Sunday, 13 November 2022

Assisili Fransis'in Uyanışı

Assisili Fransis'in Uyanışı


Şimdi size Assisili Fransis'ten (1181-1226) söz etmek istiyorum. O, esmer tenli, siyah saçlı, yeşil gözlü, gür kirpikli, dol­gun dudaklı, geniş çeneli, adaleli vücutlu olan çok yakışıklı bir delikanlıydı. Zengin bir kumaş tüccarı olan babası onu -sırmalı kadife giysilerle- çok şık giydirirdi.


Bu delikanlı her şeye sahipti. Hayatını kazanmak için çalışmak zorunda değildi, en güzel giysileri giyer, gül suyu ve lavanta kokusu sürünürdü, kadınlar onun peşinden koşarlardı ve onu seven ve ona hayranlık duyan pek çok yoldaşa sahipti. Sonra, kendi kenti, başka bir kent ile savaşa girince, o da, kent halkının dualarıyla cesur bir asker olarak bu savaşa katıldı.


Bu delikanlı, savaş sırasında arkadaşlarıyla birlikte düşmanla savaşırken, savaşı bir oyun gibi görerek ve gülerek savaşıyordu ve kendine çok güvendiği bir anda atı onu sırtından attı ve ayak bileği üzengiye sıkışan genç adamı birlikte sürükledi. Epey sürüklenen delikanlı sonunda bayıldı. Kendine geldiğinde, gece olduğunu ve bir açıklıkta, küçük bir göletin yakınında bulunduğunu gördü. Atı otluyordu ve onun ayak bileği hâlâ üzengideydi. Sırtüstü uzanmış bir halde, karanlık gökyüzüne, o sonsuzlukta gizemli ve parıltılı bir ışık yayan yıldızlara baktı. Her yana bir sessizlik hakimdi. O tekrar gökyüzüne baktı, kendi hayatını düşündü ve sonra o ışıklardan biri gibi olduğunu düşündü. Tekrar bilincini yitirdi. Daha sonra bulunup ailesine götü­rüldü, ama tüm bedeni haftalarca bir ateşle adeta kavruldu. O bu sırada, o hayatta sergilediği tüm imajlarını yaşadı. Ateşi o kadar yüksekti ki ailesi onun her an ölebileceği endişesiyle başucunda gece nöbeti tutuyordu; bu sırada annesi durmaksızın ağlıyor, babası ise dua edip duruyordu. Rahipler onun ziyaretine gelmiş, birçok kez onun son duasını etmiş ve alnına kutsal su serpmişlerdi ama yanan alında o suyun hemen buharlaştığını görmüşlerdi. Bir seferinde, kenti ziyaret eden bir kardinal bile bu zengin ailenin oğlunu görmeye gelmişti.


Sonra bir sabah o yeşil gözler pencere pervazına konmuş bir kuşun şakımasıyla açıldı ve o, kuşun şakımasını daha iyi duyabilmek istedi. Çok güçsüz bir halde yataktan kalktı ve pervazdan kalkıp çatıdaki kuleye konan kuşu oraya kadar takip etti, ama kuş oradan da uçup gitti. O anda, hatırladığı son şey, yani gece mehtapsız bir gökyüzünün altında yatıp o yıldızları izleyişi aklına geldi. Kuş uçarak ondan uzaklaştığı anda bunu görmüştü. Ve o kuşu tutmak, onunla birlikte uçmak istedi.


Bu genç adam, ailesi, tüm kasaba halkı ve arkadaşları tarafın­ dan çok seviliyordu ve arkadaşları onun o korkunç ateşten kurtulup iyileşmesini kutlamak için geldiler. Ama arkadaşları ne yaparlarsa yapsınlar, o artık onlarla birlikte gülemiyordu. Ebeveynlerinin onun için hazırladıkları güzel giysiler artık onun. için önemli değildi. O, gökyüzünü düşünmeye devam ediyordu. Arkadaşları onu düşünürken yakaladıklarında ve "Ne düşünüyorsun?" diye sorduklarında, o onlara ne düşündüğünü anlatmaya çalışıyor ve onlar içeceklerinden bir yudum daha alıp sonra onun sırtına vurarak, "Bunu da atlatacaksın!" diyorlardı.


Bu genç adam, günlerini çiçekli çayırlara giderek geçiriyordu. Bir gün, parmaklarını bir çayırdaki nemli toprağa daldırıp tüm öğleden sonrayı o toprakla yüz yüze geçiriyordu. Başka bir gün, parıldayan damarlı bir taş buluyor ve tüm gün boyunca ona bakıyordu. O artık, savaşa gitmek için kasabadan ayrılan o neşeli savaşçı değildi.


Her gün bu genç adam kentten çıkıp doğaya gitmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Doğada gerçek, sessiz ve mütevazı bir şey vardı. O artık her gününü orada geçiriyordu ve ebeveynleri onu günbegün kaybediyorlardı. Onlar, kendilerine torunlar vermesini, aile işini sürdürmesini ve bir gün bölge valisi olmasını bekledikleri bu atletik vücutlu harika oğullarını kaybediyorlardı. Onunla ilişki kuramıyorlardı. Oğulları onları seviyor ve onlara gülümsüyordu, ama onları azar azar terk ediyordu.


Bu genç adamda bir şey değişmişti. Bir gün o, Tanrı'yı -gökyüzünde hiç konuşmayan, ama orada olan Tanrı'yı, onu uyandıran bir biçimde şakıyan o kuş olan Tanrı'yı, onun sırmalı kadife giysiler giymeden üzerinde uzanmasına izin veren o güzel toprak olan Tanrı'yı, kıpkırmızı renkleriyle gözlerini kamaştıran gelincikler, arıların vızıltısı, kelebek kanatlarının yanardönerliği, çiçekli bir vadide akan dereden gelen esintinin mest edici kokusu olan Tanrı'yı- ne kadar çok sevdiğini fark etti. Sevdiği bu Tanrı'nın onun çevresindeki her şeyin görünmeyen armağanı olduğunu anladı.


Ebeveynleri onun kontrolünü yitirdiğini, hasta olduğunu düşünüyorlardı. Onun için partiler vermek istediler, ama o buna kesin olarak karşı çıktı. Onlar onu rahiplere gönderdiler, ama rahipler de ne diyeceklerini bilemediler. En sonunda, bir partide o kendisine giydirilmiş olan güzel, pahalı, işlemeli kadife giysileri çıkartarak. herkesin -din adamlarının, kadınların, arkadaşlarının ve ailesinin- önünde çırılçıplak kaldı. Bunu bir teşhirci olduğu için yapmamıştı. Bunu artık oraya ait olmadığını gösteren bir sembol olarak yapmıştı. O değişmişti.


Sonra, kalbinde bir şarkıyla çırılçıplak bir halde kasabadan kaçtı, bedenini örtecek bir giysi bulacağını biliyordu, ama o kırların sunacağı bir giysi olacaktı. Onun kalbinde bir şarkı vardı ve o ateşten yumuşak ve şefkatli bir Öz doğmuştu. O daha sonra eski ve yıkık bir kilise buldu ve dondurucu kış yağmurları altında onu taşlarla onarmaya başladı. O, çevresinde­ ki her şeyde Tanrı'yı görüyordu. Artık imaja değil, erkeklerin ve kadınların içindeki güzelliğe önem veriyordu. Ateşler içinde kavrulduğu dönemde onun imajı da yanıp kül olmuştu ve böylece o daha önce asla göremediği şeyleri görmeye başlamıştı. Bu ateş onun bu hayat için seçtiği imajı yakmış, böylece o her şe­ yi sahiplenmişti. Fransis, o kitabın sayfasını çevirmişti.


Evet, o değişmişti. Onun yansıması değişmişti. Ebeveynleri artık onda kendi içlerinde bulamadıkları ihtişâmın yansımasını göremiyorlardı. Arkadaşları artık onda kendi içlerinde bulamadıkları yoldaşlığı göremiyorlardı. Kadınlar artık onda kendi hayatlarında yoksun oldukları bir aşığı göremiyorlardı. O değişmişti ve onlar onda artık kendilerini göremiyorlardı. Onların, kendi içlerinde de en başından beri bulunan şeyi onun içinde bulabilmek için tekâmül etmeleri gerekecekti.


O, uzun süren o ateş sırasında imajı yakmıştı. O süreçte hayatındaki her şeyi -tüm hayallerini, isteklerini, arzularını, ihtiyaçlarını- gözden geçirmiş ve sonunda hepsinden arınarak çırılçıplak kalmıştı. Uyandığında, geriye kalan tek şey daima orada olan Tanrı idi. O yeşil gözlerle bakan artık imaj değil, varlığın dönüşmüş olduğu muhteşem ışıktı. Nasıl oluyordu da o çayırlarda yürürken kuşlar ona eşlik ediyor, hayvanlar onunla birlikte yürüyor ve bir aslan gelip onun ayaklarının dibinde yatıyordu? Ve o neden onları kardeşleri olarak adlandırıyordu? Çünkü gerçekten öyleydi, çünkü Tanrı doğrusunu biliyordu. Bu varlık bilgiye sahip olmuştu. O anlamıştı. O, imaja olan bağlılığını yakıp yok etmiş ve böylece saf ışık tezahür etmişti. Böylece, Tanrı tüm ihtişamıyla ortaya çıkmıştı. O artık yaşayan bir Mesih olmuştu. Bir hayvan bir imajın yanında yatmayacaktır, çünkü bir imaj, bağlılık içinde olan ve geriye gidici enerjili bir varlığın -bir çiftleşme, acı ve güç enerjisinin- durağanlığıdır. Ama bir aslan büyük bir ışığın ayaklarının dibinde yatacak ve onunla bir bir'lik bulacaktır, çünkü onun gördüğü ışık, onun varlığının da yaşam kuvvetidir.


Bu genç adam, hayatının geriye kalanını, benliğinden soyunmuş bir halde, Tanrı'nın şânı adına yaşadı. O, hayatın ihtişâmının şarkısını söyledi ve insanları bir doktrin yönünde değil, basit bir bilgi ve sadelik-basitlik yönünde eğitmeye çalıştı. Hiçbir iki­ yüzlülük sergilemedi, çünkü o neyse oydu. O artık Tanrı'dan, yaşam kuvvetinden başka hiçbir şeye bağlı değildi. Ve başka birilerinin ışık düğmesini kontrolleri altında tuttukları bir karanlıkta ışık yaymaya çalıştığı için ondan nefret edildi ve o aşağı­landı.


Bu adam Assisili Fransis olarak adlandırıldı. Bu gerçek bir öyküdür. O, nispeten yakın bir çağda yaşamış olan, bağlılık içindeki imajı yok edip değişmiş, ışığı bulmuş, ışık olmuş ve yoldaşlarını da aynı yönde yönlendirmiş olan bir kişiydi. Altın sırmalı kadife giysilerden soyunup, çıplak bir halde ve o gece nerede uyuyacağını bilmeden vahşi doğaya gitmek sizce nasıl bir cesaret gerektirmiştir? O diğerlerini şoke etmek için değil, ama o maddi şeylerin hiçbirinin o olmadığını göstermek için soyunmuştu. Derin bir gerçeği idrak etmek, böylece tekamül etmek tüm bunlara değerdi, çünkü o vahşi doğada Tanrı'yı bulmuş ve gerçek benliğiyle bağlantı kurmuştu. Bu varlık, hayatındaki her şeyi değiştirmişti; bu, onun imajı yakması ve çok bağlı olduğu Tanrı'nın sadeliğini kazanıp aydınlanması için önemliydi.


Kaynak: Ramtha - İnsanlık Tarihi IÇev. Semra Ayanbaşı, Akaşa Yayınları, Birinci Basım, İstanbul 2019, ss. 292-296

No comments:

Post a Comment

Post-Oryantalizm - Hamid Dabâşî

Post-Oryantalizm: Terör Çağında Bilgi ve İktidar —  Hamid Dabâşî Kitabın Tümünün Özeti Hamid Dabâşî’nin Post-Orientalism: Knowledge and Powe...