Saturday, 5 January 2019

21. Yüzyılda Din Sorunu - George Corm

21. Yüzyılda Din Sorunu - George Corm - Önemli Anekdotlar 

Belli bir tarihî dönemdeki dinî ihtiyacın cevabının kurumsallaştırılması, genellikle onun ilk içeriğinden, söz ve eylemleriyle beraber, onu kuran kişinin "deha"sından ta­mamen koparılmasıdır. Din bu kurucunun ölümünden sonra inşa edilir.

Bir dinin, toplumları örgütleyen ve yöneten iktidar çarkı­na kendini bir kez kaptırdığında ne dönüşümlere maruz kaldığını dinler tarihi zaten açıkça gösteriyor. Şiddete karşı durmanın sembolü olan İsa’nın temel öğretisini unutan ku­rumsallaşmış Hıristiyanlık, en kaba şiddete meşruiyet ka­zandırmaya ancak böyle katkıda bulunabilirdi. Oysa İsa in­sanlar arası ayrımcılığı reddederken, aynı zamanda Eski Ahit kitaplarının dogmatik okumasını ve ritüelini de redde­diyordu. Bunları unutan Hıristiyanlık artık köleliği kaldıra­mayacak, zorla din değiştirmeleri ve sömürgeci fetihleri meşrulaştıracaktır. Kilise kuralları tespit edilirken meydana gelen ve çoğu şiddet içeren dini ayrılıkları ve kopmaları da burada aramalıyız. s.  96-97
***  ***  ***

Din kurumlaştığında, özellikle tektanrıcılık mutlaklık ve aşkınlık mesajı içermesine rağmen, zamanın bütün kurumlara uyguladığı yıpranmaya maruz kalır: Tarihselleşir, dolayısıyla değişir hale gelir. Dinin mesajının, kutsalın varlığına dair “vahy”in şüphesiz diğerlerinden önemli ama yine de bizatihi tarihsel bir olay olduğu, başlangıcı ve sonuyla tüm tarihi sürükleyen değişimlere diğerleri kadar boyun eğdiğine dair ye­ni eğilim buradan kaynaklanır. Böylelikle mesajın mutlak aşkınlığının değeri üzerine şüphenin alanına gireriz.

Hem dinî kurumları hem de dinî kurumların içine girip biçimlendirdikleri siyasi kurumları etkile­yen değişikliklere gelen şiddetli tepkiler çoğunlukla bu noktadadır. Ve nihayet kurumlarla gerçek hayat arasındaki kopukluklar da buradan doğar. Kopukluklar, kurulu düze­ni barışçıl biçimde veya şiddet yoluyla reddeden “sapkın” hareketlerin doğması ve taraftar bulmasıyla kendini ifade eder. Böyle anlarda, direnmenin ve mücadelenin kilit nok­tası kutsal metinlere başvurmaktır. Kutsal metinlerden barışçıl ve şiddeti reddeden referanslar seçilir. 

Bu arada belirtelim ki Uzakdoğu’nun bilge­lik ve istiare dinleri, siyasi düzene “vahiy” dinleri denilen peygamber dinlerinden daha az müdahale ederler ve bu ne­ denle daha az sarsıntı yaşarlar. s. 98-99
***  ***  ***

Modern totalitarizmin cinayetleri ve ayrıca iki dünya savaşı esnasında halklara karşı uygulanan vahşet, uygar Avrupa’nın artık tamamen kurtulduğunu düşündüğü, din savaşlarında uygulanan “öteki”ne karşı imha politikasını endüstriyel ölçekte yeniden üretmiş değil midir? s. 103
***  ***  ***

Özgür düşünce üzerindeki her tür modern baskı; dogmatik ve ideolojik fanatizmin her türü, kutsal metinlerin kötü amaçlarla kullanılması, yeni doktrinlerin meşruiyetini kabul etmemek için yabancı yaftasıyla mahkûm etmenin her tür kılıfı, yüzlerce yıl Engizisyonca, Otuz Yıl savaşları ile (1618-1648) zirvesine varan din savaşlarının Avrupasında, dönemin farklı “Katolik” veya “Protestan” güçleri tarafından uygulandı. Din, iktidarların hırs çatışmalarında bir bahaneden başka bir şey değildi. Tıpkı, üç asır sonra emperyal yönelimli farklı siyasi bütünlüklerce üstlenilen laik ideolojilerin “Kırk Yıl Savaşı”nı taçlandıran Soğuk Savaş sırasında (1948-1989) bahane olarak yine dini kullanmaları gibi. s. 103-104
***  ***  ***
11 Eylül 2001 saldırısından itibaren, egemen siyasi söylem giderek Soğuk Savaş sırasındaki söylemin tarzına büründü. Ronald Reagan’ın deyimiyle SSCB’den doğan ”şer imparatorluğu”nun yerini ”şer ek­seni” aldı; kurulu düzene karşı komünizmin yarattığı bozguncu tehdidin yerini, İslâmcı niteliğinden artık şüphe edilmeyen “terörizm” aldı ve bütün bunlar “uygarlıklar savaşı” tezini güçlendirdi. s. 131
***  ***  ***

Alman felsefeci Hannah Arendt bilim ve sağduyu ile yüklü bütün eserlerinde olduğu gibi Kültürün Krizi adlı kitabında; gelenek, otorite, özgürlük ve gerçeklik gibi Batı uygarlığının temeli olan kavramları Descartes’a kadar geri giderek ele alır. Ona göre Batı uygarlığı, Yunan felsefesiyle Roma hukukunun mirası olan “kuruluş”un atavik kutsallıkla birleşmesi üzerinde yükselmiştir. Tahliline göre Kilise, İsa'nın ilk mesajından kopma pahasına 5. yüzyıldan itibaren, Yunan felsefesiyle bezenmiş Roma kalıbına girmeye başladı. Doğrudan Yunan-Roma kaynaklarına dönmeyi hedefleyen Rönesans’a kadar otoritesini ayakta tutabilen Kilise’nin başarısının bu kadar uzun sürebilmesi, geleneğini sürekli yenilemesiyle açıklanabilir. Antik Roma’nın sembollerini benimseyen ve yeni dünyanın kurucu eylemi olmayı hedefleyen Fransız devrimi, Yunan-Roma kaynaklarına geri dönüşten ilham aldı. s. 132
***  ***  ***

Arendt şöyle yazıyor: “Devrimler her ne kadar bize, gelenekle bağları kökten kopardıklarına dair ortak bir kanı verseler de, yine de insanların, geleneğin köklerinden esinlendiği ve güçlerini buradan aldığı eylemler gibi görünürler. 

Eğer günümüz dünyasında krizin esas olarak siyasi ise -ki bana göre öyledir-, eğer ünlü ‘Batı’nın Çöküşü’nü esas olarak dinsel, geleneksel ve otoriter Roma üçlemesinin çöküşü ve siyasi arenada Roma kurumlarının eşzamanlı olarak düşüşü söz konusu ise; çağımızın modern devrimleri, bu kurumları yeniden oluşturmak, geleneğin kopmuş ipini yeniden bağlamak, insan(lığ)ın edimlerine asırlardır saygınlık ve büyüklük sağlayan nitelikleri geri kazandıracak yeni siyasi yapılar kurmak yolunda devasa girişimler niteliğine bürünürler.”

Demek ki, çağımızdaki Batılı güçlerin dine başvurusu hiç de yeni değildir; uluslarüstü hale gelen sayısız ve bitmez çatışmaların kökünde yatan ve geçmişten beri süregelen bir olgudur. Bu bakış açısında, esas olan dünyayı her şeye kadir tekniğin gücüyle yapaylaştırmak, süreci hızlandırmak için “tarih”e egemen olma olasılığına, “şeylerin düzeni”ne müdahele etmek, onun iç güçlerini açıklamak ve altüst etmek için entelektüel çabaya inanmaktır. 20. yüzyıldaki Bolşevizm, Faşizm, Holokost, Nazizm ve iki dünya savaşının dramatik karışıklıkları ve şiddetin kaynakları buradan yola çıkılarak açıklanabilir. s. 133

***  ***  ***

İnsan varoluşunun anlamı üstüne Descartes tarafından açılan metafizik şüphecilik âleminin yerine Hegel felsefesi, hem dinî geleneğin üzerindeki temeli hem de insan zihninin ussal gelişiminin hareketini uzlaştırmayı hedefleyen bir bakış getirmişti. 

19. yüzyılın pozitivizm, tarihselcilik ve Marksizm gibi büyük dindışı ideolojilerini doğuran bu felsefenin büyük başarısı bize göre buradan geliyor. Tarihin Hegelci bakışında tektanrıcılık, insanın zihinsel gelişiminde en önemli aşamadır. Tektanrıcılık, Antik Yunanlarca önemli olan tarihin dönemsel kavranılışı yerine, gelecek olayların (İsa’nın dönüşü ya da Yahudilikte Mesih’in gelişi) beklentisinin yarattığı, içinde sürekli gerilim içeren bir kıyamet kavrayışı getirdi ki, bu da teolojiden geçerek düşüncenin ilerlemesini sağladı. Yunanların kahramanlık olayları üzerine kurulan “tarih”e bakışı yerine, tektanrıcılığın küresel, evrensel ve rasyonel addedilen bakışı ikame edildi. Aynı zamanda tektanrıcılık, en azından Hıristiyan dini, tarihin merkezine kabile veya ataları değil insanı yerleştirdi: Böylece kurtuluşa hep birlikte değil birey olarak kavuşulacaktı. s. 140
***  ***  ***

Dine başvuru çoğunlukla iktidarın meşruiyet krizinin ifadesidir. Fakat bizatihi dinin kendisindeki kriz pek aydınlığa çıkarılmaz. Dinî iktidar bu krizi bastırmak umuduyla siyasi iktidara başvurmaya yönelir. Öyle ki bu ikili kriz, tektanrılı din geleneğine sahip toplumları, yani dinî-siyasi gerilimlerin giderek tırmandığı bir düzensizlik ve sıklıkla da şiddet ortamı yarattığı İslâm, Hıristiyan ve Yahudi dünyasını özellikle sarsıyor. Kültürel dünyamızı istila eden ve bu karmaşa ortamına meşruiyet sağlamanın yeni ideolojisi olarak doktriner bir teori inşa etmeye çalışan yeni “hazır düşünce”, din ve kültür savaşı anlamında, bildiğimiz uygarlıklar savaşının ta kendisidir. 

Bu teoriye göre 21. yüzyılın belirleyici çatışması artık ne 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılın iki dünya savaşında patlayan milliyetçilikler kapışması ne de iki büyük laik ideolojinin, liberal kapitalizmin ve sosyalizmin, Soğuk Savaş’ı doğuran ve 20. yüzyıl sonuna kadar süren kapışmasıdır. Temel çatışma bundan böyle hoşgörülü, şeffaf, ilerlemenin meşalesini taşıyan Yahudi-Hıristiyan dünya ile kendi içine kapalı ve geri kalmış Müslüman dünya arasındaki çatışmadır. s. 160
***  ***  ***
Soğuk Savaş çerçevesinde Polonyalı Hıristiyanlığın, Suudi-Pakistanlı fundamentalizmin ya da “İsraillileşmiş” Yahudiliğin hareketlenmesiyle, siyasetin dine sıkıca sarılması, sonuç olarak hem üç tektanrılı dinde aynı anda görülen alenî sıkıntıyı derinleştirdi hem de dünyanın yeni düzensizliğinin algılanmasında görülmedik biçimde siyasi bulanıklık yarattı. s. 161
***  ***  ***

Kutsal Kitap’ın ana mesajı (tek bir Tanrı, bir peygamber veya mesih, evrenseli hedefleyen bir vahiy), tektanrılı dinlerden birine ya da diğerine bağlı olan toplumların işleyişinde silinmez izler bırakmıştır: Aydınlanma felsefesi ve ardından Fransız Devrimi’ni ve nihayet 20. yüzyıl başında, Fransa’nın 1905’teki laiklik yasasıyla zirvesine vardığı farz edilen bir evrimle tamamen gerçekleştiğine inanılan din ile siyasetin birbirinden ayrılığı bir göz yanılmasıdır. 

Aslında “laikleşmiş” denilen toplumlar daima Kutsal Kitap mesajının vazettiği tek ideal uyarınca evreni felsefi ve siyasi bir düzenin hak yoluna çağırmak ve “vaat edilmiş toprağı” tutkuyla aramak misyonuyla hareket ettiler.

Bu üstün ideale (otoriteye) duyulan iman hiç değişmedi, sadece bu iman tapınılacak tektanrıdan alınıp toplumsal ve siyasi mutluluk kavramına ve bunu gerçekleştirecek imkânlara aktarıldı. Bu yeni iman, siyasi düzende, dinî “vahiyler” ile aynı çizgide işlev gördü: hoşgörüsüzlük, kapalılık, aynı dine inanmayan ve aynı inayete mazhar olmayan “öteki”ne karşı ırkçılık ve ona uygulanan zulmü meşru görmek, dünya tarihini “karanlıklar ve cehalet” dönemi ile “uyanış ve bilgi” dönemi olarak ikiye bölmek, coğrafyayı da barış ve mutluluk alanı olan “tapınak” bölgesi ile barbarlığın ve karanlığın bölgesi olarak ikiye ayırmak... İlahi ideal, Avrupa Rönesansı ve onu izleyen gelişmeler tarafından sekülerleştirilmiş olsa bile, insanlık idealine aktarılan işlevselliği değişmedi. Dahası, tek ideali dünyanın çeşitliliğine uydurmak, savaşı sınırlamak, zararlarını azaltmak ve barışı sağlamak için daha insancıl ve hoşgörülü kurallar yaratmak üzere teolojik düşüncede gerçekleşen ilerleme, ilahi idealle aynı ateşlilikte kendini ifade eden seküler idealler tarafından sorgulanacaktır.

Laiklik, Hıristiyanlıkta önemli bir ilerleme olmakla birlikte, tektanrıcılığın üstün idealini miras aldı ve seküler biçim altında tektanrıcı geleneği sürdürdü. s. 162-163
***  ***  ***

İslâm İsa’yı özel olarak şerefli bir peygamber olarak kabul eder, annesi Meryem’in de saygınlığını açık­ça onaylar; Kuran’a göre Tanrı’nın nefesi/ruhu İsa’nın doğumuna ve hayatına nezaret etmiştir. Müslüman bakışa göre Yahudiler, Hıristiyanlar ve tüm Müslümanlar, tektanrının varlığını bildiren ilk vahyi ifşa eden İbrahim’in oğullarıdır. Bu vahiy bir dizi Yahudi peygamber, sonra İsa en sonun­da da Muhammed tarafından da doğrulanır. Çünkü peygam­ berlerin mührü olan Muhammed, tektanrı peygamberliği dönemini kapatmıştır; Kuran’daki vahiyler peygamberin ağzıyla söylenir, ama doğrudan Tanrı kelamıdır.

İslâm, ardılı olduğu bütün “kitap ehli”ni yani Yahudi ve Hıristiyanları kendi içinde saydı. Dini farklı olan tebaanın tâbi olduğu ünlü zımmî, rejimi bir İslâm toplumunda yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlara tüm medenî hakları ve kültürel özgürlüğü sağlamaktaydı. Doğaldır ki bir dizi İslâm karşı­tı eser bu gerçeği gizlemeye çalışacaktır. s. 164-165
***  ***  ***

Roma-Yunan/Bizans Ayrışması Üzerine

Dinî ayrılıklar ve çatışmalar genellikle dine başvuru yoluyla meşruiyet kazanır. Hıristiyanlık tarihi bu tür çatışmaların silsilesidir. Karşıt teolojik hırslar, kilise birliği içinde bile bölünmelere ve açık savaşlara yol açmıştır. Doğu Hıristiyanlığı Antakya’da kurulur kurulmaz, İsa’nın doğasına ilişkin öfkeli çatışmalara odaklanan dinî görüş ayrılıklarıyla çalkalandı. Ardından Anadolu’da egemenliğini sağlamlaştıran Bizans İmparatorluğu, dinî dogma birliğini zor yoluyla sağlamaya çalışınca, tüm bölgede tepkilere yol açtı, çünkü yerel kiliselerin özerkliklerini ve dinî yorum özgürlüklerini terk etmeye niyetleri yoktu. Bunun sonucunda otonomiye sahip ve karşılıklı husumet içinde yaşayan kiliseler doğdu. Daha sonra da Roma kilisesi ile Bizans kilisesi, Romalı Katolikler ile Yunan Ortodokslar arasındaki ayrılık gündeme geldi. 

Burada “ilk bölünme” deyiminin yetersiz olduğunu ve Kiliseye Avrupa’dan bakışın sonucu olduğu fark edilmeli. Çünkü Mısır kilisesi ve Antakya’daki Suriye kilisesi, Roma-Bizans ayrılmasından çok daha önce Bizans Yunan kilisesinden ayrıldılar. 

Edgar Quinet bu olayı şöyle çözümler: “Bu ayrılığın köküne indiğimizde, Yunan cephesinde dogmayı oluşturmak için herkesten daha çok çaba harcandığına dair bir sabit fikirle karşılaşırsınız. Hal böyle olunca, büyük ölçüde kendilerine ait gördükleri bu eserin tam otoritesini başkasına devretmek istemediler. En az inanç kadar bir gurur ayaklanmasıydı bu. Şurası kesin ki, İtalyan otoritesi ve dili karşısında kendi dilini, tarzını kaybedeceğini düşünen tüm Yunan toprağı başkaldırdı. Ne kadar inançlı olursa olsun Atina bu kadar alçakgönüllü olamazdı: Bunca şehit veren Homeros kentleri geçmiş zaferlerini aşağılatacak kadar ileri gidemezdi.” 
Quinet şunu da belirtiyor: Bana öyle geliyor ki, Yunan’ın kendisi de Tanrı ile ilişkisini tehlikeye atmadan, ince siyasi zekâsıyla Latinlerle arasını bozacak bir sebep bulup ayrılma fırsatını yaratmanın yollarını asırlardır arıyordu. Sonunda bunu başardı da.

Bizans İmparatorluğu çöküşe geçerken, bugün artık Kilise yönetim makamları arasındaki birincilik savaşı dışında sebep ve amaçlarını dahi bilemediğimiz bir uçurum açıldı. Ancak, İstanbul patriğinin hıncı öylesine büyüktü ki, İstanbul’u fethetmeye çalışan “Türk’ün sarığı”nı, Roma kilisesinin “Papalık tacına” tercih edecekti. Bu kopuş 1453’te tamamlandı ve yok olan Bizans’ın itibarı Moskova kilisesine miras kaldı. Ama daha o tarihlerde Kilisede kendini hissettirmeye başlayan başka bir ayrışma, birkaç on sene sonra açığa çıktı: Bu, Martin Luther’in 1517 tarihli ünlü “doksan beş tezi”nin sebep olduğu ayrılıktı. s. 166-168
***  ***  ***

Osmanlılar, Kuran’ın dinî kurallarına uygun olan ve Müslümanlara, İslâma savaş açmadıkları sürece kendi içlerindeki Yahudi ve Hıristiyan varlığını kabul etmelerini emreden zimmî rejimini mükemmele ulaştırdılar. Müslüman olmayanlar, bu rejimde onları gönüllü veya zorla askerlik yapmaktan bağışık tutan bir vergi ödüyorlardı. İhmal edilemez bir avantajdı bu.

İslâm yalnızca Paganizm hariç, Kuran’da yazılı Yahudi ve Hıristiyan varlığı ile uyum sağlamakla kalmadı; dinleri İran’dan Hindistan’a kadar yayılan Zerdüştler de Kuran yorumcuları tarafından “kitap ehli” sayıldı; daha sonra Hindistan, Malezya ve Endonezya’daki farklı dinlerle birliktelik için de aynı yorum geçerli oldu. Egemen olduğu bölgelerin çoğundaki tüm tarihi boyunca İslâm’ı niteleyen bu dini çoğulculuğu kabul tutumunun ışığında, yakın tarihin İslâm’ından türeyen olgular hayret uyandırıyor. 

Bununla birlikte, geçmişte hâkim olmakla kalmayıp, bütün diğer dinleri dışlayan Hıristiyanlığın dinî çoğulculuğu reddeden tutumu ile İslâmınki arasında tam bir zıtlık olduğu da inkâr edilemeyecek tarihî bir gerçektir. s. 174-175
***  ***  ***

Kendisini modernitenin taşıyıcısı olarak gösteren Batılı devletler tarafından dinî olgunun paradoksal kış­kırtılması, bu faktörlerin en önemsiz değildir. 19. yüzyılda sömürgeci nitelikteki müdahalelerini Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyan toplulukların himayesi gibi bir dinî gerekçeyle meşrulaştıran Avrupalı güçlerin yaptığı budur. 

Komünizmin İslâm dünyasında yayılmasına karşı mücadele etmek için dinî olguya yoğun biçimde başvurmak, Batı’nın dini başka bir şekilde araçsallaştırmasıdır. Bunu, klasik ve ılımlı Müslüman geleneklere yabancı ve istisnaî ölçü­ de bağnaz olan Vahhabî Müslümanlığını ve PakistanIıları seferber ederek yaptılar. 

Batılı liberal ya da Marksist her türlü laik ideolojiyi artık reddeden umutsuz zihinleri ve kalpleri kazanmak için Vahhabî entegrasyonu üzerinden bir Sünnilik ile devrimci ve reformcu Şiilik arasındaki rekabeti 1979 yılından beri hızlandıran İran dinî devriminin oynadığı rolü küçümsememek gerek. 

Dine başvuru, İslâm dünyasına böylece nifak ve şiddet tohumları ekti, ama herhalde Avrupa Hıristiyanlığının din savaşlarında ektiğinden daha fazlası değildi bu. s. 182, 184
***  ***  ***
İslâmi bankalar her türlü finans işlemini uygularlar, ama bazı hukuki sahteliklerle gizledikleri faizi, komisyon veya alış fiyatıyla satış fiyatı arasındaki fark gibi ya da ekipman ve ekipmanın kira gideri olarak gösterirler. Bu bankalar 1970’li yılların ortalarında, petrol fiyatlarının dörde katlanmasıyla oluşan ani servet sonucu doğdular; sayısız skandal ve batağa neden oldular. Özellikle Mısır’da binlerce mudinin tasarrufunu heba ettiler. Bugün bu bankaların çoğu ulusal bankacılık sistemlerine dâhil edildiler ve büyük Batılı bankalar bile Arap ve Müslüman müşterileri için “İslâmi gişe”ler açtılar.
Aynı şekilde Müslüman ülkelerde alkolsüz bira üretildiğini de belirtelim. s. 183
***  ***  ***

Batı liberalizmi, sömürünün ve sömürgeci saldırının sembolü haline geldi. s. 184
***  ***  ***

Teolojik, siyasi ve felsefi gelenekleriyle en az diğer iki tektanrılı din kadar saygınlığı olan İslâm’la terörist şiddetin birbirine karışmasını hiçbir şey meşrulaştırmaz. s. 187
***  ***  ***

Bir değişimin mümkün olabilmesi için siyasi ve jeopolitik paradigmayı değiştirmemiz, dolayısıyla da İslâm’da olduğu kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da dinin araçlaştırılmasından ve ona eşlik eden yoğun uygarlık milliyetçiliği üretiminden kurtulmak, çıkmak zorunludur. 

“Uluslararası terörizm” ifadesi tahribata neden olmaktadır. İçine her şeyin tıkılabildiği “İslâmî terörizm” kavramına çok fazla referans verilmektedir. Böylece hâkim sisteme karşı olan güçlerin tümüne ayrım yapmaksızın atfedilen dünün “komünist bozgunculuk” tanımlamasını bilinçli ya da bilinçsizce anımsatan bir ifade haline geliyor. 11 Eylül 2001 saldırısından bu yana en büyük İslâmî terör eylemleri Müslüman ülkelerde gerçekleşti: Fas, Suudi Arabistan, Yemen, Ürdün, Endonezya, Irak, Pakistan, Mısır. Bu eylemler uluslararası olmaktan ziyade ulusal eylemler değil miydi? 

Avrupa’daki din savaşları en gereksiz ve en vahşi şiddeti tanımlamıyor mu? Bin Ladin de dâhil olmak üzere asla yakalanamayan gruplara karşı Batılı bir “Haçlı Seferi” toparlamak ister gibi görünen BM ve ABD retoriğinden daha ileri düzeyde düşünme zamanı gelmedi mi? 

Kendine demokrat diyen ülke yönetimleri ve onların aşırı medyatikleşmiş entelektüelleri, entelektüel terörün her çeşidini kullanarak, bu olgular üzerindeki önemli tartışmaları daha uzun zaman bastırmaya devam edecekler mi? s. 214-215

***  ***  ***

Hem Hıristiyanlığın hem de Yahudiliğin, İslâm’ın da tektanrılı bir din olduğunu ve diğer iki tektanrılı din kadar saygıyı hak ettiğini anlamaları gerek. Ayrıca, her zaman birbirini yanlış anlayan, yanlış tanıyan ve İlahî gerçeklik üstünde birbiriyle didişen bu üç İbrahimî din arasında gerçek bir teolojik tartışmayı başlatmak için, bu dinleri siyasi ve antropolojik münakaşalara karıştırmaya artık bir son vermenin zamanı gel­medi mi? s. 217

***  ***  ***

Doğu ve Batıldaki akademik İslâm araştırmaları dünyasında da İslâm uygarlığının belleğini tam olarak yeniden kurmak için yapılacak çok iş var. İslâm; dinî ve etnik çoğulculuğu uygulayabilmiş, İran ve Hindistan’da, hatta İspanya, Mısır, Suriye, İrak ve Lübnan’da farklı uygarlık ve kültürlere uyum sağlayabilmiş, Zerdüştlük, Hinduizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi diğer dinlerle temas kurabilmiş bir medeniyet olan İslâm bu kapalı ve hoşgörüsüz din imajını kendisi de devam ettirmemeli. 

Bundan daha birkaç onyıl önce, Müslüman toplumların entelektüel sahnesinde reformcu ekoller hâkimdi. Yüz yetmiş beş sene önce Mısırlı Şeyh Rafet-El Tahtavi 1824 yılındaki Paris seyahatinde, hem Hıristiyan hem Müslümanların katıldığı müstesna bir ortamda Arap yenilikçilik hareketini başlattı. Bu reformcu hareket 1970’li yıllardan itibaren Suudi Arabistan ve Pakistan Müslümanlarının fundamentalist dalgasıyla ışığını kaybetti. Bu büyük reformcuların tüm eserleri kitapçı raflarından indirilirken yerlerini fundamentalist yazarların kitapları aldı. Genç Arap nesillerinin, dünyayı uygarlıklar savaşı dışında görmelerini sağlayacak tarihi ve kültürel kökler böylece koparıldı. 

Arap dünyası ve İslâm üstüne akademik araştırmalar başlamalı, gün ışığına çıkarılmalı; bunlar günümüzün karmaşık yapısına oturtulmalı; 19. ve 20. yüzyılın yakın tarihli reformcu İslâmiyet döneminin dramatik kırılmasının çok boyutlu nedenleri anlaşılmaya çalışılmalıdır. s. 218-220

***  ***  ***

Demokratik değerleri ve insan haklarına saygıyı dünya çapında pekiştirmenin en iyi yolu, bu ilkeleri her şeyden önce uluslararası işlerde kullanmak değil midir? Bazı Batılı ülkelerin, siyasi otoriterliğe ve az gelişmişliğe boyun eğen ülkelere verdiği demokratik ahlak dersleri ancak demokrasi ve liberalizm karşıtı yerel güçlerin işine yarar. Çünkü önemli bir ekonomik sözleşme ya da askeri üs tahsisi, söz konusu ülke kamuoylarında, bu ahlak derslerinin hükmünü anında siliveriyor. İnsan haklarını farklı ölçütlerle uygulamak açıkça anti-demokratik güçleri ve otoriter rejimleri güçlendirir. s.223
***  ***  ***

Dinin araçlaştırılmasma son vermenin ve barışçı bir dünyanın önünü açmanın bir diğer yolu Kantçı kozmopolitizm kavramına geri dönmektir. Aydınlanma döneminin hümanist felsefesinden hoşlanmayan yeni felsefeciler bu kavramı çöpe attılar. Bilindiği gibi çokkültürlülük, tarihleri ve dünya görüşleri itibarıyla belli toplumlara özgü bir sistemdir. Etnik kökenin ve dini özgüllüğün temel rol üstlendiği bu sistem günümüz ABD’sinde, bir zamanların Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcut­tu. s. 224
***  ***  ***

Fransız kültürünü ve onun Avrupa’daki ışıltısını en iyi bilenlerden biri, tarihçi Louis Reau’nun yazdığı gibi “dünya yurttaşı“ anlamına gelen Yunanca kökenli bu kelime gerçekte, bilginlere has bir fikir, daha doğrusu bir idealdir. Onlar insanı, aynı haklara sahip, aynı ilerlemeye muktedir tek bir tür olarak ele alırlar: Irk ve ulus farklılıkları önemli değildir. Seçkin halk, üstün ırk yoktur. Gerçek felsefenin ideali, her ulusun insanı olmaktır. Tüm halkların tiranlara karşı kardeşlik ve dayanışma umutlarıyla beslenen Fransız Devrimi savaşçılarına, bu ideoloji önderlik etmiştir.” Bu kültürün sömürgeciliğe ve emperyalizme engel olamadığı kesin; ancak, 16. yüzyılda İspanyol Dominiken rahip Bartolome de Las Casas’dan beri, ileride sömürgecilik karşıtı hareketi hızlandırmaya katkıda bulunacak olan anti-sömürgeci gele­neği de yine bu ideoloji besledi. 

Öte yandan Avrupa da kendi yönünden, Ortadoğu ve Akdeniz çevresindeki ilişkilerinde, ahlak hocalığı yapmaktan ve insan haklarını saptırma oyunlarına girmekten geri kalmadı. Yeterince Batı yanlısı olmayan rejimleri insan hakları ihlaliyle kınarken, Batı çıkarlarına tamamen uyum gösteren ve demokratik olmayan rejimlere göz yumdu. s. 225
***  ***  ***
İspanyol başbakanı gibi birileri, bir zamanlar Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler Örgütü’nün oluşmasına rehberlik eden hümanist ve evrenselci düşünceyi yeniden canlandırmak için “uygarlıklar ittifakı” ya da dinler ve kültürler-arası diyalog öneriyorsa, ciddi biçimde bir uygarlıklar savaşı tehlikesi var demektir. 

Uygarlığa dayalı milliyetçilik akımı, İtalyan Silvio Berlusconi benzeri bazı Avrupalı hükümet başkanlarının açıklamalarında olduğu gibi ara sıra ifrata kaçıyor: 26 Eylül 2001 yılındaki Berlin gezisinde, New York ve Washington saldırılarının hemen ertesinde Berlusconi, “bir kısmı 1400 yıl geride” dediği İslâm dünyası hakkında tamamen olumsuz bir değerlendirme yapmakta bir beis görmüyor ve Batı medeniyetinin tartışmasız üstünlüğünü vurguluyordu. 

Ancak, Amerikan ordusunun ve onun NATO’daki müttefiki olan devletlerin askerî şeflerinin bizi inandırmak istedikleri gibi bir “savaş” hiç gerekli değil. ABD ile onun başlıca iki müttefiği Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından desteklenen ve cesaretlendirilen Taliban yönetimini bir yana koyarsak; bugün Müslüman olsun veya olmasın hiçbir devlet, tüm ülkelerde, hatta Batı ülkelerinden ziyade Müslüman ülkelerde kör bir şiddeti saçan terörist hücreleri desteklemiyor. Bu bağlamda uygarlıklar savaşı kavramına yer yoktur. 

Aşırı sol terörle mücadele döneminde, bu hareketlerin meşruiyetlerini Marksizm’e dayandıran metinler hiç dikkate alınmış mıydı? Öyleyse bugün, İslâm sancağı altında toparlanan teröristlerin Kuran’dan ayetlerle süsledikleri metinlerini niye bu kadar ciddiye almak gerekiyor? Terörist şiddete karşı mücadelede önemli olan, dini ideolojik tefsirlerin analizi değildir. Önemli olan, onun dile getirmeye çalıştığı toplumsal ve siyasi bozukluktur. s. 221, 226-228

***  ***  ***

Uluslararası düzen birkaç yıldan beri, artan şiddete doğru yozlaşan sınırsız hırsların tırmanışıyla ve kuluçkada bekleyen dünya çapında iç savaşlarla, öfke uyandırıcı bir izlenim veriyor.

Oysa, sadece cumhuriyetçi düşüncenin dünyada yeniden doğmasıyla, modernitenin bu bitmez tükenmez krizine son verilebilir. Postmodern Batı felsefesi, kendisini demokrasinin ve uygarlığın korunması bahanesiyle Birleşik Devletler tarafından teşvik edilen kudurgan bir militarizm ile gevşek bir çokkültürlülük arasındaki bozuk bir seçime hapseder. Oysa modernite Müslüman ya da Avrupalı olmayan toplumlar da dâhil, olmak üzere herkes için evrenselleştirici ve hümanist değerler birliğini üretme kapasitesini yitirmiş değildir. 

“Uluslararası topluluk“u keyiflerince yö­nettiklerini varsayan devlet güçleri ve özel güçler, tüm iki­ yüzlü söylemlerine rağmen bu açılıma karşı sebatla direni­yorlar. Teoride olduğu gibi uygulamada da, dünya yönetiminin bir “kaos imparatorluğuna dönüşmesi için gerekli her şeyi, iç savaşları ve devletlerin parçalanmasını, siyasi egemenliği tanımayı, bölünmeleri, etnikleşmenin ve cemaatleşmenin tırmanmasını, mezhep ayrılıklarını, dine başvuruyu ve dinin araçlaştırılmasını teşvik ediyorlar. 

Mevcut iktidarları liberalleşmeye yönelmekten veya halkları karışıklık ve dış müdahale korkusuyla iktidarları devirmeyi denemekten alıkoyan o kadar çok etken var ki, bu bağlamda tüm kıtalara konuşlanmış orduları ve abartılı felsefi, siyasi, dinî söylemiyle terörizmi besleyen ABD’nin, terörizme karşı savaşı kazanabileceğine ve insanlık adına adeta tekelleşmiş bir yönetim gücünü pekiştirebileceğine inanmak tümüyle akıldışıdır. s. 228-230

***  ***  ***

Sadece cumhuriyetçi düşüncenin dünyada yeniden doğmasıyla, modernitenin bu bitmez tükenmez krizine son verilebilir. Bu nedenledir ki, dünyanın her yerindeki cumhuriyetçiler savunmada kalmaktan vazgeçmelidirler. Avrupalı, Amerikalı, Çinli, Hintli, Mısırlı, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Budist, Konfüçyüsçü, Hindu, Şii, Sünni, Katolik, Protestan, Taocu, ne olurlarsa olsunlar, ulusal veya uluslararası cumhuriyetçi kamu alanları kurmanın gerekliliğine inanan herkes, anayasa talebiyle harekete geçmelidir. 

Bu anlayış içinde, birçok İslâm ülkesinde yerel siyaset arenasından dışlanan İslamcı partiler, programlarında demokratik çoğulculuğu kabul ettikleri ve uygulamalarında her tür şiddeti reddettikleri sürece siyaset arenasına kabul edilmeliler... Bunca eleştirilen ve sevilmeyen Türkiye, cumhuriyetçi kuruluşların dayanıklılığı sayesinde, bugün İslâmî değerleri talep eden bir siyasi partinin seçimlerde tam çoğunluk sağlamasına ve barış içinde hükümeti yönetmesine izin verdi.

Önümüzdeki acil görev, hem ulusal hem uluslararası siyasi sistemlere hükmeden bu kendini beğenmiş ikiyüzlülüğe son vermek, uluslararası tutumun gerçek normlarını uzlaşma ile bulmak ve ayrıca devletlerin itibar ve işlevini onarmaktır. Dizginsiz serbest mübadele ve sosyal, ekonomik veya mali dengesizlikleri düzeltici her tür müdahaleye ulusal veya uluslararası alandan düşmanlık, felaketin başa gelmesi için birebirdir. Dünyanın entelektüel ve ekonomik gündemini özel olarak birkaç Amerikalı ve Avrupalı medyatik entelektüelin veya -toplantıları her yıl aynı karşı küreselci gösterileri ve güvenlik güçlerinin benzer seferberliğini tahrik eden ve esasta hiçbir şeyi değiştirmeyen- G8, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun üst düzey görevlilerinin ve politikalarının belirlemesine devam edilemez. Her sene yapılıyor ama öze ilişkin hiçbir şey değişmiyor.

Brezilya, Hindistan, Çin, Meksika, Türkiye ve diğer birçok ülke görmezden gelinemez; Filistin’in kaderi bu müzmin dram olmamalı; Irak’taki Amerikan ve İngiliz işgalciler çekilmeli ve eğer bellek mekânları listesini tamamlamak istiyorsak, sömürgecilik, kölelik ve sömürgelikten kurtuluş savaşları ile ilgili bütün acılar içinde acilen bellek mekânları oluşturulmalıdır. s. 232, 235-236

***  ***  ***


Hannah Arendt’in bu terime yüklediği anlamıyla dünyanın “yeniden kurulması” uzun soluklu bir çabadır. Bu süreçte sayısız altüst oluşlar; toplumsal, siyasi, askeri istikrarsızlıklar vuku bulabilir. Böyle bir yeniden kurulma, hem Batı’da hem Doğu’da gelenekselci ve ilerici düşüncelerin uzlaşmasını gerektirir. Bu diyalog modernizm karşıtı ve postmodernist gelenekselcileri, eski devrim öncesi modellerin takıntısından, sapkın pa­radigmalardan ve otoriter güç arzusundan çıkartacaktır. Bu diyalog, her zaman ilerleme, hümanizm ve dünya barışı için evrensel değerler ve kurallar telkin eden cumhuriyetçileri entelektüel terörün çeşitli teknikleriyle sürekli suçlamayacaktır. Verimli olabilmek için bu diyalog Batılı siyaset­ çi ve düşünürlerin tekelinden çıkmalı, Avrupa’nın kültür ve sanayi rüzgarlarından etkilendiklerinden beri kendileri de krizde olan Batı dışı büyük düşünme sistemlerine tamamen açılmalıdır. 

Dörtyüz yıldan beri zorluğu süren “Batı” ile “Doğu” arasındaki buluşma/karşılaşmanın vuku bulduğu, artık küreselleşmiş bir dünyada, meşruiyet krizi de yeniden yapılanma ihtiyacı da küreseldir. Çünkü kriz sadece toplumların iç düzenini kemirmekle kalmıyor, emperyal Amerika’nın giderek daha fazla askeri güç yerleştirmesi üzerinde duran uluslararası düzeni de kemiriyor. Öyle ki; paradoksal biçimde bu yayılmacılığa açık ya da örtük direnişler, daha fazla küreselleşmeyi ve Amerikan müdahalesini ve de BM’nin ABD’ye entelektüel ve siyasi olarak boyun eğişini teşvik ediyor.

Dünyanın bu kısır döngüden çıkması yakın gözükmüyor. Ama hiç değilse bu durumun kirlenmiş bedelinin bilincine varmaya çalışabiliriz. Ancak böyle bir bilinçle uygarlıklar savaşı tezini ve onu yankılandıran terörizmi doğruladığı iddia edilen tahrip edici ekonomik küreselleşmeye karşı durabiliriz. s. 237-238

Kaynak: 21. Yüzyılda Din Sorunu - George Corm - İletişim Yayınları

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...