Monday, 4 March 2024

Nietzsche Yeni Dini Bir Antropolojinin Habercisidir - Berdyaev

Nietzsche Yeni Dini Bir Antropolojinin Habercisidir 


Hristiyanlık her zaman insanın zayıflığını, düşüşünü, insan doğasının günahkarlığını, acizliğini öğretti. 

Kilise Babaları’nın ve öğretmenlerinin dini antropolojiisi sınırlıdır: insan doğasının yaratıcı sırrına yeri yoktur. Bu antropoloji hâlâ insanın düşüşünün bilinciyle çok fazla yüklenmiştir: insanın tutkuları ve günahtan kurtulması hakkında öğretir. Aslında Kilise Babalarının antropolojisi hâlâ antik pagan antropolojisine bağlıdır. Kilise Babalarının insan kavramına bakarsak kurtuluş hakkındaki mutlak ve başdöndürücü kristolojik hakikat insan hakkındaki mutlak ve baş döndürücü hakikatle uyuşmamaktadır kurtuluşun sırrı bir bakıma insanın yaratıcı sırrını örtmüştür. 

Kilise Babaları dönemindeki Hristiyanlıkta genel olarak insanın düşüşünde özgürlüğünü yitirmesi bilinci, insanın muazzam özgürlüğü bilincine baskın gelir. 

Kutsal babaların yazdığı en değerli çileci edebiyatta yalnızca tutkular ve onlardan özgürleşme öğretisi, yani negatif antropoloji iyi bir şekilde çalışılmıştır.

Yalnızca bazı mistikler zamanların ve mevsimlerin sınırlarını kırmıştır. İnsanın Yaratıcı Tanrı gibi yaratıcı olması konusu Kilise Babalarıyla öğretmenlerinin bilincinde hiç açığa çıkarılmadı. Nitekim Hristiyan bilinci şimdiye kadar Kilise Babaları’nınki olmuştur. Kilise Babaları’nın bilinci makrokosmosa yönelmediğinden dolayı insanda mikrokosmosu göremezdi. İnsan dünyada pozitif, yaratıcı çağrılışının sorusu Kutsal Babalar ve Kilise Hocaları tarafından hiç ele alınmamıştı bile. 

Kilise Hocaları insanın teosisi (ilahîleşme) öğretisine sahipti, ancak bu teosiste hiç insan yoktu. İnsan sorunu ortaya hiç konmadı bile.

Ancak insan yalnızca kendi doğasını sindirip ilahi olana yer verebilmesi nedeniyle Tanrı’ya benzer değildir. İnsan doğasında, bu doğanın insani sesinde zaten Tanrı’ya benzerlik vardır. Tanrı yalnızca tanrının var olmasını istemez, insanın da var olmasını ister. Dünyanın anlamı budur. Kilise Babaları için insanın görevi düşüşten önceki duruma geri dönüş idi. Kilise Babaları’nın bilincin tüm önemi eski Adem’e, dünyevi tutkulara karşı kahramansı mücadelede yatar.

Kutsal Kilise Babaları’nın antropolojisinin bu sınırlılığının pratik sonucu ortaçağ boyunca hissedildi. Babaların özellikle kurtuluşun Gizem’i ile meşgul bilinci, kahramanı olmayan dönemle, insanı küçümsemekle ve yaratıcı gücünü sindirmekle sonuçlandı.

Şövalye onuru fikri, kişilik hakkında büyük bir antropolojik hakikat içeriyordu, ancak bu hakikat kilise babalarının bilincine çok yabancıydı. Papa teokrasisinin ve feodal hiyerarşinin tüm yapısı, eski Âdem’in karanlığında kalmış pagan ve barbar antropolojizmdi. 

Antropolojik hakikatin Hristiyanlıkta ortaya çıkarılmamasının sonucunda hümanist antropoloji meydana gelir; ancak hümanist antropoloji insanın kendisinden kaynaklanır, Ortaçqğ’ın dini bilincine karşı biçimsel bir tepkiyle kurulur. Hümanizmin antropolojik bilinci Rönesans döneminde oluşur ve modern zamanlarda gelişerek yirminci yüzyılda doruk noktasına ulaşıp sınırlılığını açığa çıkartır. Hümanizm antropolojik sorunu ortaya koyar, insanla güçlerini serbest bırakır. Ancak Rönesans döneminde yalnızca mistikler insanın mikrokozmos olduğunun bilincindeydi. Onlardan biri Pico Della Mirandola şöyle der: “İnsan tüm doğayı birbirine birleştiren bir bağdır, sanki her meyvesinden yapılmış bir özgür. Bu nedenle kendisini bilen kimse, kendinde her şeyi bilir." Baskın gelen ve fetheden hümanistik bilinç, mikrokozmos oluşunu ve krala yaraşan muazzamlığını yitiren doğal insanı özgürleştirip pekiştirirdi. Hümanizm nesnel-kozmik değil, öznel-psikolojik bir insan merkezcilik kabul eder. İnsan, yalnızca doğal zorunlulukla bağlı bir durumda sınırlı insani güçleriyle kendi hâline bırakılır. İnsan Tanrı tarafından terk edilmeyi deneyimlemek zorundaydı. Hümanizm insanlık için gerekli bir deneyimdi. İnsan doğal dünyada özgür bırakılmalı, hayatı sekülerleşmeliydi. Doğal dünyanın önemli bir parçası olarak insan, özgürlüğü ve bağımsızlığı arzuladı ve özgür iradesiyle, öznelliğiyle kendisini doğanın merkezi amacı hâline getirdi. Hümanizm aslında doğal, bağımlı insanın ideolojisidir. Hümanistik bilinç insanın soylu kökenlerini ve soylu çağrısını kabul etmek istemez. 

Hümanistik bilinç Tanrı’ya oğulluğun/halefliğin tüm anlamından mahrumdur. Hümanizm insanın doğanın dünyasına köle olması olgusuna boyun eğer. Ancak doğanın bu dünyasında hümanizm insanı olabildiği kadar özgür ve bağımsız  kılmak, ona olabilecek en büyük mutluluğu vermek ister. Hümanizm gitgide Tanrı bilincinin tamamını yitirmekte, insanla insani olanı tanrılaştırmaktadır.

Ancak hümanizm insanı Tanrının sureti ve benzeri olarak bilmez, çünkü Tanrı’yı, bilmek istemez; insani özgür bir ruh olarak bilmez, çünkü doğal zorunluluğun pençesi altındadır, Bu yüzden hümanizm yalnızca kendisini öznellikle nihai bir amaç olarak kabul eden doğal insanı, doğa deryasında bir damla olarak, deneysel olgu olarak insanı tanrılaştırabilir. Kilise Babaları’nın bilincinde Kristoloji var, ama ona uygun bir antropoloji yoktur; hümanistik bilinçte ise antropolojisine uygun bir Kristoloji yoktur. 

Hümanizm Göksel Âdem'i, Mutlak İnsanı bilmez ve bu nedenle insanın hakiki onurunu da bilemez. İnsan doğasının gizemi hümanizm için bilinmez kalır, dolayısıyla hümanizm antropolojisi köklerinden beri hatalıdır.  Hümanizm insanı yalnızca doğal bir nesne olarak bilir, onu doğaüstü bir özne olarak bilmez. Hümanistik bilinç Kopernik’in keşfiyle baskılanmıştır. O, insan merkezciliği insanın öznel ve keyfi durumlarına getirerek psikolojik bir insan merkezciliği kabul eder. İnsan süfli bir kökendendir ve herhangi bir çağrısı da yoktur, ancak kendi çabalarıyla doğal dünyanın çeşitli derecelerine yükselir ve kendi kendini nihai amaç yapar. 19. yüzyılda hümanizm kaçınılmaz olarak pozitivizme, insanın verili, doğal dünyanın sınırlı alanına zorla yerleştirilmesine neden olur. 

Hümanistik pozitivizm insanın iki dünyaya ait olma bilincine bir son vermek ister. Başka dünya yoktur; insan tamamen bu dünyaya aittir ve mutluluğu burada aramalıdır. Ancak bu dünyada insan zorunluluğun kölesidir, doğanın devasa mekanizmasının son derece küçük bir kısmıdır. Natüralizm ve pozitivizm insanın seviyesini tamamen düşürerek insanı yadsır, çünkü bu algılar odağı, bu değişen duyumlar, doğadaki dolaşımın bu parçalanmış kısmı aslında insan değildir. İnsan değeri olarak antik dünyanın dirilmesiyle bağlantılı olan Rönesanstaki hümanizmin hakikati Pozitivizmde ortadan kalkar.  

Hümanizm anti-hümanizme çevrilir, insanı yadsır. Tanrı ve Tanrı-insan olmadan, mikrokozmos olan, doğanın kralı olan gerçek insan olamaz. İnsan ya Mutlak İlahi Varlık’ın sureti ve benzeridir -bu durumda o, özgür ruh, doğanın kralı ve merkezidir- ya da bizim verili doğal dünyamızın sureti benzeridir -bu durumda insan, insan değil, yalnızca doğanın geçici olgularından biridir. Ya insanın Tanrı’da özgürlüğü ya da doğal dünyada geçici olgunun zorunluluğu arasında seçim yapmanız gerekir. Hümanizm pozitivistik sınırlanmasında ikinci you seçti ve böylece düşüncede bir cinayet işledi: insanın verili doğal dünyayı aşan yüksek kendilik-bilincini yadsıdı ve böylece insanın ilk doğan olma hakkını yadsıdı, doğanın verili doğal dünyaya ayarlanması ve bu dünyada mutlu olması hatırına insana ihanet etti. Hümanizmin kaderi antropolojik açığa çıkarılışı arayan insanın büyük trajedisi olmuştur. Antropolojik açığa çıkarılışında yokluğu insanlığı hümanizm yoluna iter.

Kilise Babalarının bilinci insanı yaratıcı doğasının açığa çıkarılışından aciz hâlde bıraktı. Dolayısıyla hümanizmin deneyimlenmesiyle ondan kurtulma süreci içkin olduğu gibi, hümanizmin eleştirisi de içkin olmalıdır.

19, yüzyılda hümanizm, insanlığın dini hâline geldi. Ludwig Feuerbach’ın antropolojizmi ve Auguste Comte'un pozitivizmi hümanistik bilincin doruk noktalarıydı. Rönesans hümanizminin tarzı 19. yüzyılınkiyle çok az bir benzerlik taşımaktadır; ancak ilki ikincisinin tohumunu içermişti. 19. yüzyıl hümanizmi daha çok monistikti; akılcı ve pozitivistik ruh sonunda baskın gelmiştir. Tüm hümanizmin duygusal etkisi, insanın en yüksek ve son varlık olarak, bir tanrı arak onaylamasında ve insanüstünün yadsınmasında yatar.  Ancak Tanrı’yı yadsıyıp insanı tanrılaştırdığınızda, insan insani olanın seviyesinden daha alçak bir seviyeye düşer, çünkü insan yalnızca daha yüksek ilahi varlığın  sureti ve benzeri olarak onurunun yüksekliğinde kalabilir; yalnızca Tanrı’ya ardıllığı/halife olduğu zaman gerçek bir insandır. İnsan yalnızca bir baba, çocuklarının babası, gelecek nesillerin babası olamaz; aynı zamanda bir oğul olmalıdır, bir halife olmalıdır, köklerini mutlak varlığa ve sonsuzluğa uzandırmalıdır. Hümanizm insanın halifeliğini yadsıdı, insanın özgürlüğünü ve suçunu reddetti, insanın onurundan vazgecti. Hümanizm insanı yeryüzünde daha iyi kurmak ve onu mutlu yapmak için insanda zor, sorun oluşturan ya da trajik olan her şeyi kaldırmaya girişti. Ancak insan hayatının kaçınılmaz trajedisinden uzaklaşarak insanın yeryüzündeki refahını ve mutluluğunu aramak, onun yalnızca zorunluluğun doğal krallığına değil aynı zamanda özgürlüğün doğaüstü krallığına  da katıldığını, ikindünyaya ait olduğunu yadsımak anlamına gelir.

Feuerbach insanlığın dinini ileri sürerken, Karl Marx maddeci sosyalizminde hümanizmi insanın nihai yadsınmasına, zorunluluğa köleleştirilmesine, maddesel üretim güçlerinin aracı hâline getirilmesine taşıdı. Marx insani kişiliğin içrek değerini tamamen yadsır; insanda yalnızca maddesel sosyal sürecin bir işlevini görür; her insanı ve her nesli gelecek devletin ve onda tam bir mutluluğa erecek olan isçi sınıfının putlaştırılmasına feda eder. Burada hümanistik antropoloji bir krize girer: insan belirsiz, hayali, insanüstü bir şeyin hatırına, sosyalizmin ve işçi sınıfının hatırına ortadan kaldırır. İşçi sınıfı insandan daha yüksektir: yalnızca tüm insanların toplamı değildir. ancak yeni bir tanrıdır. 

Böylece insanüstü olan, kaçınılmaz olarak hümanizmin kalıntıları ardından yükselir. Marksizm hümanizmin antropolojik bilincinin aşırı üretimlerinden biridir; aslında hümanizmin kökünü kazır ve en sonunda insanı öldürür. Kuramda pozitivizm ve uygulamada sosyalizm hümanistik antropolojinin yanlışlığını açığa vuran hümanizmin en son meyveleridir. Çünkü insanı öldüren, insanın sınırsız doğasına uygun olmayan, insan doğasının gizlerini -varlığın sırrının anahtarını- bilmeyen bu antropoloji yanlıştır. Yine de insan, insan hakkındaki gerçeğe varmak için hümanistik bilinçten geçmek zorundaydı. Kilise Babalarının bilincinde kalmak imkânsızdı. İnsanın aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşen etkinliği hümanizm aracılığıyla acı çekerek doğar. Hümanizmin hakikati, yalnızca Tanrı’ya değil, insana da inanmayı gerektiren Tanrı-insanlık dininin bir kısmıdır.

Modern tarihte en önemli fenomen olan Friedrich Nietzsche'yle hümanist antropolojinin krizi sona erdi. Nietzsche modern zamanlarn günahlarının kurtarıcı kurbanı, hümanist bilincin kurbanıdır. Nietzsche'den sonra, onun davasından ve yazgısından sonra hümanizm artık imkânsızdır, sonsuza dek üstesinden gelinmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt lütfun olmadığı en büyük insani kitaptır; Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten üstün olan ne ise yukarıdan Tanrının lütfundandır. Böyle Buyurdu Zerdüşt, kendi hâline terk edilen insanın eseridir. Kendi hâline terk edilen insan asla bundan daha cok yükselmemiştir. Nihai biçiminde hümanizmin krizi üstinsan ideasina, insanın ve insani olanın ortadan kalkmasına yöneltmek zorundaydı. Nietzsche’ye göre en üstün değer insan değil, üstinsandır. Yani Nietzsche için hümanizmin üstesinden gelinmiştir. Nietzsche'ye göre insan utanç ve acıydı, insanın üstesinden gelinmeliydi, insan kendisinden üstün olan bir şeye, üstinsana ulaşmalıydı. Nietzsche'de hümanizm yukarıdan lütuf yoluyla yenilmez, ancak aşağıdan insan kendi güçleriyle yenilir, bu da Nietzsche’nin büyük bir başarısıdır. Nietzsche yeni dini bir antropolojinin habercisidir. Nietzsche ile yeni insanlık tanrısız bir hümanizmden ilahi bir hümanizme, Hristiyan antropolojisine geçmektedir. Nietzsche, Batının dini yenilenmesinin henüz Logos'a sahip olmayan içgüdüsel bir peygamberidir. Zerdüşt’ün mutluluğu icat eden son insan için duyduğu nefret, hümanizmin onur kırıcı yalan için kutsal bir nefrettir. Zerdüşt mutluluktan çok yaratıcılığı vazeder, insanın düzlükte mutlu olmaya değil, dağlara çıkmaya çağırır. Hümanizm bir düzlük seviyesidir, dağlara dayanamaz. Nietzsche ondan önce hiç kimsenin hissetmediği, ne Kutsal Babalar’ın ne de hümanistlerin kavrayabildiği insanın yaratıcı çağrılışını hissetmiştir. Nietzsche iyi ve mutlu olanları lanetledi, çünkü onlar yaratanlardan nefret ederler. Nietzsche'nin azabı tepeden tırnağa kadar dini olduğundan dolayı onu paylaşmalıyız ve Nietzsche’nin yazgısının sorumluluğunu üstlenmeliyiz. Nietzsche ile dünyada yeni bir antropolojik hakikat açığa çıkmaktadır.

Nietzsche'nin yanında yer alabilecek tek kişi, Nietzsche’den çok farklı ve aynı zamanda ona çok benzer olan Dostoyevski’dir. Dostoyevski’nin antropolojisinde dünyada yeni bir şey açığa çıkar: insanın kendilik-bilincinin sorunu olağanüstü bir keskinliğe ulaşır. Dostoyevski yalnızca insanla ilgilenir. Nietzsche ve Dostoyevski’den sonra artık eski olana -ne eski Hristiyan antropolojisine ne de eski hümanistik antropolojiye- bir dönüş olamaz. Yeni bir çağ başlar, sınırlar ve sonlar açığa çıkar. Geçici ve aracı olan her şey son bulur. 

Nietzsche üstinsana giden yolu bilmedi ve trajik bir çaresizlik içinde son buldu. Ölümünden sonraki yazgısı daha da trajiktir, çünkü acınası ve güçsüz olan Nietzscheciliği doğurdu. Ancak önemli olan Nietzsche'nin bazen sıradan olan bilinci değildir, ancak kendisi, hayatı ve davası, azaplı arayışı, öngörüsüdür. Nietzsche, Kitab-ı Mukaddes’teki anlamında değil, ancak kelimenin modern anlamyla gerçek peygamberlik niteliğine sahiptir. Dostoyevski’den sonra olduğu gibi Nietzsche’den sonra da insan kendisi hakkında yeni bir bilince sahip olmalı, çağrılışını doğrulamalı, yaratıcı doğasını açığa çıkarmalıdır. "Son İnsan" üstesinden gelinmesi gereken utanç verici bir şeydir. Ancak Kutsal Babalar’ın Hristiyanlığıyla bu utancın üstesinden gelinemez. Yalnızca belli mistiklere vahyolan hakikat bu utancın üstesinden gelinmesinde yardımcı olabilir.

Hem Nietzsche'de hem Dostoyevski’de insanın kendilik-bilincinin, antropolojik bilincin aşırı yoğunlaşması gerçekleşti. Bu onlar vesilesiyle insanın sonu ile ilgili Deccal (Mesh karşıtı) sorununun Hristiyan dünyasına açığa çıkarılması olgusunda ifade edilir. Deccal'in gitgide yaklaşan tehdit edici sureti Hristiyan dünyasını Kristolojik (Mesih) niteliğinde olan gerçek antropolojiyi keşfetmek, için yaratıcı çaba harcamaya zorlar. İnsanın en yüksek kendilik-bilinci -antropolojik bilinci- tamamen açığa çıkarılmalıdır, çünkü insan, insanın "Anti-kristoloji"sinin  (Mesih karşıtı suretinin) -insanı yok edecek yanlış bir antropolojinin- gücüne düşme tehlikesinin altındadır. İnsan ikilemle yüzleşir: kendisi hakkında Kristolojik (Mesih) ya da Anti-kristolojik (Mesih karşıtı, Deccal) bir bilinç sahibi olmak; Mutlak İnsan'ı Mesih'te yahut Deccal'de görmek. Tanrısız ve ruhsal olmayan gelişiminde hümanizm insani Anti-kristolojik bir bilince götürmeye tehdit etmektedir.

Anti-kristolojik antropoloji insan Mesih'inkine karşıt olarak yeryüzünde kendi vücut buluşunu arzulayan düşmüş meleğin kölesi hâline getirir. Kendisini ilahi yapan, Tanrıya halefliğini kaybeden insan, daha önce düşüşüyle daldığı doğal zorunluluğun güçsüz bir kölesi olur. Deccal’in ruhundaki insan, onun düşmüş doğasını yeniden kuran ve yükselten kurtuluşun gizemine katılımcı oluşundan ayrılmıştır. Deccal'in ruhu insana bu zorunluluğun dünyasında Tanrı’ya benzer doğasından vazgeçerek mutluluğa erişeceğini vadeder. 

Deccal’in ruhunun karşısında insanın kendilik-bilinci en yüksek ve nihai çabasına ulaşmalıdır. Çağımız da eşsiz bir antropolojizmin izi altında kalmaktadır. Antropolojik açığa çıkarılışın arifesindeyiz. İnsanın modern traiedisinin önünde Hıristiyanlığın çaresizliği tam bu Hristiyan antropolojisinin keşfinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Yeni Kristolojik antropoloji insanın yaratıcı çağrılışıyla ilgili gizemi açığa çıkarıp insanın yaratıcı itkilerine yüksek dini anlamlar vermelidir. İnsanın Kristolojik kendilik-bilincinin zayıflığı onun Anti-kristolojik kendilik-bilincini güçlendirir. Bu nedenle, Kutsal Babalar’ın gerçek antropolojisi olmayan Hristiyanlığının yeniden kurulmas çağımız için ciddi bir tehlike arz etmektedir. Böyle bir yeniden kurma Deccal'in eline koz verebilir. Dini bilincin bıraktığı boş alan Deccal’in ruhuyla dolar. İnsanın dini açıdan aşağılanması ve baskılanması onu sonunda yok eden yanlış kendini yükseltmesine neden olur. Bugünün dünyasında antropolojik dini devrim kozmosta doğal zorunluluktan insani özgürlüge doğru bir dönüştür. Antropolojik açığa çıkarma, yaratıcılığın gizi ile kurtuluşun gizi arasındaki ilişkinin bilinciyle bağlıdır.”

Kaynak: Nikolay A. Berdyaev - Yaratıcılığın Anlamı, Çev. Yusufcan Çoktan, İkinci Adam Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2022, ss. 94-109

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...