Monday, 16 September 2019

Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford


Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford


Hıristiyan Kilisesi, “dişiyle tırnağıyla” elde ettiği konumu muhafaza edebilmek için, güç için olduğu kadar kurtuluş söylemi için de mücadele vermek zorunda kalmıştı. Bu olgu, Batı’da Roma Psikoposu’nun nihai üstünlük kurmasını temin etti ve böylelikle, İtalya’nın Batı uygarlığının gelişiminde büyük bir rol oynamasını mümkün kıldı.  Mumford, s. 149


Altıncı yüzyıla gelindiğinde, Kilise’nin kurumları, hayatın daha büyük bir bölümünü kucaklayacak bir konuma ulaşmış ve böylelikle, Aziz Augustine tarafından tasvir edilen misyonunu gerçekte gerçekleştirmeye başlamıştı: “Çocukları iyilikle ve yumuşaklıkla, gençlere güçlü bir şekilde, yaşlılara da, nazik bir şekilde, yalnızca bedenlerin yaşına göre değil, aynı zamanda, her birinin ruh yaşına göre muamelede bulunun, talim ve terbiye yöntemi tatbik edin. Kadınların, kocalarına, yalnızca cinsel tatmin sağlama amacıyla değil, aynı zamanda, çocuklarına baktıkları ve müşterek gayret yoluyla ailenin talihini artırma amacıyla da boyun eğmelerini emredin. Kocaların, yalnızca daha zayıf cinsiyetin dezavantajlarını kendi avantajlarına olacak şekilde kullanmaları için değil, daha ziyade, gerçek sevgi ve anlayışın hakim olmasını sağlamak için hanımlarından önde olmalarını sağlayın. Çocukların ebeveynlerine tam bir itaatle, ebeveynlerin ise çocuklarına şefkat dolu bir otorite ile bağlanmalarını sağlayın. Kardeşi kardeşe, kan bağından çok daha güçlü olan din bağıyla bağlayın. Hizmetçilerin, durumları mutlu ve mesut olmalarını gerektirdiği için değil, gerçekten mutluluk duydukları vazifelerini tam olarak yerine getirdikleri için efendilerine sadık olmalarını öğretin. Rabb’in Kadir-i Mutlak olduğunu hatırlayarak, efendilerin hizmetçilerine nazik ve merhametle davranmaları gerektiğini öğretin ve bir yerin halkını bir diğer yerin halkıyla, bir ülkeyi diğer bir ülkeyle ve genel olarak bütün insanlığı kendi aralarında birleştirin. Böylelikle, yalnızca bir toplum teşekkül ettirmekle kalmaz, aynı zamanda, bir kardeşlik ittifakı da tesis etmiş olursunuz, kralların tebaalarına şefkatle yaklaşmaları, tebaalarının da krallarına itaat etmeleri sağlanmış olur. Kime saygı duyacağınızı, kime sevgi besleyeceğinizi, kimden korkacağınızı, kimi nasıl teselli edeceğinizi, azarlayacağınızı, nasihatte bulunacağınızı, talim ve terbiye vereceğinizi, suçlayacağınızı ya da cezalandıracağınızı özenle kararlaştırın. Dolayısıyla, kim neye müstahak ve layıksa öyle davranın; sevgiyi elden bırakmayın ve kimseye adaletsizlik ve haksızlık etmeyin.” Mumford, ss. 149-150

İşte Kilise’nin programı buydu: Sanki pratik ve politik ilişkilere çeki düzen veriyormuşçasına empoze edilen ideallerin özeti. Kilise’nin geleneksel liderliği altında, Roma proletaryasında başkaldırmaya neden olan geleneksel ekmek ve sirk törenleri, yerini, yardımseverliğe ve manevi tatmine bırakmıştı. Böylelikle, bazilika, kilise olmuştu. Sezar’ın hükümranlığı, İsa-Mesih’in hükümranlığının yanında ikinci plana düşmüştü. Yasa, ilahi olanı tasdik eden içsel bir itkiye dönüşmüştü ve artık önemli olan, suçun derecesi değil, tevbenin ölçüsüydü: Katı bir ceza hükmü vermek değil, şefkatli bir şekilde merhamet göstermekti. Mumford, s. 150

Kilise’ye bu kadar büyük bir güç kazandıran, zorlu bir mücadele misyonunu başarıyla gerçekleştiren kişi, bütün zamanların en büyük siyasi liderlerinden olan bir kişiydi: Latin Kilisesi’nin Dördüncü Büyük Doktoru olarak bilinen ve daha sonraki çağlarda Büyük Gregor olarak adlandırılan büyük teolog Papa’ydı. Onun Kilise üzerindeki kalıcı siyasi etkisi, Aziz Augustine'in teoloji üzerindeki etkisi kadar büyüktü. Mumford, s. 150

Gregory 540 yılında Roma’da doğmuştu. 573 yılında ise kentin yöneticisi ve valisi olmuştu. Ancak Gregory 574 yılında, resmi kariyerinin zirve noktasındayken manastıra girmişti. Roma’nın yöneticisi olarak, yaklaşık yüz millik bir alanı kapsayan bir yerde vuku bulan bütün sivil ve hukuki meselelerde hüküm verme yetkisine sahipti. Roma’da 590 yılında yüksek bir makama geldi; bu makam, Roma Kilisesi’nin Piskoposluğu makamıydı: Barbarlara karşı kendini koruyabilen yegane kurumdu Roma Kilisesi. Gregory, Kilise’ye, eski Romalı aristokratın gurur ve sadakatini kazandırdı. Onun idaresinde Kilise, emirler vermeyi öğrendi. Augustine’in zamanına kadar Roma Kilisesi, ayin yapılan yerlerinden biriydi yalnızca: Bütün inananların toplandığı yerdi; nihai hakimiyet makamı, akidevi/dini meselelerde hizmet veren büyük Kilise Konsilleri’nin deruhte ettiği makamdı. Piskopos seçimi yalnızca mahalli bir meseleydi: Piskopos, kendi cemaatinin seçtiği bir teologdu. Gregory’nin yönetimine gelindiğinde, halk lüzumsuz bir konum işgal etmeye başlamıştı: Kilise’nin içinde aktif siyasi fonksiyonlar üstlenme yavaş yavaş ortadan kalkmıştı. Mahalli hayatın dengesi bozulmaya başlayınca, Kilise, temelde, Hıristiyan cemaatinin kendi yönünü tayin eden fonksiyonlar üstlenmeye başlamıştı. Artık şimdi Batı’daki Hıristiyan kitleler, hepsi son kertede Papa’ya bağlı ve atanmış kişilerden oluşan piskoposlar, papazlar, daha düşük seviyedeki papazlardan teşekkül eden kendi kendini pekiştiren bir hiyerarşi tarafından yönetiliyordu. Bir büyük alim (“doctor”) gittiğinde yerine bir başkasının geldiği büyük bir “doktor” olarak değişen iktidar ve otorite kaynaklarıyla birlikte, gevşek bir cemaat federasyonu birliği, yerini, manevi bir İmparator’un başını çektiği merkezileşmiş bir idareye bırakmıştı. Bu, daha zayıf dünyevi muhalifiyle zaman zaman çatışacak olan gerçek Kutsal Roma İmparatorluğu’ydu. Mumford, s. 151

Kilise’nin artan gücü arasında yalnızca finans gücünü merkezi olarak kontrol etmesi yoktu; Kilise, bütün inananlardan yalnızca yıllık vergileri toplamakla yetinmiyor, aynı zamanda, bu dünyada ya da Cenmet’te bir iyi bir iş yapma yolu arayan, hem yaşayan, hem de ölmüş kişilerin mirasları olarak kalan geniş bir mülke el koyarak zenginliğini tedrici olarak ama eşi görülmemiş bir şekilde artırıyordu. Dopsch, Papa Simplicius’un 465 yılından itibaren Kilise’nin gelirlerini dört ana kalem olarak taksim etmesi gerektiğini emrettiğini nakleder: Buna göre, Kilise’nin gelirlerinin dörtte biri piskoposlara, dörtte biri kiliselerin inşasına, dörtte biri ruhban/din adamları sınıfına, kalan son dörtte biri ise yabancılara ve yoksullara sadaka olarak dağıtılmasına ayrılmalıydı. Roma’nın gücü sarsılmaya başladıkça, Kilise’nin görünür mevcudiyeti artıyordu ve İmparatorluğun iflas eden belediyeleri, eğitim ve sosyal yardım görevlerini teker teker terk ediyorlar, bu işleri ve işlevleri Kilise üstlenmeye başlıyordu. Mumford, ss. 151-152

Bu güç ve otoritenin merkezileşmesinden neşet eden bir diğer sonuç da şuydu: Teolojik liderlik, kilise idaresi, manevi ve dünyevi (temporal) fonksiyonlar artık birbirleriyle yakından irtibat ve ilişki halinde değildi. Her şeyi Papalık yönetecektir: Saygın devlet adamlarını ve liderleri kendi çatısı altında toplayarak kendine bağlayacaktır; ancak bu kişiler güçlerini dünyevi işlerde, kararlı, özenli adımlarda kullanacaklar ve yeteneklerini pratik meselelerle kıyısından köşesinden ilgilenerek göstermiş olacaklardı yalnızca: Din adamları artık azizler değil politikacılardı; mistikler değil yöneticilerdi; yeni şeyler ortaya çıkaran kişiler değil örgütleyici kişilerdi. Dolayısıyla bundan böyle Papalık, manevi aydınlanmanın kaynağı değil, etkin bir siyasi örgütlenmenin aracı olarak başarılı olacaktı. Etkin bürokrasisi ve uzun geçmişi (memory = hafızası) gelip geçici, kısa ömürlü rakiplerine karşı Papalığa büyük bir avantaj sağlıyordu; ki Papalık, bu avantajı halen koruyor. Hiç şüphesiz ki, Papalık, insanlık tarihindeki en başarılı hükümet olduğunu ispatlamıştır ve Papalığın siyasi anayasası ve örgütlenmesi, siyaset teorisyenlerinin gösterdiği ilgiden daha fazlasını ve daha yakın ilgi ve araştırmayı hak ediyor. Mumford, s. 152

Kilise, bir meselede, ele geçirdiği imparatorluktan daha büyük bir üstünlüğe sahipti: Kilise, yalnızca Papa’nın seçilmesinde değil, resmi yöneticilerinin belirlenmesi sürecinde de, babadan oğula geçen yönetim fikrini kaldırmıştı. Kimse, annesinin-babasının çocuğu olduğu için/doğarken Hıristiyan olarak doğmuyordu ve kimse yalnızca annesinin babasının çocuğu olduğu için resmi bir göreve getirilmiyordu artık. Bir çiftçinin, bir ayakkabı tamircisinin ya da bir kaldırım döşemecisinin çocuğu, Kilise’deki en yüksek makama getirilebilirdi. Mumford, s. 152

Gregory’nin Kilise’nin o eski demokrasi anlayışından büsbütün ayrılması, onun, nihai hakimiyet kaynağını transferinde de kendini göstermişti. Roma İmparatorluğu günlerinde bile, Romalı filozoflar ve hukukçular, siyasi otoritenin halkta olduguna dair izlerini ve köklerini araştırmışlardı. Ancak Gregory hakimiyetin Tanrı’ya ait olduğu inancında ısrar ederek, hakimiyeti, Kilise’nin kucağına atarak ya da daha doğru bir ifadeyle, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen Papa’nın eline devrederek, halkın ulaşamayacağı bir yere yerleştirmişti. Canossa’da gerçekleştirilen ünlü itaat yasası, yüzyıllar sonra, Gregory’nin hakimiyet tasavvurunun zaferine işaret ediyordu; ki bu tasavvur; Papa’nın aforoz silahını “sonsuz sürgün” gibi korkunç bir gücü kullanmasına imkan tanımıştı. Mumford, s. 153

Ne yazık ki, Gregory’nin düşüncesinin etkisiyle, bütün yönetimler kutsal olarak görülmeye başlanmıştı ve bütün kutsal görevler, yalnızca ikna yoluyla elde edilen manevi otorite iddiasına sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda, boyun eğdirme ya da cezayı zor kullanarak tatbik etme girişimleri için kaçınılmaz hale gelebilecek fiziksel güç kullanımı iddiasına sahip olmuş oluyordu. Mevcut yönetimin sorumsuz ve zorbaca uygulamaları bile, bütün bunların Tanrı’dan geldiği iddia ve inancıyla, baskı yapılan insanların günahları için bir cezalandırma, kötülükler için bir kefaret olarak görülüyordu. Böyle bir doktrin, her şeyi meşrulaştırabilirdi. Ve hatta, zaman zaman, zorbalığı ve zalimce uygulamaları meşrulaştırmakta ve halkı zor kullanarak kontrol etme çabalarını desteklemekte kullanılmıştı: Nitekim, başlangıcından günümüze kadarki süreçte de hep bu şekilde kullanılagelmişti zaten. Mussolini, Hitler ve Franco gibi bütün zorba ve zalim yöneticiler Gregory’nin doktrininden güç ve destek almışlardı. Mumford, s. 153

Gregory’nin Latin “gerçekçiliği”, yalnızca zorbalığı meşrulaştırmaktan ve onaylamaktan değil, aynı zamanda, hurafelerin yaygınlaştırılmasından ve içselleştirilmesinden de sorumluydu. Gregory, Kilise’nin, barbarların [paganların] pek çok inanç ve alışkanlıklarıyla uzlaşmasını sağlamış ve Hıristiyanlığın daha fazla tahrif olmasının yolunu açmıştı. Mumford, s. 154

Gregory, “azizlerin arabuluculuğu ile meleklerin hizmetleri konusundaki muğlak düşünceleri birleştirmiş Tanrısal özellikler yüklenen insanlara ve türlü mertebelere sahip tanrısallık özelliğine atfedilen kişilere ihtiyaç duyan, şehitlerin kutsal bedenlerine başvuran ve azizlerle birlikte İsa-Mesih’in hizmetine katılan pagan hurafeleri meşrulaştırmıştı.” Böylelikle, Gregory’nin yönetimi, etkisi ve müdahalesiyle birlikte, azizler kültü, insan ile Tanrı arasındaki farkı ortadan kaldırmıştı: Azizler, mahkemede doğru zamanda yargıca müdahale ve yardım eden “aziz” dostlardı; güçlerini ve nüfuzlarını adaletten sapmama çabasında kullanan ya da cezanın kısaltılmasını ve hatta suçlunun affedilmesini sağlayan elçiler ve arabulucular olarak görülüyorlardı. Mumford, s. 154

Kaynak: İnsanın DurumuLewis Mumford, Çev. Yusuf Kaplan, Açılım Kitap, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2017

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...