Ruh mu dediniz?
Ruhu kendi başına bedenden ayrı, ölümsüz, hayatı olan bir şeymiş gibi kavrayanlardan geri almanın önemli olduğunu hissediyorum.
Ruh sözcüğünün üzerinden kutsanmış ve ölümsüz pekiştiricilerinde de olduğu gibi kesif bir yalancı dindarlık kokusu yayılır. Teoloji bir kez daha yardımdan ziyade ayak bağına dönüşür. Ruh kelimesini bu kadar çok kullandığımıza göre buna has bir dil vardır diye düşünüyorsunuz değil mi? Ama gerçekte yoktur. Soul müzik, ruha hitap eden yemek, ruh ikizleri, ruh bacıları, ruh biraderleri veya ruhlu ruhsuz insanlar, iyi ruhlular, örselenmiş ruhlar, kayıp ruhlar, talihli ruhlar, ince, özlü veya iyi ruhluluk dediğimiz halde aslında hep iyi niyetli bir duygu sisi içinde dolanıp dururuz. Ruh denilen şey dokunaklı bir kavramdır. Ruh konusunda gerçekçi olmak mı? Böyle bir şey mümkün gözükmüyor.
Ruh konusunda ne kadar muğlak olabilsek de sanırım çoğumuz dogmaların dar kalıplarına karşı gelen, örneğin benim içinde yetiştiğim geleneksel dinî fikirlerin çok ötesinde ruhun bir şey değil varlığın bir boyutu olduğunu kabul ediyoruz.
Descartes kendinden gayet emin bir şekilde ruhun günümüzde hâlâ belirli ruhanî çevrelerde sözde ''üçüncü göz''ün bulunduğu yer olarak kabul edildiği beyin epifizinde yer aldığını savunmuştu. 20. yüzyılın başlarında Massachusettsli bir doktor ölüm anında ruhun bedeni terk ettiği sırada ağırlığını ölçtüğünü iddia etmiş ve tam 21 gram çektiğini belirtmişti. Bundan yüz yıl evvel ruhun da fiziksel bir varlığının olduğunu düşünmek gayet kolaydı çünkü insanlar bu şekilde konuşuyordu. İnsanlar aynı zamanda ruhlardı.
''Ortalıkta tek bir ruh bile dolaşmıyor'' denirdi boş bir sokak görüldüğünde ya da ''tüm ruhları denizde kaybettik.'' Bu şekilde kullanım, ölümden ziyade ölümsüzle uğraşan dinî doktrini yansıtıyordu. Bu taraftaki yaşam yerine farazi öteki dünyadaki varoluş ayrıcalıklandırılarak militan köktencilerin hâlâ yaptıklarına benzer şekilde bedenlerin harcanabilir ve kaybedilen bir hayatın kazanılan bir ruh olduğu iddia edilen iğrenç bir fikre dönüştü.
**
Neden biraz daha ileriye uzanıp o iyelik ekini tamamen terk etmiyoruz? Ruhu içimizde gizli bir iç bileşenmiş gibi tasavvur etmek yerine dünyada ve dünyayla birlikte olma hali diye düşünsek nasıl olur? Ruh sahip olunan, öldükten sonra yaşamayı sürdüren bir parçanız gibi kaybedilecek ya da bir kilisenin gasilhanesinde veya hastane laboratuvarında olsun bulunup tartılacak bir şey değil, var olmanın niteliği gibi bir şeydir. Kendimizi bu fikr açsak ve buna... yeniden bir ruh katsak acaba nasıl olurdu?
Bu şekilde çabalamak yine de hiç denememiş olmaktan yeğdir. Dolaylı bir yaklaşım en azından ruh derken aslında ne kastettiğimize en azından kapıyı arayabilir. Ve bu sadece bir insan içinde değil. Örneğin ben arada sırada bir şehir ya da bir semt hatta bir ülke için bile çarpıcı bir manşete rast geliyorum: ''Şehriniz ruhunu ne zaman kaybetti?'' Bu elbette mecazi ve cevabı beklenmeyen bir soru çünkü varsayım eğer sorulmuş olsa cevabı zaten evettir.
Kemanın tınısını yaymasını sağlayan ve sesini dünyaya duyuran şey ruhudur. ''Soul müzik'', mükemmel olmayanı huşunetle över, yaşanan tecrübeleri, atlatılan vartaları dile getirir ama nihayetinde yaşamın acımasızlığını ona duyulan minnettarlığa dönüştürür. Bu insanı zaman zaman gerçekten sarsan bir müziktir. Müzik yalnızca ruhun ifadesinden ibaret değil aynı zamanda onu taşıyandır da ve bu nedenle köktenci rejimler müziği yasaklar. Ruh dogmalarla asla bir arada barınamaz.
Gözler ruhun aynasıdır deyişimi hayatında hiç duymamış olan birisi bile birisinin boğazına bıçak dayanmış olan bir fanatiğin gözlerindeki kararlı inancı veya travma sonrası stres bozukluğundan oluşan paniklemiş donukluğu ya da kronik sefaletle süregiden kötü muamele yüzünden çökmüş insanların feri sönmüş gözlerindeki uyuşukluk karşısında mutlaka ezilecektir. Bu sanki kişinin içinde derin insanîliğin koparılıp alınmış olması gibidir. Bu gibi gözlerin içine baktığınızda sanki evde kimse yokmuş hissine kapılırsınız. Hatta birisini ruhunu çalmak sahiden de mümkünmüş diye düşünebilirsiniz.
Fakat duygululuk veya ruhsuzluk açısından düşünmenin yarattığı bir de sorun var burada: ruh ne bir varoluş ne de bir yokluk meselesidir. Herhangi bir ruh muhtemelen sahiplenilir, çalınır ya da hatta Faustvari bir işbirliği içinde satılabilirken özünde bir nitelik olan ruha bunlar yapılamaz. Bazen ruh hakkında düşünmek ve başka yollarla özüne daha yaklaşabilmek için kendimi başka lisanlar ararken buluyorum ama tarif edilemez olanı tarif etmeye uğraşırken sonunda kelimeleri tüketmiş bir yazarın mahcup olmuş konumuna düşüyorum. Fakat inatçı bir ruh da diyebileceğiniz türden birisi olduğum için elimizdeki lisanda yeni bir yaklaşım daha denememe izin verirseniz cesur ve ürkek ruhlar derken ne demek istediğimi sorgulayacağım.
Bir cesaret öznesi olarak ruh? Eğer öyleyse, bu alkışlanan kahramanın göz önündeki cesareti değil de her gün dünyaya açılma cesaretini gösterebilen türde sessiz cesaret. Bazı insanların ruhu yok değil ama onların içindeki ruhun niteliği sanki çekilip içine kapanmış, büzüşmüş gibi görünüyor. Bunlar savunma konumu almış ve etraflarına bir duvar örmüşler.
Duvarlar korku yüzünden, dünyayı dışarıda tutma arzusundan örülür. Eskiden şehirlerin etrafında surlar varken, duvarların ötesinde kalan her şey tehlikeli, bilinmez ve beklenmedik diye görülür vahşi yaşam olarak düşünülürmüş. Yaklaşmak yerine uzakta durmak daha güvenliymiş. Geceleri şehir sakinleri içeri çekilir ve şafak sökene dek kapılar kapanırmış. Surların içi güvenliymiş gibi görünse de bu aslında tecrit edilmişlik ve altta yatan derin bir güvensizlik hissini de içeriyordu. Güçlendirilmiş surların ardında yaşamak muhtemel bir saldırıya karşı sürekli tetikte beklemek demekti. İnsanları güvende tutmak amacını taşıyan şey aynı zamanda onların ne denli tehlikede olabileceğini de bilinçlere kazıyordu.
Surların çifte etkisi vardır. ''Bir duvar örmeden önce bilmek isterdim / Neyi duvarın içinde ve dışında bırakıyorum.'' diye yazmış Robert Frost, Duvarı Onarmak adlı şiirinde. Bence bu harika bir soru çünkü taş ve beton duvarlar için geçerli olan şeylerin aynısı zihinsel duvarlar için de geçerlidir. En kötüsünü beklerken insan kendi etrafına bir duvar örer. Tanıdığın şeytan tanımadığın dostan bilinmezliğin öngörülemezliğinden yeğdir der kendine; farklı bir gelecek umudu yerine geçmişle yaşamak daha iyidir. Kendini nüfuz edilemez kıldığı için güçlü olduğuna inandırır kişi, ama buna rağmen korku içinde yaşıyordur. Görüşü kapanmıştır. Sur kapıları çekilmiş ve dünyayla arasına hatta bazı uç durumlarda dünyaya karşı duvar örmüştür.
Ruhu olmak incinebilir olmaya yetecek denli cesur olmak mı demektir? İncinebilirliğin risklerini kabul etmek ve bunların yine de isteyerek kucaklamak mıdır? Çünkü bunlar risktir. Güçlü ruhlar diye tanıdığım kişiler bunu bilir. Onlar ''soul müziğin'' bir tür özneleridir. Çoğunlukla acı tecrübelerin izlerini taşırlar ama korku veya dargınlığın kendilerini yönetmesine izin vermezler. Aziz değillerdir, aynı bizim gibi kusurları vardır ama hem kendi kusurlarını kabul ederler hem de başkalarınınkini.
Ve eğer dünyaya karşı daha barışık olabilmişlerse bu zor kazanılmıştır. Hayatta olmanın anlamına dair çok daha derin bir minnettarlık da hissetmişlerdir. Onlar hem bilinmezi hem de bilinmeyebilir olanı kucaklar, önyargısız keşfeder ve inançlarını güven üzerine inşa eder, daima haklı olmanın aldatıcı kesinliği yerine haksız çıkma şansını tercih ederler.
Açık ve kapalı belki konuyu bu şekilde düşünmeye ihtiyacımız var. Duygulu veya ruhsuz değil veya cesur ruhlar ya da ürkek olanlar şeklinde hiç değil de açık ruhlu veya kapalı ruhlu olarak düşünmeliyiz. İkincisi büzüşüp diğerlerinden kaçarken ilki genişleyip elini uzatır, kendini dünyadan sakınmak yerine dünyaya açılır.
Elbette pek az insan tamamen bu ya da şu taraftadır. Çoğumuz arasıra açılırız ama gerginlik altındayken içimize kapanma eğilimindeyizdir. Güven, belirsizlik ve şüphe ile boğuşuruz ve kendimizi onun aldatıcı olduğunu bilsek de inancın güvenli sularına ulaşmaya çalışırken buluruz. Bazen cesur, başka zamanlarda korku doluyuzdur; çelişkili, çatışan ve hatalıyızdır. Bu da biz insanız demektir.
Kaynak: Lesley Hazleton - Agnostik, ss. 174, 176, 179-183
No comments:
Post a Comment