Thursday, 21 July 2022

Gurular ve Önderler Nasıl Etkili Olabiliyorlar? - Alice Miller

 Gurular ve Önderler Nasıl Etkili Olabiliyorlar?

Pek çok sorun, çocuklukla bağ kurularak açıklandığında yeni bir boyut kazanır. Diktatörlüklerin yerlerini demokrasilere bıraktığı bir dönem yaşadığımız söylenebilir. Ama aynı zamanda, insanların kendi rızalarıyla boyunduruğu altına girmeyi kabul ettiği totaliter sekt sistemlerinde bir artış gözleniyor. Özgürlük ve saygı dolu bir ortamda yetişmiş, çocukluktaki kendine has özellikleri. eğitim yoluyla boğulmak yerine hoşgörüyle karşılanmış insanların kendi rızalarıyla sektlerin pençesine düşmesi, tesadüf veya ustaca telkinlerle düşseler bile sektin içinde kalmalan pek beklenemez.

Ama öyle görünüyor ki, sektlerde düşünme, eylem ve hissetme özgürlüğünü tekrar ellerinden alacak mekanizmaların işliyor olması pek çok insanı hiç de rahatsız etmiyor. Tümüyle kontrol altına alınacak olmaları, itaate zorlanacakları ve zaman içerisinde beyinleri yıkanmış olacağı için de kendilerini bundan kurtarmalarının neredeyse imkansız olduğu gerçeği pek bir huzursuzluk yaratmıyor. Bu beyin yıkama, kişiliklerinin uğradığı basan algılamalarını imkansız kılar. Boyun eğmenin bedelini neyle ödemiş olduklarını. başka bir deneyim yaşamadıklan için, bilemezler.

Sekt yapısındaki gruplarda beni en çok ilgilendiren nokta, bilinçdışı yöneltme olmuştur; ebeveynin ya da terapistin bastırılmış ve incelemeden geçmemiş kendi çocukluk öykülerinin. çocuklarını ya da hastalarını, tarafların hiçbirinin farkına varmadığı etkileme tarzı. Sektlerde ya da sekt yapısındaki terapi gruplarında olup bitenler, en azından ilk bakışta, çocukların ebeveynleri tarafından bilinçsiz olarak yöneltilmesinden farklı bir nitelik taşır gibidir. Burada, tek tek her bireyin içinde bulunduğu güç durumu sömürme amacı güden, bilinçli., iyi planlanmış ve örgütlenmiş bir yöneltmenin söz konusu olduğu düşünülebilir. Bence bu görünüşle bilinçli eylem, bilinçli olmayan güdülerden kaynaklanır. Korkunç sonuçlarına karşın, Feeling Therapy akımının (s. 76) kurucularının, totaliter bir rejim kurmayı işin başında planlamış olduklarını sanmıyorum. Onları guru haline getiren, grup üzerindeki iktidarları olmuştu. Yöneltmenin bilinçli olmayan yanlarından kastettiğim de bu. Sonuçta kendileri de, üzerinde hiç kafa yormamış, bu yüzden de fark edememiş olduklan, kendi yasaları uyarınca işleyen süreçlerin kurbanı olmuşlardı.

Böylece de söndüremeyecekleri bir ateş yakmışlardı. Öğrendikleri tek şey insanları, çaresiz bir çocuğun ruh haline sokmak ve ardından da üzerlerinde, ruhsal geriletme sayesinde hakimiyet kurmaktı. Bu kadarı yeterli olmuştu zaten, bu noktadan sonra otomatik olarak, çocukluklarında yetiştiricilerinden öğrendikleri kalıplara uygun hareket etmeye başlamışlardı. Ne kendileri ne de onlara hayran müritleri bu davranış tarzının özünü görebilmişlerdi.

Mithers'in sahte umutlar ve yanılsamalar uyandıran yanıltıcı vaatler üzerine yazdıkları (Carol Lynn Mithers, Therapy Gone Mad, The True Story of Hundreds of Patients and a Generation Betrayed, Addison - Wesley, 1994, s. 75), politik önderlerin ne şekilde iş gördüklerini anlamamıza da yardımcı olur. Biyografi yazarları ve araştırmacılar elli yıldır, Hitler'in kendi söylediklerine gerçekten inanmış biri mi, yoksa başkalarını bilinçli olarak yöneltmiş biri mi olduğunu tartışıyorlar. Saplantılı bir kaçık mıydı, karşısındakileri alaya alan bir oyuncu mu? Biyografi yazarlarının bir kısmı zaman içerisinde fikirlerini değiştirdiler ve Hitler'in kendi söylediklerine inanan saplantılı bir kaçık olduğu görüşü giderek ağırlık kazanmaya başladı. Bu, karmaşık bir sorun ama sektlere katılımın arttığı şu dönemde güncel bir sorun olduğu için üzerinde durmakta yarar var.

Tanrı ya da peygamber adma konuşan insanlar sahtekar mı, yoksa İsa'nın kendileriyle konuştuğuna inanan kaçıklar mıdır? Sınırları çizmek kolay değil muhtemelen. Feeling Therapy olayında, iktidar hırsının, kurucuların kendilerini gerçekçi bir biçimde değerlendirmelerini nasıl önlediğini görebiliyoruz. Sonunda, taraftarlarının sandığı gibi, tümgüçlü (kadiri mutlak) insanlar olduklarına inanmaya başlamışlardı. 134 radyo ve 104 televizyon programına çıkmışlardı. Bu da kendilerini yüzyılın dâhileri saymalarına ve diğer psikologlardan kat kat üstün olduklarına inanmalarına yetmişti. 

Önderler ve gurular söz konusu olduğunda bilincin nerede bilip bilinçdışının nerede kendini göstermeye başladığını söylemek zordur. Guruların bazıları bilincinde olmadıkları güçler tarafından güdülür. Böyle olmasa gurunun, yalnızca yıkıcı araçlarla ayakta tutabileceği böylesi karmaşık bir yapı kurması gerekmezdi. İyi ve bilinçli bir plan yapabilmiş olsa. buna ihtiyaç duymazdı. Guru, kendi ördüğü ağa yakalanmış gibidir. Bu duruma örnek gösterilebilecek pek çok olay var. Hastalıklı bir tümgüçlülük yanılsamasını sergileyen aşırı bir örnek, yetmişli yılların sonlarında Guyana'da, Johannestown'daki kitlesel intihardı. Bunu daha sonra başkalan da izledi. Bu vakaların hepsinde, çoğu iyi niyetli ama yanlış yönlendirilmiş ve kafası bulanık insanlar hayatlarını. saplantılı bir kaçığın namusluluğuna olan inançlarını kurtarma uğruna feda etmişlerdi. Acı bir hayal kırıklığına uğramalarını engellemenin çaresiydi ölüm.

Sekt kurucuları arasında, taraftar kitleleri içinde kendi korkularına karşı bir sığınak arayan ve bu amaçla da kendilerini yardımcı ve kurtarıcı olarak sunan pek çok paranoyak ve megaloman vardır. Çocuksu çaresizliklerinden kaçmak istedikleri ve bununla sembolik bir düzlemde savaştıkları için, dünyanın sonunun yakın olduğunu iddia ederek yeraltı sığınakları inşa etmeye koyulurlar. Aynı zamanda, taraftarlarının hayranlığı sayesinde kendilerini nihayet güçlü hissetmeye başladıklarından, kurtarıcı sıfatıyla ortaya atılırlar. Ama işin açığa çıkacağından korkmaya başladıklarında, müritlerini tehditler yoluyla susmaya zorlarlar. İntihar, susmanın uç bir durumudur. Örneğin, 1997'de San Diego'da lüks bir villada hayatlarına son veren 39 genç insan da bu yolu izlemişti.

İnsanları, açık vermesi kaçınılmaz karmaşık bir yalan dolan sistemi kurmaya yönelten güdü sadece para hırsı olamaz bence. Çocukluğa geri itilenler sadece kurbanlar değil, taraftarlarının hayranlığını ayna olarak kullanarak gerçeklikle ilişkilerini yitiren, ister guru ister politik önder kişiliğindeki, faillerdir de. Bu gerçeklik yitimi olmasa, Hitler, deneyimli generallerinin öğütlerini dikkate alır ve Rusya seferini sürdürmekten vazgeçerdi. Ama büyüklük saplantısına ve kendine hayranlığa bütünüyle esir olmuş, ruhsal gerilemesi sonucunda ayakları yere basmaz hale gelmiş, gerçekçi bakış açısını yitirmişti. 

Hitler de kitlelerin hayranlığını, büyüklüğünün kanıtı olarak görüyordu. Bu hayranlığı yalanlarla elde etmiş olduğunu çabucak unutabilmişti. Sonuçta da kendini bir dâhi saymaya başlamıştı. Gurular da anne ya da babavari kurtuluş vaatleriyle, tıpkı Hitler gibi kitlelerin tam onayını kazanırlar. Bu vaatler kitleleri, erken çocukluk dönemlerine geri itmek suretiyle, sınırsız bir hayranlık içerisinde taşlaştırır ve köreltir. Bu gerileme durumunda, guru ya da önder gibi ebeveyni temsil eden kişilere eleştiri yöneltmek mümkün değildir. Önderden özeleştiri beklemek de, bu kişilerde iktidar sarhoşluğu ve kendi görünümünü ayakta tutma çabası her şeyi bir kenara itmiş olduğundan, aynı derecede nafiledir.

Hitler'in nasıl etkili olduğunu bugün herkes kendi çabasıyla anlayabilir. Bunun için, Hitler hakkında dokümanter filmlerden oluşan Guido Knopp serisinin üçüncü video kasetini edinip, bunu dikkatlice izlemek gereklidir. "Führer"in mimik ve jestleri dikkatle izlendiğinde, öfke ve coşku dolu sesine kulak verildiğinde ve konuşmalarından alıntılar okunduğunda, Hitler artık bir muamma olmaktan çıkar. Bu örnek, benzeri olguların zamanında fark edilmesini sağlar. 

Kitlelerin tezahüratı, "Führer"in kabarmış heyecanına uyarıcı bir ilaç gibi etki ediyor ve milyonlarca insan da, aslında salt bu amaçla kullanılıyor olduklarının farkına bile varmıyordu. Devrimsiz kurulacak bin yıllık imparatorluk sözü veren, bu sevgili ve görünüşte kendilerini seven önderin kısa bir süre sonra hepsini, salt kendi kişisel tarihi bunu gerektirdiği için, savaşa ve ölüme göndereceğini sezemiyorlardı. Olaya katılıyor, düşünmeye boş veriyor, önderin kendileri adına düşüneceğine inanıyor, gelecek ve plan yapma konusunda hiçbir fikri olmayan ve babalarının iyi niyetine güven duyan küçük çocuklar gibi kendilerini onun eline bırakıyorlardı. Üstelik bu babanın iş dönüşü kendilerine bağırıp çağırması ve dayak atması da önemli değildi, bunu onların iyiliği için yaptığını söylüyordu ya...

Kimileri, sekt üyelerini bağımlılıklarından ve ruhsal körlüklerinden kurtarmak için, bunun tek yolu olarak gördükleri yeniden programlamayı denemektedirler. Bense iflah olmaz bir aydınlatmacı olduğumdan, hata bilgilendirmenin gücüne inanıyorum. Bilgiler, insanlara uygun bir anda ulaşırsa, bazılarını düşünmeye yöneltebilir. Kişinin özel durumuna bağlı olarak bu düşünme süreci devam edebilir ya da kesilebilir. Belki de yıllar sonra tekrar düşünmeye başlayabilir. Ruh. dışarıdan birinin tamir edebileceği bir makine ya da aygıt değildir. Kendi tarihi vardır ve bundan hareketle düşünebilir ve eylemde bulunabilir. Kimi zaman duygusal bir sarsıntı. kişilerin silkinip gerilemiş durumlarından uyanmalarına ve acı da olsa gerçeği görmelerine yol açabilir.

Terapi bunu sağlayabilir mi? Bugün psikoloji pazarında sunulanların kafa karıştırıcı durumu karşısında genel bir tavsiyede bulunmayı pek anlamlı görmediğim gibi bunun biraz yanıltıcı olabileceğini de düşünüyorum. Ancak geriletici yöntemlerle "tam bir iyileşme" vaadinde bulunanlara karşı dikkatli olmak gerek. Burada sunulanlar, bilimsel kılıflarına karşın, varolan olguları göz ardı edip, yarattıkları ya da teorilerinden çıkarsadıklan yeni olgulara dayandıktan için, bilimle bir ilgisi olduğu söylenemeyecek, parlak görünüşlü teorilerdir genellikle. 

Gençlik dönemlerinde Freud'un dile getirdiği, daha sonra da Arthur Janov'un bel bağladığı, travmatik deneyimlerin hatırlanması ve bilinçli olarak yeniden yaşanması yoluyla kalıcı bir iyileşme sağlanması umudu tam olarak gerçekleşmedi. Anılara hiç başvurulmadığı halde iyileşme ile sonuçlanan ve tam tersine pek çok anının ortaya çıkarılmasına ve yıllarca terapiye rağmen bir sonuç vermeyen vakalarla karşılaştım. Özellikle de terapinin geçmişle yüzleşme ile sınırlandığı durumlarda iyileşme sağlanamamıştı. Hastalar, bastırmanın ortadan kalkmasıyla kısa süre için serbest kalan enerjiyi, başlangıçtaki coşkuyu, başka anılan da işin içine katarak, tekrar yaşamaya yönelik çabalar uğruna sarf ediyorlardı çoğu zaman. Bu yüzden de, eski kalıplar geride bırakılmamış olduğundan, kimi zaman acı tiryakiliği denebilecek durumlarla karışılaşılıyor ve haslalık belirtilerinin tekrar ortaya çıktığı gözleniyordu.

İlksel terapi yönlemleri ile yaşamın başlangıç dönemlerine ulaşma çabalarının, erken dönemlerdeki travmatik deneyimlerin beyinde düzeltilemez hasarlar bırakmış olduğu durumlarda kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğraması beklenebilir. Eski acıların giderilmesine yönelik başarısız çabaların sürekli tekrarı, bünyeye aşırı bir yük olacak ve olumlu bir sonuç vermeyecektir.

Hiç değilse yeni nesil ilksel terapistler mutlaklık iddiasını giderek terk etmekte ve bu tavrı açıkça eleştirmekteler. Pek çoğu ilksel terapi yöntemlerini diğer yöntemlerle birleştiriyor. Yirmi yılı aşkın bir zaman önce geliştirilmiş tekniklerin kimi durumlarda zararlı bile olduğu görüldü. Bu yüzden de bu teknikler bugün daha seyrek olarak kullanılıyor. Hastalarının hissedebilmesini sağlamak için böylesi araçlara gerek duymadığını düşünen pek çok terapist, yoğun aşamayı uygulamaktan ve odayı karartmaktan vazgeçmiş durumda.

Karl Kraus, psikanalizin iyileştirdiğini iddia eniği hastalığın ta kendisi olduğunu söylemişti. Bu, psikanaliz katı ve dünyaya yabancı teorilerin ardına gizlendiği sürece haklı bir eleştiri idi. Ancak bugün psikanaliz, özellikle süt çocukları ve ceninler üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarından yararlandığı ve çocukların tacizine ilişkin gerçekleri eskisine oranla daha fazla dikkate aldığı izlenimini veriyor.

Benzer bir açılmayı ilksel terapiden de bekleyebiliriz. Bu yöntemin olumlu yönlerinden yararlanmak belki mümkün olabilir. Ama bunun için, sınırlılık ve ciddi tehlikelerden oluşan olumsuz yönlerinin farkına varılması gereklidir. Ancak o zaman eski kavramlar yeni deneyimlerin ışığı altında gözden geçirilebilir. Eleştiriden uzak bir tavırla, eski yöntemlerin sözde yanılmazlığında ayak direyerek başarısızlıktan hastaları sorumlu tutmak, aynı şekilde tam bir kurtuluş vaadinde bulunan sekt önderlerinin, guruların dümen suyuna girmek demek olur. Böylesi vaatler, Helga'nın öyküsünde de gördüğümüz gibi, kişinin özgürleşmesinin önüne set çeken yıkıcı bağımlılıklar oluşturmaktan başka bir işe yaramaz.

İçsel takıntılarımızdan kalıcı olarak kurtulabilmek için yıllar süren terapilere ihtiyaç duyabiliriz bazen. Ama neyse ki bu her zaman gerekli değildir. Düşüncelerimize yeni bir perspektif vermek ve yanıltıcı bakış açılarından kurtulabilmek için kısa süreli terapiler de yeterli olabilir kimi zaman. Özellikle de terapi, grup çalışması ile desteklendiğinde. Dünyanın çeşitli köşelerinde, kimi oldukça başarılı böylesi programlar olduğu kulağıma sık sık çalınıyor.

Kaynak: Alice Miller, Hayat Yolları, ss. 131-136

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...