Friday, 19 June 2020

Ölüm ve Ölümsüzlük - Nikolay Berdyaev

Ölüm ve Ölümsüzlük

Bildik felsefi etik sistemleri, eskatoloji problemiyle ilgilenmez. Onlar ölümsüzlüğü ele aldıklarında, bunu ancak insanın ahlaki sorumluluğu, ahlaki ödüller ve cezalarla ya da en iyi durumda insanın sonsuzluk/ ebediyet özlemini karşılama ihtiyacıyla bağlantılı şekilde tartışırlar. Ölümsüzlük anlayışı natüralistik metafizik ve bir töz olarak ruh/geist temelinde savunulmuştur. Dini bilinç, özellikle de Hıristiyan bilinci için çok önemli ölüm problemi, hiç değinilmeksizin terk edilmiştir. s. 305

Ölüm yalnızca metafizik için değil, aynı zamanda ontolojik etik için de problemdir. s. 305

Ölüm en azından ölümlülere hayatın bildik klişelerini aşma imkanı veren en derin ve önemli gerçeğidir. Hayatın anlamıyla ilgili hakiki derinliği yalnızca ölüm verebilir. Bu dünyadaki hayat tam da ölüm varolduğu için anlamlıdır; eğer dünyamızda ölüm olmasaydı, hayat da anlamsız olurdu. Eğer bir son olmasaydı yani dünyamızdaki hayat sonu gelmeksizin devam etseydi, anlamı olamazdı. Anlam bu sınırlı dünyamızın hudutlarının ötesine uzanır; anlamın keşfi burada bir sonu varsayar. İnsanların dehşetini doğru şekilde hissettikleri ve haklı olarak en büyük kötülük saydıkları halde ölümü anlamın nihai keşfiyle ilişkilendirmekle yetinmeleri dikkat çekicidir. Ölüm - en büyük dehşet ve kötülük - "kötü/karanlık zaman"dan çıkarak ebediyete intikal etmenin yegane yoludur; ölümsüz ve ebedi hayata yalnızca ölümle ulaşılabilir. İnsanın son umudu ölümdür; çünkü dünyadaki kötülüğün gücünü en açık şekilde ölüm ifşa eder. Büyük ölüm paradoksu budur. Hıristiyan dinine göre ölüm günahın ürünüdür ve son düşmandır, kontrol altına alınması gereken en büyük kötülüktür. Ve aynı zamanda günahkar dünyamızda ölüm bir nimettir /lütuftur ve bir değerdir. Ölüm yalnızca kötü olduğu için değil, aynı zamanda derinliği ve büyüklüğü gündelik dünyamızı paramparça ettiği ve bu dünyanın ihtiyaçlarını karşılamak için bu hayatta biriktirdiğimiz güçleri aştığı için bizde terör hissi yaratır. Spiritüel aydınlanmanın ve spiritüel hayatın olağanüstü yoğunluğunun bize ölüm karşısında doğru bir tavır vermesi gerekir. Platon felsefenin ölüm pratiği olduğunu söylerken haklıydı. Biricik sorun böyle bir felsefenin nasıl ölmemiz gerektiğini ve ölümü nasıl kontrol altına almamız gerektiğini bilememesidir. Felsefi ölümsüzlük doktrini bu yolu gösteremez. ss. 305-306

En yüksek düzeyinde etiğin hayattan çok ölümle ilgili olduğu söylenebilir; çünkü ölüm hayatın derinliğini görünür kılar ve tek başına hayatı anlamlı kılan sonu ifşa eder. Hayat ölümü, insanın bir başka ve daha yüksek bir hayata yazgılı olduğuna tanıklık eden bir sonu içerdiği için soyludur. Eğer ölüm ve bir son olmasaydı alçak ve anlamsız olurdu. s. 306

Anlam asla sonu gelmeyen bir zamanın içinde ifşa olmaz; ebediyette aranması gerekir. s. 306

Bu dünya kendisine-yeterli, içine kapalı dünya olarak kavrandığında ondaki herşey anlamsızlaşır; çünkü herşey geçici ve yozlaşabilirdir - başka bir söyleyişle bu dünyadaki ölüm ve ölümlülük dünyayı anlamsız kılan şeyin ta kendisidir. Dar ve sınırlı bir görüş açısından bu, hakikatin yarısıdır. s. 307

Ölüm hayatı anlamsızlaştırarak yozlaştırmakla kalmaz yalnızca; hayatın derinliklerinde, hayatta daha yüksek bir anlam olduğununun da göstergesidir/ işaretidir. Yalnızca ölümün bizde doğurduğu korku değil aynı zamanda dehşet ve acı da, sadece yüzeye değil derinliklere de, yalnızca geçici hayata değil aynı zamanda ebediyete de ait olduğumuzun ispatıdır. Biz zamanın içindeyken, ebediyet bizi hem cezbeder hem de dehşete düşürür. Sadece sevdiğimiz herşey öldüğü ve bir sona geldiği için değil, çok daha önemlisi zaman ile ebediyet arasındaki derin uçurumun bilincinde olduğumuz için de dehşete ve korkuya kapılırız. s. 307

Ölüm insan her zaman bilincinde değilse de ya da uygun bir terimle adlandıramasa da hem dehşeti hem de umudu içerir. Öteki dünyadan gelen anlam, yakıcı bir alev gibidir; bizden ölümü yaşamamızı ister. Ölüm yalnızca biyolojik ve psikolojik bir olgu değildir; aynı zamanda spiritüel bir olgudur. Ölümün anlamı zamanda ebediyet olamaması ve sonu gelmez bir zaman serisinin anlamsızlığıdır. s. 307

Fakat ölüm hayatın tezahürüdür. Ölüm yalnızca ya hiçliğin (non-being) ya da dünyadışında varoluşun izlediği son hayat momenti olarak anlaşılamaz. Ölüm hayatın tümünü içine alan bir olaydır. Varoluşumuz ölümler ve ölmelerle doludur. Hayat fasılasız ölüm, herşeyde son'u tecrübe, ebediyetin zamanı sürekli yargılamasıdır. Hayat insan bedeninin ve insan ruhunun ölümüne ve kısmi ölümüne karşı mücadeledir. Hayat içinde ölüm, ister zamanda ister mekanda / uzayda, varlığın tümünü kucaklamanın imkansızlığının bedelidir. Zaman ve mekan/ uzay ölümle-ilişkilidir; onlar kısmi ölüm tecrübesi olan kesintilere/ çatlamalara yol açarlar. İnsan zaman içinde öleceğini ve yok olacağını hissettiğinde, bu bir ölüm tecrübesidir. Mekanda bir kişiden, bir evden, bir kasabadan, bir bahçeden, bir hayvandan ayrıldığımızda, onu bir daha asla göremeyeceğimizi hissederiz; bu, ölümün tecrübesidir. Her ayrılığın, zamanda ve mekanda her ayrılığın acısı ölüm tecrübesidir.  ss. 307-308

Mekan ve zaman varlığın tümünü kucaklayamaz, fakat bizi ayrılıklara ve kopuşlara mahkum eder, ölüm daima hayat karşısında galiptir; anlamın ebediyette ve varlığın bütünlüğünde aranması gerektiğine tanıklık eder; çünkü anlamın zafer kazanacağı hayatta ayrılık, ölüm, insan düşünce ve hislerinin dejeneresyonu olamaz. Sadece kendi ölümümüzle ölmeyiz, sevdiklerimizin ölümüyle de ölürüz. Ölümün nihai tecrübesini yaşamamış olsak da yaşarken ölüm tecrübemiz vardır. Ölümle barışamayız - ne insanların ne de hayvanların, bitkilerin, nesnelerin ve evlerin ölümüyle. Varolan herşeyin ebediliğine özlem hayatın özüdür. Ve fakat ebediyete yalnızca ölümden geçilerek ulaşılabilir; ölüm bu dünyada varolan herşeyin yazgısıdır. Bir varlık ne kadar yüksek ve kompleks ise o ölçüde ölümün tehdidi altındadır. Dağlar insanlardan daha çok yaşar; çünkü hayatları pek kompleks değildir ve nitelik itibarı ile yalındır; Mont Blanc bir dahiden ya da azizden daha ölümsüz izlenimi bırakır. Nesneler canlı varlıklardan çok daha fazla yaşarlar. s. 308

Ölümün hem pozitif anlamı vardır hem de aynı zamanda en korkunç şeydir ve tümüyle kötüdür. Son tahlilde her kötülük ölümdür. Cinayet, nefret, kötü niyet, fesat, kıskançlık, intikam ölümdür ve ölümün tohumlarıdır. Ölüm her kötü tutkunun temelindedir. Kibir, tamah, ihtiras sonuçları itibarı ile ölümcüldür. Dünyada ölüm ve öldürmekten daha kötü hiçbir şey olamaz. Ölüm günahın kötü ürünüdür. Günahsız hayat ölümsüz ve ebedi olabilir. Ölüm ebediyetin reddidir ve işte ontolojik kötülüğü, varoluşa düşmanlığı, yaratılışı hiçliğe indirgeme çabası burada ikamet eder. Ölüm Tanrı'nın dünyayı yaratışına direnir ve ilk hiçliğe (olmayan-varlığa) dönüştür. Ölüm yaratılanı dünyanın yaratılışını önceleyen ilk özgürlüğe döndürerek özgürleştirmek ister. Günahıyla Tanrı'nın kendisiyle ilgili anlayışına direnen yaratık için ölümden başka çıkış yolu yoktur. Ölüm Tanrı'nın gücüne ve bu anlamsız dünyaya ifşa edilen İlahi anlama negatif tanıklıktır. Eğer Tanrı olmasaydı, dünyanın tanrısız ve sonu olmayan (ebedi olmayan) bir hayat planını icra edeceği söylenebilirdi; fakat Tanrı varolduğu için bu plan realize edilemez ve ölümle sonuçlanır.  ss. 308-309

Hıristiyanlık ölüm karşısında ikili bir tutum geliştirmiştir. İsa ölümü kendi ölümüyle yok etmiştir. O'nun dünyanın günahları yüzünden gönüllü ölümü bir inayettir / lütuftur ve yüksek bir değerdir. Haça / çarmıha tapınırken bize özgürlüğü ve zaferi getiren ölüme de tapınırız. Yeniden doğmamız için ölmemiz gerekir. Haçla / çarmıhla ölüm şekil değiştirir ve bizi yeniden vücut bulmaya ve hayata götürür. Bu dünyanın tümü ölümü ve çarmıhı yaşamalıdır; aksi takdirde yeniden dirilişe ve ebediyete ulaşamaz. s. 309

Eğer ölüm hayatın gizeminin bir parçası olarak kabul edilirse, son değildir, son söz değildir. Dünyada ölüme isyan Tanrı'ya isyandır. Fakat biz aynı zamanda ölüme karşı kahramanca mücadele vermeli ve onu son kötülük olarak kontrol altına almalı ve zehrini yok etmeliyiz. İsa'nın dünyadaki faaliyeti ölüm karşısındaki zaferin ve yeniden dirilişe ve ebediyete hazırlanmanın ilk örneğidir. İyilik hayattır, güçtür, hayatın içeriği ve ebediyetidir. Ölüm dünyadaki rasyonel şekilde anlaşılamayan en büyük paradokstur. Ölümün bir gündelik vukuat olduğu bilinci onun irrasyonel ve paradoksal olmasına ilişkin bilincimizi körleştirir. Rasyonelleşmiş sürü-zihninin son başarısı bu arada ölümü de unutmaya, onu gizlemeye ve ölümü mümkün mertebe gözle görülemeyecek ölçüde gömmeye çalışmaktır. Bu, Hıristiyan "ölümü asla unutma" duasında ifadesini bulan ruhun/ geist'ın tam karşıtıdır. Bu açıdan modern uygar insanlar kadim Mısırlılardan mukayese kabul etmez ölçüde daha aşağı düzeydedir. s. 309

Ölüm paradoksu hem estetik hem de etik bir form alabilir. Ölüm çirkindir, çirkinliğin zirvesidir; her imajın/ suretin ve formun yok oluşu, maddi dünyanın daha alt düzeydeki elementleri karşısında zaferdir. Fakat ölüm aynı zamanda güzeldir, en azından fanileri yüceltir ve en yüksek düzeye çıkarır; vasatın ve klişenin çirkinliğini aşar. Ölümün yüzünün hayatta kalmaktan çok daha güzel ve armonik olduğu zamanlar vardır. Çirkin, kötü duygular ölümün varlığında ölür ve kaybolurlar. Kötülüklerin en büyüğü ölüm bu dünyadaki hayattan çok daha soyludur. Geçmişin güzelliği ve cazibesi ölümün yüceltici etkisine bağlıdır. Geçmişi arındırarak ona ebediyetin damgasını vuran ölümdür. Ölüm kendisiyle birlikte ayrışmayı değil, arınmayı da getirir. Fani / geçici, parçalanabilir, çürüyebilir hiçbir şey ölüm testine dayanamaz - yalnızca ebedi olan dayanabilir. Hayatın ölümle sınırlı olduğu, yalnızca ölümün yüzünde ifşa olduğu kabul edilemeyecek kadar dehşet vericidir. İnsanın ahlaki değeri ölüm sınavıyla ortaya çıkar; çünkü hayat tıka-basa ölümle doludur. s. 310

Fakat aynı zamanda ebedi hayat adına ölümle mücadele insanın temel görevidir. Etiğin temel ilkesi şu şekilde formüle edilebilir: ölümü kontrol altına alacak ve her yerde, her şeyde ve her ilişkide, ezeli ve ebedi hayatı onaylayacak şekilde eylemde bulun. Tek bir canlı varlığın ölümünü unutmak ve buna rıza göstermek alçaklıktır. En zavallı ve sefil yaratığın ölümü dahi kabul edilemez; aksi durumda, dünya kabul edilemez ve aklanamaz. Herşey ebedi hayata yükselmiş /doğmuş olmalıdır. Bu ebedi varlık ilkesinin insanlarla, hayvanlarla, bitkilerle ve hatta cansız şeylerle bağlantılı olarak onaylanması gerektiği anlamına gelir. İnsan daima ve her durumda hayat verici olmalı ve yaratıcı hayati enerjisini kullanmalıdır. Yaşayan herşeye, her yaratığa sevgi - bu soyut fikirlere/ idealara sevgiyi aşan bir sevgidir - ebedi hayat adına ölümle mücadeledir. İsa'nın dünya ve insan sevgisi ölümün güçleri karşısında zafer ve bereketli hayatın lütfudur. s. 310

Çilecilik ölümle, insanın kendisindeki ölümlü elementlerle mücadele demektir. Ebedi hayat adına ölümle mücadele insanın kendisine ve diğer insanlara sanki kendisi ve onlar ölüm anındaymış gibi bir tutumu gerektirir. Ölümün dünyadaki ahlaki anlamı/önemi budur. Düşük hayvani ölüm korkusunu yen, fakat daima ölümden bir spiritüel korkun olsun; daima ölümün gizemi karşısındaki kutsal terörü hisset. Doğaüstü fikrini insana ilk veren şey ölümdü. Ölümün Epicuros gibi düşmanları, ölüm korkusundan kaynaklandığını göstererek doğaüstü'nü reddedebileceklerini düşünüyorlardı. Fakat onlar ölüm korkusunda, ölümün kutsal teröründe insanın varlığın en derin gizemiyle/ sırrıyla temasa geçtiğini ve ölümün gizi/ sırrı ifşayı içerdiğini yanlışlamayı asla başaramadı. Ahlaki hayat ve ölüm paradoksu yalnızca şu ahlaki buyrukla dile getirilebilir: canlılara /yaşayanlara sanki ölüyorlarmış gibi ve ölülere sanki yaşıyorlarmış gibi davranın; yani hayatın gizemi olarak ölümü hep aklınızda tutun ve ebedi hayatı daima hem hayatla hem de ölümle tescil edin. s. 311

Zayıflığıyla değil, gücüyle, yoğunluğu ve bereketiyle hayatın ölümle çok sıkı bir ilişkisi vardır. Bu, Dionysian/Dionysosçu kültlerde görülür. Bu her durumda ölümle bağlantılı aşkta ifşa olur. Hayatın en yüksek yoğunluğunun ifadesi olan tutku daima ölümün meydan okumasıyla karşı karşıya gelir. Karşı konulamaz gücü ve trajedisiyle aşkı kabul eden ölümü de kabul eder. Hayata gereğinden daha fazla değer atfederek ölümden kaçanlar aşktan da kaçarlar ve aşkı hayatın diğer görevlerine feda ederler. Erotik aşkta hayatın yoğunluğu zirvesine ulaşır ve yıkım ve ölümle sonuçlanır. Aşık ölüme mahkumdur; kötü yazgısına sevdiğini/maşuk'u da sürükler. Sürü-zihni sevgi ile ölüm arasındaki ilişkiyi zayıflatmaya, aşkı himaye etmeye ve bu dünyaya konuşlandırmaya çalışır. Fakat aşkın farkına dahi varamaz. O, ırkın hayatını organize eder ve yalnızca ölümün tek panzehirini bilir - doğumu. Hayat ölümü doğumla yeniyor görünüyor. Fakat doğumun ölüm karşısındaki zaferinin kişilikle, kişiliğin kaderi ve umutlarıyla hiçbir alakası yoktur; o yalnızca ırkın yaşamasıyla ilgilenir. Doğumun ölüm karşısındaki zaferi bir illüzyondur. Doğa ölümü yenmenin gizemini bilmez; zafer yalnızca doğaüstü dünyadan kaynaklanabilir. Bütün tarihleri boyunca insanlar ölümle mücadele etmeye çalışmıştır ve bu, muhtelif inançları ve teorileri doğurmuştur. Bazen bu mücadele ölümü unutma formunu ve bazen de ölümü idealize etme ve yıkım düşüncesinde cümbüş formunu almıştır. s. 311

Ruhun tözünden türetilen felsefi "ruhun doğal ölümsüzlüğü" fikri hiçbir yere götürmez. Bu fikir ölüm olgusunu görmezden gelir ve ölümün trajedisini reddeder. Böyle bir doktrinin penceresinden ebedi hayat adına ölüm ve yok olmayla mücadeleye gerek yoktur. Bu herhangi bir trajik element içermeyen rasyonalist metafiziktir. Skolastik spiritüalizm ölüm ve ölümsüzlük probleminin çözümü değildir; sadece bütünüyle soyut ve akademik bir teoridir. Aynı şekilde idealizm de problemi çözemez; hatta onunla karşı karşıya dahi gelmez. Alman metafiziğinin idealizmi kişiliğe yer ayırmaz, onu sadece dünya-geist'ının/ruhunun veya fikrinin bir fonksiyonu olarak görür ve bu yüzden onun için ölümün trajedisi diye bir şey yoktur. Ölüm, yalnızca kişiliğin keskin bilinci varolduğunda trajedidir. Ancak kişilik ebedi ve ölümsüz bir şey olarak tecrübe edildiği zaman ölümün trajedi olduğu hissedilebilir. Anlamıyla ve yazgısıyla ebedi ve ölümsüz olan şeyin ölümü trajik olabilir sadece; fani ve geçici olanın ölümünde trajik hiçbir şey yoktur. İnsandaki kişiliğin ölümü kişilik Tanrı'nın insana ilişkin fikri/ideası olduğu için trajiktir. Bütün insani güçlerin ve imkanların birliğini içeren tam bir kişiliğin ölmesi katlanılamazdır. Kişilik baba ve anneden doğmaz; kişiliği Tanrı yaratır. Doğal bir varlık olarak genetik süreçten doğan insanın ölümsüzlüğü diye bir şey yoktur; ruhunun ve bedeninin natürel ölümsüzlüğü diye bir şey yoktur. Bu dünyada insan ölümlü bir varlıktır, fakat o kendisindeki İlahi suretin ve benzerliğin bilincindedir ve yalnızca natürel dünyaya değil aynı zamanda spiritüel dünyaya da ait olduğunu hisseder. Bu yüzden insan kendisini ebediyete ait bir varlık olarak görür ve ebediyet özlemi çeker. İnsanda ebedi ve ölümsüz olan şey aslında psişik ya da fizik unsur değildir; bu ikisi içinde hareket ederek kişiliği oluşturan ve Tanrı'nın suretini ve benzerini realize eden spiritüel elementtir. İnsan ebedi aleme ait spiritüel varlık olarak ölümsüz ve ebedidir; fakat onun spiritüalitesi natürel tarzda verili bir olgu değildir; insan kendisini spiritüel bir varlık olarak sergilediği ölçüde, ondaki ruh/ geist doğal olana hakimiyet kurduğu ölçüde spiritüel bir varlıktır. Bütünlük ve birlik ruhun/ geist'ın psişik element ve beden elementi içindeki faaliyetinden doğarak kişiliği oluşturabilir. Fakat doğal birey aslında henüz bir kişilik değildir ve ölümsüzlük onun karakteristiği değildir. Kişi natürel ölümsüzlüğü kazanmalıdır ve bu da kişilik için mücadeleyi gerektirir. s. 312

İdealizm gayrışahsi ya da kişilik-üstü ruhun /geist'ın, idea'nın ve değerin ölümsüzlüğünü kabul eder, fakat kişiliğin ölümsüzlüğünü  kabul etmez. Fichte ve Hegel'in kişisel/ personal insani ölümsüzlük hakkında söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur. İnsan kişiliği ve onun ebedi yazgısı idea'ya, değere, dünya-ruhuna / geist'ına, dünya-aklına vb. feda edilir. Bunda bir hakikat/ doğruluk payı vardır. Ölümsüz ve ebedi olanın natürel, empirik insan değil, ölümsüz ve ebedi olanın insandaki spiritüel, ideal, değerli element olduğu doğrudur, fakat idealistler bu spiritüel, ideal ve değerli elementin ebedi bir kişiliği şekillendirdiğini ve bütün insani güçleri ebediyet için dönüştürdüğünü göremezler; onlar onu gayrışahsi ve insan geist'ı/ruhu dışında (non-hurnan spirit) bir şey olarak bir ideal cennetten ayırmakla ve koparmakla ve insanı ölümün ve çürümenin hiçliğine terk etmekle hata yaparlar. s. 313

Materyalistler, pozitivistler ve benzeri teorilerin takipçileri ölümü kabul eder, meşrulaştırırlar fakat aynı zamanda hayatı mezarlar üzerine inşa ederek onu unutmaya çalışırlar. Onların görüşleri "ölümün hatırası"ndan yoksundur ve bu nedenle yüzeysel ve klişedir. İlerleme teorisi bütünüyle türün, ırkın, müstakbel kuşakların geleceğiyle meşguldür ve kişilik ve onun yazgısıyla hiçbir alakası yoktur. Evrim gibi ilerleme de külliyen kişilik-dışıdır (impersonal). Çünkü ilerleyen türler için ölüm istenmeyen bir gerçektir, ancak onda trajik ve derin hiçbir şey yoktur. Türün kendisine özgü bir ölümsüzlüğü vardır. Yalnızca kişi için ve yalnızca kişilik noktasından ölüm trajiktir ve önemlidir/ anlamlıdır. s. 313

Daha derin teoriler ölüm karşısında daha soylu ve teslimiyetçi bir tutum takınırlar. Onlar ölümün trajik doğasını kabul eder, fakat onlara göre, ne kadar kendisinin bilincinde olursa olsun insan kişiliği ölümle mücadele edecek ve onu kontrol altına alacak spiritüel güce sahip değildir. Stoacı ve Budist tavır ölüme önem vermez fakat bu ölümü bütünüyle görmezden gelen natüralistik teori lerininkinden daha soylu bir tutumdur. Ölüm karşısında spiritüel vaziyet alıştan farklı bir vaziyet alış olarak duygusal (emotional) tutum daima melankolidir ve ona rengini veren şey ölüme karşı çıkacak hiçbir gücü olmayan hatıranın hüznüdür; yalnızca ölüm karşısındaki spiritüel vaziyet alış muzaffer olabilir. Ölümle ilgili Hıristiyanlık- öncesi görüş kadere rızayla sonuçlanır. Ölüm karşısında zaferi yalnızca Hıristiyanlık bilir/ tadabilir. ss. 313-314

Kadim İbraniler/Yahudiler kişisel ölümsüzlük/ kişiliğin ölümsüzlüğü fikrine aşina değillerdi. Biz bu fikri Kitab-ı Mukaddes'te bulamayız. Kişisel kendinin-bilinci/ben-bilinci onların zamanında henüz uyanmamıştı. Yahudi halk kendi ırkının bilincindeydi, fakat kişilerin bilincinde değildi. Yalnızca Eyüb'ün kitabında kişisel bilincin (kişilik bilincinin, ç.) ve onun trajedisinin bilinci vardır. Bu bilinç Hıristiyan çağa kadar mevcut değildi; ancak İsa'nın gelişinin eşiğinde Musevi dinindeki spiritüel element bir ölçüde natüralistik elementten ayrılabildi veya başka bir söyleyişle kişilik kolektif, ırka özgü hayattan özgürleşti ve artık bundan böyle kolektif hayatta eriyerek yok olmaktan kurtuldu. Nitekim ölümsüzlük fikri aslında Grekler'de ortaya çıkmıştı, Yahudi düşüncesinde değil. Ölümsüzlük fikrinin Grekler'deki gelişimi çok öğreticiydi. İlkin, insanın ölümlü olduğu düşünülmüştü. Tanrılar ölümsüzdü, insanlar değil. Ölümsüzlük kutsal olanın niteliğiydi, insan doğasının değil. İnsana kendisinde tezahür ettiği ölçüde kutsal, insanüstü bir element atfedilmeye başlanmıştı. Sıradan insanlar değil, yarı tanrılar, kahramanlar ve demon'lar [yarı tanrı, yarı kahraman varlıklar,ç.] ölümsüz varlıklardı. Grekler ölümün yol açtığı yürek parçalayıcı acının fazlasıyla bilincindeydiler. Grek trajedisi ve şiiri bununla doludur. İnsan kaçınılmaz ölüme razıydı; tanrıların yalnızca kendilerine tahsis ettikleri ölümsüzlüğü reddetmişti. Ölümlü insan ilkesi ile ölümsüz tanrı ilkesi birbirinden ayrılmıştı ve yalnızca kahramanlarda ve süper insanlarda birleşiyordu. İnsan daha acı verici yeraltı gölgeler dünyasına düşmüştü ve hiçbir şey yazgısından daha üzüntü verici olamazdı. Karakteristiği ve bu formuyla İbrani hayat hissine yabancı melankolinin kökleri Grekler'in insani ilkeyi ifşaya muktedir, ancak onu ilahi olanla ilişkilendirmeye muktedir olamamalarındadır. Melankoliye hayat veren Grek insanlıktı. Ve biz doğmuş olmamanın daha iyi bir şey olabileceğini Grekler'den öğrendik. Bu, insanı reddeden ve dünyayı bir illüzyon olarak gören Hint metafizik pesimizmi değildir. Bu hem insan hem de dünya için gerçek olan insani kederin ifadesidir. Grekler realistlerdi. Fakat Grek dehası insanı ölüme mahkum eden ve ölümsüzlüğü tanrılara ayıran ilahi dünya ile insani dünya arasındaki boşluğu hiçbir zaman hazmedemediler. Ve insani ölümsüzlük mücadelesi böyle başladı. ss. 314-315

Tam kişilik sadece ruhla değil bedenle de ilişkilidir ve onun ebedi formudur. Eğer İsa'nın gelişi ve O'nun Yeniden Dirilişi gerçekleşmeseydi, ölüm dünya ve insan karşısında zafer kazanacaktı. Ölümsüzlük doktrini paradoksaldır: insan hem ölümlüdür hem de ölümsüzdür; o hem ölümlü zamana hem de ebediyete aittir; hem spiritüel hem de natürel bir varlıktır. Ölüm korkunç bir trajedidir ve ölümü yalnızca Yeniden Diriliş altedebilir. Ölümü natürel güçler değil, doğaüstü güçler altedebilir. s. 317

İki Rus din düşünürü V. Rozanov ve N. Feodorov'un Ölüme İlişkin Yaklaşımları

Rozanov için bütün dinler ölüme mi yoksa doğuma mı dayandıklarına bağlı olarak iki kategoriye yerleştirilebilir. Doğum ve ölüm hayat içindeki en önemli ve anlamlı olaylardır; ölümün ve doğumun tecrübesiyle ilahi olanla temasa geçeriz. Musevilik ve hemen hemen bütün pagan dinler Rozanov için doğum dinleridir; oysa Hıristiyanlık ölüm dinidir. Doğum dinleri hayat dinleridir; çünkü hayat doğumdan doğar. Hıristiyanlık doğumu kutsallaştırmaz, seksi kutsallaştırmaz, dünyayı ölümün güzelliğiyle tezyin eder. Rozanov ölümle, hayat adına mücadele eder. Ona göre ölümü alteden şey doğumdur. Rozanov'a göre hayatın asli/birincil realitesi ve taşıyıcısı türdür, birey değil. Doğumla birlikte tür kişilik karşısında zafer elde eder: tür ebediyyen yaşar, kişilik ölür. Rozanov ebedi hayat hakkında hiçbir şey bilmez; o yalnızca çocuk-doğurma dolayısıyla sınırsız hayatı bilir. Bu bir tür seksüel panteizmdir. Rozanov dünyaya İsa ile birlikte gelen şeyin ölüm olmadığını, Hıristiyanlığın son sözünün ölüm değil, İsa'nın Çarmıha Gerilmesi (Calvary) değil, Yeniden Diriliş ve ebedi hayat olduğunu unutur. Ve düşmüş durumunda seksin dünyada ölümün kaynağı olduğunu; ölümü altedecek şey olmadığını. s. 317

Feodorov için problem çok farklıdır. İnsanlık tarihinde hiç kimse ölüm düşüncesindeki acıyı Feodorov'un hissettiğinden daha fazla hissetmemiştir; ölen herkesi hayata döndürmeye dönük coşkulu arzuyu da. Feodorov'a göre ölüm en kötü şeydir, yegane kötüdür/kötülüktür. Pasif şekilde kendimizi ona teslim etmemeliyiz; o bütün kötülüklerin kaynağıdır. Ölüm karşısındaki nihai zafer, ona göre, yeni bir canlının doğumunda değil, yaşlıların yaşatılmasında, ölü cetlere yeniden diriliş bahşedilmesindedir. s. 318

İnsan hayat verici olmalıdır; hayatı ebediyet için onaylamalıdır. Bu, Feodorov'un ölüleri diriltme "planı" hakkında ne düşünürsek düşünelim, çok yüksek bir ahlaki hakikattir. s. 318

Feodorov'un ölüme yönelik tavrında çok büyük hakikat payı vardır, fakat aynı zamanda hata payı da vardır. O ölümün gizemini yanlış anlamıştır. Feodorov mümin bir Hıristiyandı, fakat apaçıktır ki Çarmıh'ın gizemini kavrayamamış ve ölümün kurtarıcı anlamını benimseyememişti. Ölüm onun için her günahkar hayatın uğraması gereken iç / derin moment değildir. s. 318

Ölüm ona yüklenen her anlam reddedilerek, ölümün metafizik derinliği reddedilerek altedilemez. Heidegger haklı olarak ölümün kaynağının "endişe /kaygı" olduğunu, fakat bunun gündelik dünyamızdan görülebilir bir kaynak olduğunu söyler. Ölüm aynı zamanda ebediyetin manfestasyonudur; günahkar dünyamızda ebediyet terör ve korku anlamına gelir. İnsanın bir kazadan ya da bir bulaşıcı hastalıktan korkması, fakat aynı zamanda savaş cephesinde ölmekten ya da bir iman şehidi olarak ölmekten korkmaması paradoksal gerçeği ebediyetin, sıradan gündelik varoluş düzeyini aştığımızda, pek dehşet verici olmadığını gösterir. s. 318

Hem bireyin ölümü hem de dünyanın ölümü dehşet doğurur. Biri kişisel ve diğeri kozmik Kıyamet. s. 319

Bireyin ve dünyanın kaderi birbiriyle çok sıkıca bağlantılıdır; binlerce bağla örülüdür. İnsan ölüme yazgılı olduğu için değil, bütün dünya ölüme yazgılı olduğu için şiddetli ızdırap çeker. Alamet-i farikası kıyamet modu olmayan tarihsel devirlerde insanın ölümü arkası kesilmeksizin devam eden ve hayatını ve faaliyeti sürdüren ırk düşüncesiyle yumuşatılmıştır. Fakat Kıyamet bütün ırkın ölümsüzlüğü ve kozmik ölümsüzlük perspektiflerinin sonudur; her yaratıkla ve herşeyle dünya ebedi yargıyla doğrudan yüzyüze gelir. Çocuklarımızla ölümsüzleştiğimiz ve eserimizin ebediyyen devam edeceği düşüncesinde hiçbir teselli olamaz; çünkü zamanın içinde yer alan bütün teselliler sona ermektedir. Kıyamet rasyonel terimlerle dile getirilemeyen zaman ve ebediyet paradoksudur. Dünyamızın sonu zamanın içinde gelecek, bildiğimiz kadarıyla zamanın içinde. Fakat o aynı zamanda bildiğimiz kadarıyla zamanın da sonudur ve bu yüzden zamanın sınırlarını aşar. s. 319

Bu nedenle biz paradoksal olarak dünyanın sonunu hem zamanda hem de ebediyette düşünmeliyiz. Her bir birey insanın sonu gibi dünyanın sonu da hem içkin hem de aşkın bir olaydır. Dehşet ve korkuya yol açan şey aşkın ile içkinin, zamansal ile ebedinin bu kavranamaz kombinasyonudur. Her birimiz için ve bir bütün olarak dünya için bir katastrof, bir uçuruma sıçrayış; zaman içinde gerçekleşen, zamandan gizemli bir kaçış söz konusudur. Keza bireyin ölümü de zamanda gerçekleşen, zamandan kopuştur. Eğer günahkar fani dünyamız bildiğimiz kadarıyla sonsuz olsaydı, bu bir kötü kabus olurdu; bireyin hayatının sonsuz sürekliliği ne kadar kabus olacaksa o kadar kötü bir kabus. ss. 319-320

Ebediyet ve ebedi hayat zamandan kopuştur ve hayatın zamana yansımasının sona ermesi demektir. Ölüm yalnızca "şeylerin bu tarafında /berisinde," zamansal varlıkta, doğanın düzeninde varolabilir. s. 321

Kişisel/personal ve kozmik Kıyamet ebedi dürüstlüğü hayatın içinde gerçekleştirme başarısızlığımıza ışık tutar; doğruluğun/ dürüstlüğün günahın karanlık dünyasındaki zaferidir. Dünyanın, bireylerin, ulusların, uygarlıkların, adetlerin, tarihsel devlet ve toplum formlarının ölümü doğruluk ve dürüstlüğün katastrofik hatırlatıcısıdır; çünkü onlar bunları çarpıtmış ve gerçekleştirememişlerdir. s. 321

Etik eskatolojik olmalıdır. Ölüm ve ölümsüzlük sorunu personalistik etik için temel bir sorundur ve her eylemde ve hayatın her ifadesinde karşımıza çıkar. Ondokuz ve yirminci yüzyılların etiğinin karakteristiği durumundaki ölüme duyarsızlık ve ölümün unutulması bir bütün olarak dünyanın yazgısına duyarsızlık kadar kişiliğe ve onun ebedi yazgısına da duyarsızlıktır. Daha net biçimde dile getirmek gerekirse ölümü merkezi problemi haline getirmeyen bir etiğin hiçbir ·değeri yoktur ve ciddiyetten ve derinlikten yoksundur. Yargılar ve değerlendirmelerle meşgul olduğu halde böyle bir etik nihai yargıyı ve değerlendirmeyi, yani Kıyamet Günü'nü unutur. Etik burada sona ermeyen bir hayatta mutlu olma beklentisine göre değil, kaçınılamaz ölüm ve ölümü altetme, yeniden diriliş ve ebedi hayata göre inşa edilmelidir. Yaratıcı etik; ölümü, son'u ve Kıyamet Günü'nü/Son Yargı'yı unutmamıza katkıda bulunacak geçici, fani, çürüyerek yok olabilir iyilikler ve değerler yaratma çağrısında değil, ebediyetin zaferini getirecek ve insanı sona hazırlayacak ebedi, kalıcı, ölümsüz iyilikler ve değerler yaratma çağrısında bulunur. s. 322

Eskatolojik etik hiçbir şekilde yaratıcı aktiviteden pasif feragata imada bulunmaz. Apokaliptik tecrübeye dayanan eskatolojik etik sınırsız ölçüde insani yaratıcılık ve aktivite talep eder. Pasif şekilde dehşet ve korku içinde insan kişiliğinin ve dünyanın sonu ve ölümü tehdidini beklememeliyiz. İnsan kötülüğün ölümcül güçleriyle mücadele etmeye ve Tanrı'nın Krallığı'nın gelişini yaratıcı bir biçimde hazırlamaya yazgılıdır. s. 322

Apokaliptik kehanetleri pasif teslimiyetle dikkate almak, onları natüralistik anlamda yorumlamak, rasyonalize etmek ve İlahi İnayet ile insani özgürlüğün gizemli kombinasyonunu reddetmek demektir. Kendi ölümüz karşısında, kişiliğin ölümü karşısında pasif ve kaderci bir tutumu benimsemek ve onu önceden belirlenmiş doğal bir olgu olarak görmek de eşit ölçüde yanlıştır. Ölümü özgürce ve aydınlanmış bir kafayla kabul etmeliyiz; ona başkaldırmamalıyız; fakat ölümün bu özgür ve aydınlanmış kabulü ruhun yaratıcı aktivitesidir. Ölümü ve ona rıza göstermeyi reddeden yanlış bir aktivite vardır. Bu bitmez-tükenmez acılara yol açar. Fakat aynı zamanda ebediyetin/ ebedi olanın ölüm karşısındaki zaferi durumunda bir de doğru aktivite vardır. Aktif bir ruh aslında ölümden korkmaz - yalnızca pasif ruh ölümden korkar. s. 323


Kaynak: Nikolay Berdyaev, İnsanın Yazgısı, Çev. Hüsamettin Arslan, Paradigma Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, Mayıs 2012

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...