Kaosun Kutsal Kitabı Ya Da Dünya Nasıl Düzelir?
İnsanlar üç takıma ayrılır: Uyurgezerler, aklıbaşında ve duyarlı olanlar ve ruhani insanlar. Uyurgezerler putperesttir, aklıbaşında ve duyarlı olanlar mümindir; iki kez doğmuş ruhaniler, uyurgezerlerin hayal edemedikleri, ötekilerin ise tahayyül bile edemediği şeye taparlar tinde, çünkü onlar kâmil insanlardır, dolayısıyla zaten elde etmiş oldukları şeyi ne aramaya kalkışırlar ne de ona taparlar, çünkü kendileri odur zaten. s. 12
Mimarların tek özlemi, bize hazırladıkları kaderden kaçıp kırda yaşamaya gitmektir. s. 13
Eserlerimiz bizi aştı geçti, insanın dönüştürdüğü dünya bir kez daha insan zekasından kaçıyor, hiç olmadığı kadar ölümün gölgesinde inşa ediyoruz binalarımızı, ölüme bizim şatafatımız miras kalacak, çıplak olma vakti yaklaşıyor, geleneklerimiz giysiler gibi birbiri ardına üzerimizden düşerek bizi çıplak bırakacaklar, ancak o zaman yargılanacağız, dışımız çıplak içimiz boş, ayaklarımızın altında uçurum, başlarımızın üzerinde kaos. ss. 13-14
İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarına değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. s. 14
İçinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çok kereler yok olmanın yüceliğini hayal eder. s. 14
Yüzyıl ölümün yüzyılı, ölüm bizzat bize dönük, her bir insanın kırk kez öldürülmesine yetecek kadar imkana sahibiz, silahlarımızla ne yapacağımızı şimdiden bilemiyoruz, binalar artık bize yetmiyor, dağları oymaya başladık bile, ölüm araçlarımız toprağın derinliklerine yığılıyor. Bizim dünyamız sanki askeri cephanelik, on milyonlarca insan savaş için çalışıyor, ahlak ile çıkarın ittifak yaptığı bu çözüm yolunu bozmayı artık hayal bile etmiyoruz. s. 15
İşlerimiz ve günlerimiz artık ölümün gölgesinde birbirini izliyor. s. 16
İçimizde taşıdığımız cehennem, şehirlerimizin cehenneme karşılık geliyor, şehirlerimiz zihniyetlerimizin ölçüsü.
İçinde tükendiğimiz Cehennemi sistemli biçimde örgütlüyorlar, düşünmemizi engellemek için bize aptalca gösteriler sunuyorlar, duyarlılığımızı barbarlaştıran ve idrak gücümüzün sonunda yok olup gideceği gösteriler; hiçbir şatafattan kaçınmadan ve kendi manyaklıklarına yön vererek bu oyunları kutsayacaklar. ss. 17, 20
Asıl tanrılarımızın kimler olduğu öğrenilmek isteniyorsa, bizi asla ilkelerimize göre değil eserlerimize göre değerlendirmek gerekir. s. 17
Fikirler insanlardan daha canlı olduğundan, fikirlerle yaşar insanlar ve onlar için ölürler gıklarını çıkarmadan. s. 18
Günün birinde kutupların suyunu içeceğiz, buzullar ihtiyaçlarımızı karşılayacak; günün birinde elimizi attığımız her şey leziz yiyeceklere dönüşecek; günün birinde atıklar, okyanusların dibindeki kırık çizgilerine yığıldıktan sonra toprağın derinlerine gömülecekler; günün birinde yaşamak için çalışmak zorunda kalmayacağız ve vaktimizi eğlenerek geçireceğiz; günün birinde gezegenleri birbiri ardına kolonileştireceğiz...
Ayakta uyutan bu masalları, insan türünün dörtte üçü köpeklerimizden ve kedilerimizden bile daha berbat koşullarda yaşarken yayımlıyorlar; hem de sınırsız bolluk vaat edilen en kötü durumdaki dörtte birlik nüfusun kendi aşağılık durumlarından çıkma umudu yokken ve bu mucizelerin geçerliliğinden kuşku duyacak gerekçesi varken yapıyorlar bunu. s. 21
Adil olma ve adaletsizlik fikri, görgü kuralları gereği bağlı kaldığımız bir sayıklamadan başka bir şey olmadı hiç. Aslında, dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandadır, bunu insanın dışında aramak anlamsızlıktır, insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendi için varolmasını ister, ama evren insanı bilmez, farkında değildir ve insan bu tanımazdan gelmeye teselli bulmak için uzamı tanrılarla, kendi imgesinden yarattığı tanrılarla doldurur. s. 22
Bütün sorunlar nesnellik, ölçü ve tutarlılıkla çözümlenir, ama çoğu insan bunu yapamadığından bütün sorunlar çözümsüz kalıyor; salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur. Uyurgezerleri kahin yapamayacağımız gibi bu doğuştan körlere de ışığı sevdiremeyiz. s. 22
Duaların ve büyülerin vakti geçti; başımıza ne gelirse gelsin ibadet vakti geçti. Dinlerimiz artık hiç işimize yaramıyor, müminlerin de varlık nedeni kalmadı, çünkü dinler bize gerçekliğimizi yitirtiyor, müminlerse dünyayı tekrar düşünmeyecekler.
Artık kendimizi yargılama imkanlarımız var, vahyedilmiş sistemlerimiz bunlara baskın çıkamaz.
Yeni bir Vahye ihtiyacımız var, bu arada, öncekiler hükümsüz kaldı, hatta daha kötüsü, kargaşanın kaynağı bunlar. Bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. Tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez, geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi tamamen onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor, bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi. Yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu; başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar.
Yarın hayatta kalan insanları Yeni Vahiy kendini feda etmenin saçmalığı üzerine aydınlatacak.
İman artık insanları kurtaramaz, ne kurtarması! Onları ölüme sürükler, iman oburluktan ve zinadan başka bir şey değildir, ama oburluk ve zina bize düşünmeyi öğretemez.
Artık dünyayı yeniden düşünme zamanı, gerçekliğimizi arşınlamamız, ölçüp biçmemiz ve yeni temeller atmamız gerek, bu görevler diğerlerinin önüne geçiyor. Oysa, bu görevler çoğu insanın uzağında kalır, dolayısıyla insanların çoğunluğu, bunları yerine getiremediğinden suçlu olacaktır, suçlu ve cezalı. ss. 23-25
Entelektüellerimizin tek bildiği oyun oynamak, ruhanilerimizin tek bildiği de yalan söylemek, hiçbiri dünyayı yeniden düşünmek üzerine kafa yormuyor, hiçbiri bize gerçekliği ölçüp biçme imkanı vermiyor, hepsi de kariyer peşinde; görgü kurallarını asla çiğnemeden birbirlerinin gözlerini oyma sanatındaki ustalıkları hayranlık verici!
Bizim devrimlerimiz yalnızca laftadır, şeyleri yeniden şekillendirdiğimiz yanılsamasını edinmemiz için sözcükleri değiştirmemiz yeter, her şeyden ve kendimizden korkuyoruz, cesaretin ötesine geçerek cesaretin içini boşaltmanın yolunu buluruz, hiçbir şeye karşı çıkmıyoruz ve her şeyin düşük yapmasına, başarısız kalmasına yol açıyoruz, güçsüzlüğe bağlı ölçüsüzlüğün zaferi bu.
Geleneklerimiz bize bu durumu vahyettiğinde tutarlıdırlar, bizse onları gülünç hale getirdiğimizde kötü niyetliyizdir, geleneklerin haber verdiği şeye hiçbir güvence baskın çıkamaz ve hiçbir olasılık bulacakları önleyemez.
Geleneklerimiz yalan söylememişti, çünkü onlar insaniydi ve bu dünya hakkındaki cehaletlerine rağmen insanı biliyorlardı; bizler, bu dünyayı iyi bilen bizler, hatta giderek daha fazla kötüye kullanacak kadar iyi bilen bizler ise insanı bilmemeye başlıyoruz.
Kaynağa geri dönüş temel görevdir, insanın işi budur. Bu yüzden, ender kimseler, bir metafizik oluşturmak amacıyla ontoloji ve etimolojiyle ilgilenirken modadan kopmamayı dert edinmiş kıt zekalılar, aşağı bir ayrıntı olan toplumsalı seyrede seyrede yok olup gidiyorlar. ss. 29-31
Felaket şart, felaket Tanrı’nın lütfu. Dünya daha ucuza yenilenmez ve eğer dünya yenilenmezse, kendisine mikrop bulaştıran insanlarla birlikte yok olmak zorunda kalacak. İnsanlar evrene cüzam gibi yayıldılar ve çoğaldıkça evrenin doğasını bozuyorlar, çoğalarak tanrılarına hizmet ettiklerini sanıyorlar, tüccarları ve papazları onların doğurganlığını onaylıyor, tüccarlar bu sayede zenginleştikleri için, papazlar ise kendi saygınlıkları artıyor diye onaylıyorlar. Bilginler bize tehlikeyi belirtiyor ama onların sesi neredeyse her zaman boğuluyor, ahlakın ve ticaretin çıkarları bozulmaz bir ittifak oluşturuyor, para ve ruhanilik hareketin durmasına tahammül edemezler, tacirler tüketici ister, papazlar aile ister; savaş onları nüfusun azalmasından daha az korkutuyor: Ölüm düzeninin en sağlam destekleri tacirler ve papazlar. İnsanlık bu komployu hatırlamak zorundadır. s. 32
Tacirler ve papazlar zenginleşmek ve tahakküm kurmak isterler, maddi kâr ve manevi itibar isterler, bunları bizim salaklığımız sayesinde elde ediyorlar, çünkü bizim gözümüzün açılması onların sefaleti olacaktır. Geleneklerimizin zamanı geçti ve onları savunanların, hırsız uğursuz takımının, bize itaat vaaz edenlerin niyeti, bizi öldürmek pahasına da olsa kendi kurumlarını ebedileştirmektir. Onların büyük saygı gösterdikleri şeye hakaret etmek görevdir, çünkü onların kutsallarına hakaret etmeden değişim kök salamaz, değişmekte ne kadar gecikirsek kötülükleri ve ıstırapları o kadar fazla hissederiz. ss. 32-33
Çevremde, delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor, hepsi de aynı erdemlere dayanıyor, çünkü işin trajik yanı, dünyanın erdemden geçilmediğidir, bence hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. Bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz, bunca erdem bizi evrensel ölümden kurtaramıyor; nesnelliğin ölçütü olan tutarlılık ile bizim aramızda erdemin bir fazlalık olup olmadığını sonunda kendime sorar hale geldim. Erdemler bizi düzenden kurtaramıyor ve düzen bizim yok oluşumuz için erdemlerden yararlanıyor, bizler artık bir sistemin kurbanlarıyız, çıkarlarımız konusunda bizi aldatıyor ve bizi kendi çıkarlarına kurban ederken onların bizim de çıkarımız olduğu konusunda ikna ediyor bizi. Böylece hepimiz iyi bir şey yaptığımızı sanıyoruz ve birbirimizle yarışırcasına kanıyoruz, ödülümüz delilik, içinde yaşadığımız atmosfer aptallık, bu atmosferde birinci görevimiz cahillik sanki, böylelikle yalan ile hesabın eli kolu serbest kalacak. s. 36
Asla geri dönülemeyecek kabustan bizi dişilik kurtaracak, çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamını öncülük ede. Savaş erkeğin iklimindi, erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir ve tıpkı tarihten önce, kadının hem efendi hem rahibe olduğu o zamanlarda olduğu gibi daimi barışa kavuşmuş olsaydık, dünyevi iktidar ile manevi iktidar erkeğin elinden düşmüş olurdu ve elli yüz yıl önce olduğu gibi hiçliğe gömülürdü.
Erkek felaketi örgütleyerek kendi üstünlüğünü meşrulaştırmak zorunda, kendini ancak bu bedelle vazgeçilmez kılıyor, ama bu bedeli biz daha ne kadar süre ödeyebiliriz?
Aslında erkeğin derinliği, gönlü yoktur, onun merhameti bir temrinden başka bir şey olamaz, şiddetkâr olmamak için kendisinin şiddet olması şarttır, erkeğin inşa ettiği düzenin temellerinde cinayet vardır. Kadim halklar, bizim geleneklerimizi ve buyruklarımızı borçlu olduğumuz hakllardan daha sade ve daha yumuşaktılar, kadınlar tarafından yönetiliyorlardı.
Erkek şimdi yolun sonuna gelmiş görünüyor. ss. 37-38
Tanrı-yiyiciydik insan-yiyici olacağız, böylece dinlerimizin içindeki barbarlığı o zaman açık seçik göreceğiz. s. 46
Aslında tam da kendi gücümüze çok güvenirken can çekişir halde bulduk kendimizi. s. 47
Çünkü biz eserlerimizle/yarattıklarımızla birlikte ve eserlerimiz aracılığıyla öleceğiz. s. 48
İnsan üretmek ve tüketmek için bu dünyada değildir, üretmek ve tüketmek daima yalnızca tali olabilir, var olmak ve var olduğunu hissetmektir önemli olan, gerisi bizi karıncalar, termitler ve arılar düzeyine indirir. Nasibimize sosyal böcek olmanın düşmesini reddediyoruz, moda ideolojiler bizi buna yöneltiyor; ideolojilerimiz de şaşmaz bir biçimde ölüme ve kaosa doğru yürüyorlar; o ideolojiler yeryüzü cennetini inşa etmekle övünüyorlar. s. 52
Tek bildiğimiz şey eğitmek iddiasında olduklarımızı barbarlaştırmak, onları hayata hazırlar gibi yaparak hayat karşısında silahsız bırakmak. s. 58
İdeal, neredeyse her zaman, muğlaklıklardan ibaret bir dokudur ve eğer karşıt-anlamın kökünü kazırsak, çoğu insanı anlamsızlığa mahkum ederiz.
Düzensizliğe tahammül edemeyen insan ruhu parçalanır. s. 62
Herkes haklı olduğunda her şeyi yitirilmiştir, her şey mübah ve mümkün olur, bu en trajik andır, bizim ânımız budur. s. 62
Arasıra dünyada bir “kurtarıcı/peygamber” belirir, ama bu kurtarıcının mesajı daima anlaşılmazdır ve “düzen” mesajı kendi keyfine uydurmakta tereddüt etmez. Okuduklarını anlayan ender kişilerin karşısına söze sığmaz bu lafların ortasında yeniden “düzen” çıkar, çünkü “düzen” “peygamberlerin” konuşmasına izin verir ve onlar konuşmalarını bitirdiklerinde son sözü “düzen” söyler, hem umuda hem imana damgasını “düzen” basacaktır. Metinler bu koşullarda kabul edilir ve onların esinleri/vahiyleri yanılmaz olarak değerlendirilir, bu yöntem binlerce yıl geçmişe uzanır ve çağlar tükenene dek de asla değişmeyecektir. “Kurtarıcılar” kuşakların dengi geçinirler ve “düzen” kalır, onlara teslim olmuş gibidir ve onların eserleriyle silahlanmayı amaçlar; tarih, bize her “kurtarıcıdan” sonra “düzenin” daha da güçlendiğini öğretir, öyle ki bütün “kurtarıcıların” inanılır ve güvenilir görünmek için hizmet ettikleri umut ve imandan daha güçlü hale gelir. s. 69
Milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, bu kadar zararlı düşüncenin iyice daraldığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz, yok olacağız. Bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez, bütün ülkeler birbirlerinin karşısına çıkmalarına ve boğaz boğaza gelmelerine yol açan o öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.
Milliyetçilik yalnızca bir sürü olan kitleyi teselli etme ve ona Narkissos‘un aynasını sunma sanatıdır. Geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır. ss. 73-74
Bizim sözde dini ve ahlaki yetkililerimiz, kendi gerçekliğimiz karşısında bizi silahsızlandırmaktan başka bir işe yaramıyorlar, bizim imkanlarımızın ruhu onları hükümsüz kılacağından bu ruha karşı duruyorlar, bizim yetişkin olmamızı istemiyorlar, onlara saygınlık sağlayan hataları sürdürmekten başka bir şey düşünmüyorlar, bize itaat ve kafa karışıklığı vaaz ediyorlar, onların eseri olan her şey bu dünyanın felaketine gelip ekleniyor. Eğer biz utanç içinde öleceksek bu onların hatası, çünkü soluk alır gibi ihanet ediyorlar bize, onlar bizim ayakbağımız, bizse onları bize destek olan temel zannediyoruz, onların yok edilmesi bizi özgür kılardı ancak uygun zamanda onlardan kopmayı göze alamadık. Bu yüzden sadakatimiz bizi lanetliyor ve itaatimiz bizi mahkum ediyor, artık çok geç ve hiçbir şeyi telafi edemeyeceğiz. s. 78
Pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi, Pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu, genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı; vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, Pagan görüşlerin konusu uzamdı, ve, istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı. Kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran Hıristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. s. 81
Tanrısal tecessüm (Tanrı’nın insan bedeninde bedenlenmesi) fikri, en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır; bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırlamaktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır: Şunu asla unutmamalı, Dünya, Ten ve Şeytan Hıristiyanların gözünde bir karşı-Üçlü (Teslis) oluşturmaktadır. s. 81
Bizim dinsel ve ahlaki yetkililerimiz, problem metnimizi karmakarışık ederek saçmalamaktan ve zaman kazanmaya çalışmaktan başka bir şey bilmiyorlar: Onların bu suçları asla bağışlanmayacak, çünkü onlar gelecek karşısında suçlu olacaklar, onlar insan türünün mutluluğundansa kendi yerleşik kurumlarını tercih ettiler; ulusları kandırabildiklerinde ve onlara bizim araçlarımızın ruhunu iletebildiklerinde, ulusların yolunu şaşırtmak ve onları içler acısı bir şekilde silahsızlandırmak için bunları öyle kullandılar ki, bundan böyle hiçbir şey bizim güçsüzlüğümüzün dengi olamaz.
Bize, itaat ettiklerimizin hükümsüzlüğünü ilan edecek yeni bir Vahiy gerekiyor. ss. 86-87
Bu yüzyılda akıllı olmak yetmez ya da değiştirmek için olacakları hissetmek yetmez, düzenin yerine düzensizlik değil düzen koymak gerekir, ahlakın yerine de ahlaksızlığı değil ahlakı koymak gerekir, tıpkı inancın yerine de yalnızca bir boşluğu değil inancı koymak gerektiği gibi, ölen tanrıların yerine de doğan tanrılar koymak gerekir. Bizim ajitatörlere ihtiyacımız yok, peygamberlere ihtiyacımız var, bu zamana denk peygamberlere, eserlerimize denk dinsel dehalara ihtiyacımız var, çünkü anısına saygı ve hürmet gösterdiğimiz her şey -hem de hiç istisnasız- aşıldı, bunların hepsi aşıldı, kim ki hala onlara başvuruyor, onlara ihanet ediyor demektir. Hiçbir gelenek bizi geleceğe karşı korumuyor, çünkü geleceğin öncesi yok ve evrenin sığınacağı bir yer yok. s. 88
Hakikatin yeryüzünde savunucusu yok artık, tahminde bulunmak çok güç, giderek daha az sayıda insan hakikate erecek. Yüzyıl, gayet açık seçik fikirlerin ölümünü gördü, hiçbir şey üzerinde anlaşamıyoruz, imalar, görgü kuralları ve çıkarlar hariç, başka her yerde muğlaklıklara serbestlik tanınmış. Hiçbir şey üzerinde anlaşamıyoruz, hatta hiçbir şeye inanamıyoruz, günümüzde bir şeylere inanmak için sanrılı biri olmak gerekiyor, bizim en yetkin zekalarımızın hali içler acısı, bu durum onların hiç inancı olmadığını kanıtlıyor. Yüzlerce yerde sistemler parçalanıyor, ardından da mezhepler karınca gibi çoğalıyor. s. 91
Bizim sözde ruhbanlarımızın yavan laflarının suratımızda şakladığını işittiğimde ve insandan çok geviş getiren bir yığının bu budalalıklara kulak verdiğini gördüğümde, serseme çevrildiğimizi ve bize ayrılmış yazgıyı hak ettiğimizi hissediyorum. Bütün bu geviş getirenlerin kendi hayvanlık görevlerini yaptıklarını, sabanı çektiklerini, aştıklarını, boynuzladıklarını ve buzağıladıklarını biliyorum; sütlerini ve kimi zaman da etlerini devlete verdiklerini biliyorum; ama sonunda insanlaşmak gerektiğinin farkına varmalarını ve kendilerine öğretilen ya da vaaz edilen şeyin beş para etmediğini anlamalarını isterdim. Ayakta uyutan bu masal yığınlarına, alışkanlık gereği bile olsa nasıl inanabiliyorlar? Burada olmaktan utanmıyorlar mı, onurlarını yitirdiklerini ve bu konulara nezaket göstermenin başarısızlıklarının itirafından başka bir şey olmadığını hissetmiyorlar mı?
Bu kadar mı düştük: Meşruluk sıkıntısı çeken devlet başkanları sürüye karışıyor, otlamaya götürdükleri geviş getirenlerle birlikte komedi oynuyorlar? s. 92
Hiçbir ruhanilik biyolojiye ve ekolojiye baskın çıkamaz, tüm ruhani şahsiyetler aşıldı, büyücülerle rahipler arasında hiç fark yok, birilerine gidip danışmamız da ötekilerine saygı göstermemiz de bizi aşağılık kılar. Doğanın yasaları cin kovmalarla olduğu kadar vaazlarla da alay eder; büyücüleri tanımayı daha iyi öğrendiğimiz günümüzde, onları engelleyerek suç işliyoruz, hele ki rahiplere olan sevgiden dolayı yapıyorsak bunu suçumuz iki kat artıyor. Tanrılara kurban vermeyi ve rahipleri onurlandırmayı reddetmek aslında kimseyi öldürmez, ama ekoloji konusunda cahil olmak ve biyolojiyi horgörmek, tüm insan türü için en trajik geleceği hazırlamaktadır. Bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar, zehirleyici fesat çeteleridir. s. 95
İdeolojiler ve fikirler sersemleşmiş insanlarla oynuyor, insanlar seçtiklerini sanıyorlar ama seçtikleri şey onlara önceden bildirilmişti, halklar kendi fikirlerinin oyuncağından ve imkanlarının nesnesinden başka bir şey değil, hiç bu kadar köle olmamışlardı, asla daha cinli ya da daha deli olmamışlardı, onları peşlerinden sürükleyen deruni kinikler geviş getiren tebalarından daha az aptal değildir. Kimse açık seçik bir şey görmüyor, çünkü açık seçik fikir yok, felakete gidiyoruz. s. 100
Başımıza gelen her şey uzun süredir öngörülmüştü ve Geleneğin yabancısı olmayanlar bu dünyanın mahkum olduğunu zaten biliyorlardı, ama kendilerini işitecek kulak bulamıyorlardı. İnsanın kalbi değişmedi, insanın kalbi derin ve karanlık denize benzer, değişimler yalnızca duyarlılığımızın ışığı yansıttığı yüzeyde oluyor, ama biz derine indiğimizde olmuş olanı ve olacak olanı görürüz: Felsefe buraya pek nüfuz etmez ve yalnızca teoloji uçurumun zarlarını elinde tutar. Bizim teolojimiz sapmaların en yetkini oldu, biz onun suçlarının ve günahlarının kefaretini ödüyoruz: O doğayı kustu ve doğa intikamını aldı, bizler fizik-karşıtıyız ve sözde vahyedilmiş dinlerimiz insan türünün mezarını inşa etmekten başka bir şey yapamadılar. s. 101
Kendilerine saygı göstermeye bizi mecbur eden ve bize akıldışına çıkmayı öğreten ruhbanlar utansın! Onlar hiç olmasaydı daha az sefil ve daha az gülünç olurduk, bu hayal vaizleri ve beş para etmez teselliciler artık hiçbir işimize yaramıyorlar; yalnızca bizi kendimize dair, onlara dair ve gerçekliğimize dair aldatmaya yaradılar. Kalpazanlar cezalandırılıyor ama yanlış fikirlere itibar kazandırarak yaşayanlar esirgeniyor, öyle mi? s. 103
Kaynak: Albert Cacaro, Kaosun Kutsal Kitabı, Çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 1. Baskı, 2016 İstanbul
No comments:
Post a Comment