Tuesday, 23 June 2020

Acı: Bedenin Adlandırılamayan Sesi - Yaşar Çabuklu

Acı: Bedenin Adlandırılamayan Sesi


İlksel topluluklarda acı kolektif varoluşun ayrılmaz bir parçasını teşkil ediyor. Birisinin sancısı olduğunda büyücü tüm kabile üyelerinin katıldığı ayinler düzenliyor, kader ortaklığı/birliği kişinin çektiği acıyı azaltıyor. s. 77

Batı'da Hıristiyanlıkla birlikte acı toplumu kontrol etmenin, onun üzerinde iktidar kurmanın bir aracı haline geliyor. Yasak meyveyi yiyerek hata yapan, günah işleyen Adem cennetten kovuluyor, bununla birlikte insanlık bu ilk günahın borcunu ödemek için acı çekmeye mahkum ediliyor. Acı kelimesinin kökleri ceza, arınma gibi kavramlara uzanıyor. İnsan acı çekerek, işlediği suçların, kabahatlerin bedelini ödeyerek arınıyor. Daha çok Hıristiyanlığın Katolik versiyonuna egemen olan bu yaklaşımda acı çekmek Tanrı'ya olan sadakatın bir göstergesine dönüşüyor, acı çekme kulu sınayıp onu Tanrı'ya yaklaştırıyor, tüm insanlığın kurtuluşu uğruna çarmıha gerilmiş İsa'nın acısını paylaşmasını sağlıyor. Acı çekmenin yüceltilmesi kitlelerin ağır yaşam koşullarının yol açtığı acılara isyan etmeyip katlanmasını, tevekkülünü, itaatkarlılığını beraberinde getirdiğinden iktidarların işine yarıyor, kendisini suçlu ve günahkar hisseden bir toplumun yönetimi çok daha kolay oluyor. s. 77

17. yüzyılda Descartes beden ve aklı kesin çizgilerle birbirinden ayırarak mekanik bir beden anlayışını geliştiriyor. Acıyı beden makinesi tarafından üretilen bir duyum olarak açıklıyor. Böylece acı eskiden sahip olduğu dinsel, kültürel bağlamdan soyutlanarak mekanik, objektif bir temelde açıklanmaya başlanıyor. Rey'in de belirttiği gibi 18. yüzyılda Aydınlanma ile birlikte acı günah, kötülük, ceza gibi kavramlardan uzaklaşarak bilimin konusu haline geliyor. Hekimler ağrının arkasında yatan objektif hakikati bulmaya çalışıyorlar. Le Breton'un da belirttiği gibi insanların mutluluğunu şiar edinen Aydınlanma, ağrıya karşı savaş açıyor. Ağrı organizmanın bir savunması, bir ''arıza'' göstergesi olarak bireyi ikaz ediyor. Ancak ağrı bir kez bu ''görevini'' yerine getirdikten sonra bireye acı çektirmek pahasına da olsa vücuttaki bozukluğu tamir etmek gerekiyor. Doğa'nın yasalarını yakından izleyen 18. yüzyılın bir düşüncesi elektrik akımıyla sinirsel akım arasında paralellik kuruyor ve tıpta elektrikle tedavi uygulamaları başlıyor. s. 78


19. yüzyılda tıp süratle gelişiyor. Başlarda ameliyatlar anestezisiz yapılırken 1830'lardan başlayarak hipnotizma uygulamasına geçiliyor. 1847'de kloroformlu anestezi başlıyor. Hıristiyanlığın ''acı içinde doğuracaksın'' söylemine karşın 1853'te İngiltere kraliçesi Victoria kloroformlu anesteziyle doğum yapacak ve bu olay toplum üzerinde önemli bir etki yaratacaktır.  Yeterince objektif, bilimsel ve pratik olmaması ve herkese uygulanamaması nedeniyle 1860'lardan sonra ameliyatlarda hipnoz uygulaması azalıyor, daha çok zihinsel rahatsızlıklarla sınırlanıyor. Böylece anestezi egemen uygulama haline geliyor. Bununla birlikte 1870'lerde hala birçok cerrahın anestezisiz ameliyat yaptığı, hastaların acısının, ağrısının çok fazla önemsenmediği gözleniyor. Morris'in de belirttiği gibi, modernlikte gerçek acının fiziksel acı olduğu düşünülüyor, tinsel acı acıdan sayılmıyor. Viktoryen dönemde kadınların ağrılarının, acılarının histerik olduğu düşünülüyor. Modernliğin tıbbı, ancak fiziksel yaranın olduğu yerde acının söz konusu olabileceğini varsayıyor. Böylece acı, biyo-kimya alanına ait bir sorun, fonksiyon bozukluğuna işaret eden bir alarm zili olarak ele alınıyor. Acının, ağrının biyo-medikal söylem içinde tanımlanması ''masum'' bir olgu değil. Aklın, zekanın, inceliğin varlıklı sınıflara, bedenin ise tüm ''kabalığıyla'', ''hayvaniliğiyle'', makineyi andıran yapısıyla, çalışan sınıflara uygun görüldüğü modernlikte duyarlı, hassas, eğitimli, narin, soylu üst sınıfların acıdan, ağrıdan daha çok etkilendikleri, güçlü bedenlere sahip işçilerin ise bunlardan etkilenmedikleri düşünülüyor. Acıya ilişkin sınıfsal hiyerarşi ve ayrımcılığa ırk ayrımcılığı eşlik ediyor. 19. yüzyılın ünlü doktorları siyahların acıyı hissetmediğini düşünüyor. s. 79

Acı, ağrı modernliğin küçümsediği fiziksel gövdenin sınırları içinde kalmış olsaydı belki tolere edilebilirdi. Gel gör ki acı ancak fiziksel hasarın, modernliğin yücelttiği aklın kaynağı olan beyne iletilmesi sonucu oluşuyor. Bu durumda tahribatın beyne iletilmesini, beyin tarafından algılanmasını engellemek, ''zihinle gövde bağlantısını kesmek'' bir çözüm aracı olarak beliriyor. Bu bağlamda ağrı kesiciler, modernliğin tıbbi aklının ''bedenden kaynaklanan kötülüklere'' karşı yürüttüğü savaşın bir aracı olup çıkıyor. ss. 79-80

Anestezinin ve ağrı kesicilerin nimetlerinden ilk başlarda ayrıcalıklı bir kesim yararlanıyor. İşçilere gelince, ağrı ya da acı nedeniyle işe gitmemeleri, işi aksatmaları, işten atılmalarıyla sonuçlanacağından acıya zorunlu olarak katlanıyorlar. s. 80

Öte yandan modernlik acıyı, acı çekmeyi bireyselleştiriyor, acı yalnız, tek başına, mahrem bir biçimde katlanılan bir olguya dönüşüyor. Geleneksel toplumlarda acı kolektif olarak paylaşılır, acısı olan bunu doğal olarak ifade ederken modernlikte bireyin ağrısını, acısını alenen dışa vurması uygunsuz bir davranış olarak görülüyor. Ancak pratikte durum daha çok orta sınıflar için geçerli, köylüler ve işçiler kolektif bir yaşama eşlik eden dayanışmacı ilişkiler içinde acıyı paylaşıyorlar. Acı çekenin yalnız olmaması, dostluk ilişkileriyle sarılı olması acıyı hafifletiyor. Orta sınıflar bireyselleşmiş yaşamlarıyla böyle ortamlardan uzak olduklarından, ''nötr, objektif'' bir tıbbın sağladığı ilaçlarla yetinmek zorunda kalıyorlar. Üst ve orta sınıflara hitap eden tıbbi araçsal akıl geliştikçe başkalarının acısına olan duyarsızlık artıyor. s. 80

Orta sınıfların aksine yoksul sınıflar, başkalarının acısına daha duyarlı oluyor. Acısıyla yüzleşmekten kaçınan modernlik acıyı arkaik bir olgu, bir anakronizm, bir skandal, ölümü çağrıştıran bir imge, lineer/çizgisel olarak ilerleyen evrimi aksatan bir arıza, steril bir olgu olarak ele alıp onu teknik prosedürlerle açıklamaya ve yok etmeye çalışıyor. Modernlik insan varoluşunun kırılganlığını hatırlatan acıya tahammül edemiyor, bir neşterle acıyı, acıya yönelik duyarlığı kesip atmak istiyor. Sadece bu kadarla da kalmıyor, ''aklın kontrol edemediği alanlar'' olarak bedenin coşkusunu, sevincini, ''aşırılıklarını'', esrimesini, ''yararsız israfını'' da ortadan kaldırmaya çalışıyor. s. 80

Yoksulların yanısıra bedenlerine ve bedenlerinin acısına yabancılaşmayan diğer bir toplumsal kesim kadınlar. Araçsal akıl, yoksullar gibi onları da bir türlü disiplin altına alamıyor. Kamusal alan araçsal erkek aklının alanı, acının gizlenmesinin, açığa vurulmamasının esas olduğu bir alan. Erkek için acı anormal bir olgu, modernliğin erkeği duygusal acıyı gerçek acı olarak kabul etmeyip kadınlara uygun görüyor. Erkek güçlü görünmek zorunda, acısını dışa vurmayı bir zayıflık olarak görüyor. Bedeni teknik, bilimsel olarak analiz edilebilir, müdahale edilebilir bir nesne olarak gören modernlik, acıyı fizyolojik bir semptoma indirgiyor. Erkek kültürün kamusal dünyasıyla ve ''yüksek zihinsel süreçlerle'' özdeşleştirilirken kadınım payına doğum, regl gibi ''aşağı beden fonksiyonları'' düşüyor. Kadın biyolojik, ''doğal'', özel, evcil, duygusal, tepkisel, irrasyonel olanla birlikte anılıyor. Sert olan çabuk kırılır misali, erkekliğin psikolojik yapılanması yaralanabilirliği, kırılganlığı dışladığı için erkekler ağır acıda paramparça oluyorlar. Erkek aklının dışladığı, egemenlik altına almaya çalıştığı beden bastırıldığı yerden acısıyla çıkıp geliyor ve araçsal aklın dünyasını alt üst ediyor. Acı tıbbileştirildikçe, rasyonel ve objektif olarak ölçülebilir bir duyma indirgendikçe eril dünyayı tahrip etme gücü daha da artıyor. Beden ve duygu arasındaki bağın kesin olarak koparıldığı erkek dünyasının tersine kadınlarda bu tür bir kopuş yok. Modernliğin ikili karşıtlıklara dayalı düalist eril mantığının aksine kadınlarda duygu ve beden iç içe geçmiş, aralarındaki sınırlar muğlaklaşmış, ikisi ''bütünleşmiş'' tek bir alan oluşturuyor. Kadınların fizyolojik acıyı duygusal açıdan ayırmayan, acıyı çekinmeden doğal bir biçimde ifade eden tavrı modernliğin steril, ruhsuz tıp söylemiyle karşıtlık oluşturuyor. Erkeklerde acı bedeni yok ederken kadınlarda aynı sonuca yol açmıyor. Kadınların ''biyolojileriyle'' daha yakın ve dolaysız ilişki içinde olmaları, kimliklerini erkekler gibi acısızlık temelinde oluşturmamaları onları acıya daha dayanıklı kılıyor. Öte yandan kadınların çocukluktan itibaren girdikleri ilişki biçimleri onların acılarıyla empati kurmalarını birlikte getiriyor. Aslında erkek dünyası da şefkatin kadınlardan geldiğinin farkında ve bundan yararlanıyor. Bu bağlamda acıyla kadını ilişkilendiren yaklaşımın sorunlu bir yanı var. Kadını acıyla özdeşleştiren bir tutum, modernliğin kadının toplumsal cinsiyet ayrımcılığı temelinde acı eksenli bir rol içine hapsetmesine hizmet edebilir ve etmiştir de. ss. 81-82

Modernliğin fizyolojik olanla sınırladığı acıya, ağrıya karşı savaşımı 19. yüzyılın sonunda aspirinin bulunması, 20. yüzyıl başlarında lokal anestezinin yaygınlaşmasıyla sürüyor. Hastanın ağrısını önemsemeyen modern mekanik yaklaşım ancak postmodern toplumun gelişmeye başlamasıyla birlikte güç kaybedecektir. 1970'lerden itibaren ağrı başka hastalıkların bir bulgusu olarak değil, başlı başına bir hastalık olarak ele alınmaya başlanıyor. 1974'de Uluslararası Ağrı Araştırmaları Derneği kuruluyor. Bu derneğin yayınlarında modernliğin katı, fizyolojik temelli biyo-medikal modeline karşı bir mesafe gözleniyor, ağrı aynı zamanda subjektif, duygusal bir tecrübe olarak tanımlanmaya başlanıyor. Her şeyin psikolojik ve kültürel hale geldiği postmodern toplumda ağrıya yaklaşım da değişiyor. Zihin artık yalnızca ağrının iletildiği basit bir gözlemci olarak değil, aynı zamanda ağrıyı yeniden kuran, şekillendiren bir güç olarak ele alınmaya başlanıyor. Ağrının tek nedeninin fizyolojik olduğu görüşü güç kaybediyor, kronik ağrıların ekonomik sıkıntılardan, stresten, duygusal nedenlerden kaynaklanabileceği ifade ediliyor. Psikolojik nitelikli ağrılar kadın hastalığı olmaktan çıkıyor. Modernlikte ''maddi nedeni olmayan ağrıyı'' ifade eden histeri, postmodernlikte yerini psikosomatik rahatsızlık kavramına terk ediyor. Post-materyalist yeni toplumda modernliğin anlamdan, kültürden, içsellikten soyutladığı ağrı ve acı bir anlam bombardımanına tutuluyor. Ağrıya karşı alternatif terapiler, Doğu düşüncesinden esinlenen New Age terapileri ortalığı kaplıyor. Ağrı tıbbın kendi içindeki alt disiplinler arası bir konu haline gelmekle kalmıyor, ağrıya ilişkin tıp içi-tıp dışı yaklaşımlar arasındaki sınırlar muğlaklaşıyor. Modernliktekinden farklı olarak ağrı artık bireyin saklaması, dışa vurmaması gereken bir olgu olmaktan uzaklaşıyor. Bir uzmanlar ordusu, ağrı kesiciler üreten ilaç endüstrisi ve televizyon, ağrısını ifade eden hasta/tüketici kitlenin talebini karşılamak için hazır bekliyor. ss. 82-83

Tüm bunlara karşın ağrıya ilişkin postmodern esnekleşmenin sınırları var. Modernlik bir postmodernlik de, acıyı, ölümü, ''derin yaşlılığı'' gözden uzak tutmaya çalışıyor, insanın kırılganlığına katlanamıyor. Her şey pozitif kılmaya çalışan postmodernlerin ''negatif'' olana tahammül gücü azalmış durumda. Ağrı kesicilerin ve psikolojik tedavilerin çok gelişmiş olmasına karşın postmodern toplumda insanların acıya karşı dirençlerinde, acıya katlanma güçlerinde büyük bir zayıflama gözleniyor. Postmodernlik mutluluk isteğini mutlaklaştırıp bir tüketim objesi haline getirdikçe acı daha korkulur hale geliyor. Geleneksel toplumlarda, hatta modernlikte bile, mutluluk uzunca bir zaman dilimiyle ilişkilendirildiği için gündelik hayattaki kısa süren ''aksamalara'', acılara çok fazla önemsemeden katlanılırdı. Ama postmodern toplumda birey şimdi, burada, her an mutlu olmak istediği için en küçük bir sürçmeye, acıya tahammülü kalmamıştır. Kesintiye uğramaması gereken bir hız, şeffaflık arzusu, durmadan ''arızalanmadan'', ebediyen işlemesi gereken bir beden saplantısı, hafifliğin mutlaklaştırılması, riskin abartılıp güvenliğin yüceltilmesi, tüm bunlar postmodern toplumun bireyini acı karşısında çıplak bırakmakta ve hayatı bozmaktadır. Yeni bireye denk düşen varoluş sanal ortamda bedensiz-acısız varoluştur! Her şeyin kısa sürelerle tanımlandığı postmodernlik kısa süreli akut ağrılara çare bulmakta etkin olmuş olsa bile kronik ağrılar karşısında çaresiz kalmış, ölüm ve yaşlanma gibi silinemez bir kalıcılık taşıyan ağrıyı yenememiştir. ss. 83-84

Le Breton'un da belirttiği gibi, sağlıklı olmanın veri olduğu gündelik hayat içinde beden görünmez ve silik bir hal alır. Ağrı insana yaşamının kırılganlığını hatırlatır; onu kendi bedenine ve başkalarının acılarına daha duyarlı kılar, insanı kendi sınırları ile yüzleştirerek eğitir, etik bir duruşun da yardımıyla geride bırakıldığında kişinin ufkunu geliştirir, onu halden anlar kılar. Ama başkalarının yol açtığı acı için durum farklıdır. Uzun süre uygulanan acı onarılmaz tahribatlara yol açar. s. 84

 Bazen acı insanın düşüşünü engellemek için çevresine ördüğü koruyucu bir koza olarak belirir. Bazen de açlık grevlerinde olduğu gibi baskı ve zulüm karşısında toplumun dikkatini çekme ya da onun duyarsızlığına karşı bir tepki çerçevesinde ortaya çıkan bir eylem biçimini alır. s. 84

Acı çekmenin suskunluğuna gelince: Bu bir yandan modernliğe ait bir klişedir. Postmodern toplumda ağrıyı söze dökme konusunda bir ifade patlaması yaşansa da kronik ağrı çekenlerden beklenen, ağrılarını fazla ses çıkarıp başkalarını rahatsız etmeden yaşamalarıdır. Bu nedenle kronik ağrı çeken hastalar kendi aralarında, gruplar oluşturmakta, birbirleriyle dayanışma içine girmekte, sessiz ve sözsüz kalmak istememektedirler. AIDS aktivistlerin ifade ettiği gibi, sessizlik ölümdür, acıyla ancak dayanışmayla baş edilebilir. Evet acı sözü, sesi kısar, kırar, dili güçsüzleştirir ama yok edemez. ss. 84-85

Söz, ses yer yer kaybolmakta, parçalanmakta, kekelemeler, sayıklamalar, anlaşılmaz homurtular, küfürler, kızgınlık ve öfke nidaları işletilmektedir. Bu dil, acının, adlandırılamayanın dilidir. Bastırılmış olan acı ancak kısık sesli, minimal bir dilde ifade bulabilir. Acının dili yaralanmış, kesintili, kopuk, yer yer işitilmezdir. Ancak acıya eşlik eden hiçlik, karmaşa, boşluk, anlamsızlık durumlarına karşın bu dil söylenmesi gereken asgari sözü tuhaf bir kesinlikle söyler. Bu dil aynı zamanda asgari ahlakın (minima moralia) dilidir. s. 85

Kaynak: Yaşar Çabuklu, Toplumsalın Sınırında Beden, Kanat Kitap (Pusula Yayıncılık), 1. Baskı, Ekim 2004, İstanbul


No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...