızgın saclar, yanıp kül olan ve yeniden dirilerek yananlar, orta direğin kafasına bir güzel yerleştirilir. Evde, okulda, camide Tanrı sevgisi yerine Tanrı korkusu verilir. Oysa, insan kendisine zarar veren şeylerden, kaygı duyduğu şeylerden korkar. Ortadireğin yüreği her yönüyle kaygılarla, korkularla doldurulur.

Ortadirek kadere inanır. Yaşamının her döneminde ölümden korkmasına rağmen, yaşlandıkça bu korkusu artar. Dinsel inançlara daha fazla bağlanır. Gençliğinde inanmadığı öbür dünya için ''ya varsa?'' diye düşünerek, kumar oynar gibi oruca, namaza niyaza başlar. Bir taraftan kadere inanırken, ölümün Tanrı buyruğu olduğunu ileri sürerken, diğer taraftan maddeci davranır: Ölmemek için her çareye başvurur. Ölmemek için Tanrı buyruğuna karşı direnir. 

Orta direk rahatına çok düşkündür. Onu bir takım küçük mülkler yaşama bağlamıştır. En büyük korkusu elindekini kaybetme korkusudur. İşini kaybetme ve mülksüzleşme korkusu, onu her şeye boyun eğen bir tip haline getirmiştir. O, çok yemek aç çalışmak isteyen, tembelliği baş tacı etmiş bir tiptir. İçinde bir hapishane yaratmış ve o hapishanede yaşamaktadır.

Korkak insan, kendi arzularının ve bencilliğinin tutsağı olan kişidir. Bu nedenle özgür değildir. Çıkarları için boyun eğen, yalan söyleyen, en yakınını kazıklamaya çalışan, şükürcü ve evet efendimci bir yapıya sahiptir. Çok zorda kaldığında en yakınlarına bile ihanet etmekten çekinmez. Her hatasına kılıf uydurmakta ustadır, gerekçe bulmakta üstüne yoktur. 

Korku, orta direği pasif ve yılgın bir hale getirmiştir. Geleceğinden emin olmadığı için karamsardır. Yine de düşleriyle ve umutlarıyla yaşama sıkı sıkıya sarılmıştır. 

Korku bir tek şeyle yenilir: Bilgi ve mücadele.

[Özdek Işık, Afyon ili Sandıklı İlçesi Sandıklı Postası adlı haftalık gazete, 15 Aralık 1986]

Kaynak: Dieter Duhm - Kapitalizmde Korku, Önsöz, 33-35

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...