Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları
Sahte bilimin şaibeli kaideleriyle birlikte bunlardan çıkan ve yaygın bir biçimde adına “medeniyet” denilen gayri ahlaki neticelerin yerini alacak akla uygun bir dini öğretinin eksikliği olduğu görülmektedir.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 58
Düşüncelerimi size berrak kılmak için daha geriye gitmeliyim. İnsanların milyonlarca yıl önce ve hatta on bin yıl önce bile nasıl yaşadığını bilmiyoruz, bilemeyiz ve bilmemize de gerek yok. Fakat insanlık hakkında sahip olduğumuz bilgi kadarıyla mutlak sûrette biliyoruz ki insanlar her daim aileler, kabileler ve milletler şeklindeki özel gruplar içinde yaşamıştır; ve bu grupların içindeki çoğunluk, bunun böyle olması gerektiğine inandığı için, bir kişinin veya çok ufak bir azınlığın önünde itaatkâr ve gönüllü bir biçimde diz çökmüştür. Şartlar ve şahsiyetler farklılaşsa da bu ilişkiler, kendilerini, kökenleri hakkında bilgi sahibi olduğumuz çeşitli milletler içinde belli etmektedir; ve ileriye gittikçe bu düzenlemenin kendisi, insanların barış içinde birlikte yaşaması adına, hem yönetenler hem de yönetilenler için daha da mutlak biçimde zaruri görünmüştür.
Yani bu her yerdeydi. Cebre dayalı bu yaşamın arasından çok erken bir zamanda, -bizim zamanımızdan binlerce yıl önce- farklı milletlerin içinde büsbütün aynı olan bir düşünce sürekli doğmuştur. Bu düşünce, her kişinin içinde, var olan her şeye yaşam veren ruhsal bir cevher olduğu ve bu ruhsal cevherin kendi doğasında olan her şeyle birleşmeye çalıştığı, bu gayeye de sevgi vasıtasıyla ulaştığı düşüncesidir. Bu tasavvur, farklı zaman ve mekanlarda, farklı karmaşıklık ve berraklıkta tecelli etmiştir. İfadesini Brahmanizm, Musevilik, Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Konfüçyanizmde; Yunan ve Roma bilgeliğinin yazıtlarında ve dahi Hıristiyanlık ve İslamda bulmuştur. Bu tasavvurun farklı milletler de ve farklı zamanlarda türeyegelmiş olması, insan doğasına mündemiç olduğu ve hakikat ihtiva ettiğine delalettir. Fakat bu hakikat, toplumun, ancak bazılarının diğerlerini zabt etmesi koşuluyla bir arada tutulabileceği fikrindeki insanlara bilinir kılınmıştır; bu sebeple de mevcut toplumsal düzenle oldukça uzlaşmaz görünmektedir. Dahası, ilk başta yalnızca parça parça ve o kadar üstü kapalı bir biçimde ifade edilmiştir ki, insanlar onun teorik hakikatini kabullense de, davranışlarında bütünüyle rehber edinememiştir. Cebre dayalı bir toplumda hakikatin yayılması da tam olarak aynı biçimde engellenir: Bu hakikatin tasdik edilmesinin, kendi konumlarını boşa düşüreceğini hisseden iktidar sahipleri, bu hakikate yabancı tefsirler ve eklemeler yoluyla, bilinçli veya bazen de bilinçsiz bir biçimde onu doğru yoldan ayırır ve hatta doğrudan doğruya şiddetle onu karşısına alır. İnsanın, yaşamın bizatihi temeli olan, kendini sevgi olarak dışa vuran ve onun fıtratında bulunan ruhsal cevherce yönlendirilmesi gerektiği hakikati, insanın bilincinde yer edinmek için, yalnızca ifade edilen müphemlikler ve onu çevreleyen kasıtlı kasıtsız çarpıtmalarla değil, kasti şiddetle de mücadele etmek zorundadır. Bu şiddet, insanı, eziyet ve cezalar yoluyla, hakikatle çelişen ve ona hükmedenlerin müsaade ettiği dini yasalara uymak zorunda bırakır. Hakikatin, henüz tam olarak açıklığa kavuşmamış olsa da bu şekilde engellenmesine ve yanlış temsiline her yerde rastlanmaktadır: Konfüçyanizm, Taoizm, Budizm, Hristiyanlık ve İslam da ve Brahmanizmde.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 60-61
Elimle her yere sevgi saçtım, talip olan herkese verdim. Çocuklarıma nimetler sunuldu; fakat çoğu zaman kendi körlüklerinden bunları göremediler. Kendi ayakları altında bollukla yatan ihsanları görebilen ne azdır: Pek çoğu kasti inatçılıklarıyla onlardan gözlerini çevirmiş ve onlara verdiklerime sahip olmadıkları için feryat figan etmişlerdir; pek çoğu sadece ihsanlarımı küstahça inkâr etmekle kalmamış, Ben'i, yani bütün nimetlerin kaynağı ve kendi varlıklarının yazarı olan beni de inkâr etmiştir.
Ayaklarınızın altındaki çiçekleri görün çocuklar, ezip geçmeyin içinizdeki sevgiye bakın ve onu inkâr etmeyin.
[Krişna]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 60-61, 74
Sevginin en yüksek ahlakı temsil ettiği teşhisi, hiçbir yerde inkâr ve tekzip edilmedi; fakat bu hakikat, onu tarif eden her türden yanılgıyla öylesine iç içe geçti ki, ondan geriye yalnızca lafzı kaldı. Bu en yüce ahlakın yalnızca özel hayatta olduğu, kamusal hayatta ise, günahkâr azınlık karşısındaki çoğunluğun korunması adına, her türden şiddetin kullanılabileceği öğretildi. Her ne kadar aklıselim bize, bazı insanların, başkalarının yararı adına kimlerin her türden şiddete maruz kalacağına karar verme hakkına sahip olduğu iddiasında bulunması durumunda, kendisine şiddet uygulanan insanların da, buna karşılık, kendilerine şiddet uygulayan insanlara dair benzer bir yargıya varabileceğini gösterse de; ve Brahmanizm, Budizm ve Hristiyanlığın büyük dini öğretmenleri, sevginin yasasının bu şekilde çarpıttılacağını öngörerek sevginin tek değişmez şartına, yani incinmelere, aşağılanmalara ve her türden şiddete fenalığa fenalıkla direnmeden katlanmaya, dikkat çekmiş olsalar da insanlar, şu aykırılıkları bir araya getirmek için çabalamayı -insanlığı ileriye götüren şeyleri umursamadan- sürdürdü: Sevginin faziletini, sevginin tam tersi olan şeyle, yani şerri şiddet yoluyla zaptetmekle bir araya getirdiler. Kendi içsel çelişkisine rağmen böyle bir öğreti, o kadar kesin bir biçimde tesis edildi ki, bizatihi sevginin faziletini kabul eden insanlar, aynı anda şiddete dayanan ve insanların birbirine eziyet etmesine, öldürmesine müsaade eden bir yaşam düzenini meşru kabul etti.
Uzunca bir zaman bu aşikâr çelişkinin farkına varmadan yaşamlarını sürdürdü insanlar. Fakat bir zaman geldi ki, bu çelişki, pek çok milletin düşünürleri için gittikçe daha bariz bir hal aldı. Eski ve basit, insanlar için doğal olanın, birbirine eziyet etmek ve öldürmek değil, yardım etmek ve sevmek olduğu hakikati daha da berraklaştı; böylece, hakikatin tahrif edilmesinin rasyonelleştirildiği safsatalara gitgide daha az insan inanır oldu.
Eski zamanlarda, şiddet kullanımını meşru kılmak ve bu sûretle sevginin yasasını çiğnemenin başlıca yöntemi, hükümdarların kutsal bir hakka sahip olduğunu iddia etmekti. Fakat insanlığın geçirdiği zaman arttıkça, hükümdarın bu hususi, Tanrı vergisi hakka sahip olduğuna dair inanç zayıflamaya başladı. Bu inanç, dünyada aynı şekilde neredeyse eş zamanlı olarak her yerde yitip gitti ve son zamanlarda, artık insanın akla yatkın kavrayışına ve hakiki dini hislerine galebe çallamayacak kadar unutuldu. Hem kendi menfaatlerine hem de ahlaki sezgilerine aykırı etmeleri istendiğinde, arzularını kendileri gibi olan insanlarınkine tâbi kılmanın manasızlığını de gayri ahlakiliğini insanlar gitgide daha berrak biçimde görmektedir; ve çoğunlukla bunun farkındadır. Muhtelif türden hükümdarların kutsiyetine inanmak için gereken bütün dini otoritelere itimadını yitirmiş insanların, kendilerini onların tabiiyetinden kurtarmaya çalışması beklenir. İnsanları tâbi kılmaktan menfaat elde edenler, doğaüstü varlıklar oldukları düşünülen hükümdarlar değildi yalnızca, Bu sözde kutsal varlıklara inanmanın sonucu olarak bu düzen süresince gitgide büyüyen bir insan topluluğu da kendini onların etrafında topladı ve yerleştirdi; hükmedenler de insanları istismar etti. Bu eski, doğaüstü ve Tanrı vergisi otorite aldatmacası azaldıkça bu insanlar, tıpkı selefi gibi, halkı kısıtlı sayıdaki hükümdarın serfliğinde tutacak yeni bir aldatmaca tertip etme derdine düştü.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 63-65
Eskimiş, köhne dini gerekçelerin yerine yenileri aldı. Bu yeni gerekçeler ve mazeretler de en az eskileri kadar yetersiz; fakat yeni oldukları için, insanların çoğunluğu, beyhudeliklerinin farkına varamazlar hemen. Bunun yanında iktidar sahipleri, bu yeni safsataları öylesine maharetle yayıp desteklemektedirler ki, bu teorilerin aklamaya çalıştığı zulümden mustarip olan pek çok kişiye bile bunlar reddedilemez görünür. Bu yeni mazeretlere ''bilimsel'' adı verilmektedir; fakat ''bilimsel''den anlaşılan şeyle, öncesinde ''dini''den anlaşılan şey arasında fark yoktur. Nasıl eskiden bir şeyi sorgulanamaz kılmak için ona ''dini'' denmişse, şimdi de ''bilimsel'' denen hiçbir şey sorgulanamamaktadır. Mevcut durumda, Tanrı hükmündeki hükümdarın (''Tanrı'dan başka erk yoktur'') doğaüstü şahsiyetinin tanınmasına dayanan, şiddetin köhne dini gerekçelendirilmesi, yerini ''bilimsel'' gerekçeye bırakmıştır. Bu gerekçe, ilk olarak, insanın insana zor kullanmasına bütün çağlarda tanıklık edildiği iddiasıyla, bu cebrin varlığını sürdürmesi gerektiği sonucuna varır. ''Bilim'', insanların kendi akılları ve vicdanlarının işaret ettiği yoldan değil de, eski devirlerdeki gibi yaşamaya devam etmesi gerektiği iddiasına ''tarihsel yasa'' demektedir. Bir başka ''bilimsel'' mazeret de şudur: Nasıl bitkiler ve hayvanlar arasında her daim en güçlü olanın hayatta kaldığı daimi bir mücadele varsa, insanlar arasında da benzer bir mücadele sürdürülmelidir. Bu da ikinci ''bilimsel'' mazerettir.
Üçüncü, en önemli ve maalesef en yaygın mazeretse, kadim dini açıklamanın biraz tadil edilmiş halidir: Kamusal yaşamda, çoğunluğun emniyeti için bazılarının baskı altında tutulması kaçınılmazdır; yani insani ilişkilerde yalnızca sevgiyi esas almak, her ne kadar arzu edilir olsa da, cebirden kaçmanın yolu yoktur. Sözde-bilimin mazeretinin yegâne farklılığı; şiddetin kime karşı uygulanabileceğini ve uygulanması gerektiğine karar verme hakkı neden başkalarında değil de falanca kişidedir sorusuna hüküm verme hakkının geçerliliğini, kutsal güce sahip şahısların lafından çıkaran dini mazeretin verdiği cevaptan farklı bir cevap veriyor olmasıdır. Bilime göre hükümler, anayasaya dayalı bir hükümette o an başta olanların bütün kararlarında ve eylemlerinde ifadesini bulduğu varsayılan, halkın istencini yansıtmaktadır.
Cebir ilkesinin bilimsel mazeretleri bunlardır. Bunlar, zayıf olmakla kalmayıp mutlak biçimde hükümsüzdürler. Yine de imtiyazlı konumdakiler onlara oldukça ihtiyaç duyar. Meryem'in günahsız olduğuna nasıl inandılarsa buna da öyle körü körüne inanır ve bu mazereti aynı eminlikle yayarlar. Meşakkatle yorulmuş talihsiz insanlar kalabalığının gözünü, ''bilimsel hakikatler''in takdim edildiği bu debdebe öyle bir kamaştırmıştır ki, onlar bu yeni nüfuz altında, kutsal hakikat yerine bilimsel aptallıkları kabul eder; tıpkı öncesinde sahte-dinin mazeretini kabul ettikleri gibi. Eskileri kadar acımasız olan ve öncesine nazaran yalnızca sayıları artmış olan mevcut iktidar sahiplerinin önünde eğilmeye devam ederler.
Hristiyan aleminde bu meseleler böylece sürüp gitmiştir ve gitmektedir. Umardık ki uçsuz bucaksız Brahman, Budist ve Konfüçyüsçü alemlerde bu yeni bilimsel hurafeler müesses hale gelmesin ve Çinliler Japonlar ve Hinduların gözleri, şiddeti meşru kılan dini düzenbazlığa karşı açıldığı zaman, varacakları yer doğrudan, insanlığa için olan ve büyük Doğulu alimlerin kuvvetli bir biçimde ilan ettiği, sevginin yasasının tanınması olsun. Fakat yaşanan, dini olanın yerine bilimsel hurafenin geçmesinin kabulü ve bunun Doğuda kendine gitgide daha sağlam bir yer tutmasıdır.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 66-69
Halkınız yeterince kararlılıkla mukavemet etmediği ve zora zorla karşılık vermediği için İngilizlerin, halkınızı köleleştirdiğini ve tabiiyeti altında tuttuğunu söylüyorsunuz.
Fakat durum bunun tam tersidir. Eğer İngilizler Hindistan halkını köleleştiriyorsa bunun sebebi halkın toplumsal düzenin asli kaidesi olarak cebri görmüş olması ve görmeye devam etmesidir. Bu kaideye uyarak kendi küçük racalarına boyun eğmiş ve onlar adına birbirleriyle çatışmış, Avrupalılarla, İngilizlerle savaşmışlardır ve şimdi tekrar savaşmaya çalışmaktadırlar.
Bir ticaret şirketi iki yüz milyonluk bir milleti köleleleştirmiştir. Kuvvetli olmak bir yana, gayet kof ve sıradan otuz bin insanın iki yüz milyon zinde, akıllı, yetkin ve özgürlüğüne tutkun insanın köleleştirmiş olmasına nasıl anlam verilebilir? Hintlileri köleleştirenin İngilizler değil de, bizzat kendileri olduğunu açıkça ortaya koymuyor mu bütün bunlar?
Hintlilerin, İngilizlerin onları köleleştirilmiş olmasından şikayet etmesi; ayyaşın, ispirto satıcısının onun köleleştirilmiş olmasından şikayet etmesine benzer, Ona içmeyi bırakabileceği söylendiğinde verdiği yanıt, içkiyi bırakamayacak kadar ona alışmış olduğu, enerjisini yüksek tutmak için alkole ihtiyacı olduğudur. Kendi uluslarından ya da başka uluslardan binlerce hatta yüz binlerce kişi karşısında boyun eğmiş milyonlarca insanın durumu da buna benzemez mi?
Eğer Hindistan halkı şiddet vasıtasıyla köleleştirilmişse bunun tek sebebi, onların da şiddetle yaşayagelmiş ve insanlığa içkin ebedi sevgi yasasını tanımamış olmasıdır. İnsanlar, kalpleriyle uyum içindeki, kendilerine vahyedilmiş olan sevginin yasasıyla uyum içinde yaşamaya başladığı zaman, yalnızca yüzlerce insan milyonları köleleştirememekle kalmayacak; milyonlarcası bir araya gelse, tek bir insanı bile köleleştirmeyecektir. İster yönetimin şedit eylemlerinde olsun, ister mahkemelerde, ister vergi toplamada ya da bilhassa askerlikte olsun, kötülük yapanların eylemlerine direnmeyin. Onlara kötülüklerinde iştirak etmezseniz, bu dünyada kimse sizi köleleştiremeyecektir.
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 69-71
Bir kişi, yaşamının bir devrinden diğerine geçtiğinde, eskisi gibi anlamsız eylem ve heyecanlarla devam edemeyeceği bir an gelir. Ancak ona önceden yön veren şeyi aşmış olsa da bunun, akla yatkın bir rehber olmadan yaşaması anlamına gelmediğini anlamalıdır. Aksine, kendi yaşına uygun düşecek bir yaşam irfanı tertip etmesi, onu açığa çıkarıp kendine rehber edinmesi gerekir. Benzer bir an, insanlığın yükselişi ve gelişimi için de gelmelidir. Bu zamanın gelmiş olduğuna inanıyorum. İnsan yaşamına ilişkin olan çelişki, artık aşırı bir gelirim noktasına yükselmiştir: Bir yanda sevgi yasasının lütufkârlığının bilinci, diğer yandaysa asırlardır beyhude, endişeli, vesveseli ve tasalı bir yaşam biçimi sunmakta olan, sevginin yasasıyla çatıştı gibi şiddet kullanımı üzerine kurulmuş olan, mevcut yaşam düzeni vardır. Bu çelişkiyle yüzleşmek gerekiyor; ve açık ki bunun çözümlenmesi, zamanı geçmiş şiddet yasasının faydasına değil, çok uzun zamandan beri insanların kalbinde ikamet eden hakikatin, sevginin yasasının, insanın yaratılışıyla uyum içinde olduğu hakikatinin faydasına olacaktır.
Fakat insanların bütün veçheleriyle bu hakikatin farkına varmasının tek yolu, bütün dini ve bilimsel hurafelerden, asırlardır onun farkına varılmasının önüne engel teşkil etmiş bütün tali yanlış tasvirlerden ve sofistike tahriflerden kurtulmasıdır.
İnsanların hakikati -çocukluklarındaki gibi hayal meyal ya da dini ve bilimsel öğretmenlerin onlara sunduğu tek taraflı ve çarpıtılmış şekliyle değil, en yüce yasaları olarak- sahiplenmesi için, onu, hakikatin müphemleştirmeye devam eden her türlü sözde-dini ya da sözde-bilimsel hurafelerden kurtarması elzemdir.
Tek bir şeye ihtiyaç vardır: Dini ve bilimsel hurafelerin aptala çevirmediği bütün ruhlarda bulunan basit ve berrak hakikatin, yani yaşamımız için tek bir yasanın geçerli olduğu, bu yasanın da bütün bireylere olduğu kadar bütün insanlığa en yüksek mutluluğu getiren sevgi yasası olduğu hakikatinin bilgisine ihtiyaç vardır.
Akıllarınızı, onu tanımanıza mani olan uzmanlaşmış, dağlaşmış eblehliklerden kurtarın ki hakikat, onu boğmakta olan sözde-dini saçmalıkların arasından, dünyanın bütün büyük dinlerinde büsbütün aynı olan, insana mündemiç olan ve şüphe götürmez ebedi hakikat doğsun. Bu, vakti gelince ortaya çıkacak ve herkes tarafından kabul görecektir; onu perdeleyen saçmalıksa kendiliğinden kaybolacak, insanlığın maruz kaldığı kötülüğü de beraberinde götürecektir.
''Bulanık gözlerinizle yukarı bakın çocuklar; neşe ve sevgi dolu bir dünya, hikmetimin yarattığı akla yatkın bir dünya, tek gerçek dünya üstünüze açılacaktır. İşte o zaman, sevginin sizinle ne işi olduğunu, size ne ihsan ettiğini ve sizden ne talep ettiğini anlayacaksınız.''
[Krişna]
[Leo Tolstoy]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 72-76
Cahil olup yalnızca dini ayinlere tapanlar, derin bir kasvet içindedir; fakat kendini faydasız meditasyonlara terkedenler daha büyük bir karanlığın içindedir
[Upanişadlar, Vedalar]
Tolstoy-Gandhi Mektuplaşmaları, 74
Kaynak: Tolstoy Gandhi Mektuplaşmaları - Mohandas K. Gandhi, Lev N. Tolstoy, Çev. Mehmet Fahrettin Biçici, Vakıfbank Kültür Yayınları, 1. Baskı, 2018
No comments:
Post a Comment