Katolik Kilisesinin Roma İmparatoru Olma Süreci - Lewis Mumford
Hıristiyan Kilisesi, “dişiyle tırnağıyla” elde ettiği konumu
muhafaza edebilmek için, güç için olduğu kadar kurtuluş söylemi için de mücadele
vermek zorunda kalmıştı. Bu olgu, Batı’da Roma Psikoposu’nun nihai üstünlük
kurmasını temin etti ve böylelikle, İtalya’nın Batı uygarlığının gelişiminde büyük
bir rol oynamasını mümkün kıldı. Mumford, s. 149
Altıncı yüzyıla gelindiğinde, Kilise’nin kurumları, hayatın daha büyük
bir bölümünü kucaklayacak bir konuma ulaşmış ve böylelikle, Aziz Augustine
tarafından tasvir edilen misyonunu gerçekte gerçekleştirmeye başlamıştı: “Çocukları
iyilikle ve yumuşaklıkla, gençlere güçlü bir şekilde, yaşlılara da, nazik bir şekilde,
yalnızca bedenlerin yaşına göre değil, aynı zamanda, her birinin ruh yaşına göre
muamelede bulunun, talim ve terbiye yöntemi tatbik edin. Kadınların, kocalarına,
yalnızca cinsel tatmin sağlama amacıyla değil, aynı zamanda, çocuklarına baktıkları
ve müşterek gayret yoluyla ailenin talihini artırma amacıyla da boyun eğmelerini
emredin. Kocaların, yalnızca daha zayıf cinsiyetin dezavantajlarını kendi
avantajlarına olacak şekilde kullanmaları için değil, daha ziyade, gerçek sevgi
ve anlayışın hakim olmasını sağlamak için hanımlarından önde olmalarını sağlayın.
Çocukların ebeveynlerine tam bir itaatle, ebeveynlerin ise çocuklarına şefkat
dolu bir otorite ile bağlanmalarını sağlayın. Kardeşi kardeşe, kan bağından çok
daha güçlü olan din bağıyla bağlayın. Hizmetçilerin, durumları mutlu ve mesut
olmalarını gerektirdiği için değil, gerçekten mutluluk duydukları vazifelerini
tam olarak yerine getirdikleri için efendilerine sadık olmalarını öğretin. Rabb’in
Kadir-i Mutlak olduğunu hatırlayarak, efendilerin hizmetçilerine nazik ve
merhametle davranmaları gerektiğini öğretin ve bir yerin halkını bir diğer
yerin halkıyla, bir ülkeyi diğer bir ülkeyle ve genel olarak bütün insanlığı
kendi aralarında birleştirin. Böylelikle, yalnızca bir toplum teşekkül
ettirmekle kalmaz, aynı zamanda, bir kardeşlik ittifakı da tesis etmiş
olursunuz, kralların tebaalarına şefkatle yaklaşmaları, tebaalarının da krallarına
itaat etmeleri sağlanmış olur. Kime saygı duyacağınızı, kime sevgi besleyeceğinizi,
kimden korkacağınızı, kimi nasıl teselli edeceğinizi, azarlayacağınızı,
nasihatte bulunacağınızı, talim ve terbiye vereceğinizi, suçlayacağınızı ya da
cezalandıracağınızı özenle kararlaştırın. Dolayısıyla, kim neye müstahak ve layıksa
öyle davranın; sevgiyi elden bırakmayın ve kimseye adaletsizlik ve haksızlık
etmeyin.” Mumford, ss. 149-150
İşte Kilise’nin programı buydu: Sanki pratik ve politik ilişkilere
çeki düzen veriyormuşçasına empoze edilen ideallerin özeti. Kilise’nin
geleneksel liderliği altında, Roma proletaryasında başkaldırmaya neden olan
geleneksel ekmek ve sirk törenleri, yerini, yardımseverliğe ve manevi tatmine bırakmıştı.
Böylelikle, bazilika, kilise olmuştu. Sezar’ın hükümranlığı, İsa-Mesih’in hükümranlığının
yanında ikinci plana düşmüştü. Yasa, ilahi olanı tasdik eden içsel bir itkiye dönüşmüştü
ve artık önemli olan, suçun derecesi değil, tevbenin ölçüsüydü: Katı bir ceza hükmü
vermek değil, şefkatli bir şekilde merhamet göstermekti. Mumford, s. 150
Kilise’ye bu kadar büyük bir güç kazandıran, zorlu bir mücadele
misyonunu başarıyla gerçekleştiren kişi, bütün zamanların en büyük siyasi
liderlerinden olan bir kişiydi: Latin Kilisesi’nin Dördüncü Büyük Doktoru
olarak bilinen ve daha sonraki çağlarda Büyük Gregor olarak adlandırılan büyük
teolog Papa’ydı. Onun Kilise üzerindeki kalıcı siyasi etkisi, Aziz Augustine'in
teoloji üzerindeki etkisi kadar büyüktü. Mumford, s. 150
Gregory 540 yılında Roma’da doğmuştu. 573 yılında ise kentin yöneticisi
ve valisi olmuştu. Ancak Gregory 574 yılında, resmi kariyerinin zirve noktasındayken
manastıra girmişti. Roma’nın yöneticisi olarak, yaklaşık yüz millik bir alanı
kapsayan bir yerde vuku bulan bütün sivil ve hukuki meselelerde hüküm verme
yetkisine sahipti. Roma’da 590 yılında yüksek bir makama geldi; bu makam, Roma
Kilisesi’nin Piskoposluğu makamıydı: Barbarlara karşı kendini koruyabilen
yegane kurumdu Roma Kilisesi. Gregory, Kilise’ye, eski Romalı aristokratın
gurur ve sadakatini kazandırdı. Onun idaresinde Kilise, emirler vermeyi öğrendi.
Augustine’in zamanına kadar Roma Kilisesi, ayin yapılan yerlerinden biriydi
yalnızca: Bütün inananların toplandığı yerdi; nihai hakimiyet makamı, akidevi/dini
meselelerde hizmet veren büyük Kilise Konsilleri’nin deruhte ettiği makamdı.
Piskopos seçimi yalnızca mahalli bir meseleydi: Piskopos, kendi cemaatinin seçtiği
bir teologdu. Gregory’nin yönetimine gelindiğinde, halk lüzumsuz bir konum işgal
etmeye başlamıştı: Kilise’nin içinde aktif siyasi fonksiyonlar üstlenme yavaş
yavaş ortadan kalkmıştı. Mahalli hayatın dengesi bozulmaya başlayınca, Kilise,
temelde, Hıristiyan cemaatinin kendi yönünü tayin eden fonksiyonlar üstlenmeye
başlamıştı. Artık şimdi Batı’daki Hıristiyan kitleler, hepsi son kertede Papa’ya
bağlı ve atanmış kişilerden oluşan piskoposlar, papazlar, daha düşük seviyedeki
papazlardan teşekkül eden kendi kendini pekiştiren bir hiyerarşi tarafından yönetiliyordu.
Bir büyük alim (“doctor”) gittiğinde yerine bir başkasının geldiği büyük bir “doktor”
olarak değişen iktidar ve otorite kaynaklarıyla birlikte, gevşek bir cemaat
federasyonu birliği, yerini, manevi bir İmparator’un başını çektiği merkezileşmiş
bir idareye bırakmıştı. Bu, daha zayıf dünyevi muhalifiyle zaman zaman çatışacak
olan gerçek Kutsal Roma İmparatorluğu’ydu. Mumford, s. 151
Kilise’nin artan gücü arasında yalnızca finans gücünü merkezi
olarak kontrol etmesi yoktu; Kilise, bütün inananlardan yalnızca yıllık
vergileri toplamakla yetinmiyor, aynı zamanda, bu dünyada ya da Cenmet’te bir
iyi bir iş yapma yolu arayan, hem yaşayan, hem de ölmüş kişilerin mirasları
olarak kalan geniş bir mülke el koyarak zenginliğini tedrici olarak ama eşi görülmemiş
bir şekilde artırıyordu. Dopsch, Papa Simplicius’un 465 yılından itibaren
Kilise’nin gelirlerini dört ana kalem olarak taksim etmesi gerektiğini emrettiğini
nakleder: Buna göre, Kilise’nin gelirlerinin dörtte biri piskoposlara, dörtte
biri kiliselerin inşasına, dörtte biri ruhban/din adamları sınıfına, kalan son
dörtte biri ise yabancılara ve yoksullara sadaka olarak dağıtılmasına ayrılmalıydı.
Roma’nın gücü sarsılmaya başladıkça, Kilise’nin görünür mevcudiyeti artıyordu
ve İmparatorluğun iflas eden belediyeleri, eğitim ve sosyal yardım görevlerini
teker teker terk ediyorlar, bu işleri ve işlevleri Kilise üstlenmeye başlıyordu. Mumford, ss. 151-152
Bu güç ve otoritenin merkezileşmesinden neşet eden bir diğer sonuç
da şuydu: Teolojik liderlik, kilise idaresi, manevi ve dünyevi (temporal) fonksiyonlar
artık birbirleriyle yakından irtibat ve ilişki halinde değildi. Her şeyi Papalık
yönetecektir: Saygın devlet adamlarını ve liderleri kendi çatısı altında
toplayarak kendine bağlayacaktır; ancak bu kişiler güçlerini dünyevi işlerde,
kararlı, özenli adımlarda kullanacaklar ve yeteneklerini pratik meselelerle kıyısından
köşesinden ilgilenerek göstermiş olacaklardı yalnızca: Din adamları artık
azizler değil politikacılardı; mistikler değil yöneticilerdi; yeni şeyler
ortaya çıkaran kişiler değil örgütleyici kişilerdi. Dolayısıyla bundan böyle
Papalık, manevi aydınlanmanın kaynağı değil, etkin bir siyasi örgütlenmenin
aracı olarak başarılı olacaktı. Etkin bürokrasisi ve uzun geçmişi (memory = hafızası)
gelip geçici, kısa ömürlü rakiplerine karşı Papalığa büyük bir avantaj sağlıyordu;
ki Papalık, bu avantajı halen koruyor. Hiç şüphesiz ki, Papalık, insanlık
tarihindeki en başarılı hükümet olduğunu ispatlamıştır ve Papalığın siyasi
anayasası ve örgütlenmesi, siyaset teorisyenlerinin gösterdiği ilgiden daha fazlasını
ve daha yakın ilgi ve araştırmayı hak ediyor. Mumford, s. 152
Kilise, bir meselede, ele geçirdiği imparatorluktan daha büyük bir
üstünlüğe sahipti: Kilise, yalnızca Papa’nın seçilmesinde değil, resmi yöneticilerinin
belirlenmesi sürecinde de, babadan oğula geçen yönetim fikrini kaldırmıştı.
Kimse, annesinin-babasının çocuğu olduğu için/doğarken Hıristiyan olarak doğmuyordu
ve kimse yalnızca annesinin babasının çocuğu olduğu için resmi bir göreve
getirilmiyordu artık. Bir çiftçinin, bir ayakkabı tamircisinin ya da bir kaldırım
döşemecisinin çocuğu, Kilise’deki en yüksek makama getirilebilirdi. Mumford, s. 152
Gregory’nin Kilise’nin o eski demokrasi anlayışından büsbütün ayrılması,
onun, nihai hakimiyet kaynağını transferinde de kendini göstermişti. Roma İmparatorluğu
günlerinde bile, Romalı filozoflar ve hukukçular, siyasi otoritenin halkta
olduguna dair izlerini ve köklerini araştırmışlardı. Ancak Gregory hakimiyetin
Tanrı’ya ait olduğu inancında ısrar ederek, hakimiyeti, Kilise’nin kucağına
atarak ya da daha doğru bir ifadeyle, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak
görülen Papa’nın eline devrederek, halkın ulaşamayacağı bir yere yerleştirmişti.
Canossa’da gerçekleştirilen ünlü itaat yasası, yüzyıllar sonra, Gregory’nin
hakimiyet tasavvurunun zaferine işaret ediyordu; ki bu tasavvur; Papa’nın
aforoz silahını “sonsuz sürgün” gibi korkunç bir gücü kullanmasına imkan tanımıştı. Mumford, s. 153
Ne yazık ki, Gregory’nin düşüncesinin etkisiyle, bütün yönetimler
kutsal olarak görülmeye başlanmıştı ve bütün kutsal görevler, yalnızca ikna
yoluyla elde edilen manevi otorite iddiasına sahip olmakla kalmıyor, aynı
zamanda, boyun eğdirme ya da cezayı zor kullanarak tatbik etme girişimleri için
kaçınılmaz hale gelebilecek fiziksel güç kullanımı iddiasına sahip olmuş
oluyordu. Mevcut yönetimin sorumsuz ve zorbaca uygulamaları bile, bütün bunların
Tanrı’dan geldiği iddia ve inancıyla, baskı yapılan insanların günahları için
bir cezalandırma, kötülükler için bir kefaret olarak görülüyordu. Böyle bir
doktrin, her şeyi meşrulaştırabilirdi. Ve hatta, zaman zaman, zorbalığı ve
zalimce uygulamaları meşrulaştırmakta ve halkı zor kullanarak kontrol etme çabalarını
desteklemekte kullanılmıştı: Nitekim, başlangıcından günümüze kadarki süreçte
de hep bu şekilde kullanılagelmişti zaten. Mussolini, Hitler ve Franco gibi bütün
zorba ve zalim yöneticiler Gregory’nin doktrininden güç ve destek almışlardı. Mumford, s. 153
Gregory’nin Latin “gerçekçiliği”, yalnızca zorbalığı meşrulaştırmaktan
ve onaylamaktan değil, aynı zamanda, hurafelerin yaygınlaştırılmasından ve içselleştirilmesinden
de sorumluydu. Gregory, Kilise’nin, barbarların [paganların] pek çok inanç ve
alışkanlıklarıyla uzlaşmasını sağlamış ve Hıristiyanlığın daha fazla tahrif
olmasının yolunu açmıştı. Mumford, s. 154
Gregory, “azizlerin arabuluculuğu ile meleklerin hizmetleri
konusundaki muğlak düşünceleri birleştirmiş Tanrısal özellikler yüklenen
insanlara ve türlü mertebelere sahip tanrısallık özelliğine atfedilen kişilere
ihtiyaç duyan, şehitlerin kutsal bedenlerine başvuran ve azizlerle birlikte İsa-Mesih’in
hizmetine katılan pagan hurafeleri meşrulaştırmıştı.” Böylelikle, Gregory’nin yönetimi,
etkisi ve müdahalesiyle birlikte, azizler kültü, insan ile Tanrı arasındaki
farkı ortadan kaldırmıştı: Azizler, mahkemede doğru zamanda yargıca müdahale ve
yardım eden “aziz” dostlardı; güçlerini ve nüfuzlarını adaletten sapmama çabasında
kullanan ya da cezanın kısaltılmasını ve hatta suçlunun affedilmesini sağlayan
elçiler ve arabulucular olarak görülüyorlardı. Mumford, s. 154
Kaynak: İnsanın Durumu, Lewis Mumford, Çev. Yusuf Kaplan, Açılım
Kitap, 2. Baskı, İstanbul, Mart 2017
No comments:
Post a Comment